Ana Sayfa Blog Sayfa 2664

Güney Amerika’nın Şampiyonlar Ligi finali şiddet olayları nedeniyle Madrid’de

Güney Amerika futbolunun en önemli kupası olan ve şiddet olayları nedeniyle iki kez ertelenen River Plate ve Boca Juniors arasındaki Libertadores Kupası finali rövanş maçının Madrid’deki Santiago Bernabeu Stadı’nda oynanması için anlaşma sağlandığı iddia edildi.
Arjantin’in ezeli iki rakibi River Plate ve Boca Juniors’ı karşı karşıya getiren finalin rövanşı maç öncesinde olaylar nedeniyle iki kez ertelenince, Güney Amerika Futbol Konfederasyonu (CONMEBOL) karşılaşmanın 8 veya 9 Aralık’ta farklı bir ülkede oynanacağını açıklamıştı.

İspanyol basınında yer alan haberlerde, CONMEBOL, İspanya Futbol Federasyonu (RFEF), Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) ve Real Madrid kulübünün Libertadores Kupası finali rövanş maçının Santiago Bernabeu Stadı’nda oynanması konusunda anlaşmaya vardığı belirtildi. Resmi kararın İspanyol hükümetinin onay vermesinin ardından açıklanacağı bildirildi.

River Plate-Boca Juniors arasındaki rövanşın 9 Aralık’ta oynanması öngörülüyor.

River Plate’in Antonio Vespucio Liberti Stadyumu’nda geçen cumartesi oynanması gereken karşılaşma, River Plate taraftarının Boca Juniors oyuncularını taşıyan otobüse saldırmasının ardından bir gün sonraya ertelenmişti. CONMEBOL, Boca Juniors Kulübünün karara itirazının ardından maçı ikinci kez erteleme kararı almıştı.

Arjantin’in başkenti Buenos Aires’in iki köklü kulübü arasındaki finalin ilk ayağına Boca Juniors ev sahipliği yapmış ve mücadele 2-2 beraberlikle sonuçlanmıştı.

(Hürriyet)

‘Get Up, Stand Up!’: Reggae müzik UNESCO Dünya Mirası listesine girdi

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Jamaika’da doğan Reggae müzik türünü Dünya Mirası listesine eklediğini açıkladı.

Fransa’nın başkenti Paris merkezli UNESCO’dan yapılan açıklamada “Reggae’nin adaletsizlik, direniş, aşk ve insanlık gibi konulardaki uluslararası söylemlere yaptığı katkı” sebebiyle koruma altına alındığı belirtildi.

Reggae müziği nerede, nasıl doğdu?

Reggae 1960 yılların sonunda Jamaika adasının Kingston şehrindeki fakir mahallelerde doğdu. Ancak reggae için ‘Karayip Adalarından gelen bir müzik kokteyli’ demek belki de daha doğru.

Reggae, yine Jamaika menşeili bir müzik türü olan ska,rock steady ve Trinidad ve Tobago’nun müzik geleneğinde bulunan calypsodan etkiler taşır. Bu müzik kokteylinin içinde jazz ve blues ezgileri de vardır.

Reggae’nin en önemli enstrümanları arasında davul ve bas gitar gösterilebilir. Reggae, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Jamaikalı göçmenler sayesinde dünyanın diğer ülkelerine yayılmaya başladı.

Reggae müziği bir din olan Rastafaryarizm’den ayrı düşünülemez. Toplumsal ve mistik yanları olan bu hareket, reggae ile ayrılamaz ikiz kardeşler gibi.

Rastafaryarizm’den, reggaeden önce, 1930’lu yıllarda doğdu. Bu kültür, Etiyopya’nın son imparatoru Haile Selassie’yi kutsal sayar.1975 yılında hayatını kaybeden imparator, “yeryüzünün meşru yöneticisi” olarak kabul edilir. Rastafaryarizme göre Selassie sonsuz barış, doğruluk ve refahın olacağı gelecekteki altın çağa önderlik edecek,gelmesi beklenen Mesih’tir. Reggae ise adeta Rastafaryarizm’in ilahileridir. Rastafaryarizm mensupları saçlarını rastalayıp taramazlarken sigara içmez bunun yerine marihuana kullanır.

Reggae’nin ilk dünya yıldızı: Bob Marley

Reggae deyince akla ilk gelen rastalı saçlarıyla Jamaikalı efsanevi sanatçı Bob Marley. Marley ve grubu the Wailers bu müzik dalında birbirinden değerli eserler ortaya koydu. Özellikle Marley’le birlikte reggae dünyada direniş, adaletsizlik ve sosyal eşitsizlikle savaşma, aşk ve insanlık sembolü haline geldi.

36 yaşında kansere yenik düşüp 1981 yılında ölen Marley, arkasında yüzlerce sevilen şarkı bıraktı. “I Shot The Sheriff”, “Get Up, Stand Up”, “Is This Love”, “No Woman, No Cry”, “Redemption Song” en sevilen şarkılarından sadece bir kaçı. Bob Marley, 75 milyondan fazla albüm satarak dünyanın en çok dinlenen sanatçıları arasında yerini aldı.

Marley’in yanı sıra Jimmy Cliff, Toots Hibbert ve grubu Maytals önemli reggae müzik sanatçılarıdır.

(Euronews)

Şavşat’ta HES bitti, karar çıktı, ocakta taş kalmadı!

Artvin’in Şavşat ilçesine bağlı Küplüce Köyü’nde yapımı tamamlanan ve işletilmeye başlanan taşocağı ve eleme-kırmatesisleri için Rize İdare Mahkemesi’nin köylülerin davasını reddeden kararına karşı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’ndan, köylülerin itirazından 3 yıl sonra ‘bozma kararı’ çıktı.

Arpalı Deresi üzerinde yapılan Susuz Regülatörü ve HES projesi için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2011’in Ağustos ayında ‘Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu raporu’ vermişti. Bölgede yapımı planlanan HES’in önünü açan bu kararın 28 köyü susuz bırakacağını söyleyen Şavşatlılar, Rize İdare Mahkemesi’nde ‘yürütmeyi durdurma ve iptal’ davası açtı. Davanın açılmasının ardından ‘ÇED Raporu’ için ‘yürütmeyi durdurma’ kararı veren mahkeme, ‘dava konusu uyuşmazlığın özelliği, çevreye etkileri ve projenin kapsamı dikkate alındığında ileride telafisi güç zararlar doğurabilecek nitelikte olmasına’vurgu yaptı. Mahkeme bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verdi. Ancak mahkeme, bilirkişi incelemesi ve hazırlanan raporun ardından davayı, zamanında açılmadığına hükmederek reddetti. Bunun üzerine Şavşatlılar Danıştay’a itirazda bulundu. Danıştay 14’üncü Dairesi de yaklaşık 2 yıl süren inceleme sürecinin ardından Rize İdare Mahkemesi’nin davayı ret kararını, projenin yapımıyla ilgili duyurunun ilçede gereğince yapılmadığına dayandırarak bozdu.

Ancak buna rağmen, Rize İdare Mahkemesi eski kararda ısrar etti ve dava süre aşımı gerekçe gösterilerek reddedildi. Şavşatlılar bu kez Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’na ikinci kez temyiz başvurusunda bulundu. Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, Susuz HES projesi ile ilgili yerel mahkeme kararını bozdu. Bozma kararında projenin yapımıyla ilgili duyurunun ilçede gereğince yapılmadığına yer verildi. 

“Durdurma kararı her şeye rağmen sevindirici bir gelişme”

Artı Gerçek’te yer alan habere göre davanın avukatı Halis Yıldırım, yerel mahkemenin kararının Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu tarafından bozulduğunu belirterek, bundan sonra yerel mahkemenin ‘yürütmeyi durdurma’kararı vermesini beklediklerini söyledi.

Yıldırım “Bu karar tüm canlılar adına sevindiricidir. Bir an önce hukuken yapılması gereken tedbir amacıyla yürütmeyi durdurma kararı verilmesidir. Bu kararın takipçisi olacağız. Dava süresince HES projesi tamamlandı. Bu bir garabettir.Ancak her şeye rağmen kararın doğa ve canlılar lehine verilmesi sevindiricidir” dedi.

(T24, Sendika62, Artı Gerçek)

Türkiye’nin en önemli doğal varlıklarından olan Dedegöl Dağları için Milli Park kararı

Ekoloji mücadelesinde sevindirici bir haber Isparta’dan geldi. Dünyaca tanınan tırmanış bölgesinin ve Türkiye’nin en derin dördüncü mağarasının kurtulması için uzun süredir uğraş veren sporcular, çok önemli bir zafere imza attı.

Türkiye’nin en önemli uzun duvar tırmanış rotalarının bulunduğu ve maden arama tehdidi altında olan Dedegöl Dağları’nın tamamı 27 Kasım 2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 378 numaralı karar ile Kızıldağ Milli Parkı sınırları içerisine dahil edildi. 

Dedegöl Dağları ile Kuzukulağı Yaylası tırmanış bölgesine maden arama ruhsatı verilmiş, bu durum özellikle doğa sporcularının büyük tepkisini çekmişti. Madencilik ve taş ocağı faaliyetleri, sportif faaliyetleri ve sürdürülebilir turizmi bitireceği gibi hayvancılık, tarım gibi yaşamsal döngülere de zarar verecekti. Kaya tırmanış antrenörleri Mustafa Kalaycı ve Öztürk Kayıkcı ile kaya tırmanış eğitmeni Güneş Ergüden birçok resmi girişimde bulunmuş, bu faaliyetlerin doğa sporcuları arasında duyulmasıyla birçok dernek ve sivil toplum örgütü de harekete geçmişti.

Kuzukulağı Yaylası’nda, yüzlerce insanın katıldığı doğa sporları festivali düzenlendi. Sporcuların ısrarlı takibi üzerine Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Hassas Alanlar Dairesi Başkanlığı, Etüt Envanter ve Mağara Çalışma Grubu; kaynak değerleri açısından korunması gereken bu alanların milli park sınırına alınması için harekete geçti. Kaya tırmanışı parkurlarını, su havzalarını besleyen kaynakları, anıt ağaçları içine alan, önemli biyolojik çeşitliliğe sahip olan ve peyzaj bütünlüğü korunması gereken Kuzukulağı Yaylası ile Yaka Kanyonu ve Dedegöl Dağı’nın bir bölümünü kapsayan yaklaşık otuz beş bin hektarlık alanla ilgili hazırlanan kapsamlı envanter raporu, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na iletildi.

2000’li yılların başında kaya tırmanış rotalarının açılması ile tanınmaya başlayan Dedegöl Dağları ve Kuzukulağı Yaylası, zamanla sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da en çok bilinen doğa sporları merkezlerinden biri haline geldi. Yerli ve yabancı ekiplerin ortaklaşa yürüttüğü çalışmalar neticesinde Türkiye’nin en derin dördüncü mağarası Kuyukule de, bölgede ortaya çıkarıldı. Bu mağara, üniversite kulüpleri ve Mağara Araştırma Derneği tarafından tescillendi. Kuzukulağı Yaylası ve civarına yıl içinde dört mevsim boyunca binlerce doğa sporcusu kaya tırmanışı, uzun duvar tırmanışı, sportif kaya tırmanışı, dağcılık, tur kayağı, kampçılık, doğa yürüyüşü, bisiklet ve motocross için kullanılıyor. Önemli uzun duvar tırmanış rotalarının bulunduğu bölgenin sahip olduğu kaya tırmanış ve doğa sporları potansiyeli sınırsız. Yerli ve yabancı rota açıcılar tarafından uluslararası standartlarda meydana getirilen, uzunlukları 20 ila 600 metre arasında değişen tırmanış rotaların sayısı her geçen yıl artıyor. Birçok endemik bitki türüne de ev sahipliği yapan bölge, çok sayıda yürüyüş rotasına sahip.

Mermer ocağına festivalli tepki: Isparta’da Kuzukulağı Doğa Sporları Festivali

Dünyada sadece 5 ülkede bulunan kaya tırmanma parkuruna maden arama ruhsatı çıktı!
Türkiye Dağcılık Federasyonu’ndan çağrı: Maden arama ruhsatı iptal edilsin!
Dünyada sadece 5 ülkede bulunan kaya tırmanma parkuruna taş ocağı açacaklar!

(Yeşil Gazete)

Frankfurt Okulu’nun mirası üzerine düşünceler

Boston Review’da Seyla Benhabib imzasıyla yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Kösenin çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Editörün notu: Bu deneme 25 Mayıs 2018’de Berlin Humboldt Üniversitesi’nde ‘özgürleşim’ üzerine gerçekleştirilen uluslararası konferans için hazırlanmıştır.

1968 Mayıs’ı benim jenerasyonumun politik uyanışının işaretidir. O dönemde İstanbul Amerikan Kız Kolejinde yeni yetme bir öğrenciydim. Hem çoğunluğu Müslüman bir toplumda genç bir Musevi kadın olarak hem de Vietnam savaşının Amerikan karşıtı hareketi içerisinde devrimci rüzgarı hissetmekteydim. Öğle yemeği vaktinde Vietnamlı çocuklar ve yetişkinlerin maruz kaldığı napalm bombası saldırılarının fotoğrafları dolaşırdı aramızda. Amerikan donanması 6. Filosu İstanbul’a bir ziyaret planlayıp birçok erkek arkadaşımız, akrabamız ve diğer insanlar polis tarafından coplanınca Amerikanın politikalarına karşı duyduğumuz hayal kırıklığı ve karşıtlık iyice arttı. 1968 Mayısı savaş sonrası Amerikancılığının baskıcı konformizmine bir başkaldırıydı.

Max Horkheimer (ortada solda), Theodor Adorno (ortada sağda), ve Jürgen Habermas (arkada sağda) Heidelberg’deki Marx Weber Sosyoloji Enstitüsü’nde, 1964. Wikimedia Commons

İstanbul’da yaşadığımız için politik dünyanın kaynamakta olduğunu iyi görebiliyorduk. Prag’da Sovyet tankları, Aleksander Dubçek önderliğindeki “insani sosyalizm” deneyini ve reform hareketini ezmekteydi. Öğrenciler Paris’te barikatlar kurmuş, polisle çatışmaktaydı. ABD’de ise karşı kültür hareketi burjuva ahlakının saygınlığına meydan okuyordu.Devam etmekte olan İsrail Filistin çatışması benim için özellikle yıkıcıydı: 1967 savaşından sonra İsrail’in varoluşunun devam etmeyeceğinden korkmakla beraber Filistinli Arapların maruz kaldığı baskı ve işgale karşı büyük bir ahlaki öfke duymaktaydım.

1968 Mayıs’ı savaş sonrası Amerikancılığının baskıcı konformizmine karşı başkaldırımızdı. Tüketim çılgınlığından, ataerkil yapının zincirlerinden, burjuva aileden, ulusalcılıktan, militarizmden ve benzerlerinden özgürleşmeyi umuyorduk. Çağdaşlarımla paylaştığım özlemleri  başka hiçbir teorik gelenek Frankfurt Okulu kadar iyi yakalayamamıştı. İstanbul’dan Frankfurt’a uzanan entellektüel yolculuğum Herbert Marcuse’un o bahar okuduğum One-Dimensional Man (1964) kitabı ile başladı. 

Frankfurt Okulunun eleştirel teorisi geçen yüzyıl Avrupa’da yaşanan felakete tepki olarak doğmuş, felsefi düşünce ile sosyal sorgulamanın birlikteliğiydi: Avrupa işçi sınıfının faşizme karşı koymadaki başarısızlığı (İspanya’da karşı koyabilen ancak yenilen cumhuriyetçi güçler bir istisna idi); Nazizmi kendi çıkarları için manipüle edebileceğine kendini inandıran burjuvazi ve büyük sermayenin körlüğü; Çinli sınıfların sessizliği ve işbirliği ve Avrupa yahudilerinin yaşadığı soykırım.

Birçok çağdaşımla paylaştığım özlemleri başka hiçbir teorik gelenek Frankfurt Okulu kadar iyi yakalayamamıştı.

Bu politik ve teorik projenin merkezinde eleştiri kavramının dönüştürülmesi yatıyordu. Frankfurt Okulu, Immanuel Kant ile başlamış olan epistemik ve ontolojik bir devrimi tamamladı. Kantçı “saf aklın eleştirisi”nin görevi, aklın teorik iddialarını sınırlayarak özgürlük ve ahlakı destekleyen bir inanç için alan yaratmaktı. Kant özgür iradeyi teorik kesinlikle asla kanıtlayamayacağımızı öne sürmekteydi. Ne de bu iddianın yanlışlığını kanıtlayabileceğimizi. Böylece bize kalan, özgür olduğumuza dair pratik bir inanç ile hareket etmektir: akılcılık ile hareket ederiz, otonomimizi gösteririz ve ahlakın gerekliliklerini yerine getiririz. Kant için eleştiri, otonom olmanın hizmetindedir: otoriteye, dine ve geleneğe dair kendi kendimize benimsediğimiz yanlış inanışlardan bizi yalnızca aklın eleştirel kullanımı kurtarabilir.

Max Horkheimer, 1937 tarihli “Geleneksel ve Eleştrel Teori” adlı denemesinde Frankfurt Okulunun Kant sonrası eleştiri kavrayışına dair özellikle etkileyici bir ifade sunar. G. W. F. Hegel ve parlak Macar Marksist Georg Lukács’ı takiben Horkheimer, Kant’ın özgürlük kavrayışının ötesinde bir eleştirel düşünce programını savunmaktaydı. Lukács, Kant’ın özgürlük anlayışının sınırlı olduğunu çünkü bir praksis kavramından- tarihsel ve sosyal olarak yerini bulmuş insan ediminden- yoksun olduğunu savunmaktaydı. Biz yalnızca ahlaki özgürlüğe sahip özneler değil aynı zamanda özgürlüğünü dış dünyayı çeşitli bireysel ve toplumsal hareketlerle dönüştürerek ifade eden tarihsel özneleriz -emek, kültür, din, sanat ve politik kurumlar da dahil olmak üzere.

Horkheimer, Kant’ın özgürlük kavrayışının ötesinde bir eleştirel düşünce programını savunmaktaydı. 

Horkheimer’ın “Geleneksel ve Eleştirel Teori”deki kayda değer başarısı bu praksis felsefesini geliştirmesi ve çağdaş epistemolojinin -hem pozitivist sosyal bilimlerin hem de Edmund Husserl’deki haliyle fenomenolojinin- eleştirisine dönüştürmesi oldu. Horkheimer eleştirel araştırmayı bir kere daha otonomi ve özgürleşimin hizmetine verdi. Horkheimer’a göre, özgürleşime yol açan bilgi, sosyal dünyanın varsayılan nesnelliğini ve herşeyin ötesinde kapitalizmin “yasalarını” gizemden arındırır. Horkheimer, sosyal olgular dünyasının doğal yasalarca değil insanın işlerinin tarihsel tortusu ile yönetildiğini ortaya koyarak insanı tahakküm altında tutan sosyal gerçeği, köleliği ve yabancılaşmayı sonlandırmanın mümkün olduğunu gösterdi.

Horkheimer’ın nefes kesici tutkusu Alman idealizmi geleneğini eleştirel toplum teorisine dönüştürmekti. Ancak bu program, Frankfurt Okulunun ilk üyelerinin hayatı sırasında bile ikna edici olmaktan uzaklaşmıştı. Genç Marx ve Lukács’ın tersine Frankfurt Okulu yabancılaşmayı bitirecek ve sosyal tahakküme kent vuracak bir devrimci tarihsel özne görememekteydi. Horkheimer ve Theodor Adorno 1940’larda Kaliforniya’da sürgünde iken Aydınlanmanın Diyalektiğini yazdıkları sırada özgürleşimci praksis felsefesi tersine dönmüştü. İnsan, kendi özünü baskılama pahasına Doğa üzerinde hakimiyet kurdu. Medeniyet, insanileşme süreci değil,  medenileşmemiş bireyin kırılgan bütünlüğünü tehdit eden “öteki”ne yönelik şiddetli saldırganlık patlamaları halinde kendini ifade eden, piskenin baskılandığı ve kontrol edildiği karanlık bir sürece döndü. “Bedenin Önemi” başlıklı metine iliştirilen “Notlar”dan birinde Adorno ve Horkheimer şöyle yazıyor: “Avrupa’nın iki tarihi var: iyi bilinen yazılı bir tarihi ve bir yeraltı tarihi. Sonuncusu medeniyet tarafından yerinden edilen ve bozulan insani itkilerin ve tutkuların kaderinden oluşur.” 

Horkheimer’ın “Geleneksel ve Eleştirel Teori”deki kayda değer başarısı bu praksis felsefesini geliştirmesi ve çağdaş epistemolojinin -hem pozitivist sosyal bilimlerin hem de Edmund Husserl’deki haliyle fenomenolojinin- eleştirisine dönüştürmesi oldu. Horkheimer eleştirel araştırmayı bir kere daha otonomi ve özgürleşimin hizmetine verdi. Horkheimer’a göre, özgürleşime yol açan bilgi, sosyal dünyanın varsayılan nesnelliğini ve herşeyin ötesinde kapitalizmin “yasalarını” gizemden arındırır. Horkheimer, sosyal olgular dünyasının doğal yasalarca değil insanın işlerinin tarihsel tortusu ile yönetildiğini ortaya koyarak insanı tahakküm altında tutan sosyal gerçeği, köleliği ve yabancılaşmayı sonlandırmanın mümkün olduğunu gösterdi.

Horkheimer’ın nefes kesici tutkusu Alman idealizmi geleneğini eleştirel toplum teorisine dönüştürmekti. Ancak bu program, Frankfurt Okulunun ilk üyelerinin hayatı sırasında bile ikna edici olmaktan uzaklaşmıştı. Genç Marx ve Lukács’ın tersine Frankfurt Okulu yabancılaşmayı bitirecek ve sosyal tahakküme kent vuracak bir devrimci tarihsel özne görememekteydi. Horkheimer ve Theodor Adorno 1940’larda Kaliforniya’da sürgünde iken Aydınlanmanın Diyalektiğini yazdıkları sırada özgürleşimci praksis felsefesi tersine dönmüştü. İnsan, kendi özünü baskılama pahasına Doğa üzerinde hakimiyet kurdu. Medeniyet, insanileşme süreci değil,  medenileşmemiş bireyin kırılgan bütünlüğünü tehdit eden “öteki”ne yönelik şiddetli saldırganlık patlamaları halinde kendini ifade eden, piskenin baskılandığı ve kontrol edildiği karanlık bir sürece döndü. “Bedenin Önemi” başlıklı metine iliştirilen “Notlar”dan birinde Adorno ve Horkheimer şöyle yazıyor: “Avrupa’nın iki tarihi var: iyi bilinen yazılı bir tarihi ve bir yeraltı tarihi. Sonuncusu medeniyet tarafından yerinden edilen ve bozulan insani itkilerin ve tutkuların kaderinden oluşur.” 

Özgürleşime yol açan bilgi, sosyal dünyanın varsayılan nesnelliğini ve herşeyin ötesinde kapitalizmin “yasalarını” gizemden arındırmaya yardımcı olur. 

Aydınlanmanın Diyalektiği 20. yüzyılın son onyılında eleştirel teorinin -karşı çıkış ve özgürleşim bilgisinin- daha geniş kavranışına uzanan bir köprü metindir. Her ne kadar Michel Foucault Aydınlanmanın Diyalektiği’ni hiç okumamış olduğunu söylese de, çalışmasında Horkheimer’ın Hegel, Marx ve Lukács’dan devraldığı yaratıcı öznesinin yerine öznelliğin nasıl yaratıldığı teorisini koyar. Tarihi kolektif ya da tekil bir öznenin işlerinin dökümü değil, her biri farklı bilgi ve eylem kavrayışına şekil veren bir epistemeler silsilesi – iktidar-bilgi düzenlemeleri – olarak görür. “Nietzsche, Soybilim, Tarih” denemesinde Foucault, arkeolojinin şu anda tezahür eden katmanları kazıması gibi soybilimin de kaynak ve görüngüler arasındaki kopma ve kaymaları aradığını açıklar.  Soybilim belirmeyi (Herkunft) arar ancak belirme, bilinen bir kökenden (Ursprung) yumuşak bir evrilme anlamına gelmez. Tümleşik kolektif özne hakkında tarihte serimlenen kesintisiz bir anlatıdan bahsedemeyeceğimiz gibi soybilim de geçmişten geleceğe uzanan ve bir bilgilenme ve ahlaki ilerleme anlatısı sunan kesintisiz bir gelişim çizgisini takip etmez. Toplum kesintili ve parçalı iktidar-bilgi düzenlemeleri silsilelerinden oluşur, yerinden edilmeler ve silinmelerle doludur. Bilgi yalnızca özgürleşimci değil aynı zamanda disipline edicidir; güç ancak güçle karşılanabilir. Disiplin ve Ceza’ da (1975) “Özgürlükleri keşfeden ‘Aydınlanma’ aynı zamanda disiplini de icat etmiştir” diye yazar.

Foucault’nun Aydınlanmanın karşıt anlatısı ile çağdaş post sömürgeci ve eleştirel ırk teorisi arasında doğal bir yakınlık vardır.

Foucault’nun Aydınlanmanın karşıt anlatısı ile çağdaş post sömürgeci ve eleştirel ırk teorisi arasında doğal bir yakınlık vardır. İkisi de bizi Avrupa modernleşme sürecine hem çeperden hem de merkezden yeniden bakmaya iter. Post sömürgecilik en iyi haliyle merkez-çeper ayrımını altüst eder. Aydınlanmanın karşıtlıkları Avrupalı güçlerin -İngiliz, Fransız, İspanyol, Flemenk ve daha sonra Alman ve İtalyan- cumhuriyetlerini kurma sürecinde imparatorluklarını da edinip ırk, renk ve kültürdeki radikal farklılıklarla karşılaştıklarında ayyuka çıktı. Emperyalizm aydınlanma evrenselliğinin limitlerini açığa çıkarır. Dipesh Chakrabarty’nin sözleriyle, ‘’gerçek evrenselliğin sadece beyaz eril Hristiyanları değil tüm insanlığı kapsayabilmesi için Avrupa ‘taşralaşmak’ zorundaydı”. Post sömürgeci teori aynı zamanda post-Frankfurt Okulu döneminin en önemli eleştirel teorilerinden olan Jacques Derrida’nın “yapısöküm” yöntemi ile de yakınlık barındırır. Derrida, Hegelci “içkin eleştiri”yi, metin ile belirleyici dış yapısı arasındaki oyuna dönüştürür. Hegel için bir hayat biçiminde, ona iştirak edenlerin düşünce ile kavrayabileceğinden fazlası vardır. İçkin eleştiri, karşılaştığı ve ancak kusurlu şekilde kavrayabileceği dünyayı anlamayı amaçlayan karşıtlıklar boyunca serimlenir. Bu düşünce diyalektiği, Hegel’in tamamen akılcı bir hayat formunda ancak gerçekleşebileceğini öngördüğü, düşünce ile gerçeğin uzlaşması halinde durulabilir.Her zaman düşünce ile kavrayabileceğimizden fazlası olduğu fikri Derrida ile metinler üzerine bir öğretiye dönüşür. Derrida, bir metindeki sessizlikler ve boşlukların dipnotlara, eklere ve kenar notlarına musallat olan ötekilerin bastırılmış öznelliğinin belirtenleri olduğunu gösterir. Yapısökümün etik bir merkezi vardır: bir metnin kenar notlarının deşifresi “fallus mantığı merkezli batı akılcılığı”nın eleştirisi projesine dönüşür.

Emperyalizm Aydınlanma ervrenselciliğinin limitlerini ortaya çıkarır.

Foucault’nun soybilimi, post sömürgeci teori ve yapısöküme ek olarak çağdaş feminist teori de önemli bir eleştirel formdur. Tüm bu diğer yaklaşımlar gibi, feminist teori de, insanlığın doğayı praksis aracılığıyla dönüştürmesi modelinin rehberi olan eril Prometheusçu antropolojinin gizemini çözer. Praksisin arkasındaki içkin model her zaman yapım, inşaat yani temelde yapmak olmuştur. Kadının ev içi işi, -ve çocuk doğurmak ve büyütmek, yakın ilişkileri beslemek işleri de- ki günlük dünyayı sürdüren, tamir eden, ayakta tutan bir fiziksel iş şeklidir, görmezden gelinir. Feminist teori, emeğin Marksist felsefi antropolojisinin radikal biçimde gözden geçirilmesini gerekli kılar.Frankfurt Okulu sonrası dönemin çağdaş eleştirel teorileri üzerine kısa yorumlarım, bu teorilerin Kant tarafından başlatılan ve Frankfurt Okulu ile yeniden kullanılmaya başlanan eleştirel projenin makul bir yeniden telaffuzu olarak görülebileceğini önermektedir. Frankfurt Okulunun eleştirel teorisi, Foucault’cu soybilim ve Derridacı yapısöküm arasındaki alanda konumlanan çekişmeli yaklaşımlar çokluğunu okumak için çokça tercih edilen bir strateji değil. Ne de bu çekişmeli ve rekabetçi çokluğun görmezden gelinebileceğini iddia ediyorum. Kendim de meslektaşlarımla birçok çekişmeli tartışmaya girdim. Ancak, eleştirel teorilerin meşru ve aydınlatıcı çoğulluğunu kabul etmemiz gerektiğini öne sürüyorum. İçinde birçok farklı medeniyetlerin ve yaşam-dünyalarının sürekli birbiriyle çarpıştığı, kadınlar, cinsiyet ve cinsel azınlıklar, etnik ve ırksal gruplar gibi yeni öznelliklerin birbiriyle yarışan hikayeler aracılığıyla kendini ifade ettiği küresel dünyada özgürleşim projesi; soybilim, post sömürgecilik ve feminist teorinin derslerini görmezden gelemez, veya yapısökümün etik anlamını inkar edemez. 

Özgürleşim projesi; soybilim, post sömürgecilik ve feminist teori veya yapısökümün derslerini görmezden gelemez. 

Yine de bu yaklaşımların hiçbiri Horkheimer’ın teşhisini, eleştirel teorinin en önemli mirasını sürdürmekte başarılı olamadı: eleştirel toplum teorisi, “sonuna gelmekte olan bir dönem”e dair varoluşçu bir yargıyı geliştirir. Eleştirel teori aynı zamanda bir krizler teorisi olmalıdır.  Bir toplumsal teori içinden eleştiri ve kriz arasındaki bağlantıyı yeniden kurmak Jürgen Habermas’ın birçok kalıcı katkısından biridir. Meşruiyet Krizi’nde (1973) Habermas, ekonomi ve yönetim alanında krizi işlevini yerine getirememe, tıkanma, ani ekonomik çöküş ve kamu idaresi ve özel yönetimde istemeden elde edilen sonuçları öngörme ve kontrol etme beceriksizliği olarak tanımlar. Ancak krizin toplumsal dönüşüme yol açması için daha fazlasına ihtiyaç duyulur: paylaşılan anlamda, çarpıtmasız iletişim ve etkileşim becerimizde, iyi yaşam ve dayanışma biçimlerini geleceğe yansıtma kapasitemizde bir kesinti. Dönüştürücü toplumsal ve politik hareketler -eğer çıkarlarsa- yalnızca ekonomik işlevsizlik ya da kamu ve özel idarenin iflasına değil toplumsal yaşam-dünyamızın (Lebenswelt) yılgınlık ve kalp kırıklıklarına cevap olarak ortaya çıkar. Habermas bir meşruiyet krizinin, ekonomik krizler ve devletin güvenli iş, adil barınma, sağlık ve herkes için eğitim (günümüzde buna sürdürülebilir çevre ve dünyada habitatın korunmasını da eklemeliyiz) gibi pratik sorunların çözülememesinin öteki ile dayanışma eksikliği, umursamazlık ya da özel aile hayatına sığınarak geçiştirme kültürü ile açıklanamadığı noktada gelişeceğini söyler. Karşı çıkış hareketlerine yol açabilecek bir meşruiyet krizi için varolan kültürel değerlerin aldatıcılığına radikal bir uyanış ve geç kapitalist toplumların toplumsal ideolojilerinin gizemden arınmasına gereksinim vardır.

Eleştirel teori aynı zamanda bir krizler teorisi olmalıdır. Bu bağlantıyı tekrar kurmak Jürgen Habermas’ın kalıcı katkılarından biridir. 

Habermas’ın geliştirdiği iletişimci eylem ile sistem ve yaşam-dünyası krizleri teorisi, karşıt öznelliklerin çoğulluğunu tasarlarken birleşmiş bir işçi sınıfını dünyanın dönüşümünün seçkin öznesi yapan mite de elveda der. Özgürleşimci mücadelenin çoğulluğu, başkalarınca da kabul edilmiştir. Habermas’ın teorisinin Foucault’cu ya da Derridacı eleştirel teorilerden ayrıldığı nokta; güncel özgürleşim mücadelesinin anayasal demokrasinin çatışmalı ve eksik mirası üzerine inşasına ısrar etmesidir. Kapitalist demokrasilerde meşruiyet krizi radikal anayasacılığın mirasını reddetmez; ancak bir zamanlar anayasal düzenin kurulmasında kullanılmış sivil cumhuriyetçi enerjinin kıvılcımını canlandırmayı arar.
Habermas’ın iletişimci eylem teorisi Avrupamerkezciliği nedeniyle eleştirildi. Bu eleştiri akılcılaştırma, sistem ve yaşam-dünya kavramlarının yalnızca Avrupamerkezci değil küresel modernitenin gelişme süreçlerini de tanımladığını anlamamıştır. Kapitalist ekonomi başından beri küresel erişim dinamiğine sahipti. Modern devlet ile yargı ve yürütme organı, kendilerini sömürgeci geçmişlerinden kurtaran birçok eski koloninin evrensel özlemi haline geldi. Alternatif modernite teorileri bu kategorilerin analitik işe yararlığını reddetmemeli. Alternatif modernite modelleri bize en çok batılı, batılı olmayan ve küresel bağlamda devlet, pazar ve sivil toplumun farklı kurumsal ve örgütsel düzenlemeleri hakkında bilgi verdiğinde yardımcı olur. Ancak alternatif modernitelerin tarihsel tasvirleri, bu dönüşümlerin özgürleşimci ve karşı çıkıcı potansiyelini bulmaya çalışan eleştirel yaklaşımın yerini alamaz. Avrupa merkezcilik ithamı Habermas’ın sistem ve yaşam-dünya krizi teorisini üzerinden geliştirdiği metodolojik soyutlama aracını yanlış anlar.

Kanlı milliyetçiliğin çarpıcılığı üzerinde batının tekeli yoktur.

Habermas ve Hanna Arendt’den ilham alan ve son yirmi yıla yayılan kendi çalışmam, sosyolojik milliyetçiliğin üstesinden günümüzde küreselleşme bağlamı içerisinde yurttaşlığı, göçü ve ötekilerin haklarını sorgulayarak gelmeye çalışmakta. Demos’un  -demokratik öz yönetimde özün- sınırları tüm maruz kalanlara hak tanınan demokratik bir yolla belirlenmedi. Yasanın kaynağının ona tabi olan herkesten gelmesi olarak beliren demokrasi ideali ile ulusa ait olma ayrıcalığı üzerine kurulu kapalı bir demos gerçeği arasındaki boşluğa kendini yerleştiren ‘ulus’, bir ayrıcalıklı kolektif kimlik oldu. Demokratik ses ile ulusalcı kapanma arasındaki etkileşim, Türk ve güncel Hint ulusalcılığının yanı sıra Japonya’da ve gittikçe artan Alman etnomerkezciliğinde de gördüğümüz küresel bir süreçtir. Kanlı milliyetçiliğin çarpıcılığı üzerinde batının tekeli yoktur. 

Özgürleşim, yalnızca adaletsizlikten özgürleşmek değil aynı zamanda içinde özgürlüğün barınabileceği yeni bir dünya inşa etme cesaretini bulmaktır.

Carl Schmitt’in solda ve sağdaki öğrencileri bu tür süreçlerde demokrasi ve liberalizm arasındaki gerekli çatışmayı görür. Demokrasi her zaman sınırı olan bir kolektif özne, “onlar”dan farklı olan bir “biz” varsayarken liberalizm kozmopolittir: hakları olan bireylerin, sınırı olmayan ilişkilenmesini varsayar. Liberal demokrasi adeta bir contradictio in adjecto*’dur. Bu deneme, demosun sınırları hakkındaki güncel demokratik mücadelenin karmaşıklığının bu tür bir karşılaştırma ile nasıl basite indirgediğini anlatmanın yeri değil. Ancak şunda -tıpkı 1969’da olacağım gibi- ısrarcıyım; evrensel insan hakları hakkında (şu anda pek çoğun yaptığı gibi) şüpheciliğe sarılırsak, Avrupa sağ popülizmine, ölümcül Türk ulusalcılığına, Hint şovenizmine ve bu dünyanın siyah ve kahverengi insanlarına sınırını kapatarak beyaz hegemonyayı sürdürmek isteyen tepkici ve ırkçı Amerikan tecritçiliğine karşı çıkacak pek az kavramsal alet kalır.Bugün, 2. Dünya savaşı sonrası oluşan uluslararası düzen(ya da düzensizlik) karmakarışık. Şu an için ticaret savaşları kılığına bürünmüş yeni bir süpergüçler savaşı ilan edilmekte. Sol her zaman ve çoğu sefer haklı olarak Birleşmiş Milletler, Uluslararası Suç Mahkemesi ve Dünya Ticaret Örgütü gibi çok uluslu yönetim kurumlarına şüphe ile yaklaşmıştır. Ancak şu anda kendini tarihin köşesine itilmiş ve bir yandan Amerika ile  Çin arasındaki çatışmayı, diğer yandan Macaristan’dan Türkiye’ye, Filipinlerden Polonya’ya, Rusya’dan Singapur’a otoriter popülizmin büyüyen genişlemesini izlerken buluyor. Ne yazık ki şu ana kadar, ölümcül süpergüç çatışmalarının ötesine geçebilen ve bünyesinde özgürlük ve adaletin yeşerdiği kurumları düşünüğümüz alternatif bir dünya hakkında söyleyebileceğimiz çok az şey oldu. Solun neoliberal küreselleşme eleştirisi, kapitalizmin küresel boyutta kontrolünü sağlayan, insanlar arasında sürdürülebilir ve ekolojik büyümeyi yüreklendiren ve uluslararası insan hakları sistemini destekleyen yeni küresel kurumlar tasarlamaya doğru uzanmalı.

Solun neoliberal küreselleşme eleştirisi, yeni küresel kurumlar tasarlamaya doğru uzanmalı.

Arendt’in gözlemlediği gibi, özgürleşmek özgürlük ile aynı şey değildir. Özgürlük kurumlar ve uygulamalar yaratmayı, yeni ve uzun soluklu dünyaları şekillendirmeyi gerektirir. Ve bu her nesilin yeniden üstlenmesi gereken bir görevdir.  Enzo Traverso’nun geleneksel sosyalist ve komünist projelerin ölümü üzerine ele aldığı çarpıcı ve yetkin makalesi ile yeniden meşhur olan Walter Benjamin denemesinin de başlığı olan ve günümüzde yaygın görülen ‘Solun Melankolisi’ne katılmıyorum. Eleştirinin görevi sona ermez; her yeni adaletsizlik, baskı, sömürü ve ötekileştirme biçimine karşı çıkmalıdır. Özgürleşim yalnızca adaletsizlik, sömürü, dışlanma ve ötekileştirmeden özgürleşmek değildir; aynı zamanda içerisinde özgürlüğün yetişebileceği yeni bir dünya kurma cesaretidir.1960’larda Fransız Sitüasyonistlerin kullandığı ve Alman öğrenci hareketinin ödünç aldığı ünlü slogan “Unter dem Pflaster liegt der Strand” -Kaldırım taşlarının altında kumsal uzanıyor- idi. Ben hala kumsalı arıyorum. 

Makalenin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Yaren Köse

(Yeşil Gazete, Boston Review)

Bodrum’da hortum, aşırı yağış ve sel: Karar alıcılara iklim değişikliğinde hangi sorumluluklar düşüyor?

Değişen hava sıcaklıkları ile meydana gelen düzensiz ve aşırı yağışlar, iklim değişikliğinin en belirgin özellikleri arasında sayılıyor.

Geçtiğimiz aylarda Rize, Muğla, Hatay, Ankara, Antalya, Afyonkarahisar ve Ordu’da meydana gelen aşırı yağışların yol açtığı sel felaketleri gözleri bir kez daha karar alıcıların ve yerel yönetimlerin küresel iklim değişikliği çerçevesinde kentsel dönüşümün ve afetlere karşı duyarlı imar planı ve imar uygulamalarının aciliyetine çevirdi.

Tatil dönemlerinde 2 milyona yakın turisti ağırlayan Muğla’nın Bodrum ilçesinde 10 gün arayla ikinci kez sel baskını yaşandı.

Bodrum ile Yunanistan’ın İstanköy Adası arasındaki bölgede, 29 Kasım saat 14.00 sıralarında denizde hortum oluştu. Bodrum’a doğru ilerleyen hortum yaklaşık 15 dakika sürdü. İlçede daha sonra şiddetli yağış ve dolu yağışı etkili oldu. Yağış şiddetini arttırarak sele dönüştü. Sel nedeniyle ilçede büyük bir afet yaşandı. 

Cadde ve sokaklar nehre dönüştü, yurttaşlar ev ve işyerlerinde mahsur kaldı

Kırmızı alarmın verildiği tatil beldesinde cadde ve sokaklar sular altında kalırken, sel sularına kapılan araçlar kullanılamaz hale geldi. Yağış nedeniyle ilçe merkezindeki Dere Sokak, Gümbet Kavşağı, Bodrum Çevreyolu, Bitez, Ortakent ve Konacık Mahallesi’ndeki dere yatağına yakın kesimlerde su baskınları yaşandı. Bodrum katlardaki bazı ev ve işyerlerini su bastı. Yaşanan sel felaketinden hayvanlar da etkilendi. Cadde ve sokaklar göle dönerken, araç sürücüleri yollarda ilerlemekte güçlük çekti. Bodrum Belediyesi ekipleri, cadde ve sokaklarla ev ve işyerlerine dolan suyun tahliyesi için çalışma başlattı.

Özellikle yüksek kesimlerden gelen sel suları çevrede hasara yol açtı. Sel sularının derinliği 1,5 metreyi buldu. Gümbet Kavşağı ve Konacık’taki alışveriş merkezinin otoparkı ile önünden geçen çevre yolundaki onlarca araç sel suları nedeniyle sürüklendi. Araçlarında sürüklenen ve mahsur kalanlar itfaiye, Muğla 911 arama-kurtarma ve Arama Kurtarma Derneği (AKUT) Bodrum ekipleri tarafından kurtarıldı. Bitez Gülümser Mehmet Danacı İlkokulu ve Ortaokulu’nda mahsur kalan öğrenciler de velileri ile kurtarma ekipleri tarafından okuldan çıkarıldı.

Bilim insanlarının bulgularına göre, iklim değişikliği sıcak hava dalgasının oluşma ihtimalini iki katına çıkarıyor.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

Uzmanlar şehirlerde meydana gelen sel felaketlerinin sebepleri arasında; iklim değişikliği ile birlikte gelen anormal yağışları, yağmur suyunun akacağı yerlerin betonlaştırılmasını ve yapılaştırılmasını, şehirlerin iklim değişikliğine dayanıklı hale getirilmemesini gösteriyor.

İklim değişikliği Afyonkarahisar ve Ordu’da etkisini gösterdi: Aşırı yağışlar sele yol açtı

Hatay’ın Erzin ilçesinde iklim felaketi: Görülmemiş şiddette dolu hasat bekleyen narenciyenin yarısını vurdu!

İklim değişikliği Antalya’da etkisini gösterdi: Şiddetli yağışın yol açtığı sel seraları ve ekili alanları vurdu

Küresel iklim değişikliği: Rize’yi 2. kez vuran şiddetli yağış sel ve heyelana yol açtı

(Diken, T24, Bodrum Olay Gazetesi, Yeşil Gazete)

Dilovası’nda yaşayanlar Kömürcüler Organize Sanayi Bölgesi’ne, ‘Hayır’ dedi!

Kocaeli Dilovası ilçesinde yaşayanlar ‘Kömürcüler OSB’yi mahallemizden kaldırın, rahatça nefes alalım’ talebiyle basın açıklaması yaptı.

Dilovası Belediyesi önünde gerçekleştirilen açıklamasına çok sayıda yurttaş destek verirken, İyi Parti Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkan, AKP ile CHP’nin Dilovası belediye başkan aday adaylarının da bulunduğu açıklamada HDP, Saadet Partisi ve MHP üye ve yöneticileri de yer aldı.

Basın açıklamasında konuşan Kayapınar Turgut Özal Gençlik Derneği Başkanı Hayretttin Koçpınar, Dilovası halkının bu sorunun çözülmesini istediğini belirtti. Yetkililere seslenen Koçpınar, “Kömürcüler OSB’yi mahallemizden kaldırın, rahatça nefes alalım. Talebimiz gayet nettir. Özellikle Kayapınar ve Turgut Özal mahallelerinde yaşayan astım hastası çocuklar, akciğer hastası yetişkinler artık nefes alamayacak duruma geldiler. Her evde hava solunum cihazları bulunuyor. Annelerimiz, eşlerimiz, ablalarımız her gün kömür tozu ile baş edebilmek için temizlik yapmaktan bıktı” dedi. AKP’nin Dilovası’dan seçilen Milletvekili Cemil Yaman’a da seslenen Koçpınar, “İlçemizin bir de milletvekili bulunmakta, kendisini sahada da görmek istiyoruz. Bizler sanayileşmeye karşı değiliz fakat sanayi mahallemize kadar girince böyle bir tepkiyi doğal olarak gösteriyoruz” diye konuştu.

‘Kömürcüler OSB’yi kaldırma sözü alacağız’

Dilovası Ekoloji ve Sağlık Derneği (EKOSDER) Başkanı İsmail Sami, “Bu yerel seçimlerde kim gelirse gelsin Kömürcüler OSB’yi kaldırma sözü alacağız” dedi. Bölgedeki yurttaşların mağdur olduğunu ifade eden Sami, “Çocuklarımız, yetişkinlerimiz hasta. Bu konuyu yetkililere defalarca anlattık, herkes bu konuyu biliyor, defalarca medyaya da çıktı. Bu durumla ilgili kimse üç maymunu oynamasın. Bu konuyu seçim öncesi gündemde tutacağız. Yerel seçimlerde kim gelirse gelsin Kömürcüler OSB’yi kaldırma sözü alacağız” diye konuştu.

Yıllardır yetkililerin “İlgileneceğiz” dediğini belirten Sami, “Geçmişte rahmetli muhtarımız Mehmet Şirin Barış muhtarlar toplantısında Cumhurbaşkanına Kömürcüler OSB’nin zararını anlatan dosyayı sundu. Sonrasında Büyükşehir Belediye Başkanı Karaosmanoğlu ‘Bununla ilgili bir çalışma yapacağız’ dedi ama lafta kaldı. Dilovası halkını adeta göçe zorluyorlar. Burada sadece hava kirliliği söz konusu değil, yerleşim alanlarının katledilme durumu da var. Bu sorunun Cumhurbaşkanının tek talimatı ile çözülebileceğine inanıyoruz” dedi.

(Artı Gerçek, Evrensel)

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nden ‘Destek Sistemi Nerede?’ paneli

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği (CŞMD), 1 Aralık’ta Taksim Hill Otel’de “Destek Sistemi Nerede?” paneli düzenliyor. 

Cinsel şiddet ve cinsel istismarın meşruiyetinin ve yarattığı hasarların azaltılması amacıyla faaliyetler yürüten CŞMD, İsveç Başkonsolosluğu-İstanbul desteğiyle yürüttüğü ‘Destek Sistemi Nerede?’ projesi kapsamında, ‘Destek Sistemi Nerede?’ paneli düzenliyor. Panelin yanı sıra açık mikrofon ve forum formatlarının da yer alacağı etkinlik, cinsel şiddete maruz bırakılan kişilerin “Cinsel şiddete maruz kaldım, ne yapmalıyım?, Nerelere, nasıl başvurabilirim? Kimlerden, hangi kurumlardan destek veya hizmet alabilirim?” gibi sorularına cevap vermeyi amaçlıyor.

“Mevcut sistem kişilerin başvuru yapmasını engelliyor”

Dernek; mevcut sistemde Tecavüz Kriz Merkezi, Cinsel Şiddet Danışma Merkezi, Cinsel Şiddet Acil Başvuru Hattı gibi, cinsel şiddete maruz bırakılanlara özel hizmet veren kurumların olmamasının, cinsel şiddet sonrası destek arayışında farklı kaynaklardan farklı ya da yetersiz bilgiler elde edinilmesine, elde edilen bilgilerle pratikte karşılaşılan uygulamaların örtüşmemesine neden olduğunu ve kişilerin  başvuru yapmalarını engelleyen faktörlerden biri olarak karşımıza çıktığını belirtiyor. Ayrıca, şiddete maruz bırakılan kişilerin desteklenerek şiddeti suçlanmadan ve utandırılmadan beyan edebilmeleri, mevcut mekanizmalara başvurabilmeleri, hakları olan hizmet ve desteğe erişmeleri ve bu şekilde ihtiyaçları hak temelli bir odakta karşılayabilen sistem oluşması ile cinsel şiddetle mücadelenin ilk basamaklarından birinin oluşabileceğinin altını çiziyor.

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, “Gelin, cinsel şiddetten hayatta kalanlar olarak cinsel şiddet destek sistemini konuşalım, nereden hizmet nereden destek alabileceğimizi, sürecin nasıl işlediğini, haklarımızı öğrenelim, mağdurları sessizleştiren algıyı kırmak için harekete geçelim, cinsel şiddet sustukça artıyor, hadi konuşul(a)mayanı konuşalım!” diyerek; şiddetten rahatsız olan herkesi panele davet ediyor.

Ücretsiz düzenlenecek etkinlikte kayıt zorunluluğu bulunmuyor. 

Etkinlik programının detaylı bilgisi ise şöyle:

Tarih: 1 Aralık Cumartesi, 10:00-17:00

Yer: Taksim Hill Otel

PROGRAM:

10.00 – 10.30 Kayıt
10.30 – 10.45 Açılış Konuşması

10.45 – 13.00 Panel: Nereye Gidebilirim? Haklar ve Hizmetler
İstanbul’da Cinsel Şiddet Destek Sistemi ve Hizmet Standartları

Moderatör: Merve Karabulut 

Konuşmacılar:

Esem Karaburç – Aile içi ve Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Büro Amirliği – Emniyet birimlerinin cinsel saldırı durumlarında hizmet standartları

Nermin Fügen Özer – Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi (ŞÖNİM) Müdürü
ŞÖNİM hizmetleri; Cinsel Şiddetten hayatta kalanlara yönelik sosyal hizmet ve destek standartları ve uygulanışı

Av. Habibe Yılmaz Kayar – Kadınlara Hukuki Destek Merkezi (KAHDEM) Cinsel şiddetten hayatta kalanlara yönelik hukuk desteği standartları, mevcut sistemde şikayet ve bildirim süreci

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı – İstanbul Üni. Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı
Cinsel saldırı durumlarında sağlık hizmeti standartları, tecavüz ve cinsel istismarın belgelenmesi ve bildirim

Prof. Dr. Ayşen Ufuk Sezgin – İstanbul Üni. Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı
Cinsel saldırı durumlarında ruhsal değerlendirme; tecavüz ve cinsel istismarın belgelenmesi

– Soru ve Cevap Bölümü

13.00 – 14.00 ARA

14.00 – 15.30 Forum: Kimlerle Dayanışabilirim? Destek ve Dayanışma
Sivil Toplum Çalışmaları; Cinsel şiddetten hayatta kalanlarla dayanışma ve çalışma örnekleri

Moderatör: Leyla Soydinç 

Konuşmacılar:

Esin Epli – Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV)
Şiddete maruz kalmış mülteci ve Türkiye’li kadınlara yönelik danışma ve destek çalışmaları

Zuhal Güreli – Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı 
Mağdur ve hayatta kalan kadınlara yönelik danışma merkezi ve sığınak çalışmaları

Görkem Aypar, Hatice Demir – Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD)
Danışma Hattı projesi ve LGBTİ+’lara yönelik destek ve dayanışma çalışmaları

Gizem Dikmen – Sen de Anlat Dayanışma Platformu
Sen de Anlat HarrasMap haritası ile kamusal alanda tacize karşı destek ve dayanışma çalışmaları

Cemre Baytok – Boğaziçi Üniversitesi Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu (CİTÖK)
Üniversiteler ve CİTÖK özelinde üniversite mensubu mağdur ve hayatta kalanlara destek ve hizmet

Süleyman Akbulut – Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneği (TOHAD)
Fiziksel-Cinsel Şiddet, İstismar ve Kötü Muamele Olayları İzleme Raporu, mağdur ve hayatta kalan engellilere yönelik destek ve dayanışma çalışmaları

15.30 – 16.45 Açık Mikrofon 
Şiddetle mücadele kapsamında destek alabileceğimiz, dayanışabileceğimiz kurum ve kişilerin yorumlarıyla, cinsel şiddet destek sistemini birlikte konuşuyoruz.

16.45 – 17.00 Değerlendirme ve Kapanış

Etkinliğe dair güncel bilgilere buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz

(Yeşil Gazete)

İklim değişikliği konusunda hareketsizliği protesto etmek için okulu kırıyorum – Greta Thunberg

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

İklim değişikliği konusunu ilk kez sekiz yaşındayken duydum. Öğrendim ki bu, insanların yarattığı birşeymiş. İsveç’te yetişmiş olan ailem çevre bilincine sahipti. Bana enerjiden tasarruf etmemi, kaynakları korumak için kâğıdı geri dönüşümlü kullanmamı söylediler.

Yeryüzünün ve onu evimiz yapan ince atmosfer tabakasının bütün çehresini değiştirebilecek kapasitede olmamızın ne kadar tuhaf birşey olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.

Tuhaftı çünkü biz eğer bunu yapabiliyor idiysek, neden her yerde bundan bahsedilmiyordu? Televizyonu açtığın anda neden ilk duyduğun şey iklim krizi değildi? Manşetlerde, radyo programlarında başka hiçbir şey duymuyor olmalıydık – bir dünya savaşı devam ediyormuş gibi.

Gelin görün ki, liderlerimiz bundan asla söz etmiyorlardı.

Eğer fosil yakıtlar tüm varlığımızı tehdit altına sokuyor idiyse nasıl oluyordu da onları yakmaya devam ediyorduk ki biz? Neden hiçbir kısıtlama yoktu? Bunu yapmak neden illegal faaliyet sayılmıyordu? Kendimizi içine hapsettiğimiz tehlikeli iklim değişikliğinden neden kimse söz etmiyordu? Ya, her allahın günü 200 türün soyunun tükenmesine ne demeli?

Bende Asperger sendromu var, o yüzden pek çok şey benim için ya aktır ya kara. İktidarı elinde tutanlara bakıyorum ve her şeyi nasıl bu kadar karmaşık hale getirdiklerine şaşıp kalıyorum. İklim değişikliğinin varoluşumuza bir tehdit oluşturduğunu söyleyen insanları işitiyorum, ne var ki insanların sanki hiçbir şey olmuyormuşçasına gündelik hayatlarını sürdürdüklerini şaşkınlıkla seyrediyorum.

Yüz yaşıma kadar yaşarsam, 2103 yılında da hayatta olacağım. Erişkinler genelllikle 2050’den ötesini düşünmüyor. Ama o tarihte ben, en iyi senaryoya göre bile ömrümün yarısını tamamlamış olmayacağım. Şu anda yaptıklarımız ya da yapmadıklarımız benim bütün hayatımı, arkadaşlarımın, çocuklarımızın ve çocuklarımızın torunlarının hayatlarını etkileyecek.

Bu sene Ağustos’ta okul açıldığında, canıma yetti artık dedim. İsveç, gelmiş geçmiş en sıcak yazını geçirmişti. Seçimler yaklaşıyordu. Kimsecikler de iklim değişikliğinden bir kriz olarak söz etmiyordu.

O zaman ben de greve gitmeye karar verdim: İsveç parlamentosunun önünde yere oturup, politikacılarımızdan iklim değişikliği neyse onu öyle kabul etmelerini, yani yüzyüze geldiğimiz en büyük mesele olarak ele almalarını talep edecektim.

Çünkü iklim değişikliği durdurulacaksa eğer, onu biz durduracaktık. Bu, akla kara kadar açık. İş hayatta kalma konusuna gelince gri alan diye birşey yoktur. Ya bir medeniyet olarak varlığımızı sürdürürüz, ya da sürdürmeyiz. Öyle ya da böyle, değişmek zorundayız. Eğer eşitliğe ve iklim adaletine inanıyorsak, İsveç ya da Avustralya gibi ülkeler, karbon salımlarımızı dramatik biçimde azaltmaya başlamalıyız.

Ama ne oluyor? Bu azaltmadan bahsetmek yerine politikacılarımızın tek yaptığı, durmadan ekonomik büyümeden, enerji fiyatlarından ve hisse senedi değerlerinden söz edip durmaktan ibaret. Yüz milyonlarca insanın ıstırap çektiği bir geleceğin ne değeri olabilir ki?

İsveç ve Avustralya gibi zengin ülkeler 6 ilâ 12 yıl içinde sıfır karbon salımı hedefine ulaşmak mecburiyetindeler ki daha yoksul ülkelerin halkları da doğru dürüst bir geleceğe sahip olabilsinler ve bizim tadını çıkarmakta olduğumuz altyapı hizmetlerinin bir kısmını kurabilsinler. Her şeye sahip olan bizler yükümlülüklerimize uygun şekilde davranmazken Hindistan ya da Nijerya gibi ülkelerin iklim krizini önemsemelerini nasıl bekleyebiliriz ki?

Avustralya dünyanın en büyük kömür ihracatçısı, kömür de iklim değişikliğinin en önde gelen sebeplerinden biri. Politikacılarınız Adani şirketine dünyanın en büyük kömür madenlerinden birini inşa etmekte yardımcı olmak peşinde. Şu anda, bu durumu değiştirecek politikalar yok. Kömürü yerin altında bırakmak üzere konmuş kurallar da yok. Dünyayı kurallara uygun davranarak kurtaramayız artık, çünkü kuralların değişmesi gerek.

Ve bu değişikliğin bugünden tezi yok başlaması lazım. Benim bir öğrenci olarak, âcil değişim için bastırmamın bir yolu okulu kırmak. Benim ülkem Paris anlaşmasının gereklerini yerine getirene kadar ben bundan böyle her Cuma İsveç parlamentosunun önünde oturuyor olacağım.

Diğer öğrencileri de bana katılmaya çağırıyorum: Nerede olursanız olun Parlamentonuzun ya da yerel hükümet binanızın önünde oturun ve temsilcilerinizin dünyayı 1.5 derecenin altında tutmak için uğraşmalarını talep edin.

Bazıları benim okulda olmam gerektiğini söylüyor. Ama, geleceği kurtarmak için kimse yeterli gayret göstermiyorsa, genç bir insan neden gelecek konusunda ders çalışsın ki? En parlak bilimcilerin ortaya koyduğu en önemli olguları politikacılarımız hiçe sayıyorsa olguları öğrenmenin ne anlamı var?

Zamanımız kalmadı. Başarısızlık, felaket demek. Yapılması gereken değişiklikler muazzam boyutta ve çözümler için hepimiz elimizi taşın altına sokmalıyız – özellikle Avustralya gibi zengin ülkelerdeki bizler.

Erişkinler bizi yaya bıraktı. Üstelik, basın ve politikacılar da dahil olmak üzere erişkinlerin çoğu durumu görmezden gelmeye devam ediyor; o halde biz harekete geçmek zorundayız – hem de şu andan itibaren.

Greta Thunberg, 15 yaşında ve İsveç’in başkenti Stockholm’de yaşıyor)

(İngilizce orijinalinden çeviren: Mütercim Vakanüvis ÖM)

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Greta Thunberg

Arjantin halkı G20 zirvesi için gelen liderleri protestolar ile karşıladı

Dünyanın en büyük ekonomileri ve Avrupa Birliği’nden (AB) oluşan G20’nin liderleri, bugün başlayan iki günlük zirve için Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te buluştu.

Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği zirveye katılacak ülkeler arasında ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Çin, Rusya ve Suudi Arabistan da var.

G20 Zirvesi’ne ev sahipliği yapan Arjantin’in başkenti Buenos Aires, halka iki günlüğüne başkenti terk etme çağrısı yapan hükümet ve G20 protestolarına sahne oluyor. Protestoların salı günü başladığı kaydedilirken, Mauricio Macri hükümeti liderlerin gelmeye başladığı perşembe gecesinden pazar sabahına dek zirvenin düzenlendiği bölgeyi trafiğe kapatarak devasa bir güvenlik operasyonu yürüteceğini duyurdu.

Buenos Aires’te 22 bin polis görev yapacak

Macri’nin talebi üzerine Arjantin Emniyeti, Buenos Aires’te 22 bin polis memurunu görevlendirdi. Arjantin güvenlik güçlerinin, G20 zirvesinin geçen yılki ev sahibi olan Almanya’nın Hamburg kentinde protestolarda meydana gelen tahribatın Buenos Aires’te tekrarlanmasını önlemeye çalışacağı açıklandı.

Zirvenin düzenleneceği cuma ve cumartesi günü Buenos Aires’te marketler, hükümet kurumları ve bankalar kapalı olacak. Güvenlik Bakanı Patricia Bullrich, başkentin sakinlerine “Tavsiyemiz uzun hafta sonunu fırsat bilip kenti terk etmeniz” diye seslenerek şöyle devam etti:

“Perşembe günü iş çıkışı kenti terk edin, çünkü sizi çok sınayacak bir ortam olacak. Şiddetin baş göstermesi halinde derhâl çok güçlü kararlar alacağız ve çok güçlü güvenlik önlemleri yürürlüğe koyacağız.”

Salı günü sendikalar ve diğer solcu örgütlerden 50 bin gösterici ellerinde flamalarla Buenos Aires’in Don Leon Kolbowski Stadyumu’nu doldurdular.

Kürsüye gelen insan hakları savunucusu Arturo Kerrey, “G20 açlıktan ölüm ve gayrimeşruluktur. Bu açlıktan öldüren ve gayrimeşru hükümet de bu zirveye ev sahipliği yaparak buraya ticari rekabet adına dünyayı parçalamak için gelmiş ülkeler holdinginin küçük bir parçası” dedi.

Seamos Libres hareketinin lideri Marina Cardelli de konuşmasında şu vurguyu yaptı:

“Biz buraya IMF’ye, yani uluslararası yağmalama fonuna, ‘ne kadar polis, özel kuvvet, jandarma konuşlandırdığınız fark etmez’ demeye geldik. Şiddete başvuranlar kimlerdir, biz gayet iyi biliyoruz. Arjantin’de yoksulluk, yağma ve açlığın sorumlusu kimdir, hesabı kimden sorulacaktır, biz gayet iyi biliyoruz.”

Göstericiler çarşamba günü başkentin en bilinen caddesi 9 Haziran’ı trafiğe kapatıp Devlet Başkanı Macri’nin sübvansiyon kesintilerini ve diğer kemer sıkma yöntemlerini protesto etti. Perşembe de sokağa çıkan Buenos Airesliler, zirvenin toplanacağı cuma günü de protesto gösterileri düzenleyecek.

Cuma günü en büyük protesto, ‘Plaza de Mayo Hak Örgütü’nden bekleniyor. Kayıp annelerinin örgütünün başkanı Nora Cortinas planlanan protestolar için, “Yürüyüşe katılacak herkesten herhangi bir provokasyona cevap vermemelerini istiyorum. Sadece protesto etme hakkımızı kullanacağız” dedi.Arjantin’in dört yanından ve diğer ülkelerden gelecek eylemcilerin, Macri ile IMF arasında yapılan anlaşma başta olmak üzere ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman karşıtı protestolar düzenleyeceği belirtildi.

Buenos Aires’teki yürüyüşün, Constitucin semtindeki 9 Haziran Caddesi’nin başlangıcından Arjantin Kongresi’ne kadar devam edeceği aktarıldı. Protestonun yapılacağı saatlerde Kongre binası ve çevresinin araç ve yaya trafiğine kapalı olacağı kaydedildi.

Jubileo Sur-Dialogo 2000 hareketi, “Sokaklarda kimse olmasın diye büyük çaba sarf ettiler. Ama biz her halükârda yürüyeceğiz” dedi. 

(BBC Türkçe, Sputnik, Artı Gerçek)