8 Şubat Cumartesi günü memlekette olup bitenlere gerçekten yer veren az sayıdaki gazeteden birini açanlar şu tuhaf açıklamalarla karşılaştılar: Mersin Çamlıyayla AKP İlçe Başkanı Mehmet Ali Yetiş, internette yer alan bir görüntüye bakılırsa, hırsızlıkla suçlanan belediye başkan adayı için “Hırsız bizim hırsızımız, yanında yer alırız, yarın burayı Allah korusun kaybetme durumunda bunun hesabını veremeyiz” diyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Sivas’ta bir mitingde konuşmuştu. Son zamanların en can yakıcı gündem maddesi olan sebze ve meyve fiyatlarındaki artışa şu sözlerle değinmişti: “Ne diyorlar domates, biber. Düşünün ya bir merminin fiyatı nedir?” Erdoğan aynı mitingde kadro isteyenleri de azarlamıştı ve şöyle demişti: “Şu toplantıyı provoke etmeyin. Her şeyi verdik, bir şey beklemeyin. Biz Cudi’de Kandil’de terörle mücadele ederken sizin söylediklerinize bakın..”
Şu üç açıklamayı yan yana koyduğumuzda çıkan tablo, Erdoğan rejiminin halihazırdaki durumunu özetler nitelikte. Daha doğrusu önümüze iki seçenek koymakta. a) Erdoğan ve AKP artık her ne olursa olsun seçimlerde mağlup olmayacaklarını anladılar. Dolayısıyla ağızlarına geleni söylüyorlar, taban buna hazır, ne derlerse desinler oy kaybetmeyecekler. Hem çekirdek taban onları (şu ya da bu sebeple) terketmeyecek, hem de seçim sisteminde yapılan değişiklikler, yani sandık taşıma, yeni seçmen yaratma, YSK’nın rejime doğrudan bağlı olması gibi nedenlerle ve medyanın tamamen kontrolleri altında olmasıyla şu sistemde ne yaparlarsa yapsınlar seçim kaybetmeyeceklerini anladılar. b) Her totaliter-baskıcı rejimin başına gelen Erdoğan rejiminin de başına geliyor. Rejim çürüyor, demokratik mekanizmalar, kuvvetler ayrılığı ilkesi işletilmediği için, hiçbir kurum denetlenmediği ve hesap vermediği için, her şey tek adam rejiminde tek adama bağlandığı için sistem artık su kaynatıyor, makinenin her yerinden dumanlar çıkıyor, rejim kendi kendini idame ettiremiyor, “Türkiye uçacak” diye geçilen Cumhurbaşkanlığı sisteminde ekonomi başta olmak üzere hiçbir iş yürümüyor, dolayısıyla rejim kendi kendini sabote ediyor.
Bu seçeneklerden hangisinin geçerli olduğunu net bir şekilde söylemek kendi adıma zor. Kimi zaman ilk ihtimal daha güçlü gibi görünürken kimi zaman da ikinci ihtimal daha güçlü görünüyor. Ya da belki de ikisi birden, iç içe. Unutmayalım, diyalektik, bir yandan da bunu söyler.
Fakat bir yandan da ayan beyan ortada olan şu var. Erdoğan rejimi gerçekten sıkışmış ve şu belediye seçimlerini bile bir beka sorunu olarak sunmak durumunda kalmıştır. İyi de hangi beka sorunu? Türkiye’yi tehdit eden beka sorunu nedir?
En büyük tehdit olarak görülen darbe girişimi püskürtülmüştür. Kürt meselesi deseniz, yürüyen çözüm süreci rejimin elleriyle berhava edilmiş, Kürtlerin siyasal ve legal zemindeki temsilcisi konumundaki siyasetçiler rejimin iradesiyle hapse atılmıştır.
Beri yandan çatışmalar da neredeyse durmuş, Kandil için epey bir süredir ağırlıklı mesele Kuzey Suriye’deki yapıyı savunmak haline gelmiştir. Bu süreçte Erdoğan rejimi MHP, devlet içindeki/dışındaki ulusalcılar ve eski derin devlet yapıları ile koalisyon yoluna gitmiş, Kuzey Suriye’deki Kürt yönetimini dağıtmayı kendine öncelikli görev saymıştır. Bu politika çerçevesinde Afrin’e girilmiş, oradaki demografik yapı değiştirilmiş, şimdi de Fırat’ın doğusu gözlere kestirilmiştir. Rusya ve ABD izin verirse oraya da girme hesapları yapılmaktadır.
Ancak ülke içinde ekonomi ve yargı başta olmak üzere hiçbir iş yolunda gitmemektedir. Bütçeye para girsin diye çıkarılan İmar Affı (iktidar buna ‘barış’ diyecekti tabii) kaçak binaların sistemin içine çekilmesine yol açmış, Kartal’da çöken ve -şimdilik- 21 kişiye mezar olan bina, bu alandaki çürümüşlüğü gözler önüne sermiştir. Ancak bunda da elbette rejim sorumluluk almayacak, suçu başkalarına atacaktır.
Bu tablo içinde Erdoğan rejimi herhalde topluma sunabileceği tek şeyin “mermi” olduğuna kanaat getirmiş olsa gerek. Diğer hiçbir alanda Erdoğan rejiminin ve -artık buharlaşan- AKP ve Hükümet’in topluma sunabileceği bir şey kalmamış durumda.
Toplum ve özellikle de Erdoğan’ın seçmenleri bu “mermi” siyasetine ne diyecek, başta CHP olmak üzere siyaset alanının aktörleri bu siyasete nasıl karşılık verecek? Önümüzdeki günleri herhalde bu soruların cevapları belirleyecek.
Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde bulunan Şehit Sacit Olcay Kabaklıoğlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencileri okulun serasında yerli tohumla sebze üretimine başladı. Burada yetiştirilen ürünler, ihtiyaç sahibi ailelere ücretsiz dağıtılıyor.
‘Ülkem İçin Üreteceğim’ sloganıyla hayata geçirilen projede öğrenciler, belde ve köylerden toplanan yerli tohumları kullanarak mevsimine göre yetiştirdikleri marul, brokoli, lahana, ıspanak, maydanoz, soğan, domates, salatalık, biber ve patlıcanı ihtiyaç sahipleri ailelere ulaştırmak istedi. Bunun için Nebioğlu Belediyesi’nin desteğini alan ve serada yetiştirdikleri ürünleri poşetleyerek ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için zabıta görevlerine teslim eden öğrenciler, üretmenin ve paylaşmanın mutluluğunu yaşadı.
‘Öğrencilerimiz mutlu oldular, öz güvenleri arttı’
Okul müdürü Tekin Verim, uygulama sahası içerisinde yazlık ve kışlık ürünler yetiştirdiklerini, bunların sayısını her geçen gün arttırmaya çalıştıklarını söyledi. Öğrencilerin projenin sloganını benimsediklerini belirten Verim, “Maalesef gençlerimizde tüketen toplumun vermiş olduğu bir özenti oluşuyor, biz bunu kırmaya çalıştık. Üretmenin, üreten bir toplum ve gençlik olmanın önemini ön plana çıkarmaya çalıştık” dedi.
Ürünleri belde ve köylerden topladıkları yerli tohum kullanarak yetiştirmeye çalıştıklarını söyleyen Verim, şunları anlattı: “Aroması, tadı ve lezzeti bu bölgeye has sebze tohumlarını toplamaya çalıştık ve onları ürettik. Öğrencilerimizin kendi evlerinde tohum, fide ve topraktaki büyüme aşamasına kadar öğretmenimizin önderliğinde kendileri uyguladı. Kaymakamımız Serkan Keçeli’nin hibe ettiği serada öğrencilerimiz ürünlerini yetiştirmeye başlayınca daha mutlu oldular, öz güvenleri arttı ve bunu başarabileceklerine inandılar.
Ürettiklerimizden tahminlerimizin üzerinde verim aldık. Biz de Belediye Başkanımız Ertan Aydoğan’la ortak bir projeye imza attık ve ürettiklerimizi beldedeki ihtiyaç sahipleri ailelere dağıtmak istedik. İhtiyaç sahibi insanlara ulaşmak, onların hayatlarına dokunabilmek öğrenciler açısından önemli. Gençlerimiz üretmenin, paylaşmanın ve yardımlaşmanın önemini anladı ve onlarla birlikte bizler de mutlu olduk. Üretim içerisinde olduğumuz sürece çok daha güzel günlerin ülkemizi bekleyeceğini canı gönülden inanıyoruz.”
Merve Nur Eroğlu, Dünya Okçuluk Federasyonu (WAF) tarafından düzenlenen oylamada paralimpik kadınlar kategorisinde yılın sporcusu seçildi.
Milli okçu Merve Nur Eroğlu, paralimpik kadınlar kategorisinde dünyada yılın sporcusu unvanına layık görüldü.
Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu’ndan yapılan açıklamada, Dünya Okçuluk Federasyonu tarafından düzenlenen oylamada Merve Nur Eroğlu’nun paralimpik kadınlar kategorisinde yılın sporcusu seçildiği belirtildi.
Merve Nur Eroğlu, 2018 yılında Çekya’da gerçekleştirilen Avrupa Para Okçuluk Şampiyonası’nda gümüş madalya elde etmişti.
Kültür için Alan; İzmir, Diyarbakır ve Gaziantep’te gerçekleştirilecek sıra dışı fikirler için yaptığı açık çağrıyla yeni kültür dönemini başlatıyor.
Kültür için Alan, farklı kültür ve sanat disiplinlerinden 70’in üzerinde projeye destek verirken, düzenlenen etkinliklerin yaklaşık 55.000 izleyiciyle buluşmasını ve sosyal medya üzerinden yarım milyondan fazla kişiye ulaşmasını sağladı. 2019 yılında da İzmir, Diyarbakır ve Gaziantep’teki çok yönlü kültürel ortama katkı sağlayan, sürdürülebilir, katılımcı ve kapsayıcı ‘Kültür için Alan’lar yaratacak proje başvuruları bekleniyor. Son başvuru tarihi 24 Şubat 2019.
Sustainabledish.com‘da Diana Rodgers tarafından yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Nilüfer Ağaç‘ın çevirisi ile yayınlıyoruz.
***
EAT Lancet Komisyonu küresel beslenme çizelgesi için yeni katı bir tavsiye yayınlandı. “Fleksitaryan” beslenmesi günlük yarım onsdan az kırmızı et, günlük 1 onsdan az beyaz et, günlük 1 ons balık, 1/4 ons yumurta ve günlük 9 ons süt (günlük olarak 2 ons peynire eşittir) tavsiye ediyor. (E.N. 1 ons yaklaşık olarak 28 grama eşittir.)
Yarım onsdan küçük olmasının bir anlam ifade edebilmesi için 4 ons sığır etini düşünün. Bu sığır etini 8 parçaya ayırın. Bu sığır etinin 1/8 den daha azını yiyebilirsiniz. Küçük bir ısırık hepsi bu.
Bu demektir ki ortalama bir insan fasulye ve bakliyat tüketimini 3 katına çıkarabilir ve kabuklu yemiş ve tohum alımını da 4 katına çıkarabilir. İşte asıl yenilik EAT Lancet raporunun izin verdiklerinde …
Bu konuda birkaç şey beni rahatsız etti, et ve yumurtadan ziyade şekerden daha fazla kalori almamıza nasıl “izin verdiği “gibi…
EAT Lancet”e göre, 8 çay kaşığı şeker yiyebilirsiniz ancak sadece günlük 1/4 yumurta yiyebilirsiniz.
Palm yağı kendi kategorisine sahip olsa da birçok yerde palm yetiştirilmez, nakliye edilmesi gerekir ve yetiştirme yöntemleri sürdürülebilir değildir… ve biz hala katı yağ yiyemeyiz. Rapor işlenmiş gıdaları azaltmayı tavsiye ederken yağlar ultra işlenmiş ve tahrip edilir tohum yağları salık veriyor.
Sebzelerden ziyade meyvelerden daha çok kalori yememiz söyleniyor (meyveler , sebzeler kadar besleyici değildir ve metabolik sağlığını iyileştirmek isteyenlere meyveler yardımcı olmayacaktır ) ve günlük 800 kaloriden fazla gerçekten kim işlenmemiş tam tahıl yiyecek ? Amerikan Sağlık Örgütüne teşekkürler , birçok insan şekerli kahvaltı gevreklerini “tam tahıl ” sanıyor.
İnsanlar bunu nasıl yorumlayacaklar? Bir diyetisyen olarak Nutrigrain çubuklarını bir kahvaltı gıdası olmasından ziyade bir kurabiye olduğunu değerlendiriyorum. Ancak insanların, kahvaltı çubukları gibi gıdalarını onların “tam tahıl” iddiaları sebebiyle uygun bir kahvaltı gıdası olarak yorumlayacaklarını düşünüyorum.
Ortalama bir tüketici kahverengi pirinç ve buğday yemiyor, yumurta ve eti yermek, yararından çok zararına sebep olacak. Bir kase mısır gevreği ve süt yedikten sonra sağlıklı insanlardaki kan şekeri seviyesinin (ki öncesinde düşük seviyede iken) diyabet seviyesine arttığını görüyorken, tahıllardan yüzde 60 kalori alınmasının tavsiyesi iyi bir fikir değildir .
Eminim ki gerçek gıda topluluklarının da, benim de, büyük bir sorun gördüğüm yüksek düzeyde tahıl ve yağ alımı hakkında söyleyecekleri farklı konular olacaktır. Dosyayı açmak için söyleyecek çok şey var ve şu anda “daha iyi et”in beslenme ve çevresel yararları üzerine bir film yapıyorum. Bu yayında et karşıtı iddialara değineceğim.
Gerçek gıda topluluğundan başkaları, halihazırda EAT Lancet raporu yazarlarının ardındaki önyargı ve potansiyel çıkar çatışmaları üzerine burada ve burada yazdı. Et yiyenlerin sigara içenler kadar kötü olduğunu ve yemeklerini restoran dışında yemelerinin gerektiğini düşünenler kesinlikle mantığın hüküm sürdüğü bir yerden gelmiyorlar ve bunu beslenme politikalarını içeren kararlarından çıkarılmalılar. Ve EAT lancet makalesi hayvansal gıdanın geçim kaynağı, otlak ekosistemleri, yoksulluğun azaltılması ve beslenme durumu yararları için önemli olduğunu kabul ederken tavsiyesi, “et sağlığınız ve çevre için kötüdür”.
Etin
azaltılmasının insanlar ve dünya
için
yıkıcı sonuçları
olabilir.
1-Etin
Sizi Öldüreceğine
Dair Hiçbir
Kanıt Yoktur
EAT Lancet raporu et yemeyi sağlıksızlıkla ilişkilendiren çalışmaları abartıyor. Etin sağlık üzerine etkilerini yeren çalışmalar gerçek durumu değil, ilişkiyi gösteren gözlemsel epidemiolojiye dayanmaktadır. Birçok şey başka birçok şey ile ilişkilidir, bu örnek gibi
Vejetaryenler sağlıklı gıda dükkanlarından alışveriş etmeye, yoga yapmaya, et yiyenler kadar içki içmemeye eğilimlidirler ve genellikle tipik Batı beslenme şekline sahip birisinden daha sağlıklı bir yaşama sahiptirler. Tüm bu yaşam tarzları faktörleri hesaba katıldığında, yeni, geniş kapsamlı bir çalışma “vejetaryenlerin ve vejetaryen olmayanların ölüm oranlarında çarpıcı bir farklılık” olmadığını ortaya çıkarmıştır. Aslında bu çalışma “vejetaryen beslenmenin daha kötü sağlık (yüksek kanser, alerji ve akıl sağlığı rahatsızlık oranları) sağlık hizmetlerine daha fazla ihtiyaç duyulması ve daha düşük yaşam kalitesi ile ilişkili” olduğu sonucuna varmaktadır.
Domuz pastırması – işlenmiş et ile kolon kanseri arasındaki ilişki tümüyle abartılmıştır. İşlenmiş et sebebiyle tek tük görülen kolon kanseri gelişimi istatistiksel olarak anlamsızdır. Günde 2 parça domuz pastırması yiyen bir kişi için kolon kanseri gelişimi riski yüzde 18, ki bu yüksek görülebilir, ancak kolon kanserinin gelişimindeki ortalama risk yüzde 5’tir, domuz pastırması yemek, riskinizi yüzde 6 arttırır. Bu sonuç, kanser riskini yüzde 2360 artıran sigara içmekten oldukça farklıdır .
2-Daha
Fazla Proteine İhtiyaç
Duyuyoruz
EAT Lancet raporu vücut ağırlığı kg başına 0,8 gr ve alınan toplam kalorilerin yüzde 10’u kadar et almak “yeterli” olduğunu söylüyor ancak çocuklar ve yaşlı insanların daha fazla proteine ihtiyaç duyduğunu ve hayvansal kaynakların protein kaynağı olarak en iyi kaynak olduğunu kabul ediyor.
Gerçek şu ki 0,8 gr / kg minimumdur, çoğu insan için optimum miktar değildir. En fazla doyuran olarak makro beslenme, hayvansal protein en düşük kaloriye sahiptir ve mikrobesinlerin çoğunluğunu karşılar. Birçok çalışma gösteriyor ki büyümekte olan bireyler, metabolik olarak bozuk (bu Amerikalarının yarısıdır), yüksek stres sahibi, kilo vermek isteyen, hastalık ile mücadele eden veya 40 yaşın üzerinde olan birisi için günlük alınması gereken protein miktarını iki katına çıkarması daha iyi sonuçlar ortaya çıkıyor, tüm kalorinin yüzde 20’si veya kg başına 1,6 gr. Protein ihtiyacı üzerine uzun bir paylaşımı burada yazdım ve New York Times’ın da 40 yaş üzerindeki herkesin alması gereken günlük protein miktarının 2 katını almasının gerektiğini yazan bir makalesi mevcuttur.
Verilere göre nüfusumuzun çoğu metabolik olarak bozuktur ve araştırmacılar, artan protein alımının metabolik faydaları olduğunu kabul etmektedir. Bizler günlük kalori alımını azaltmak istiyoruz. Hal böyle ki, bezelye ve fındık yerine daha çok hayvansal protein önermek daha mantıklı oluyor. Fasulye ve fındıktan ihtiyaç duyulan proteini almaya çalışmak bir ton kalori ve karbonhidrat alarak yemeye çalışmaktır.
3-Hayvansal
Protein Tohumlu Bitkilerden ve Kabuklu Yemişten Üstündür.
Hem etobur hem otobur olduğumuzdan vücutlarımız hayvansal yağ ve proteinleri sindirebilmektedir ve doğal olarak proteini kolayca parçalayabilmek için asit ve safra üretmekteyiz. Protein vücudumuzun yapı taşlarının oluşumunu sağlar ve hayvansal kaynaklar ideal sağlık için ihtiyacımız olan tüm aminoasitleri tümüyle içeren protein kaynaklarıdır. Biftekteki hem biyolojik olarak en iyi demir kaynağıdır, 4 onsluk sığır eti günlük alınması gereken B12’nin yüzde 95’ini içermektedir ki bu da bitkilerden alamayacağımız bir şeydir.
Demir ve B12, CDC’ye (E.N. Amerika Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanlığı, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri) göre dünya genelindeki en yaygın 2 besin eksikliğidir. Büyüme çağındaki bebeklerde özellikle B12 eksikliği kalıcı beyin hasarlarına sebep olmaktadır ve bu durum vejeteryanlar ve veganlarda da çok yaygındır. EAT Lancet tarafından tavsiye edilen diyet yeterli B12 sağlamıyor ve ilave desteğe ihtiyaç duyuyor. Aslında en çok ihtiyaç duyduğumuz vitamin ve mineraller bitkilerden ziyade hayvansal kaynaklarda bulunuyor. Besin eksikliğine sebep olan bir beslenme küresel nüfusa çevreye duyarlı ve etik olarak nasıl tavsiye edilebilir ?
4 ons pişmiş barbunya ile 4 ons pişmiş dana filetosu sığır etini karşılaştıralım.
4 ons biftekteki (181 kalori) proteinin eşdeğerini alabilmek için 12 ons barbunyaya (neredeyse 1 yarım kilogram) ek olarak 638 kaloriye ve 122 gr karbonhidrat karşılığı olan 1 kase pilav gerekli. Bu tür bir diyetten 100 gr protein alabilmek için ne yememiz gerektiğini düşünün .
Çoğumuz daha fazla kalori ve aşırı karbonhidrat yemek istemediğimizden sığır eti temiz kazanandır. Balık, midye ve hayvansal proteinler kalori, vitamin ve mineral açısından daha üstündür. Metan emisyonundan bahsederken fasulyeler en kolay sindirilebilen gıda olarak pek de itibar görmez – hmm, sihirli meyve? Aşırı tantana sadece rahatsız edici değildir, utandırıcıdır.
Kabuklu yemişlere ne demeli? Bademden 30 gr protein alabilmek için 1 bardaktan fazla doğranmış badem tüketmemiz gerekli ki bu da 850 kalori ve 75 gr yağın üzerindedir.
4-Süt Ürünleri Dünyanın Yarısından Fazlası İçin Sorun Olabilir
EAT Lancet’in tavsiyesi olan günlük 9 ons süt (günlük eşdeğeri 2 ons peynir) tüketimi küresel beslenme tavsiyesi için uygun değildir. Nüfusun yüzde 65’i laktoz intoleransı ile sorun yaşadığı için süt ürünleri bir çok insan için problemlidir. Belli etnik gruplarda yetişkinlerin yüzde 90’ına kadar bir kısım süt ile sorunlar yaşamaktadır. Hormon ve sindirim rahatsızlıklarına, aknelere ve kilo alımına sebep olmaktadır.
Demir eksikliği en yaygın besin eksikliğidir ve doğurganlık çağındaki kadınlarda ve çocuklarda yaygındır. Çocuklarda gelişim geriliğine ve davranışsal sorunlara sebep olabilir. Tip 2 diyabeti için risk faktörü olan demir eksikliği vejetaryenler için yaygın bir durumdur. Kırmızı ette bulunan hem bitki bazlı demirden iki, üç kat daha iyi emilebilebilir bir demirdir ve emilim ayrıca mevcut demir depolarına da bağlıdır .Yeni Zelanda’da demir eksikliğine bağlı hastaneye başvurma kırmızı et tüketiminin düştüğü son 10 yılda ikiye katlandı. Yeni Zelanda’da vejeteryanlık nerdeyse yüzde 30, et yiyenler, sığır ve kuzu eti tüketimi dramatik olarak düşürürken, tavuk ve domuz eti tüketimi ikiye katladı.
Demir eksikliğinin erken belirtileri yorgunluk , hafif baş ağrısı ve nefes yetersizliğidir. Çocuklarda demir eksikliği oldukça ciddidir ve gelişim bozukluklarına sebep olabilir. EAT Lancet diyetinde tavsiye edilen çeşitli gıdaları gözden geçirdikten sonra özellikle fitik asid gibi demir emilimini engelleyen soya ve fasulyedeki bileşenlerle bir kişinin demir eksikliğini takviye ve destek almadan nasıl üstesinden geleceğini çözemedim.
Yeterli A vitamini alımı EAT Lancet’ın reçetelendirilmiş diyetinin başka bir sorunu. Bitkisel besinler A vitaminin aktif olmayan bir biçimi olan beta keroten içerir. Aktif A vitaminine dönüştürmede oldukça etkisizdir. Nüfusun neredeyse yarısı beta keroteni A vitaminine çevirme oranını yaklaşık yüzde 70 düşüren bir gene sahiptir.
Ayrıca bu diyetin kalsiyum ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını da göremiyorum. Bitkisel gıdalarda bilinen kalsiyum, süt ürünleri ve sardalya gibi gıdalarda bulunan kalsiyum kadar biyolojik olarak uygun değil. D vitamini – vegan diyetlerdeki başka bir yetersiz besin – ile beraber düşük kalsiyum, kemik sağlığı için yüksek düzeyde endişe vericidir. Veganlardaki kırık oranları , hayvansal ürün tüketenlere göre yüzde 30 daha fazladır.
Araştırmalar gösteriyor ki et yemeyen bebek bekleyen anneler daha yüksek prematür doğum ve düşük doğum ağırlığı ile karşılaşmaktadır. Etsiz beslenme biçimlerinde dikkat edilmesi gereken diğer besinler glisin, selenyum , metyonin , taurin , keratin ,kolin ve iyottur. İyot eksikliği beyin hasarına ve geri dönülmez zeka geriliğine sebep olmaktadır. Vejetaryen ve vegan nüfus içinde görülen en endişe verici besin eksikliği B12 vitaminidir. B12 eksikliği depresyona, psikoza ve hafif bilişsel bozukluklara sebep olabilir. Yosun, bira mayası ve fermente edilmiş soya gibi bitkisel gıdalar B12 analogları içerir, doğru B12 formunu değil. Bu analoglar doğru B12 formu ihtiyacını arttırır.
Yetersiz beslenmenin halen gerçek bir problem olduğu gelişmekte olan ülkelerde et tüketimini bu en ” düşük” seviyelere azaltımının ciddi sonuçları olacaktır. İnsanların takviyelere ve işlenmiş pahalı vejetaryen burgerlerine erişimleri olmadığından ve sadece arazileri otlayan hayvanlara müsait olduğundan ana besin kaynağı gıdalarını eleyerek yerine tahıl ve fındık koymak sürdürülebilir, sağlıklı ve etik sonuçlar vermekten uzaktır.
EAT Lancet diyetinin bir insan için temel besin ihtiyaçlarını nasıl karşılamadığına dikkat çeken başka bir paylaşım da Zoe Harcombe‘nin sitesinde bulunabilir. Arkadaşım Marty Kendall EAT Lancet diyetinin düşük besin yoğunluğuna dikkat çeken mevcut Birleşik Devletler beslenme kurallarından da kötü olduğunu gösteren bu muhteşem eleştirisini yazdı.
6-Bizim
Gıda Sistemimiz Yeterli Sebze ve Meyve Üretmiyor
Son çalışma gösteriyor ki Harvard’ın tavsiye ettiği meyve, sebze ve proteinleri yiyen birisi bile yeteri kadar alamıyor .
“Sonuçlar gösteriyor ki mevcut sistem tahıl, yağ ve şekeri aşırı üretirken meyve ve sebzeleri ve düşük bir seviyede proteini mevcut nüfusun ihtiyaçlarını karşılayacak seviyede üretmiyor.”
Bu yeni beslenme senaryosunda daha fazla gıda israfına sebep oluyoruz, daha az değil. En büyük gıda atıkları tahıl, sebze ve meyve, et değil. Diyabet ve iltihaplanmaya sebep olan, besin değeri düşük, raf ömürlü şeker, tahıl ve endüstriyel tohum yağlarını insan besini olarak üretmekte olduğumuz gerçeği ile yüzleşelim.
7-Sığır Eti Gıda Sisteminin Protein Katkısıdır
Sığırların tükettiğinin yüzde 90’ı insanlar tarafından yenilemez çünkü otladıkları arazi biçilemez. Sığırlar gıda zincirine onlarsız olmasından daha çok protein oluştururlar. Daha çok aşağıdaki çevresel bölümler üzerine konuşuyorum, sığır gibi geviş getiren hayvanlar aslında bizim yiyemediğimiz ve proteine çeviremediğimiz arazimizin olanaklarını genişletmektedir. Aslında onlar besin açısından zayıf olanı yoğun olana “dönüşümü”nü sağlıyorlar. Büyüyen nüfusu beslemek istiyorsak mısır gibi ürünlerin yetişmediği hassas, kayalıklı dik arazilerden yararlanmaya ihtiyacımız var. Onu yiyebilen hayvanlar ile böyle arazileri biçmez isek araziyi gıda için kullanabilme kapasitemizi kaybederiz ve arazi de acı çekecektir. Ana akım diyaloğuna karşıt olarak sığır etinden vazgeçmek açlıkla mücadele etmek için tonla ekstra gıda ortaya çıkarmayacaktır. Sığırların yüzde 90’ın tükettikleri insanlar için yenilenebilir değildir. #yes2meat
8-Ultra İşlenmiş Gıda Problemdir
Eğer bir beslenme programına inanmak istiyorsak o kesinlikle kırmızı et olan olmuyor, bugünkü tüketimimiz (Birleşik Devletlerde günlük 2 ons’tan az) 1970’lerde olduğundan daha az. Daha fazla ne tüketiyoruz dersek, rafine yağlar ve yoğun işleme tabi tutulmuş tahıllar. Belki de odaklanmamız gereken de budur.
Aşırı kilolu, tip 2 diyabet gibi metabolik sendromu olan insanlar için ihtiyacımız olan daha az kalori ve karbonhidrat ihtiva eden proteindir, temel olarak un, mısır, fasulye ve pirincin tam tersi. Protein en iyi kaynağı hayvanlardır. Hayvan karkası daha fazla besin yoğunluğu, biyolojik olarak uygun komple bir proteindir ve gram başına bitkilerden daha az kalori içerir. Burada bunun üzerine daha fazla okuyunuz.
9-Tarım Arazilerinin Tamamı Ekilemez
EAT Lancet arazilerinin tamamının işlenemeyeceğini gerçeğini göz ardı ediyor. Hayvanları uzaklıştırsanız dahi orada direkt mercimek ve lahana yetiştiremezsiniz. Birleşik Devletlerde bitişik arazinin yüzde 40’ı otlak ve mera olup kayalıklı, dik ya da ekime müsait olmayacak kadar kuraktır – şu an arazi sığırları besliyor ve protein dönüşümünü destekliyor. Sığırların yüzde 90’ı insanların yiyemediği yem ve bitki atıklarını yiyor. Endüstriyel olarak yetiştirilen tavuklar ekili arazilerde yetişen tahılları yediğinden sığırların yüzde 85’i mahsul yetiştirmek için kullanılmayan arazilerde otluyor .
10-Sığır Mahsul Artığımı Biçebilir
Başka hangi mucizevi gıda, “gıda artığını”, gübre oluştururken proteine çevirebilir? Eğer bu tarlada otlanılmasaydı bir şekilde çürümeye başladıklarında mısır sapları zaten sera gazları yayacaktır. Sığır çiftliği sahipleri hasat edilen buğday ve diğer ürün tarlalarını otlatarak temizliyor. “Silvopasture” denilen teknik ile çiftlik sahipleri yenilenebilir meyve ve kabuklu yemiş ağaçlarının arasında sığır ve keçileri otlatıyor. Yaşadığım çiftlikte koyunlar brokoli tarlalarını temizlemeyi seviyor ve brokoli artıkları ete ve yüne dönüşüyor. Domuzlar elma bahçelerinde otlayarak düşen elmaları domuz pastırmasına dönüştürüyor. Hayvanlar otlara bakım yaparak fırçalıyor, toprağın bereketini su tutma kapasitesini geliştiriyor ve yeni bir alan işgal etmeden et üretiyor.
11-Sığırlara Karşı ileri Sürülen İddialar Şişirilmiş Bir Balondur.
Genel olarak sığırlara karşı atfedilen metan emisyon tartışmaları da şişirilmiş bir balondur. Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansına göre, sığırların sebep olduğu sera gazları Birleşik Devletlerdeki emisyonun sadece yüzde 2’sidir. Buna karşılık, Birleşik Devletlerde emisyonun yüzde 27 sinin sebebi olan taşımacılık sera gazı emisyonunu azaltmak için daha etkili bir fırsat olarak görünüyor. Hayvan tarımında sera gaz emisyonunda uzman olan Frank Mitloehner ile gerçek problemin sera gazı emisyonlarının dönemleri olduğu ve sığır kaynaklı metan emisyonunun neden abartıldığı ile ilgili bir ses kaydı yayınladım. Ek olarak, geviş getiren hayvanların besin dönüşümünde nasıl etkili olduğunu tartışıyor.
12-İyi
Yönetilen
Çiftlik
,Karbonu Ayırabilir
Çiftlik, iyi yönetildiği zaman iklim çözümünün bir parçası olabilir. Michigan Eyaletinden, Midwestern USA da sığır eti bitirme sistemleri toprak karbonunun hayat döngüsünde sera gazlarından ayırmanın etkileri isimli yeni bir çalışma geldi. Araştırmacılar 4 yıl boyunca karbon ayrışmasını takip ettiler. Her ne kadar besi ünitesi sistemi daha az emisyon üretse de (sığırların gaz çıkarma dönemlerinde) tüm hayat döngüsü sistemine bakıldığında otlakta iyi yönetilen bir sığır (sık sık otlağa bırakıldıklarında) net bir karbon yutağı oluşturdu. Emisyon, zeminde ayrışan karbon miktarı ile tümüyle dengelendi ve sadece küçük bir miktar karbon değil, kayda değer bir miktar idi.
13-Geviş Getiren Hayvanların Otlaması Biyoçeşitliliğe ve Ekolojik Pazarları Geliştirir.
Üzerinde tarım yapamadığımız arazilerde sığırların otlaması ile bizim yiyemediğimiz gıdanın yüksek kalite proteine ve mikrobesinlere dönüşmesi bana büyük bir kazanç gibi görünüyor. Ayrıca iyi yönetilen bir çiftlik, düşen yağışın daha efektif olduğu ve biyoçeşitliliğin sağlandığı arazide arazinin su tutma kapasitesinin gelişmesini de sağlıyor. Bu neden önemli? Ekosistem ne kadar çeşitli ise elastikiyeti de o kadar oluyor. Daha fazla çeşide ihtiyacımız var, daha azına değil. Ürün yetiştirmek için en küçük santimetresi bile kimyasal kullanarak böcek ve yabani otları yok ettiğimizde, toprağın dengesini de bozuyoruz. Hayvanlar olmadan gıda sistemimiz temel olarak sağlıksız, sürdürülemez ve gitmemiz gereken yönün tersidir. Daha fazla iyileştirici tarıma ihtiyacımız var, bu da otlayan hayvanları içeriyor.
14-Et
Vergisi Kötü
Bir Fikir
Ayrıca eminim ki uzmanlar da farkındadır, et vergisi temel olarak fakirlerin üzerinde bir vergidir. Geçen hafta sonu bir dükkana gittim ve sıramda önümdekinin ürünlerinin hızlı bir fotoğrafını çektim. Müşteri soda, kurabiye, kek, çörek, şarküteri eti ve domuz pastırması almıştı. Bir diyetisyen olarak aldığı en sağlıklı ürünler, domuz pastırması ve şarküteri eti idi. Obezitemiz ve şeker hastalığı salgını için gerçekçi olalım.
Düşünüyor musunuz ki bu kişi yakın zamanda beslenme programını sağlıklı gıda, işlenmiş tahıl ve soya peyniri ile değiştirsin.Üstelik pişirip ocak kullanır mı? Bu gıdanın kendisine neler yapacağını biliyor mu? Uzun vadede öncelik sıralamasında ne olacak ya da belki de daha sağlıklı bir hayat için başka problemleri olacak ?
Birçok insan daha ucuz ve daha kolay hazırlandığı için taze etten ziyade işlenmiş et satın alıyor. Sınırlı bütçesi ve gıda güvensizliği olan bu kişiler için işlenmiş et üzerine vergi, taze et üzerine daha fazla harcama yapmalarına sebep olamayacak, market harcamaları daha çok ultra işlenmiş gıdalara kayacak. Ucuz ve besin değeri düşük gıdaların tadı gerçekten güzel. Bağımlılık yapıyor ve ulaşılabilir “sadece 1 tane yiyemeyeceğimizden”emin olan laboratuvarlarda çalışan gerçekten akıllı insanlar varken, daha sağlıklı olmak yapılacaklar listemizin en üstünde olmadığından yeme alışkanlıklarımızı değiştirme ciddi bir meydan okuma olabilir.
Kötü gıda seçimleri yapanları cezalandırmak yerine, neden sorunun kaynağından başlamıyoruz? Ucuz , besin değeri düşük gıdaların üretimini destekleyen sübvansiyonları kaldırmaya ne dersiniz?
15-Birçok
İnsan Çiftlik
Hayvancılığına Bağlıdır
Sığır Etini Savunma adlı kitabında Nicolette Hahn Niman gelişmekte olan ülkelerde yerli hayvanların besin ve gıda güvenliğinde büyük önemi olduğu fikrine işaret ediyor. Birçok fakir insan çiftlik hayvancılığına bağlı, hayvanları gıda sisteminden çıkarmak açlık ve yoksulluğu arttırarak birçok insanı devletin gıda yardımına muhtaç bırakacak. Nicolette’nin yazdığına göre “aralıklı , mevsimsel , çabuk bozulan ürünler üreten mahsul tarımına karşıt çiftlik hayvancılığı kısa ve uzun zaman periyotlarında ihtiyaç duyulduğunda gıda ve paraya dönüşebilen önemli bir değerdir.”
Mahsul tarımcılığı kayalıksız, iyi toprağa, istikrarlı yağış ve sulamaya ihtiyaç duyduğundan ve sadece belli bir zamanda hasat edilebildiğinden gıda kaynağı olarak daha az güvenilirdir. Ayrıca hayvanlar yer de değiştirebilir, kendi arazisine sahip olmayan birisi için bunun nasıl önemli olduğunu düşünün. Tarıma göre daha az özen ve kaynağa ihtiyaç duyarlar ve kendi kendilerine çoğalabilirler. (Monsanto’dan tohum almaya ihtiyaç duymazlar!)
Çiftlik
hayvancılığı gelişmekte olan ülkelerde
gıda güvenliği
sağlar #yes2meat
16-Kimseyi
Bizim Tarzımızda Yemeye Mecbur Etme Hakkımız Yoktur
Bireysel beslenme felsefeniz her ne olursa olsun insanların yeme şekilleri üzerine kanun koyamazsınız. Her şeyden önce, bu işlemez. İnsanlar yemek istediklerini yiyeceklerdir. İşlenmiş gıdaların tadı güzeldir ve birçok insan vazgeçmeyecektir .
Ayrıca insanları kendi kültürüne özgü olmayan kendi bölgesinden olmayan gıda yemelerine zorlamanın etik olmadığını düşünüyorum. Bir grup ayrıcalıklı, zengin, beyaz ince insanın küresel beslenme şekli ortaya koyma fikri saçmalık. Aşağıda her şeyi ne kadar yanlış anladığımızı gösteren güzel bir örnek ..
Nunavik’i anlatmalıyız, yabani ete dayalı bir nüfus (muzlara değil) olduğundan geleneksel gıdaları “kırmızı” kategorisinde ve doymuş yağ oranı yüksek olduğundan kalp hastalıklarına mı sebep olacaktır? Aslında teşvik edilen gıdalar muz, portakal suyu, karpuz, 6-8 dilim ekmek gibi tahıllı ürün, pirinç ve işlenmiş tahıl. Peki bu nasıl ?
Instagram sayfamda yakın zamanda bir vegan ile Los Angeles’daki lokantaların vegan giriş yemekleri sunması konusunda teklif edilen bir yasa tasarısının güzel bir fikir olduğunu tartıştık. Özel sektörün onun tercihlerini dikkate alması için kanuni yaptırım uygunlanması gerekliliğini düşünüyor. Vegan olmanın anaflaktik fındık alerjisine sahip olmaktan daha ciddi olduğunu savunuyor ve dışarda yemek yerken kanunun hayvansız yemek bulabilmesi için tek yol olduğunu düşünüyor. Bu ben merkezcilik düzeyi nasıl? Kişisel olarak çölyak hastalığına sahibim, lokantaların bana hitap etmesini bekleyemem. Eğer yaparlarsa, harika, kısıtlamalarıma hitap etmeleri için kanun tarafından zorlanmaların etik olduğunu düşünmüyorum. Dışarıda belli gıdalara maruz kaldıklarında ölecek insanlar var ancak halen lokantaların fındıksız, glutensiz, ya da başka bir özel diyete zorlayacak bir kanun yok. Vegan diyeti için neden özel bir kanun olsun? Bir kişinin belli bir şekilde yemek yemeyi seçmesi üzerine bir sorunum yok ancak bunun kanunla karşılanması için diğerlerinden talepkar olunması konusunda kesinlikle sorunum olur.
EAT Lancet beslenme tavsiyeleri küresel olarak et-fobik beslenme ideolojisini dayatıyor ve bu düşüncelerini (zayıf bilimsel verilere dayalı) devlet politikaları ile uygulamaya geçirmeye çalışıyor .
17-Herkes
, Etten Daha fazla Emisyona Sahip , Taze Ürünlere
Ulaşamıyor
Taze ürünler, yıl boyunca tüm bölgelerde yetişmiyor, herkese de kalori, para, mikrobesin olarak da uygun değil ve etten daha pahalı. Ohh ve marul domuz pastırmasından 3 kat fazla sera gazı salımına sahip, meyve kalori başına en fazla su ve enerji taşıyor. EAT Lancet raporunda buna dikkat çekildiğini görmedim.
18- Beslenme Tarzımızı Geliştirmenin Başka Yolları Var
Gerçek şu ki , beslenme üzerine çok da bir şey bilmiyoruz ancak kesinlikle epidemilojiye dayalı küresel beslenme politikaları belirlenemez. Neden bölgenin iklim koşullarına uygun üretilen, yüzyıllar boyunca geliştirilen geleneksel gıdalarımızı hesaba katmıyoruz ve gıdayı saklamıyoruz ?
İnsan beslenmesi üzerine ne kadar az biliyoruz. İşlenmiş gıdalar genel olarak besin değeri düşük ve insanların yemek evrimleştiği şeyler değil. Tam olarak buradan, insanların evinde yemek pişirmesini ve yemek olarak daha az ultra işlenmiş gıda yemeklerini desteklemeye başlamaya ne dersiniz?
1-Beslenmenizin
temelinde doğal ya da minimum düzeyde
işlenmiş gıda olsun
2-Çeşnilendirme
ve pişirmede küçük
tutarda yağ , tuz ve şeker kullanın .
3-İşlenmiş gıda tüketimini sınırlayın. (ekmek ve konserve meyve gibi)
4-Ultra işlenmiş gıda tüketiminden uzak durun (şekerli içecekler , şekerleme cips gibi)
5-Düzenli ve dikkatli olarak uygun çevrede yemek yiyin , iş yerinizde ne zaman mümkün ise
6-Doğan
ve minimum işlenmiş gıda çeşidi
satan yerlerden alışveriş edin.
7-Pişirme
becerilerinizi geliştirin , tecrübe
edin ve paylaşın .
8-Hayatınızda
yemek yapmak ve yemek için
zamanınızı planlayın .
9-Ev dışında taze pişmiş yemekleri servis edebilen yerleri tercih edin.
10-Gıda
reklamlarında ve marketde dikkatli olun.
EAT Lancet küresel beslenme tavsiyelerinde tümüyle farklı birçok farklı beslenme şekilleri de tip 2 diyabete dönüşebilir. Klinik deneyler gösteriyor ki yüksek yağ, ortalama protein, düşük karbon (ketojenik) diyetteki diyabet azalması EAT Lancet’in tavsiye ettiğinden daha fazla hayvansal ürün içeriyor. Ketojenik beslenmenin küresel beslenme çözümü olabileceğini düşünmediğimden, Virta çalışmaları gösteriyor ki tüm insanlar için tek bir beslenme şekli olmaz ve eğer tip 2 diyabet krizini çözmek istiyor isek alışagelmişin dışında düşünmeliyiz. Geleneksel olarak makrobesin porsiyonları çeşitli olduğu yerlerde insanlar sağlıklı bir hayat sürüyorlar, ne zaman ki modern, ultra işlenmiş gıdalar hayatımıza girdi çarkların dönüşü bozuldu .
19-Karbon
Ayak İzi Azaltmanın Başka Efektif Yolları Var
Bireylerin karbon izlerini azaltmak için yapabilecekleri nelerdir? Son yapılan meta analizine göre 1 çocuk az sahip olmak (endüstriyel toplumlarda) arabasız yaşam, trans Atlantik uçuş yapmamak ve temiz enerji kullanımının karbon ayak izimiz üzerine beslenme tercihinizden daha büyük etkisi olacaktır .
20-Kırmızı
Et Haksızca Günah
Keçisi
Haline Geldi
Frederic Leroy, iklim değişimi ve bozulan sağlığımızın stresi sebebi ile kırmızı etin günah keçisi haline geldiğine inanıyor ve ben de tümüyle katılıyorum. Tüm sağlık koşulları ve ekolojik bölgeler için tek bir insan beslenme şekli yoktur ve birini tüm dünya için buyurmak saçmadır. Zaman sahip olduğumuz kanıtları inceleme, bilmediklerimizi kabul etme, eti küresel ısınma ve modern hastalıkların sebebi olarak hedef göstermeyi bırakma zamanıdır. Net olarak bizim gıda üretim sistemimizle sorunumuz var. (hem tarım hem de endüstriyel et üretme sisteminde) 60 yıldan daha az sürede geldiğimiz tarım toprağının bozulması oranıyla ( iyi yönetilen hayvan kullanımı da içerecek şekilde) toprağın sağlığına odaklanmamız kritik hale geldi. Ürettiğimiz gıdayı nasıl ürettiğimizi geliştirmemiz ve ürettiğimize odaklanmaktan daha efektif olacaktır .
Kırmızı et sağlıksız ve çevre için kötü olduğuna dair haksız yere yerilmektedir . #yes2meat
İlk kez 1947 yılında Uluslararası Edinburgh Festivali’ne katılan 8 misafir ekiple başlayan Fringe, dünyanın farklı noktalarındaki oluşumların ardından ilk kez İstanbul’da farklı disiplinlerden sanatçıları bir araya getirecek.
İstanbul Fringe Festival, 18 – 22 Eylül 2019 tarihleri arasında Türkiye’den ve dünyadan tiyatro, dans ve performans disiplinlerinde üretilen alternatif işleri kentin farklı noktalarındaki sahne ve mekanlarda buluşturacak. Uluslararası Fringe Topluluğu’nun bir parçası olan festival programında gösteri sanatları etkinliklerinin dışında atölyeler, sanatçı buluşmaları ve partiler yer alacak.
Açık
Çağrı
İstanbul’un alternatif sanat sahnesine yeni bir uluslararası boyut getirecek Fringe, Türkiye’den ve dünyadan sanatçılar için açık çağrı yayımlıyor. Sanatçılar; tiyatro, dans ve performans disiplinlerinde ürettikleri işlerle 31 Mart 2019 tarihine kadar festivalin web sitesi üzerinden başvuru yapabiliyor.
Fringe Festival nedir?
“Alternatif”, “keşfedilmemiş”, “sınır” anlamına gelen Fringe‘nin hikâyesi, 1947 yılında Uluslararası Edinburg Festivali’ne davetsiz misafir olarak katılan ve gösterilerini “bir kenarda” sergileyen 8 ekip ile başladı. Bu oluşum, çağdaş gösteri sanatları alanındaki en saygın festivallerden biri olarak görülen Edinburg Fringe’e dönüştü. Bugün Fringe Festivalleri, her yıl dünyanın farklı şehirlerinde 170 bin sanatçıyı, 250 farklı mekanda ve 60 bin etkinlikte, yaklaşık 19 milyon kişiyle buluşturuyor. Her şehirde farklı ölçek ve formlarda düzenlenen Fringe Festivalleri alternatif ve yenilikçi işler üreten genç sanatçılara işlerini uluslararası platformda sergileme imkânı sunuyor.
Istanbul Fringe Festival, tüm dünyada olduğu gibi çeşitliliği ve özgünlüğü İstanbul’un kent dinamiği ve çok kültürlü doğasıyla buluşturmak üzere yola çıkıyor. Çoğulcu ve disiplinlerarası bir temele dayanan Fringe, yeni ve dinamik olanı kültür ve sanat yoluyla arayan katılımcılarını, çoğulcu ve yenilikçi bir atmosfere davet ediyor.
Bugünlerin kıymetini bilin. Seçime yakın günler. 50 gün daha herkes ağzından güzel cümleleri düşürmeyecek. Sonra bu 50 günün gelmesi için 5 yıl bekleyeceğiz. Bunlar o günler: Herkesin Yeşil, herkesin ideal olduğu günler.
31 Mart 2019’da yapılacak yerel seçime neredeyse 50 gün kaldı. Adaylar belli oldu. Görünen o ki bu seçime ikili aday yarışlarıyla gidiyoruz. Bir kaç şehir dışında şu anda kazanma ihtimali gözüken üçüncü adayın olduğu yer yok. Partiler şehir şehir, ilçe ilçe bölüşüp ittifaklara yönelmiş durumdalar. Seçmenlere de pek alternatif sunmadan, iki ittifak arasında tercih yapmaları dayatıldı.
Kısa bir süre öncesine kadar konuşulan tek konu “Hangi il hangi partide kalacak? Hangi ilçeye kim aday gösterilecek?” sorularının yanıtlarıydı. Dikkatinizi çekmiştir. Adaylar ya da partiler konuşulurken en ufak bir belediyecilik tartışması yapılmadı. “A aday olmasın çünkü onun sosyal politikalara yaklaşımı B’den daha kötü!” benzeri bir cümle duymadık. Ya da “Bu kentin gelişim çizgisini en iyi bu aday devam ettirir. O yüzden onun aday gösterilmemesi kente ve kentliye yapılacak bir kötülük olur!” şeklinde bir köşe yazısı okumadık. Kim kimin ekibinden, kim nereli, kim hangi koltuk karşılığından hangi koltuğu almış gibi yazılar okuduk, çözümlemeler dinledik. Sonuçta adaylar açıklandı ve seçmenler karşılarına konulan adayların neden oraya aday olduğunu bilmiyorlar. Kötü ihtimalle parti genel başkanlarının iyi ihtimalle de parti meclislerinin onlar için doğru aday seçmiş olmasını umuyorlar. Aslına bakılırsa parti içi “itişmeden” galip gelenin kente ve kentliye dair olumlu bir şeyler yapabilme ihtimalini umuyorlar.
Adaylar belli olduktan sonra sıra bu yazının da konusu olan “Yerel yönetim stratejilerine/bildirgelerine/manifestolarına” geldi. AKP ve CHP açıkladı yerel yönetim stratejilerini. Ve sürpriz! Açıkladıkları maddeler hemen hemen aynı. Daha büyük bir sürpriz! Açıkladıkları maddeler 2014 ya da 2009 ile de aynı! Nasıl oluyor bu durum? 30 yıldır, her seçim dönemi aynı stratejileri, aynı vaatleri karşımıza çıkartıyorlar ve hem o dönemlerde şehirlerde söylediklerine dair bir değişim olmuyor. Fakat onlar yine ve yine aynı şeyleri karşımıza çıkartıyorlar.
Şimdi size AKP ve CHP’nin seçim bildirgelerinden belli başlı cümleleri parti ismi belirtmeden ama bir o partiden bir bu partiden karışık şekilde yazacağım:
Ekolojik tahribat, ortak evimiz dünyanın geleceğini her geçen gün daha çok tehdit ediyor.
Yalnızca insanların değil, kentteki tüm canlıların haklarının gözetilmesini istiyoruz.
İnsanlarıyla birlikte ağacından hayvanına kadar içindeki tüm canlıların güven içinde yaşadığı şehirlere sahip olmanın huzuruna kavuşacağız.
Yüksek binalardan oluşan “beton ormanlarında” boğulmak değil, çocuklarımızın parklarda ve yeşil alanlarda oynadığı; planlı, temiz ve nefes alabileceğimiz kentler istiyoruz.
İstismara açık parsel bazlı plan değişikliklerine kesinlikle geçit vermeyeceğiz. Şehir planlarını ve imar uygulamalarını şeffaf bir şekilde hazırlayacağız.
Kentlerde oluşan zenginliğin bir avuç siyasetçinin ya da yandaşın cebine rant olarak girmesini değil, tüm yurttaşlara hakça dağıtılmasını istiyoruz.
Toplu taşıma projelerini hızlandırıp yaygınlaştırarak, şehirlerde yaşayan insanlarımızı trafikte boğulmaktan kurtaracağız.
Kent sakinlerinin trafikte harcadığı süreyi azaltan ve ulaşım maliyetlerini düşüren yenilikçi ve alternatif ulaşım modelleri sunulmasını istiyoruz.
Belediye hizmetlerine erişimden, ulaşımın, enerjinin, binaların ve cihazların yönetimine kadar insanlarımızın günlük hayatını kolaylaştıracak tüm akıllı şehir uygulamalarını destekleyeceğiz.
Yenilikleri ve akıllı teknolojileri kentlerin doğasına ve kültürel mirasına ihanet etmeden hayata geçiren belediyeler istiyoruz.
Örnekler çoğaltılabilir. Peki, sizce hangi partiyle başladım? Ayırt edebiliyor musunuz? Edemezsiniz. Hepsi ne kadar doğru, hepsi ne kadar ideale yakın cümleler değil mi? İnsan bu ideal vaatleri seçim bildirgesine koyan iki partinin bundan sonra tüm belediyeleri şimdiki partilerin elinden alıp yönetmesini istiyor. İstiyor da! Bir dakika. Zaten 30 yıldır neredeyse tüm belediyeleri bu iki parti (ya da bu iki partinin geldiği ana gövdeye dair partiler) yönetmiyor mu? E, o zaman bizim kentlerimiz in hali neden böyle? Aynı karşılaştırmayı 2014-2019 için de yapabilirdim. Yine ideal cümlelerin arka arkaya sıralandığını görürdünüz. 2014’te doğru sözler edilmiş, şimdi 2019’da doğru sözler edilmiş ama sonuç ortada. Kentlerin hali ortada. Kendi kendine çöken binalar, sudan da susuzluktan da korkan kentler, artan trafik sorunu, sürekli azalan yeşil alanlar, yatayı dikeyi olmadan kenti ele geçiren binalar, o binalara yol yetiştirmek için her yere dökülen asfalt!
AKP ve CHP arasında hiçbir fark yok toptancı hatasına düşmek istemem. AKP tarafından yönetilen iller/ilçeler ile CHP tarafından yönetilen iller/ilçeler yaşam kalitesi açısından aynı değiller. Yaşam tarzına yaklaşım açısından hiç aynı değiller. Fakat, bu farkı sadece yöneticilerin hanesine başarı olarak yazmak; halka yani bizlere haksızlık olur. Türkiye’de yaşanabilen ilçeler, yaşanabilen iller varsa bu en başta yaşayanların başarısı yaşayanların rüzgara karşı direnmesiyle oldu. Sonuç olarak; bu farkları, farkı yaratanların hanelerine hakkaniyetli bir şekilde teslim ettikten sonra bildirgelere geri dönelim. Eski bir reklam sloganı vardır: Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız! Evet! Seçim yaklaşınca Yeşil olmak, seçim yaklaşınca ideal cümleler etmek kolay. Gördüğünüz gibi ediliyor da. Fakat iş seçim sonrasına geldiğinde kentlerin hali ortada. Aynı cümleleri edip Cumhur İttifakı ya da Millet İttifakı oldukları için oy isteyecek adaylarla karşı karşıyayız. Yapacağımız bir şey yok mu? Var! Karşımıza geliyorsa bu ideallere seçim sonrasında da sahip çıkacak adayları desteklemek; karşımıza gelmiyorsa da bu dünya görüşünün egemen olması için uğraşmak. Yoksa 2034 bildirgesi ile 2039 bildirgesi arasındaki farkları konuşur; yaşadığımız beton çölü içerisinde partilerin akıllı kentler için söyledikleri güzel cümleleri karşılaştırmaya devam ederiz.
SALT Araştırma arşiv koleksiyonlarındaki 1.800.000 yazılı ve görsel dijital belge yeni bir yazılım ve arayüzle incelemeye sunuluyor. archives.saltresearch.org’un gelişkin arama ve görüntüleme olanaklarıyla daha etkin kullanıcı deneyimi amaçlanıyor.
Türkiye’de sanat pratiklerinden yapılı çevreye, son iki
yüzyıldaki toplumsal dönüşümlerden ekonomi tarihine, SALT Araştırma’nın
dijitalleştirdiği yazılı ve görsel arşiv belgelerini içeren archives.saltresearch.org 30 Ocak’ta yeni bir yazılım ve arayüzle kullanıma açıldı.
Belge sayısı 1.800.000’e ulaşan ve gitgide büyüyen arşiv koleksiyonlarını
“Sanat”, “Mimarlık ve Tasarım” ile “Kent, Toplum ve Ekonomi” başlıkları altında
bir araya getiren site, daha etkin kullanıcı deneyimi odaklı interaktif
yapısıyla gelişkin arama ve görüntüleme olanakları sunuyor. Bu sayede, çok
çeşitli niteliklerdeki belgeler arasındaki ilişkileri belirginleştirerek
disiplinler ve koleksiyonlar arası çapraz okumaları mümkün kılıyor.
Açık kaynak kodlu DSpace altyapısıyla kurulan ve kurumun gereksinimlerine yönelik
özelleştirmelerle tamamlanan çalışmanın kavramsal çerçeve, yazılım, tasarım ve
veri taşıma aşamalarının tamamı SALT ekibi tarafından gerçekleştirildi. Bilgiye
rahat ve hızlı ulaşım için dijital belge ve künyelerin ayrı formatlarda
görüntülenebildiği site, arşiv koleksiyonlarından seçili görselleri ön plana
çıkararak bu zengin ve katmanlı birikime daha ayrıntılı bir bakış sağlıyor.
Ayrıca, SALT’ın arşiv koleksiyonlarından yola çıkarak ya da yararlanarak
hazırlanan sergi, yayın ve web projeleriyle konuşma, atölye ve konferans gibi
programlarının yanı sıra blog yazıları saltonline.org ve SALT.TXT sitelerindeki
sayfalarına yönlendirmelerle görünür kılınıyor.
Dünyanın her yerinden ücretsiz erişime açık olan archives.saltresearch.org üzerinden incelenebilecek arşivler arasında şunlar yer alıyor: Hüseyin Bahri Alptekin, Mustafa Altıntaş, Tomur Atagök, Kutluğ Ataman, Cengiz Çekil, Gülsün Karamustafa, Ahmet Öktem, İsmail Saray ve Yusuf Taktak’a ait sanatçı arşivleri. Altuğ-Behruz Çinici, Utarit İzgi, Harika-Kemali Söylemezoğlu, Hayati Tabanlıoğlu ve Ali Saim Ülgen’e ait mimarlık arşivleri. Tasarım alanında Bediz-Azmi Koz ve Sadi Öziş-Kare Metal arşivleri. Türkiye’de yapılı çevreye odaklı Fotoğraf ve Kartpostal Koleksiyonları. Osmanlı Bankası Arşivi ile İ.B.B. Atatürk Kitaplığı ve Fransa Millî Kütüphanesi iş birliğiyle dijital ortama aktarılmış Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransızca Basın. SALT Araştırma, mimarlar Erkal Güngören ve Cengiz Bektaş’ın arşivlerinin yanı sıra, American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) arşivi, Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi ile Garanti Galeri’nin düzenlediği sergi ve etkinliklerin arşivleri ile mimar, tasarımcı ve sanatçı Yılmaz Zenger’in arşivinin erişime hazırlık çalışmalarını sürdürüyor.
Mixer,18 Ocak – 23 Şubat 2019 tarihleri arasında on
sanatçının işlerinin yer aldığı ‘Yeşil Küf’ isimli sergiye ev sahipliği
yapıyor.
Sergide yer alacak sanatçılar: Berkay Bugdan, Bilal Yılmaz, Eda Aslan, Giuseppe lo Schiavo, Gökçe İrten, Horasan, Nergiz Yeşil, Sami Aslan, Sırma Doruk, Sinan Logie.
İzleyicinin bir araştırmacı konumunda
keşfe çıktığı bu sergide, sanatçıların eserleri geçmişten bugüne ulaşan buluntu
bir nesne gibi gün yüzüne çıkıyor.
Sanat tarihi yazımı ve değer biçme
konusunun objektifliği üzerine süregelen tartışmalar hep var olmuştur. Bu durum
arkeolojik bir buluntu için geçerli olduğu kadar bir sanat eseri için de
geçerlidir. Yaşayan bir süreç olan tarih yazımı, manipülasyona oldukça açık bir
konumdadır. Bu durum ise devamında ‘bir eserin ya da sanatçının değerli
olduğuna kim karar veriyor?’ sorusunu doğurmaktadır. Serginin çıkış noktası da
güncel araştırmalardan biri olan, Floransa’da bulunan Vecchio Sarayı’nın
500’ler Salonunun (Salone dei Cinquecento) duvarındaki Leonardo Da Vinci’ye ait
olan 1505 yılında ankostik tekniği ile yaptığı fakat tamamlayamadığı “ Anghiari
Savaşı” isimli eser. 1565’te Medici ailesi Vasari’ye Siena’nın fethine işaret
eden “Marciano Savaşı”nı aynı salona resmetmesi için bir sipariş veriyor.
Vasari değer verdiği sanatçı Da
Vinci’nin eserine zarar vermemek için eserin üzerine bir duvar örerek işi
koruyor ve eserin üzerinde ‘arayan bulur’ (cerca trova) gibi bir mesaj
bırakıyor.
Bugünlerde teknolojinin de yardımı
ile duvarın arkasındaki esere ulaşmak mümkün. Bu araştırmaların yapıldığı
dönemde en çok konuşulan konulardan biri hangisi diğer eserden değerli ve öne
çıkarılmalı konusu.
Serginin ismine ilham veren ise Emre Zeytinoğlu’nun Sanatta Yeni Popülerleşme yazısında bahsi geçen ‘yeşil küf’ metaforu, Walter Benjamin’in Pasajlar kitabında geçen “Bronz bir yapıtın üstündeki yeşil küfün kimyasal çözümlemesi o yapıtın hakikiliğinin saptanmasına yardımcı olabilir.” Sergi ise hakiki olan eserin hangisi olduğunu sorguluyor, küfün altındaki mi yoksa küf ile birlikte var olan eser mi? İzleyicilere arkeolojik bir kazı deneyimi de yaşatacak sergi aynı zamanda onu bir araştırmacı konumuna sokarak, tarih yazma sürecinin bir parçası haline getiriyor.
Her toplumun
mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar.
Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez. Biz de her ayın ikinci haftası yayımlayacağımız [Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri] dizisi ile çocuklarımızı unutulmaya yüz tutmuş bu öykülerle buluşturmak istiyoruz.
Yunanca kökenli bir
kelime olan mitos (mythos) söz, öykü anlamına gelir. İlk insanlar mitoslar
anlatarak evreni, tabiat olaylarını ve yaşamla ilgili sırrını çözemedikleri
durumları açıklamaya çalışmışlar.
Mitoslar, tüm
efsanelerin, destanların, masalların, hatta bugün okuduğumuz edebi türlerin de
kökenlerini oluşturur. Bilinçaltı üzerine çalışan bilim insanları, mitosların
vrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıpları olduğunu ve her insan için anlamlı
mesajlar taşıdığını söyler.
Bu ay, Dünya Dağı’na
çıkacağız, kimbilir belki de Ülgen’in bir sırrına ortak olacağız.
***
12 – Dünya Dağı
Derler ki dünyanın da var bir göbek deliği Tıpkı senin benim olduğu gibi. Ama onunki bir başka, kimse bilmez yerini. Hemen üstünde vardır heybetli bir dağ. Dünya dağı derler adına.
Bu dağ dünyanın göbeğine oturmadan uzun zaman evvel Dünyanın göğüymüş meğer. Altında yuvarlak kubbesiyle üstünde ayı ve güneşiyle… Hem de demirden değil, altından yapılma koskocaman bir dağ!
Sonra ne olduysa bu dağdan yapılma gökyüzü Yavaş yavaş inmiş aşağıya. Gölge yapmış dünyaya. Gökyüzünün kenarları dünyanın kenarlarına değmez, Çünkü dağın tabanından geniştir dünya.
İşte bu dağ Tanrı Ülgen’in meşhur altın dağı. Kimbilir, Belki tanrı da olsa, hatta altından dağı da olsa, Sıkılmıştır göklerin zirvesinde tekbaşına.