Ana Sayfa Blog Sayfa 2656

Toprak: Doğal Bir Antidepresan – Birim Mor

5 Aralık Dünya Toprak günüydü. Etkinlikler, sosyal medya paylaşımları derken bu çok önemli kaynağımızı biraz hatırlar gibi olduk ama gerçek değerini kavramanın yanından bile geçtiğimiz söylenemez!

Oysa, hava kadar, su kadar önemli toprak. Ama ne yazık ki, toprağın sorunları çok ilgi çekici değil. Çoğu zaman onun dertlerine kulak asmıyoruz bile. Bizim için ne kadar değerli olduğunu tam olarak kavrayamamaktan ileri geliyor sanırım bu durum!

Yiyeceklerimizin %80’i doğrudan toprakta üretilirken %95’i toprak kaynağına bağlıdır. Sağlıklı toprak, karbon tutar ve iklim değişikliğine çare olmaya adaydır. Yer altı sularını süzer, temiz su kaynakları sunar ve biyolojik çeşitlilik için olağanüstü önemlidir.

Gezegenimizi yaşanabilir kılan bu bereketli ve büyülü kaynak neredeyse yenilenemez. Yani bir kez özelliğini yitirip yok oldu mu, yerine yenisi kolay kolay gelmez. Çünkü toprak oluşumu çok uzun bir süreç gerektirir: 3 cm’i yaklaşık 1000 yılda oluşuyor!

“Benim sadık yarim kara toprak” mı hala?


Hayatımızı sürdürebilmemiz için çok önemli ve özel bir yeri olan ancak hatalı politikalar ve uygulamalar sonucunda küresel olarak meydana gelen toprak bozulumu, ciddi boyutta toprak kaybına neden oluyor. Toprağın, besince zengin ve verimli katmanının sadece üst yüzeyindeki ilk bir kac cm olduğunu düşünürsek, toprak kayıpları hayatı öneme sahip.

İnsanlık tarihi kadar eski bir uygulama olan toprak işleme yani traktör veya pullukla toprağı sürmek, aslında toprak kalitesini azaltıyor ve canlılığını zaman içinde kaybettiriyor. Toprak işleme aynı zamanda toprakta bulunan karbonun atmosfere salımına neden oluyor. Aslında toprak önemli bir yutak alan olarak iklim değişikligine karşı insanlığın elinde büyük bir araç. Tüm bunlar yıllardır araştırma konusu ve toprağa müdahale edilmeden yapılan doğrudan ekimle, tarımsal üretim kaynaklı toprak bozulumunun önüne gecileceği bilim dünyası tarafından bildiriliyor. Ancak bu tarz üretim sisteminin yaygınlaşması icin atılması gereken pek çok adım var. Toprak kaynağımızı korumak yalnızca kırsal alan konusu olmamalı elbette. Kentsel alandaki hızlı ve planlı olmayan büyüme, toprağın betonla kaplanıp sonsuza kadar bütün özelliğini yitirmesine neden oluyor.

Pek cok sebepten kaynaklanan verimli toprakların kaybı ve oluşumu tahmin edebileceğiniz gibi aynı hızda olmadığı için toprak kaybı çok kritik seviyelere ulaşmış durumda. Son 150 yılda, dünyadaki verimli toprakların yarısının yok olduğu bildirilmekte! Her yıl İzlanda’nın yüzölçümü büyüklüğünde toprak kaybı yaşanıyor. Bu da, her dakika 30 futbol sahası büyüklüğünde bir kayıp anlamına gelmekte!

Toprağın bize bir hediyesi daha var!


Bu durum hem gıda güvenliğimizi, hem tüm ekosistemi tehdit ederken, bunların yanı sıra iklim değişikliği etkilerinin artmasına da neden oluyor. Belki ilk defa duyacağınız bir başka hediyesini daha tehdit ediyor; insanlar için antidepresan olma özelliğini!

Yaşamsal önemi M.Ö. 1500 yıllarına dayanan ve Sanskritçe yazıtlara kazınan toprak, içinde bazı özel mikro organizmalar (“Mycobacterium vaccae”) barındırıyor. Bu canlıların insanlar üzerindeki etkisini araştıran çalışmalar sonucu, reçeteli satılan antidepresan ilaçların insan bedeninde yaptığı etkilere benzer etkiler yarattığı ortaya konuldu. Bu mikro organizmaların toprakla uğraşan kişilere solunum yoluyla veya deriden geçerek, serotonin salgılanmasını desteklediği kanıtlandı.

Böylelikle, bağışıklık sisteminin güçlendiği, stres seviyesinde düşüş yaşandığı ve konsantrasyonda artış yakalandığı belirtiliyor. Hatta bu mikroskobik toprak canavarlarının (tatlı canavar ) yarattığı etkinin 3 haftaya kadar da devam ettiği savunuluyor.

Benim gibi belki siz de, toprakla uğraşanları hep daha mutlu, huzurlu ve bilge kişiler olarak gözlemlemişsinizdir. Demek ki bilimsel bir açıklaması varmış bu durumun .

Doğal antidepresan özelliği sayesinde ruha iyi gelen ve dünyada yaşayan milyarlarca insanın birçok ihtiyacını cömertçe karşılayan toprak anayı içtenlikle sevmeli ve korumalıyız. Belki ilgili sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına dahil olabilir, kent bostanında, evimizin bahçesinde veya balkonumuzda bile olsa toprakla uğraşabiliriz.

Birim Mor

[Cadı Kazanı] Yeni bir yıla hazırlanırken umudumuzu besleyenler 2 – Nuran Seyhan Bayer

Ünlü yönetmen Tarkovski’nin bir sözü vardır, bilirsiniz: “Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır” der… Dünya hiçbir zaman mükemmel olamayacağına göre sanat hep var olacak demektir. Bu ‘var etme’, o kadar kolay ve sorunsuz değil tabi ki… Rağmen sanat yapmayı sürdürmek Türkiye için bir umut ama sanatçılar için kabusa dönüşebiliyor çoğu zaman. Bu kâbus içinde bir yedi veren bitkisi gibi üretmek ise sadece bir sanatçımıza piyanist ve besteci FAZIL SAY’a ait. TRT Ankara Radyosu FM (şimdiki Radyo-3) kanalında klasik müzik programı yaptığım yıllardan (1980-1995) buyana gelişimini hayretle ve gururla izlediğim bir sanatçı oldu. Daha 10’lu yaşlarında Almanya’ya giderken belki de ilk röportajı yapma şansına sahip olduğum bu insan üstü sanatçının, hep bu dünyaya ait olmadığını düşünmüşümdür; Bach, Mozart, Beethoven ve Atatürk gibi.

Dünya haline rağmen var etmektir sanatçıyı farklı kılan diğer insanlardan. Hayıflanmak, söylenmek yerine üretmek. FAZIL SAY bu farkı yaratmaktan öte diğer müzisyenlerin özellikle de genç müzisyenler içinde fark yaratıyor. Kitaplarını ve INSTAGRAM hesabındaki;  bir yazar, düşünür, felsefeci tadındaki yazılarını okursanız, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Köşemde yayınlamak üzere kendisinden izin aldığım bir bölümden önce izin almadığım aşağıdaki bölümü hoşgörüsüne sığınarak yazıyorum. Genç sanatçılara yönelik yazdığı bu satırları binlerce takipçisinin yanı sıra okurlarımızın da görmesini istedim.

Türkiye’nin hali, hiç bir imkan olmaması” hayıflanmalarını bırak artık.. Serzenişle daha iyi olunmaz. Bu ülkenin çok kültürlülüğünden,tarihi mirasından, güzel doğasından, kültürel iç çatışmasından, kargaşadan, insan sarraflığından beslen. Bunları al, yoldaki çamuru bile al, kötülüklere başkaldırmayı da al… İnan bir İsviçreli’den veya bir Macar’dan daha önde başlıyorsun yarışa. Nazım Hikmet bilmiyor muydu şu serzenişi ? İstese sürekli yapmaz mıydı?

Düşün; Etrafında sevmediklerinle ilgilenme. Sana ilham verenlere yönel, ruh ve bedenin için nerden ne aldın, ona bak. Bazı olaylar ve haller hiç işleyeceği olmayan sanatsal yaratıcılıkları bile devreye sokar, sanatçı bir olayda aniden yeniden doğar; her an her şey olabilir ki, Türkiye “her an her şey olabilir” baabında zengin bir ülkedir, sen almana bak, almamana değil. Kendinle savaşma, diyalektik düşün, yazarsan“ yazdığın anın ”okuru ol, müzisyensen “o an çaldığının”dinleyicisi ol, kendine dışarıdan bak ki, kendi savaşını en kısa bu yolla bitirirsin..”

Yayınlamak için izin aldığım bölümü ise geçtiğimiz günlerde tamamladığı Japonya Turne’sinden. “Gittim, gördüm, çaldım” dan öte, bir yaklaşım. Düşünen, gözlemleyen, paylaşan BİLGE BİR SANATÇI.

Fazıl Say’ın müzisyen gözüyle Japonya ile ilgili notları:

“Dünyanın en güzel ve en iyi akustikli 100 konser salonunun 60’ı Japonya’dadır diyebiliriz. Bu salonlar, şık, kullanışlı, çağdaş mimarinin iyi örnekleridirler. İnsanları, yani sanatçıyı, seyirciyi, çalışanları, çok rahat ettiren, saygı gösteren, dakik, sessiz ve konsantre düzeydedirler. Japonya’da 1000’den fazla konser salonu vardır. Her biri uluslararası programlarıyla halka en iyi hizmeti verme rekabetindedirler. “İçeceğimiz5 derece mi, 7 derece mi, 10 derece soğuklukta mı olsun?” diye sorarlarsa şaşırmamak gerekir, işte bu derece bir konsantrasyon hakimdir.

Eşsiz bir müziksever kitlesi vardır Japon şehirlerinde,halkın her kesiminden, genç ve yaşlı, maddi durumu iyi-orta-zayıf, nasıl olursa olsun bir yolu vardır konserleri izlerler, bu halk konser salonlarını doldurur,yeniliklere açık ve meraklıdırlar, geçen geldiğimde hafta içi öğlen matineleri konserleri verdiğimden bahsetmiştim, Japonya’da da yeni bir uygulama ve çok ilgi görüyor, halkın kültür sanat ile buluşması için her yolu deneyen bir sistemler ağıdır Japonya. .

Japon müzik endüstrisi çok çalışkandır. Dünyadaki bütün yeniliklere açık, dünyanın önde gelen sanatçılarını ısrarla her yıl ülkelerinde ağırlamak için, konserler, turneler organize ederek, bunu en profesyonel biçimde medya ve multimedya ile bütünleştirerek, en üst düzey perfeksiyonizme ulaşmak uğruna efor sarf ederler. Pek çok uluslararası orkestra Japonya turneleri ile övünür.

Bazen konser bitiminde, (saat 22.30 ve sonrası) tekrar ofise dönüp bir kaç saat daha çalışan organizasyon ekipleri olur ki; bu kadar mesaiyi dünyanın başka bir yerinde bulmanız neredeyse imkânsızdır.

Hiç bir şey “yaklaşık” değildir, “saat 13.42’de araç sanatçıyı alacak” notu düşüldüyse, o araç 13.42’de kapımızdadır, 13.43 olmamıştır hiç bir zaman, hızlı tren 13.56’da kalkıyorsa, evet 13.55’de varır ve 13.56’da kapıları kapar, kalkar.

Nüfusu 140 milyon olan Japonya yüz ölçümü olarak yaklaşık Almanya kadardır; Tokyo ve civarı yaklaşık 40 milyon insan, Tokyo’da sadece klasik müzik konseri olarak irili ufaklı her gün 50-60 konser gerçekleşmekte”

Japonya hala geleneklerini yaşatan hatta bizde olmadığı kadar yaşatan ama yanı sıra dünyaya pencerelerini kapatmayan, evrensel sanatı ülkesinde en üst düzeyde var etmek için müthiş bir çaba gösteren bir ülke.Fazıl Say’ı en çok da, kendi ülkesinden daha fazla takdir eden ve her fırsatta halkına onun eşsiz piyano tınılarını dinleten bir ülke.

Konserleri yasaklandı, eserleri devlet senfoni orkestralarının repertuvarlardan çıkarıldı, bir çocuk gibi doğurup büyüttüğü Antalya Piyano Festivali’ni elinden alındı. Sandılar ki yıldırabilirler. Müthiş bir emeğin ve bilginin oluşturduğu bu festivali sadece yok ettiler, büyük kötülüğü ona değil Türkiye’ye ve sanata yaptılar, bilmiyorlar ki o bir SİSİFOS…

Mitolojideki Sisifos efsanesinin yorumlarından en çok da Albert Camus’unki uyar Fazıl Say’a. O da artık kayadan daha güçlüdür ve hatta kayanın kendisidir. Bu ülkede  çıkarsız, rağmen sanatını sürdüren bir sanatçının bulunduğu durumu kavrayarak , her seferinde tepenin en üst noktasına çıkardığı kayanın her yuvarlanışında bu işkencenin süreceği gerçeğini kabullenerek kurtuluşa bel bağlamak yerine  kurtuluşa kadar taşı yukarı çıkarmayı sürdürür, üstelik her seferinde bir başka taşla…BU BİR BOYUN EĞME DEĞİL BAŞKALDIRIDIR…

Bir röportajında “ MÜZİĞİN EN GÜZELİNİ ÖZGÜR RUHLAR YAPABİLİR” demişti. Onu dinleyerek siz de ruhunuz özgürleştirin.

Nuran Seyhan Bayer

Olanca kötülüğün,karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” – Hannah Arendt

Nuran Seyhan Bayer

[Yaşadım Diyebilmek] Akis, hayaller ve gerçekler – Şahin Tekgündüz

Gazetecilik yaşamaktır

Akis’teki işimi öylesine benimsiyorum ki, muhabirlikle yetinmiyor, gazeteciliğin teknik yanına da bulaşmaya çalışıyorum. Bunda, Hasan Hüseyin’le günden güne gelişen dostluğum da rol oynuyor. O dönemde Akis Dergisi’nin tirajı arttığı için müzelik dubleks baskı makinesi yetersiz kalıyor, dergi Güneş Matbaası’nın rotatifinde basılmaya başlıyor. Hafta sonuna kadar tamamlanan yazılar redaksiyondan geçiyor ve alt kattaki mürettiphanede dizgiye gönderiliyor; dizgiden gelen provalar ise Hasan Hüseyin tarafından, bu kez de dizgi yanlışlarıyla birlikte düzeltiliyor. Cumartesi akşama doğru ise derginin sayfaları bağlanmaya başlıyor; bu işlem gece yarısı ikiye üçe, bazen dörde beşe kadar sürüyor. Bağlanan sayfaları Metin Toker’in küçük kardeşi Müessese Müdürü Mübin Toker ya bitişikteki Gazi’nin Pavyonu’ndan ya da derginin üst katındaki evinden geliyor, Mercury marka özel arabasının bagajına koyup bir alt sokaktaki Güneş Matbaası’na götürüyor. Dergi sabaha karşı basılıp dağıtıma giriyor.

Teknik ve mekanik konulara hevesli ve yatkın olduğum için bu aşamalar bana çok çekici geliyor. Buna Hasan Hüseyin’le dostluğum da eklenince cumartesi gecelerini dergide geçirmeye başlıyorum. Bir yandan dizgiden gelen provaların düzeltmesinde Hasan Hüseyin’e yardım ediyor, bir yandan da mürettiphanede sayfaların oluşturulmasını denetliyor, son değişiklik ve düzeltmeleri yapıyorum.Yani bu günkü terminolojide sayfa sekreterliği, daha da doğrusu gece sekreterliği adı verilen görev…

Eski dostlar… eski dostlar…

Bu gecelerin bir başka çekici yanı ise, benim ve Hüseyin’in yakın dostları olan gazeteci Tahir Zengingönül ve Müfit Çetin’in bizi yalnız bırakmamaları. Her cumartesi saat on ikiye bazen bire kadar bizimle oluyorlar. Bunlara Hasan Hüseyin’in ve benim yakın dostum ressam Hakkı Torunoğlu’nun da katıldığı oluyor. Müfit Çetin aynı zamanda Mübin Toker’in kayın biraderi. Kimi zaman bu akşamların dostluk ortamlarına Müfit’in kız kardeşi Mübin Toker’in eşi Ayser de katılıyor. Ayser kız teknik öğretmen okulunda öğretmen, bir yandan da mesleği ile ilgili kitap yazmakta. Yazdıklarını boş zamanlarında Hüseyin’e redakte ettirdiği için aralarındaki dostluk da giderek gelişmekte. Bu gecelerde Tahir’in ve Müfit’in zulada getirdiği Tekel votkası ya da Çubuk şarapları gecenin sosunu oluşturuyor. Kimi zaman da Müfit, viskilerin ve konyakların kasalarla geldiği üst kata çıkıp eniştesinin barından pahalı içkiler yürütüyor. Viskiyi ve konyağı ilk bu kaçamaklar sırasında tadabiliyorum. Bir gün de Müfit’in yukarıdan getirdiği şık bir yabancı şişedeki ne olduğunu bilmediğimiz,içilemeyecek kadar acı ve berbat nesneyi, Tahir’in “Ulan görgüsüz cahiller, ne bok olduğunu bilmeden içilir mi bu meret,ben elimi sürmem” itirazlarına rağmen, çok değerli bir içki sanarak ve yüzümüzü buruşturmaktan çekinerek içiyor, midelerimizin isyanından iki gün kurtulamıyoruz. O berbat sıvının içki değil de birkaç damlayla içkileri, özellikle de kokteylleri renklendirmekte kullanılan boya olduğunu ise neden sonra öğreniyor ve kimselere söz etmemeye karar veriyoruz. Tahir arada bir o skandalı îmâ ederek alaycı bir edâ ile “Ay Lav Yu” demiyor mu çileden çıkıyoruz. Bu söz onun dilinin pelesenki…

Büyük bir iyi niyet ve özveriyle üstlendiğim gece sekreterliği işi, zamanla aslî görevim haline geliyor. Daha önce derginin son hâlini görüp sayfaları imzalamak için dergide kalan ya da sayfalar tamamlandığında gelen Yazı işleri Müdürü Kurtul Altuğ bu sorumluluğu benim üstüme yıkıyor, cumartesi gecesini evinde çoluk çocuğuyla geçiriyor. Ne var ki benim bu işgüzarlığım ve üstüme vazife olmayan işlere bulaşmam, Akis’teki yaşamımın sona ermesine neden oluyor.

Tek kişilik grev

1962 yılının Temmuz ayı. Bir buçuk yıldır hiç izin kullanmadığım için 212 sayılı yeni yasaya göre izinli olmam gereken günler için bana ek bir ücret ödenmesi gerekiyor. Fakat Mübin Toker’in verdiği sözlere rağmen bu ödeme iki aydır bir türlü yapılmıyor. Üstelik bu ek iş için ücretim de artırılmıyor. Mübin Toker’in her seferinde beni atlattığını, kendisinin de ilgilenmesi gerektiğini ısrarla söylediğim halde Kurtul Altuğ da sonuç alamıyor. Bense, yavaş yavaş oluşmaya başlayan işçilik bilincimin doğal dürtüsü olarak hakkımın yendiğini, buna kimsenin hakkı olmadığını, ödeme yapılmazsa en kritik durumda işi bırakacağımı söyleyip duruyorum. Bu uyarılarımın ciddiye alınmaması beni iyice geriyor. Gencim,üniversite öğrenimini ertelemiş ve itibarlı bir yayın organında iş sahibi olmuşum, sevgilim var, onunla sinemaya, tiyatro, arada bir de olsa yemeğe gidiyorum. Durumu kurtarmak için eşten dosttan aldığım borçları ödeyemediğim için kahroluyorum.

Kesin söz verildiği halde ödeme o hafta sonunda da yapılmıyor. Bu bana öylesine koyuyor ki, o gece dergiden ayrılmıyorum ve işle de hiç ilgilenmiyorum. Mürettiphaneden sürekli çağrılmama rağmen duymazdan geliyorum. Hem Hasan Hüseyin hem Sermürettip (mürettiphanenin başı) Hüseyin Usta, durumu bildirmek için tüm çabalarına rağmen Mübin Toker’e de Kurtul Altuğ’a da ulaşamıyorlar, derginin sayfaları yüzüstü bekliyor. Sorun büyük, ünlü Akis Dergisi, hayatında ilk kez gününde çıkamayacak.

Sabaha karşı sayfaları almak için kütük gibi sarhoş halde alt kattaki mürettiphaneye gelen Mübin Toker’in durumu görünce anında ayıldığını, panik içinde sağa sola koşuşturduğunu söylüyorlar. Durum vahim ve sonucu bir skandal, sorumlusu ise iki aydır verdiği sözü tutmayan Mübin Toker. Kurtul Altuğ’un, hattâ Metin Toker’in haberdar edilmesi gerekiyor. Kıyamet kopmak üzere ki aşağıdan Mübin Toker’in beni çağırdığını söylüyorlar. Soğukkanlı olmaya çalışarak aşağı iniyorum. Elinde sigara deliler gibi volta atıyor. Beni görünce üzerime atılmaya yelteniyor ama kendini frenliyor. Ne yapacağını bana nasıl davranacağını kestiremez durumda…Ufak tefek… Yakama yapışmak gibi bir refleks gösterip hemen vazgeçiyor.Yüksek sesle bağırıyor:

Nasıl yaparsın böyle bir şeyi, ne olacak şimdi, Abime ne diyeceğiz. Dergi çıkmazsa n’olacak… Ha söylesene n’olacak. Bu saatte sayfalar Güneş’te olmalıydı!” Olabildiğince soğukkanlı bir şekilde daha önce kendisini uyardığımı, paramı alamazsam işi bırakacağımı defalarca söylediğimi hatırlatıyorum. Bu durumun, Metin Toker karşısında kendisini sorumlu duruma sokacağının farkında. Öfkeden çıldırırcasına üzerime yürüyor. Ayaklarının ucunda yükseliyor, vurmak istiyor, sanırım karşılık görmekten çekindiği için son anda vazgeçiyor. Sesinin var gücüyle,

Ve Akis’ten kovuluyorum

Defol! defol! Çık git buradan… Bir daha da görünme buralarda!” diye bağırıyor. Aslında benim beklediğim de bu… Çünkü Demokrat Parti’nin son döneminde ezilen ve mağdur edilen basın mensuplarının uğradığı haksızlıkları giderebilmek ve olumsuz ortamı değiştirmek amacıyla 212 sayılı yasa çıkarılmış, gazetecilere büyük haklar sağlanmıştı. Bu yasaya göre benim almam gereken parayı, yasayı bilen arkadaşlarıma daha önce hesaplatmıştım da ağzımın suyu akmıştı.

O hâlâ kendinden geçmişçesine bağırıyor, bense olayı izleyen mürettiphane çalışanlarına ve Hasan Hüseyin’e, beni işten kovduğuna tanık olduklarını, hemen bir tutanak tutacağımı ve imzalamaları gerektiğini söylüyorum. Üst kata çıkıp acele bir tutanak yazıyorum. İlk imzalayan doğal olarak Hasan Hüseyin… Mürettiphanenin şefi Hüseyin ustayla, dizgi operatörü Remzi’ye bir türlü imzalatamıyorum ama Yunus adındaki mürettip çırağı yürekli çıkıyor ve basıyor imzayı.

Akis serüvenim o gece bitiyor ve hukuk süreci başlıyor. Hasan Hüseyin’in önerisi üzerine, o yıllarda kurulmakta olan Türkiye İşçi Partisi’nin ilk ve ünlü üyelerinden avukat Halit Çelenk’e gidip, Akis aleyhine tazminat da dahil olmak üzere dava açmasını rica ediyorum. Çelenk durumu öğrenip tutanağı da okuduktan sonra Akis’ten ciddî bir tazminat alabileceğimi söylüyor, beni iş ortaklarından avukat Minnetullah Haydaroğlu ve stajyer Yusuf Selvi ile tanıştırıyor. Sonra da bir baba tavrıyla, geleceği görmüş gibi,

Arkadaşlarımız davayı açacak ve sana mahkemeden davetiye gelecek. Duruşmalara mutlaka katılmalısın, ihmal etmek, yan çizmek,unutmuşum, demek falan yok” diyor. Sonuçta onun benimle ilgili kuşkusunu haksız çıkarmıyorum, nedense daha ilk duruşmaya bile gitmiyorum. Minnetullah Bey’in, Hasan Hüseyin aracılığıyla gönderdiği uyarıları da dikkate almıyorum. Böyle durumlarda insan ilk hatayı yaptıktan sonra utanç ve mahcubiyet yüzünden her şeyi göze alıp hep kaçmayı tercih eder ya, işte ben de bu zaafım sonucunda o davayı ve büyük olasılıkla kazanacağım ciddî boyuttaki tazminatı unutup gidiyorum.

Akis’ten daha önce de kovulabilirdim

Akis’te geçen bir buçuk yıllık ilk gazetecilik dönemimde ilginç olaylar da yaşıyorum. Bunların bir bölümü benim, çiçeği burnunda bir gazeteci olarak tanıklık ettiğim bir olaylar. Bazıları ise kendimi içinde bulduğum, beni geliştiren,yönlendiren, yaşamıma renk katan olaylar. Bunlar arasında Kasım Gülek’le yaptığım, daha doğrusu yapmak zorunda bırakıldığım söyleşi belleğimde önemli bir yer tutar. Kasım Gülek uzun bir süre önce İsmet İnönü ile yıldızı barışmadığı için Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği’nden uzaklaştırılıyor ama milletvekilliği devam ediyor. Parti üst yönetimi ve özellikle de Paşa’yla ilişkileri çok iyi olmadığı için, doğal olarak Metin Toker’in de pek sevmediği biri. Metin Toker’le ilişkilerinin şeker renk olmasında, 1961 Mart’ında yine CHP milletvekili olan İhsan Ada ve ünlü yazar Aziz Nesin’le birlikte çıkardığı Yeni Tanin gazetesinde yer alan bir haber önemli rol oynuyor. Haberde, isim verilmemekle birlikte Metin Toker bir seks skandalıyla suçlanıyor, ancak haberin doğru olmadığı kısa sürede ortaya çıkıyor. Bir süre sonra da Kasım Gülek, Yeni Tanin’i satmaya kalkışıyor. İşte o günlerde Metin Bey, Kurtul Altuğ aracılığıyla, benim Kasım Gülek’le görüşmemi ve olayın iç yüzünü ve ayrıntılarını öğrenmemi istiyor.

Bu görevi yerine getirebilmek için her şeyden önce Kasım Gülek tarafından kabul edilmem, bunun için de ondan randevu almam gerekiyor. Bir hafta süren tüm çabalarıma ve Kasım Gülek’in Ankara Beşevler’deki villasının kapısını aşındırmama rağmen, hiçbir sonuç alamıyorum ve dergiye hep eli boş dönüyorum. Ne var ki, Akis’te randevu alamamak, görüşememek gibi mazeretlerin hiçbir kıymeti harbiyesi yok. O nedenle Kurtul Altuğ, Metin Toker’le görüştükten sonra mı bilemiyorum, Kasım Gülek’le görüşemezsem Metin Bey’in işime son vereceğini söylüyor.Pabuç pahalı, bu görüşmeyi ne pahasına olursa olsun yerine getirmeliyim. Kasım Bey’in villasının kapısında karargah kuruyorum. Villada, adını anımsayamadığım bir görevli var. Tıpkı Osman Bölükbaşı’nın Hasan’ı gibi. Randevu alabilmek amacıyla çevresinde çok dolandığım için âdetâ dost oluyoruz. Beni uzaktan görünce sırıtmaya başlıyor, sonra da Kasım Bey’in olmadığını, ne zaman geleceğini bilmediğini, birkaç kez de görüşme isteğimi ilettiğini ama kabul etmediğini söylüyor. Onun doğru ya da yalan söylediğini, Kasım Gülek’in, hemen bahçenin girişine park ettiği Packard marka otomobilinin yerinde olup olmadığından anlıyorum. Sonra bir gün o görevlinin bu arabayı Kasım Bey’den habersiz kullandığını ve duvara çarparak önünü hurdaya çevirdiğini öğrenip pek de seviniyorum. Gazetelere de yansıyan bu haberin, dillere destan pintiliğini bildiğimiz için Kasım Bey’in yüreğine indiğini tahmin etmekte zorlanmıyoruz.

Bir gün, özel görevlinin tüm uyarılarına rağmen villanın bahçe kapısının önünde oturarak beklemeye başlıyorum. Packard içerde olduğu için Kasım Bey’in de evde olduğunu ve nasıl olsa arabasına binip çıkacağını biliyorum. Sanırım bir saat kadar bekledikten sonra Kasım Bey evden çıkıp arabaya biniyor, görevlinin açtığı bahçe kapısına yöneliyor. Ben kapının tam ortasında oturuyorum ve kımıldamıyorum. Birkaç kez korna çalmasına rağmen kalkıp çekilmediğimi görünce başını camdan çıkarıp “Delikanlı ne bekliyorsun orada, çekil de geçeyim” diyor. Sonuca adım adım yaklaştığımı hissediyorum. Son derece kararlı bir tavırla,

“Sen inatçı ve iradeli bir çocuksun…”

Efendim, ben Akis muhabiriyim, sizinle görüşmek istiyorum” diyorum. Belli ki, görevli daha önce söz etmiş ve kim olduğumu biliyor. Benim bu sözüm üzerine başını camdan çıkarıp bir kahkaha atıyor ve “Ama ben seninle görüşmek istemiyorum, n’olacak şimdi…” diyor. Bütün cesaretimi toplayıp, dokunaklı bir sesle “Efendim, sizinle görüşemezsem Akis’teki işimden kovulacağım. Lütfen beni arabanıza alın” diyorum. Bu kez bir kahkaha daha patlatıyor ve “Metin mi yapacak bunu, yapar yapar…” diyor ve uzanıp arabanın kapısını açıyor. Azmin elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağı gerçeği bir kez daha kanıtlanıyor. Açılan kapıdan girip Kasım Bey’in yanına oturuyorum. Hele elini uzatıp, “Hoş geldin delikanlı” deyince, kendimi basının en acar muhabiri, Akis Dergisi’nin yeni Atilla Bartınlı’sı olarak görme duygusuyla dolup taşıyorum.

Sonra, Yeni Tanin’in Bakanlıklardaki bürosuna gidinceye kadar sohbet ediyoruz Kasım Bey’le. Hem gazetenin satışıyla ilgili bilgileri birinci ağızdan alıyor, hem de önemli bir politikacıyla, özel yaşamım, hedeflerim, politik görüşlerim gibi konular da dâhil olmak üzere sohbet etme fırsatı buluyorum. Vedalaşırken bir kahkaha daha atıyor ve

Metin’e selam söyle, seni daha fazla üzmesin, sen inatçı ve iradeli bir çocuksun, seni kazansın kazansın…” diyor. O görüşmeden sonra dergiye galiba gidiyorum, gidiyorum da birkaç ay sonra da, Akis’ten, uçar gibi kapı dışarı ediliyorum.

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Hukuk diye bir şeyi sevme mecburiyeti – Ümit Kıvanç

Bu yazı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Önümüzdeki yılları nasıl geçireceğimiz aşağı yukarı şekillenmeye başlıyor. Bugünkü gidişatın güçlü ihtimal olarak önümüze koyduğu büyük global kıyım ve yıkımı şimdilik kenara koyup -ama kenarda unutmadan- daha kısa vadeli gelecekten söz edelim.

Türkiye’nin de bir nevi öncülük ettiği yeni tür rejimlerin başlıca karakteristiği, öyle anlaşılıyor ki, belirsizlik olacak. Eğer birileri anahtarını, silahını elinde tutabiliyorsa, o belirsizliğe keyfî iktidar denmeli. Belki bazı alanlarda serbestlikler, göz yumulan protestolar, hoşgörülen itirazlar mümkün olacak. Örgütlenme ve protestoya bile belki bazen alan tanınacak. Fakat hiçbir özgürlük ve hak güvencelere bağlanmış olmayacak. “Yasa” kavramı, bugüne kadarki tarafgir ve baskıya dayanak olmaya müsait karakteri yüzünden yaşadığı itibar kaybının da kolaylaştırmasıyla, tılsımını yitirecek. Sınıflı toplumların hukukuna haklı gerekçelerle güvenmeyenlerin dahi aslî mücadele konularından biri, yasa ve hukuk diye bir şeylerin ortadan kalkmamasını hedefleyecek. Aslına bakarsanız durum şimdiden böyle.

Eline iktidar geçirmiş, kitle desteğine sahip yeni-otokrasi odakları -ki bunlar otoritesi-gücü genellikle “lider”de yoğunlaşan tek adam rejimleri- ilk adım olarak, herkes için geçerli, herkesin uymak zorunda olduğu konusunda üzerinde toplumun geniş kesimlerince anlaşma sağlanmış, yaptırımlar ve kurumlarla güvence altına alınmış hukuk rejimini ortadan kaldırmaya girişiyorlar. Mevcut hukuk rejimlerinin gerçekte -alacak-verecek, kira, vs. davaları dışında- kimleri kayırıp kolladığı hususunda uzun tecrübelere dayanan izlenimleri ve yargıları olan, ayrıcalıksız kesimler, hukukun hor görülmesinden şikâyetçi değiller. Oysa coşkuyla katıldıkları, en başta kendilerini mahva sürükleyen bir meşum yolculuk.

Yeni otokrasilerin ortadan kaldırmaya çalıştığı, yalnız eşitlik düşmanı mevcut hukuk rejimi değil. Farklı çıkarları, talepleri ve imkânları olan insanların bir arada yaşayabilmesi için ön koşul niteliğindeki hukuk kavramı. Bu da aslında pek basit mesele. Güç kimdeyse onun dediği mi olur yoksa herkesin üzerinde anlaştığı birtakım kurallar olur ve herkes iyi kötü bunlara uymaya mı çalışır? İkincisini kabul etmeyecekseniz, güç kimdeyse onun boyunduruğu altına girersiniz.

Asgarî bir hukuk-kurallar sistemi var olmadığında hiçbirimizin hayatının hiçbir ânı güvence altında bulunmaz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Selahattin Demirtaş’ın tahliyesi yönünde karar alır, pat!, birtakım numaralar çevrilir, Demirtaş hapisten çıkamasın diye yapılan numarayla Sırrı Süreyya Önder de demir parmaklıklar ardına atılıverir. “Ayazda yağmurda dağ başında servis bekletmeyin, tarihi geçmiş yiyecek vermeyin, yatağımda tahtakurusu olmasın” diyen işçi kendini cezaevinde bulur. Ertesi gün salıverilecek mi, terörden üç sene mi yatacak, kimse bilemez. Ortada hiçbir kanıt yokken Osman Kavala’nın ömründen aylar, yıllar gasp edilir. Hepimiz, ne zaman gelip alacaklar diye kurbanlık koyun gibi bekleriz.

Başka bir düzeyde, mikro diyebileceğimiz bir çerçevede, yaygınlığı nedeniyle en az bunlar kadar vahim işler olur. Hukukun kalmadığı, cezasızlığın kural haline geldiği ortamda herkes kendi hesabını görmeye başlar. İriyarı olan zayıf ve güçsüzü, eline bıçak alan iriyarıyı, tabanca edinen bıçaklıyı alt etmeye kalkışır. Ev sahibinin arkası sağlamsa kiracının, borçlunun eniştesi partidense alacaklının hayatı kararır.

Bir nevi işgal kuvveti hukuku yürürlüğe girer. Kim nereyi ve başka kimlerin hayatını nereye kadar işgal edebiliyorsa eder, kuralları gerekli gördüğünde ve gerekli gördüğü şekilde değiştirir. Herkes gücü yettiği ölçüde kendinden menkûl işgal kuvveti haline gelir. Böyle bir ortam gaspı da kolaylaştırır, yaygınlaştırır, tecavüzü de, başka her türlü musibeti de.

Bunları böyle kelimelere dökerken, içimden menfur bir ses o uğursuz soruyu fısıldayıp duruyor: “sanki şimdiye kadar çok mu farklı yaşadık?” Doğru, bir bakıma. Biz yasanın, hukukun en üst yargı kurumlarınca iğfal edildiği diyardayız. Ancak geçmişle bugünün önemli farkı var: Geçmişte yine de var olduğu iddia edilebilecek hukuk alanı bugünkünden genişti, bir; mış gibi yapılıyordu, iki; mış gibi yapılması birçok durumda dolambaçlar icat edilmesini, kılıfına uydurma yollarına sapılmasını mecburî kılıyordu, o yollarda yürünürken yere hukuk kırpıntıları serpilmesi icap ediyordu; birtakım kurumların görünmesi, sayılması, kimi yetkilerinin tanınması, bunların da bu yetkileri kimi zaman sahiden hukuka uygun şekilde kullanması gerekiyordu.

En büyük fark, pek kimse takmasa da, en azından söylem düzeyinde “hukuk” diye bir şeyin var olması gerektiğine itiraz edilemeyişi, böyle bir durumda, ister istemez, bunun bir tür ideal halinde bir yerlerde -devletin âlî menfaatleri icabı boğdurulmadığı hallerde- yaşamayı sürdürmesiydi.

Şimdi bulunduğumuz evredeyse, dünyanın birçok ülkesinde, genellikle toplumlarının aşağı yukarı yarısının desteğine sahip liderler, hukuka gerek olmadığını açıkça ilan ediyorlar. Hukuk yoksa neye göre hüküm verilecek? Bunu biz düşünmeyeceğiz. Karar ve yaptırım yetkisi kimdeyse o verecek hükmü. Birilerine danışıp danışmayacağını da o kararlaştıracak. Vereceği kararın uyması gereken bir norm, bir yasal zemin vs. var olmayacak. Kimse onu denetleyemeyecek.

BEKÂ MEKÂ HİKÂYE

Geleceğimize kaba kuvvete dayanarak hükmetme hedefi güdenler elbette umursamıyor, ancak bu girilen yol, iktidar aracı olarak toplumları düşman kamplara bölüp kutuplaştırmanın benimsenmiş oluşuyla birleştiğinde, birçok ülkenin bütünlüğünün yok olacağı, zamanla ülkelerin, sınırların, o sınırlar içinde hükmü geçen iktidar yapılarının, devletlerin ortadan kalkacağı bir parçalanma süreci. Yani bu yolun sonunda bekâ mekâ hikâye.

Ve öbür yönüyle de bir dönem sonrasının global zenginler-güçlüler iktidarının kuruluş süreci. Öyle bir iktidarın bugünkü anlamda, iktidara uzak, ayrıcalıksız kesimlere tanınacak hakları da kapsayan bir hukuk rejimine ihtiyacı olmayacak. Bugün dünyanın “insan toplumu” diye bir varlığı tanıyan, insanların hakları, özgürlükleri, ortak saptanmış yaşama kurallarıyla, birbirlerine ve başka canlılara saygı, çevreye ve gezegene özen göstererek, eşitlik içerisinde yaşamasını isteyenler bir şekilde yeni bir gelecek perspektifiyle birleşip engel olabilirlerse ne âlâ; yoksa kendisine doğru -hiçbirimizin tahayyül edemediği bir hızla- yol alınan aşama, aşağıdan hiçbir şekilde denetlenemeyecek bir global oligarşi rejimi.

Uluslararası bile diyemeyiz, çünkü çok yakın gelecekte ulus, kıymeti harbiyeye sahip birim olmaktan çıkacak. Hâlihazırda, pürüzsüz bir zenginler iktidarı için ayakbağı olan “fazla” insanlardan kurtulmuş olmadıkları ve dünyanın her yerindeki kalabalıklar tamamen uysal koyunlar haline getirilemediği için bizleri zaptırapt altına alacak mekanizmalara ihtiyaç var, ulus-devletler de bu işi görmek için eldeki en mükemmel araç. Şimdi onları, hükmedenleri aracılığıyla koordine edilebilir dümdüz denetim mekanizmaları halinde yeniden örgütlemeye çalışıyorlar. Putin’le Muhammed bin Selman’ın beşlik çakması öyle basit bölgesel politika jesti diye görülüp geçilemez. Bunun olabilmesinin anlamı hukukun iptaliyle birebir ilişkili. Söz konusu iptal işleminin Türkiye’yle, Macaristan’la, Rusya’yla sınırlı olmayışının da global anlamı var, çözsek anlasak iyi olacak olan.

Herkes tarafından kabul edilmiş, güvence altına alınmış bir kurallar bütünü olarak hukukun içeriği şüphesiz kavga konusu olacaktır, olmalıdır. Ancak nezaket gibi, diğerkâmlık gibi, sanat gibi, kitap gibi bize yabancı bir nesne olan bu hukukun asgarî toplumca beraber yaşama şartı olduğunu şu son düzlükte de kavrayamazsak keyfî otokrasilerin kapkaranlık âlemine doğru koşuda ipi ilk biz göğüsleyebiliriz. Hukuk otoritenin keyfî kullanımının önüne çıkarılabilecek en ciddî engel. Tabiî arkasında, bugüne kadar, hasmının zararına diye desteklediği hukuksuzlukların bedelini kavramış, şimdi ona sahip çıkan bir toplum varsa.

Ümit Kıvanç – Gazete Duvar

Sarı yeleklilerden iklim hareketine dersler – Yeşil Gazete

Bir süredir Fransa akaryakıt zamları ile çalkalanıyor. Türkiye gündemine çok yansımasa da bu protestoların önemli bir ucu da iklim eyleminin nasıl olması gerektiğine dair bize dersler veriyor.

İklim eyleminde en etkin ve adil kabul edilen yöntemlerin başında karbon vergisi geliyor. Bu vergi özellikle çevre alanında çalışanların yakından bildiği kirleten öder prensibine dayanıyor. Fransa’da Macron, Hollande’ın kendine devrettiği iklim liderliğini Cumhurbaşkanlığı’na seçildiğinden beri devam ettiriyor.

Trump’un anlaşmadan çekilme kararına en çok itiraz eden liderlerden biri olarak attığı somut adımlar ile Paris Anlaşması’nın uygulanması konusunda öncülük ediyor. 2040’da dizelleri yasaklama, 2050’de karbon nötr olma gibi önemli iklim eylemlerini hayata geçiriyor, Tek Gezegen Zirvesi ve Küresel İklim Eylem Zirvesi gibi organizasyonlar ile iklim eyleminin öncülüğü ediyor.

Macron’un en son sözde iklim eylemi ise gilets jaunes (sarı yelekliler) protestolarının fitilini ateşledi. Dizel ve petrole, ülkenin yeşil enerjiye dönüşümüne destek olması için gerekçesi ile eko-vergi koyması, insanları sokağa döktü.

Haliyle, genellikle kentlerin ve kasabaların çeperlerinde yaşayan mavi yakalıların katıldığı eylemler, iklimcilerde de tartışma ve gündem yarattı: İnsanlar karbon vergisine karşı mı çıkıyor?

“Bu eylemlerin geri planında bu piyasayı serbestleştiren, zenginlik dostu neoliberal politikalar yatıyor”

Öncelikle Macron azılı bir neoliberal ve ülkesinde popülaritesini kaybeden bir lider. Makronizm’in derdi gezegeni kurtarmaktan ziyade serbest piyasa ekonomisi. Son yıllardaki politikaları varlıklıları kollarken çalışan sınıfa yeni ekonomik yükler getiriyor. 2018 yılı başında, daha fazla sermaye ve yatırım çekmek için emlak hariç tüm varlıklardaki servet vergisi oranını 2018’de yüzde 70 oranında indiren bir liderden bahsediyoruz. Nitekim sarı yeleklilerin önemli taleplerinden biri de bu tür iş dünyası dostu adımların geri alınması. Bu eylemlerin geri planında bu piyasayı serbestleştiren, zenginlik dostu neoliberal politikalar yatıyor. Ayrıca, Macron toplumsal desteğini çok uzun süre önce yitirdi. Eylemlerden önce Fransız halkının sadece yüzde 23’ü Macronizm’den memnundu.

“Kirletenden ziyade ezilen ödüyor”

Diğer yandan, Macron usulü “karbon vergisi” aslında kirleten öder prensibine dayanıyor gibi de görünmüyor. Petrol ve dizele getirilen bu vergi ile iklim eyleminin maliyeti tüketiciye yansıtılıyor. Bu haliyle kirleten öder prensibine uygunluğu da tartışmaya açılabilir. Burada kirletenden ziyade ezilen ödüyor. Bu yüzden, sarı yeleklilerin karbon vergisine karşı olup olmadıklarını bilmek zor, ama Fransa’nın iklim eylemi konusunda çok kötü bir sınav verdiği gözler önünde.

Karbon vergisi karbon fiyatlandırma mekanizmalarından biri ve iklim değişikliğine karşı mücadele edenler bu kirletici sera gazlarına fiyatlandırma mekanizmaları, yani bu gazların üretilmesini ekonomik olarak zorlaştıran ve gerekli enerji dönüşümünü destekleyen finansmanı yaratan mekanizmalar olmadan, iklim değişikliği ile mücadeleyi kaybedeceğimizi biliyor. Hatta birçoğu, karbon vergisini, karbon piyasasına tercih ediyor.

“Politikaların nasıl tasarlandığı ve hazırlandığı da en az sonuçları kadar önemli”

Bu işin karbon vergisiz olmayacağı ortada. Emisyonlar almış başını gidiyor, 2018 yılında yine rekorlar kırıyor, ama 1.5 ⁰C derece için de 12 yılımız kaldı. Yani dönüşüme de bu dönüşümü hızlandıracak politikalara ve finansal mekanizmalara da ihtiyacımız var. Ancak, bu politikaların nasıl tasarlandığı ve hazırlandığı da en az sonuçları kadar önemli.

Fransa ve sarı yelekliler bize bu dönüşüm nasıl olması gerektiğini anlatıyor. İklim eylemi ve enerji dönüşümü sosyal adalet kavramı ile el ele gitmezse başarılı olamaz.  Toplumun farklı kesimlerini dahil etmeden, bu kesimlerin zarar görebileceğini hesaba katmadan bu büyük çaplı dönüşümü hayata geçiremeyiz.

“İklim eylemi ve enerji dönüşümü sosyal adalet kavramı ile el ele gitmezse başarılı olamaz”

Sadece 12 yılımız kaldı. Dünya’nın ateşini yükselten kömür ve petrol endüstrisinin yarattığı günahları mavi yakalılardan çıkaran, yoksulluğu artıran politikalar ile elde edeceğimiz sonuç daha da hızlı ısınan bir gezegen olur.

Hızlı, adil, sürdürülebilir ve gerçekçi bir karbonsuzlaşma yolu iş birliği ve dayanışmayı temel alan katılımcı yaklaşımlardan geçiyor. Toplumun her kesiminin ihtiyaçları, kapasiteleri çerçevesinde kurgulamak, atılacak adımların sosyal boyutunu masaya yatırarak planlama ve uygulama yapmak gerekiyor. Kirletene değil ezilene ödetirsek iklimi kurtaramayız. Ezilenin ödeyecek gücü yok bir kere!

Yeşil Gazete

Polonya’da devam eden BM İklim Konferansı’nda Türkiye düğümü

Paris İklim Anlaşması‘nı 2016’da imzalarken kendisine verilen sözlerin tutulmadığını söyleyen, bu nedenle de anlaşmayı TBMM’den geçirmeyen Türk hükümeti şimdi de Polonya’nın Katowice kentinde düzenlenen BM İklim Konferansı‘nda “gelişmiş ülkeler” listesinden çıkarak “gelişmekte olan ülkeler” kategorisine dahil edilmek istiyor. Bu şekilde iklim koruma önlemlerine ilişkin yardım fonlarından yararlanmayı ve bazı kısıtlamalardan muaf kalmayı hedefleyen Türkiye, statü değişikliği için zorlu bir diplomasi trafiği başlattı.

Değer Akal’ın Deutsche Welle Türkçe’de çıkan haberine göre Ankara, bu konuda ilk adımı zirve öncesi attı. Berlin Büyükelçiliği aracılığıyla Bonn merkezli Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekretaryasına ilettiği yazılı notayla, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) gelişmiş ülkelerin yer aldığı Ek-1 listesinden Türkiye’nin çıkartılmasını talep eden Ankara, bunu sahip olduğu özgün koşullarla temellendirmeye çalıştı. Paris’te Türkiye’nin özgün koşullarını dikkate alan “sürdürülebilir bir çözüm” için kendisine güvence verildiğini belirten Ankara, Türkiye’nin gelişmekte olan ülkeler kategorisine dahil edilmesi durumunda, iklim değişikliğiyle mücadeleye daha büyük ve etkin katkı sağlayabileceğini vurguladı.

Polonya Türkiye’nin değişiklik talebini konferansın gündemine almadı

Zirvenin ilk gününde gündeme gelen Türkiye’nin bu talebi İklim Değişikliği Konferansı’nda diplomatik hareketliliğe yol açtı, hatta konferansın iki saat gecikmeli olarak başlamasının nedeni olarak ifade edildi. Konferansa ev sahipliği yapan Polonya Türkiye’nin değişiklik talebini konferansın gündemine almazken olası bir krizi engellemek için Türk heyeti ile AB adına Fransa’nın da müdahil olduğu, yeni bir istişare süreci başlattı.

Türkiye Delegasyonu Polonya’da devam eden COP24 müzakelerinde

Türkiye neden Ek1’den çıkmak istiyor?

Türkiye, 1992 yılında imzaladığı UNFCCC sözleşmesinin EK-1 listesinden, dolayısıyla “gelişmiş ülke” sınıflandırmasından çıkarak “gelişmekte olan ülkeler” kategorisine dahil olmak, böylelikle gelişmiş ülkelere getirilen sınırlamalardan kurtulmak, gelişmekte olan ülkeler kategorisine dahil edilerek de bu ülkelere getirilen ayrıcalıklardan ve yenilenebilir enerji alanında fon imkanlarından yararlanabilmeyi umut ediyor.

Ancak BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 15’inci maddesi ise değişiklik önerilerinin konsensüs ile kabulü için çaba gösterilmesini, oydaşma sağlanamaması halinde ise son çare olarak oylamayı öngörüyor. Burada bir değişikliğin kabulü için dörtte üç oy çoğunluğunun sağlanması gerekiyor. Konuyu yakından takip eden yetkililer, Türkiye’nin talebine gelişmiş ülkelerin de gelişmekte olan ülkelerin de sıcak bakmadığını kaydediyorlar.

Şahin: Türkiye’nin Ek-1’den çıkması mümkün görünmüyor

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Ümit Şahin, Türkiye’nin değişiklik önerisinin kabulünün zor olduğu görüşünde.

Konferansın yapıldığı Katowice’de bulunan Şahin, “Türkiye çok doğru olmayan bir yerde kategorize edilmiş olabilir, fakat bu saatten sonra hele ki Paris Anlaşması dönemine girdikten sonra artık bütün ülkelerin onayını gerektiren Ek-1’den çıkması mümkün görünmüyor. Anlaşılan Türkiye son şansını deniyor. Ama imkansızı istemek çok da doğru bir strateji değil” görüşünü kaydetti.

Alman çevre örgütü Germanwatch’ın Uluslararası İklim Politikaları Sorumlusu Lutz Weischer de Türkiye’nin talebinin kabulünün mümkün olmadığı görüşünde.

Weischer: Türkiye’nin bu önerisine yeterli destek yok

Konferans için Polonya’da bulunan Weischer, DW Türkçe’ye yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin aslında uzun yıllara dayanan, şimdiyse resmen ilettiği bu talebine destek bulması zor, gelişmekte olan ülkeler yararlanmakta oldukları mali kaynakları neden paylaşmak istesin? Gelişmiş ülke hükümetleri de genelde orta gelirli ülkelere iklim finansmanı sağlamakta isteksiz. Çünkü sağladıkları finansmanın en yoksul ve en çok ihtiyacı olanlara gitmemesi halinde kendi ülkelerinde, parlamentolarında eleştirilere hedef oluyorlar. Özetle Türkiye’nin bu önerisine yeterli destek yok” dedi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Bakan Yardımcısı ve İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Mehmet Emin Birpınar COP24 zirvesinde. 

AB ile partnerlik önerisi

Paris Anlaşması hedeflerinin yerine getirilmesinin Türkiye gibi büyük, ekonomisi çok da iyi gitmeyen ve kömüre bağımlı bir ülke için hiç de kolay olmayacağına dikkat çeken Weischer, “Türkiye’nin yardıma ihtiyacı var ama Ek-1’den çıkma çabası hiç gerçekçi değil” diye konuştu. Alman uzman, Türkiye ile mevcut çıkmazın Türkiye ile AB arasında enerji dönüşümü konusunda inşa edilecek partnerlik yoluyla aşılabileceğini söyledi. Bunun Avrupa’nın ve tüm Akdeniz bölgesinin çıkarına olacağını vurgulayan Weischer, “AB, komşu bölgesindeki Türkiye’ye bu konuda destek vermeye ilgi duyuyor. Almanya da Türkiye ile sorunun çözümünde müzakerelere müdahildi ve çözümün bir parçası olmak istiyor. Türkiye’ye destek hem iklim hedefleri hem de aynı zamanda ekonomik istikrar için önemli” diye konuştu.

Kriz konferansı gölgeler mi?

Polonya’daki konferansın en önemli gündem maddesi Paris İklim Anlaşması’nın uygulanması için “Kurallar Kitabı” olarak adlandırılan uygulama kararlarının belirlenmesi. Değişiklik talebi kabul görmemesi halinde Türkiye, henüz anlaşmayı onaylamadığı için bu görüşmeleri engelleyemeyecek olsa da hem İklim Çerçeve Anlaşması hem de Kyoto Protokolü’ne taraf olduğu için bu alanları kapsayan müzakereleri zora sokabilir, konferansta konsensüs sağlanmasını engelleyebilir.

Ancak en büyük endişe Türkiye’nin gelişmekte olan ülkeler kategorisine alınmaması halinde Paris İklim Anlaşması’nı onaylamaması, fiilen de ABD’den sonra çekilen bir diğer ülke olması. “Bu hiç akılcı olmaz” diyen Alman uzman Weischer, Türkiye’nin Paris Anlaşması’nın bir parçası olmasının ekonomik olarak da daha çok fırsat yaratacağına vurgu yaptı.

“Paris bir an önce onaylanmalı”

Ümit Şahin de Türkiye’nin Katowice’de arzu ettiği değişikliğin kabul edilmemesi halinde “Biz Paris’i onaylamıyoruz” dememesi gerektiğini söyleyerek, “Aksi takdirde bunu iklim konusunda gerekenleri yapmamak, Paris Anlaşması’nı onaylamamak için bir bahane olarak kullandığı izlenimine yol açabilir, yenilenebilir enerji ile ilgili diğer finansmanların tamamıyla kesilmesi riskiyle de karşı karşıya gelebilir” uyarısında bulundu. 

(DW Türkçe)

EkoHarita’nın kurucularından Alper Can Kılıç: Üreticilerle ilişkilerimizi onları tanıyarak, üretimlerine katılarak geliştiriyoruz

Türkiye’nin tüm bölgelerinden üreticiler, türeticiler, gıda toplulukları temsilcileri, kooperatifler, inisiyatifler ve konuya ilgi duyan bireysel katılımcılar bu yıl üçüncüsü düzenlenen Gıda Toplulukları Çalıştayı’nda bir araya geliyor.

2016 yılından bu yana devam eden ve yarın (8 Aralık) gerçekleşecek olan çalıştaya Boğaziçi Üniversitesi (Kuzey Kampüsü) ev sahipliği yapıyor.

Biz de bu vesileyle EkoHarita kurucularından iklim aktivisti Alper Can Kılıç ile özellikle kentli insanın en önemli sorunlarından biri olan temiz ve adil gıdaya ulaşım konusunu konuştuk. EkoHarita’nın yeni projelerini öğrenme fırsatı bulduk. 

***

Alper, bu yıl Gıda Çalıştayı 3’üncü yaşını dolduruyor. Nasıl hissediyorsun? 

Sevinçliyim, sevinçliyiz. Bu noktada eylemlerin, bir araya gelmelerin ve paylaşımlarla birbirimizi beslemenin sürekliliğini yaşıyor olmak güzel. Yaşam alanlarımızın genişlemesi için, yaşayan alanların korunması için, paylaştığımız, birlikte adım atabildiğimiz, bağlarımızı güçlendirdiğimiz, tanış olduğumuz, birbirimizi dinleyebildiğimiz bir alan. Bu yıl yine gerçekleşiyor. Ne mutlu cümlemize!

“17 paydaş ve 7 destekçi olarak yola çıktık”

Bu yıl kaç paydaşla yola çıktınız?

Geçtiğimiz yıl 10 paydaştık, bu yıl 17 paydaş ve 7 destekçi olarak yola çıktık. Çalıştayı her hafta gerçekleştirilen ve bugüne kadar süregelen 11 toplantı ile gerçekleştirdik. Bu toplantılar İstanbul dışı toplulukların katılımını olanaklı kılmak için online konferans yoluyla görsel ve işitsel olarak tüm paydaşlarla senkronize biçimde yürütüldü. Birlikte tasarlamak, karar almak, üretmek, üstelik arada yüzlerce kilometre varken bunu yapabilmek hepimiz için daha önce yaşamadığımız yeni bir deneyim oldu diye tahmin ediyorum. Organizasyon süreçlerimizin geleceği için olumlu bir deneyim.

“Kompost, sirke, merhem, ekmek, bira, turşu atölyeleri olacak”

-Çalıştay programından biraz bahseder misin? Bu yıl yeni başlıklar, sürpriz konuklar var mı?

Çalıştay programımız sabah tanışma ve kayıt ile açılıyor. Paydaş ve destekçiler bu yıl gün boyunca (forum ve atölyelerden arta kalan zamanlarda) stantlarında türeticilerle tanışmayı bekliyor olacaklar. Ardından kompost, sirke, merhem, ekmek, bira, turşu atölyeleri olacak ve atölyeler sonrası açılış konuşmalarıyla devam edecek. Paydaş tanıtımı sonrası Nyeleni Polonya bağlantısıyla iletişim kurduğumuz Wavel Gıda Kooperatifi’nden Paulina Firak bizimle olacak. Öğleden sonra forumlarımız başlayacak. Paralel oturumlar arasında üreticiler ve gıda topluluklarıyla tanışmak için genişçe bir ara koyduk. Forumlarımızda bu yıl yine her yıl olduğu gibi, ilk defa gıda topluluklarıyla tanışacaklara yönelik forumlarımız olacağı gibi, attığımız adımlar sonrası gıda topluluklarının sorunlarını, bu sorunlara dair üretilebilecek çözümleri çoğaltmak adına 2 ayrı forum düzenliyoruz.

Bunun dışında genel bir tema belirlememiş olsak da üretici-türetici-gıda toplulukları üçlüsü arasındaki bağları kuracak ve kuvvetlendirecek forum başlıklarımız mevcut. Geçen yıl kurduğumuz EkoHarita Topluluk Destek Ağı çalıştayının yarattığı/yaratacağı ortak ağlar adına benim için bir emsal teşkil ediyor diyebiliriz. Programda bir farklılık da bu yıl öğleden sonra koyduğumuz 2 atölye, (Balkon/Kent Bahçeciliği ve Probiyotik Gazoz Yapımı) atölyelerin önemini ve temas ettiği insanların yaşamlarına çok doğrudan, eylemsel bir dokunuş yarattığını biliyoruz. Bu sebeple dileyenler için böyle bir seçenek de sunmak istedik.

“Üreticilerle ilişkilerimizi onları tanıyarak, üretimlerine katılarak, onlarla dost olarak geliştiriyoruz”

-Üreticilerle ilişkiler nasıl ilerliyor? Yerel, temiz ve adil gıdaya ulaşmak isteyen bir yurttaş gıda topluluğuna nasıl üye olabilir?

Üreticilerle ilişkilerimizi onları tanıyarak ve üretimlerine katılarak/gözlemleyerek/araştırarak, onlarla dost olarak geliştiriyoruz. Aramızdaki ilişkinin sadece ticari bir ilişki olmasını asla istemiyoruz. Ürettikleri değerin bilincinde, onların üretimlerini sürdürmelerine destekçi bir pozisyonda, karşılıklı sevgi, iletişim ve anlayışla kuruyoruz ilişkilerimizi. Benim birebir bu akışı gözlemleyebilme şansı bulduğum 2 topluluk grubu var. Birisi 4 yıldır gönüllüsü olduğum Yeryüzü Derneği Gıda Toplulukları, birisi de yakından takip ettiğim DBB. Bu iki grupta da üretici ve türetici öncelikle tanış oluyor, sonrasında başlayan süreçte kimi zaman bir olup sorunlara ortak çözümler arıyorlar, kimi zaman birbirlerini ziyaret ediyorlar. Evet bazen üreticiler de kentlere gelip türeticilerini ziyaret ediyor.

Bunun dışında Topluluk Destekli Tarım ve Katılımcı Onay Sistemi dediğimiz gıda topluluğu sistemlerinin geliştirilmesi, uygulanabilir olması için bu gruplar da yoğun bir çaba sarf ediliyor. Bu sistemler hem türetici, hem üretici tarafında güven ortamını tesis etmeye yönelik mekanizmalar, bunların geliştirilmesi için yıl içerisinde çalıştay dışında da önemli organizasyonlar gerçekleştiriliyor. Ankara’daki dostlarımıza selam olsun. Bunu söylediğimde aslında, iller arasında bu bağın kurulabilmiş olması, hatta ülkeler arasında da kurulmaya başlanıyor olması, içimde bir sevinç kıpırtısı uyandırıyor söylemeden edemeyeceğim.

Alper Can Kılıç

“Kâr amacı gütmemekten kastımız ‘aracılık’ fonksiyonunun ortadan kaldırılmasıyla birebir ilişkiyi de temsil eder”

-Gıda toplulukları kâr amacı gütmeyen, sivil ve gönüllülük esaslı bir oluşum değil mi? Peki kendi mahallesinde bir gıda topluluğu kurmak isteyen yurttaş hangi adımları atmalı?

Çalıştayın adından kaynaklı bu soru soruluyorsa eğer, Gıda Toplulukları Çalıştayı derken gıda oluşumlarının tümünü, gıdayı dert edinen tüm insanları kapsayacak şekilde bir başlık olması açısından bunu uygun görmüştük. Gıda topluluklarını şu an için kooperatif ve diğer yapılanma türlerinden teorik anlamda ayrı tutarak bir tanımlama yapmam gerekirse, bir mahalle örgütlenmesi, sivil ve gönüllülük esaslı bir oluşum diyebiliriz. Bunun böyle olmasının bir gerekliliği yok, fakat biz mevcut atmosferde bunu bu şekilde uygulamayı doğru buluyoruz.

Yurt dışında farklı modeller de var, kâr amacı gütmemekten kastımız “aracılık” fonksiyonunun ortadan kaldırılmasıyla birebir ilişkiyi de temsil eder. Niyetimiz hep o yöndedir. Bu durum, kurumsal olan gıda “oluşumlarında” da böyledir. Aracının ortadan kalkması türeticinin üreticiyle tanışmasına olanak sağlar, ona doğrudan destek sunmasını, yaşadığı sorunları doğrudan üreticiyle paylaşabilmesini, ahbaplığı, dostluğu beraberinde getirir.

İçinde ilerlemeyi arzu ettiğimiz durum bu olduğu için de evet, tam olarak söylediğin gibi şu an bizim oluşturduğumuz gıda toplulukları “kâr amacı gütmeyen, sivil ve gönüllülük esaslı oluşumlar” oluyor. Kendi mahallesinde gıda toplulukları kurmak isteyenlere birkaç öneri sunabilirim. Bunlardan biri EkoHarita‘ya girerek kendilerine yakın bir gıda topluluğu var mı buna göz atmaları ve eğer varsa buna katılmaları olacaktır. Etraflarında bir gıda topluluğu yok ise, DBB Üretici Listesi’ne göz atabilirler, DBB kriterlerine göre seçilmiş aktif üreticiler ve bu üreticiler hakkında geniş bilgiye ulaşabilirler, bir arada sipariş verebilirler.

Bir diğer önerim Yeryüzü Derneği‘ne mail atıp üreticilerle ve gıda toplulukları deneyimiyle ilgili paylaşım talebinde bulunabilirler ve son olarak da, çok yakında çıkacak olan EkoHarita Gıda Toplulukları Aracı (www.ekotopluluk.org) adresine girerek mail adresleriyle kayıt olmaları, araç hazır olduğunda hemen bilgilendirilecekler ve bu araç üzerinden organizasyonel işlere takılmadan gıda topluluklarımızda yer alan aktif güvenilir üreticilerin güncel listelerine ulaşabilecekler, bu online araç ile çevrelerinde kolayca bir gıda topluluğu organizasyonu kurabilecekler.

Yeşil Gazete 2. Gıda Toplulukları Çalıştayı’nda. Akgün İlhan, Alper Can Kılıç, Merve Damcı ve Alper Tolga Akkuş

-Hem İstanbul’da ve hem de Türkiye genelinde kaç tane gıda topluluğu var?

Bu konuda net bir rakam vermek de mümkün değil, tahmini vermek de yanlış olacaktır. Ümit veren ve sevindiren şu ki, bu hareket ivme kazandı ve sayıları her geçen gün artıyor. Aslında Topluluk Destekli Tarım Ağı’nı bu sebeple de kurduk. Şimdilik birbirimize bir göz kırparak da olsa en azından orada olduğumuzu bilmek, bir haber almak, bir haber ağının parçası olmak hepimize iyi geliyor. Buradan çağrımız olsun, eğer hâlâ Topluluk Destekli Tarım Ağı’na katılmadıysanız paylaştığımız formu doldurarak bu ağa siz de gıda topluluğunuzu ekleyebilirsiniz.

“Patreon hesabı açtık. Destek sunmak isteyenleri bu vesileyle bekleriz”

-EkoHarita’nın önümüzdeki dönemde yeni projeleri var mı?

Olmaz mı? Birisi az önce bahsettiğim Gıda Toplulukları Aracı, bunun dışında aslında Ekopedi isimli bir projeye başlamıştık. Altyapısını oluşturduk, içerik için biraz ara vermemiz gerekti, diğer projelerde ilerlerken Ekopedi’nin içeriği üzerine de düşünme fırsatı bulduk, topluluk destekli tarım ve ekolojiye dair terimlerin Ekopedi ile bağlantılı olabileceği şekilde bir içerik kurgusu yaratmayı, orayı yeni eylemlerimizin ve EkoHarita’nın içerik sözlüğü olarak görmeyi uygun bulduk. Bunun dışında yürüttüğümüz diğer EkoHarita projeleri sürüyor. Bu projelerin güçlendirilmesi için çalışıyoruz. Çok yeni, bu haberle başlangıç olarak duyurmuş olalım, yeni projeler yeşertebilmemiz için bazen özellikle teknik ihtiyaçlar bağlamında destek ihtiyacı olabiliyor. Bunun için de bir Patreon hesabı açtık. İçerik ile alakalı geliştirmeler de çok yakında. Destek sunmak isteyenleri bu vesileyle bekleriz. 

“Yediğimiz gıdanın, içtiğimiz suyun, aldığımız nefesin, sevmenin ve sevilmenin peşine gelin birlikte düşelim”

-Katılımcılara bir mesajın olur mu?

Yediğimiz gıdanın, içtiğimiz suyun, aldığımız nefesin, sevmenin ve sevilmenin peşine gelin birlikte düşelim. Birlikte düşmezsek, birlikte düşeriz ve bu hiç iyi olmaz, toparlaması zor olur, belki de hiç mümkün olmaz. Düşmeyelim. Korkmayalım da, gelin birlikte düşlenelim demek istedim. Olur mu? Bu güzel röportaj için çok teşekkür ederim. Bu uzun röportajı okuduğun için de sen sevgili okur, sana da teşekkür ederim. Doğa yolumuz olsun. Sevgilerle.

-Biz teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

3. Gıda Toplulukları Çalıştayı’nın Facebook etkinlik sayfasına buradan
“ve EkoHarita’dan erişmeniz mümkün.

Röportaj: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Gidenden mi bahsediyoruz, geleni mi konuşuyoruz? – Kemal Can

Bu yazı birikimdergisi.com sitesinden alındı

Fransa’daki sarı yelekliler eylemleri, siyaset alanının yeniden biçimlenişi konusundaki tartışmaları daha da derinleştirdi. Karşılaştığımız şeyin ne olduğu ve daha nelerle karşılaşılabileceğimiz hakkındaki fikirler yeni deneyimlerle giderek daha da çeşitleniyor. Fransa’da yaşananları, popülizmin veya faşizmin yeni sürümü küresel dalgayla ilişkilendirenler de oldu, solun da ilham alması gereken yeni siyaset tarzının işaret fişeği olarak görenler de. Mesafeli ve ihtiyatlı yaklaşmayı önerenler de oldu, kriz ve tepki alanlarını devrimci duruma çevirme potansiyeline dikkat çekenler de. Daha önce başka coğrafyalarda başka bağlamlarda ortaya çıkmış ve yaşandığı anda konuşulduğundan başka sonuçlara evrilmiş olaylar, farklı tezleri doğrulamak için hatırlatıldı.

Bu bağlamda, 5,5 yılın ardından iktidar tarafından yeniden gündeme getirilen Gezi soruşturmaları da, “yeni siyaset” meselesinin yerli bir içerikle yeniden tartışılmasını gerektiren bir zemin açtı. “Hiçbir şeyin artık aynı olamayacağı” öngörüsüne çok geniş bir kullanım alanı açan Gezi eylemlerinin kayıt bilgileri, bugün talimatlandırılmış yargı eliyle ve bir zamanlar içinde olduğunu iddia edenlerin bazılarının da katkısıyla değiştirilmek isteniyor. Dolayısıyla, önümüze gelen, izlediğimiz, içinden geçtiğimiz hareketlilikleri, sadece yaşandığı anda isimlendirmek ve tanımlandırmakla değil, oluşmuş tanımları ve ortaya çıkmış sonuçları korumakla ilgili bile sorunlar yaşanabileceği görülüyor. İşte bu yüzden anlama, anlamlandırma işi hiç bitmiyor.

Bir ay önceki Birikim Haftalık yazısında, dünyadaki yeni “siyasi” dalga hakkında Ahmet İnsel’in “Popülizm demek yeterli mi?” sorusundan ilhamla, bazı yeni tartışma başlıkları önermiştim. Popülizm – faşizm aralığında gidip gelen tanımlama tartışmalarına dahil edilebilecek soruları artırmaya çalışmıştım. Mesela, faşizmin belirgin vasıflarından biri olan, yükselen güçlü muhalefet hareketlerini durdurma işlevinin bugün için fazla geçerli olmayabileceği veya seçim de dahil olmak üzere siyasi katılım biçim ve ilişkilerinin de artık yeni tanımlara muhtaç olabileceği gibi. Artık küresel bir durum olduğu ve bütün dünyadaki hakim sistemin içinden ürediği konusunda büyük ölçüde uzlaşılan bu dalganın, hem isimlendirilmesi, hem de tanımlanması konusundaki tartışmalar sonuçlandırılmaya değil de, derinleştirilmeye muhtaç gibi duruyor.

Çok rahatsız edici ve giderek ağırlaşan görünümleriyle çözüm aciliyeti artan bir mesele karşısında “durun biraz daha konuşalım” demek kolay değil. Ancak, sonuç alma ihtimali yüksek, güçlü ve harekete geçmiş bir karşı dalgadan kimse bahsetmediğine göre, “tartışmayı derinleştirme” niyetlerinin herhangi bir şeyi geciktirmekle suçlanamayacak olması cesaret verebilir. Hem dünyadaki, hem de Türkiye’deki güncel gelişmelerin de, karşı karşıya olunan veya içinden geçilen duruma dair netleşmelerden çok, anlama ve yerli yerine oturtma tartışmalarına dönük çağrısı daha belirleyici. Mesela, iktidarın 5,5 yıl sonra hangi siyasi ihtiyaçla Gezi’yi gündeme getirdiği gayet açık ama içinde veya “anlamış” olanların bu sürede ne yol aldıklarını henüz görmüş değiliz.

Güncel gelişmeler, koşulların ağırlaşması ve sorunun yaygınlaşması, “ne oluyor” aşamasından “ne yapmalı” aşamasına geçmeyi fazla zorluyor gibi görünse de, bu kışkırtıcı çağrıya biraz daha direnmek gerekebilir. Çünkü, olmakta olanla ilgili kendimizi ve birbirimizi ikna edemediğimizde, olanın karşısında gelişene yüklediğimiz görevler de, anlamlar da tam karşılık bulmayabiliyor. Bu yüzden, neredeyse bütün dünyada baskın bir yeni siyasi dalga haline gelen -ikna edici yeni bir tanım olmadıkça, bir doz meselesi olarak algılamadan bu tanımı kullanmaya devam edeceğim- sağ popülist eğilimin niteliği tartışmalarının kendi başına ilerletici olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle, bir ay önceki yazının başlığı olan “Neyin içinden, ne ile beraber, nereye doğru?” sorularına devam etmek istiyorum.

Yeni “siyasi” dalganın kaynakları dolayısıyla çok sık müracaat edilmekle birlikte, sürecin hangi aşamasında olunduğu konusunda daha az tartışılan bir noktayı işaret etmek gerek: Dünyada yaşanmakta olan sağ popülist yeni dalga, geleni mi yoksa gitmekte olanı mı gösteriyor bize? Bir sorun olarak tartıştığımız şey yükselmekte olsa bile bugünün ve geleceğin bir sorunu mu, mevcudun ve geçmişin faturası mı? Bir siyaset tarzı mı doğuyor, bir siyaset biçimi mi ölüyor? Hem dünyada yaşananlar, hem Türkiye’de olup bitenler açısından sürecin neresinde olunduğu sorusuna üretilecek cevaplar -en azından bu tartışma- tanımlama ve isimlendirme açısından da önemli ipuçları verecek gibi duruyor. Birbirinin zıddı gibi duran cevapların aynı anda doğru olması da mümkün elbette.

Dünyada otoriter yönetimlerin yükselişinin, sağ popülist dalganın farklı formlardaki temsilcilerinin birer birer sahne alıp salonları doldurmasının, ekonomik ve onun paralel (hatta bazı açılardan asli) tasarımı olan siyasal sistemin krizinden doğduğu konusunda geniş bir mutabakat var. Sistemin içinden yapılan değerlendirmelerde bile, mükemmel olan sistemin (modelin) bir dış etken veya saldırı ile bozulduğunu iddia eden yok. Fakat melanetin kaynağı konusundaki konsensus, sürecin bulunulan noktasını belirlemeye yetmiyor. Sorunun bir geriye çevirme / durdurma yoluyla engellenmesi veya revizyonunun mümkün olup olmadığı; topyekün bir yeniden düşünme meselesi haline gelip gelmediği; dolayısıyla tahkimatın (ya da taarruzun) nereye yapılması gerektiği gibi konular da boşlukta kalıyor.

Ayrıca, bir eğilimin an itibariyle çok yaygın, çok etkili, hatta yükseliyor görünmesi ve karşısında duran bütün unsurların zayıflığı, dağınıklığı acaba sürecin yönünü göstermeye yetiyor mu? Mesela, Sovyetlerin çöküşüyle tartışmasız zafer kazandığı iddiasındaki kapitalist sistem, özgürlük ve sosyal refah “showroom”unu gereksiz gören yüksek özgüveninin bedelini çok kısa sürede ödemeye başlamıştı. Neoliberal modelin otoritarizm destekli yeni siyaset mimarisinin de, gelecek kurmaktan çok, çaresiz bir direnme gayreti olup olmadığı hala tartışmalı. Dolayısıyla, yaşananları durdurulması gereken veya durdurulabilir bir mesele olarak görmek savunma reflekslerini, derinleşen ve tamamlanmayı yaratacak bir kriz olarak algılamak yeni arayışları çağırıyor.

Yaşananların “gelen” -ya da gelene dair- olarak tarifi, büyük ölçüde teknolojik değişim, üretim ilişkilerindeki yeni formlar ve bilgi-iletişim sıçraması gibi meselelere dayandırılıyor. Bu tezler eskinin artık açıklayıcı olmayışı ve geçersizliği üzerine bina edilirken, yeni siyasal dalganın en arkaik söylemleri, en eski kavram ve sembolleri nasıl böylesine güncelleyebildiğine cevap üretmekte biraz zorlanıyor. Ayrıca, bilgi devrimi ve iletişim yaygınlığının özgürlükleri değil de kontrolü beslemesi de açıklamaya muhtaç kalıyor. Türkiye’ye dair “gelen tehlike” yorumlarında ise, karşı devrim rövanşı veya yeni rejim inşası gibi argümanlar kullanılıyor. Ancak, hala inşa edilen yeni rejim büyük ölçüde kurduklarıyla değil tahrip ettikleriyle açıklanıyor.

Yaşananlar geleni değil de gideni gösteriyor diyenlerin en çok zorlandıkları soru ise: “Madem bunlar gideni temsil ediyor, neden hala gitmiyorlar?” En sık başvurulan savunma da; “Gönderecek olan henüz ortaya çıkmadığı için” şeklinde oluyor. Dünyadaki ve Türkiye’deki ekonomik kriz ve siyasi etkileri üzerine bütün tartışmalarda bu zorlanma ve zayıf savunma kendisini gösteriyor. Ayrıca, sistemin ve ürettiği siyasi mimarinin kriz üretme potansiyeli kadar, krizlerden beslenme becerisi ve direnme gücü de yeterince hesaba katılmayabiliyor. Türkiye’ye özgü tartışmalarda da, mevcut iktidarın dengesiz oy konsolidasyonu ve güvenilmez hakim sınıf desteğiyle sağlanan kabuk görüntüsü, bir “gidiş” anlatısını zorlaştırıyor.

Özetle, hem dünyada, hem de Türkiye’de yaşadıklarımızı, karşı karşıya kaldıklarımızı tanımlama tartışmasında, sürecin neresinde olduğumuz çok önemli bir noktayı oluşturuyor. Fakat, tartışmanın diğer alanlarında olduğu gibi bu noktasında da, çok net yargıları zorlayan belirsizlikler mevcut. Ayrıca, bütün olanlar tek bir doğrusal süreç olmayıp, zaman zaman örtüşen veya ayrışan paralel süreçler halinde farklı düzlemlerde yaşanıyor. Ancak, hem dünya, hem Türkiye örneğinde oluşan sağ popülist otoriterliğin çok ihtiyaç duyduğu toplumsal destek için inandırıcı bir gelecek iddiası kurmayıp, geriye bakan bir endişe dilini sürdürmesi onu “gelen” olmaktan -kalmaktan- uzaklaştırıyor. Yeniden düşünmeye buradan başlayınca da, savunulacaklardan çok, kurulacaklar öne çıkıyor.

Kemal Can – Birikim Dergisi

Sarı Yeleklilerin direnişi büyüyor: Liseliler gözaltında, polislerden destek çağrısı

Fransa’da hükümetin eğitim politikalarını protesto eden 700 öğrenci gözaltına alındı. Yüzlerce lisede eğitime ara verildi. Bu arada her Cumartesi buluşan ve 4. buluşmasını da bu haftasonu gerçekleştirmeyi planlayan sarı yeleklilere bir destek de polis sendikası Vigi’den geldi. Vigi, dördüncü buluşmasına hazırlanan Sarı Yelekliler’e destek için grev çağrısı yaptı.

Fransız basının İçişleri Bakanlığı kaynaklarına dayandırdığı haberlere göre, ülke çapında Macron ve hükümetin eğitim politikalarını protesto etmek amacıyla dün yapılan eylemlerde 700’den fazla lise öğrencisi gözaltına alındı. Dün 280 lisede tamamen veya kısmen eğitime ara verildi.

Öğrenciler, pazartesiden beri ülkenin birçok kentinde eylemler düzenleyerek hükümeti protesto ediyor. Öğrenci sendikaları ise eylemlerin daha geniş katılımla süreceği mesajını vermişti.

Polis sendikasından destek çağrısı

Ülkenin en büyük çiftçi sendikasının üretim maliyetlerinin artışını protesto etmek için bir haftalık eylem kararı almasının ardından polis sendikalarından Vigi, Sarı Yelekliler direnişine destek vermek için süresiz grev başlatacaklarını duyurdu.

Sendikanın grev çağrısının İçişleri Bakanlığı’nda görevli idari, teknik ve adli tıp departmanlarında çalışan memur ve işçileri kapsadığı, sahada görevli polislerin greve katılmayacağı belirtildi.

(Evrensel, Sendika.org)

‘Katowice’de Paris’in de ötesinde taahhütler ile iklim için 1,5 derece hedefi düzenlenmeli’

24. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Toplantısı (COP24) Polonya’nın Katowice kentinde devam ediyor. Zirve devam ederken uluslarası kuruluşlardan da birbiri ardına iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini çarpıcı şekilde ortayan koyan raporlar yayınlanıyor.

Paris İklim Anlaşması, 2015 yılında gerçekleştirilen COP21 sırasında imzalanmıştı

İklim değişikliğinin çözümü için küresel ölçekte çalışmalar yürüten 350.org da COP24’ü yakından takip eden sivil toplum kuruluşlarından biri. 350 Türkiye ekibinden Efe Baysal’a dünya çapında iklim aktivizmine büyük katkılar sağlayan 350.org’un Katowice iklim zirvesinden beklentilerini sorduk.

‘Katowice’de Paris taahhütlerinin de ötesine geçecek bir kurallar kitabı çıkmalı’ 

IPCC’nin kurulu paradigma içinde çözüm yollarını sunduğu 1,5 derece raporu açık ve net şekilde bir uyarı niteliğinde: İklim krizini gezegenimiz için geri dönüşü olmayan bir noktaya getirmek istemiyorsak küresel ısınmayı 1,5 derece sınırında tutmamız gerekiyor.

350.org Türkiye ekibinden Efe Baysal ile konuştuk

Bilim, 1,5 derece sınırını tutturmak için 12 sene gibi kısa bir süremizin de kaldığının altını çiziyor. Dünyanın farklı noktalarında kuraklıkla, sellerle, kontrol edilemeyen yangınlarla boğuşan yerel toplulukların, krizi doğrudan hisseden ön cephe halklarının, yaşamlarını zehirleyen fosil yakıtlara karşı mücadele eden taban örgütlenmelerinin de bu konuda talebi net: Daha geç kalmadan fosil yakıtları yerin altında bırakmalıyız ve başta topluluk odaklı olmak üzere yenilenebilir enerji projelerini hayata geçirmeliyiz.

Polonya’da başlayan COP24’te, uluslararası arenada konu özelinde oluşan iradenin somut bir kalıba dökülüp dökülemeyeceği, kimseyi arkada bırakmayacak şekilde adil, eşitlikçi bir enerji dönüşümüne yönelik adımların atılıp atılamayacağı yanıtlarınının aranacağı bir iklim zirvesi olarak öne çıkıyor.

2015 Paris İklim Anlaşması ardından en önemli dönemeçlerden biri olan 24. Taraflar Konferansı Uluslararası İklim Zirvesi’nden beklenen en önemli somut adım, Paris Anlaşması’nın kural kitabının oluşturulması.

COP24’ün iklim krizinin aciliyetine ve halkların taleplerine cevap verebilmesi için, devletlere adil geçişte yardımcı olacak kapsamlı bir kural kitabı oluşturması gerekiyor. Bu kural kitabı, sürdürülebilir enerji sistemlerine geçişi gerçekleştirebilmek için finansal ve teknolojik transferler konularında açık taahhütler içermeli.

Aynı şekilde, hedefleri somutlaştırması gereken bu kurallar, ülkeler arasında adil bir sisteme dayanmalı. İklim hedeflerinin net olduğu, bu hedeflerin Paris’te verilen taahhütlerin ötesine geçecek şekilde 1,5 derece için güncellendiği, hesap sorulabilirliğin sağlandığı bir şekilde düzenlenmeli.”

Türkiye’de 18, Dünyada +900 etkinlikle #İklimİçinSesVer’dik! – Efe Baysal

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)