Ana Sayfa Blog Sayfa 2309

Danimarka İklim Yasası, yüzde 70 azaltım hedefiyle kabul edildi

Danimarka Parlamentosu‘ndaki 10 partiden sekizi yasal olarak bağlayıcı bir ulusal İklim Yasası konusunda anlaştı. Buna göre, sera gazı emisyonlarının 2030 yılına kadar yüzde 70 oranında (1990 seviyesine göre) azaltılması hedefleniyor.  Diğer ülkeleri de bu hedefe uymaya teşvik eden Danimarka, yeni İklim Yasası ile mevcut ve gelecekteki iklim bakanlarının en geç 2050 yılına kadar net sıfır emisyonlara ulaşmalarını taahhüt ediyor.

Yasayla ayrıca ülkenin iklim politikası da tamamen elden geçirilecek ve Danimarka hükümeti her yıl ulaşımdan tarım ve enerjiye kadar tüm sektörlerin karbonsuzlaşması için somut siyasi girişimleri içeren iklim eylem planları üretecek.

Danimarka İklim, Enerji ve Kamu Hizmetleri Bakanı Dan Jørgensen, yasayla ilgili,  “Bilimin çağrısına önem verdik. Neyin mümkün olduğunu değil, neyin gerekli olduğunu bilmeyi hedefledik. Görevimiz şimdi gerekli olanı mümkün kılmak. Yasal olarak bağlayıcı bir İklim Yasası’nın, diğer ülkelere de bu hedeflere uymak için ilham vermeyi umuyoruz” diye konuştu.

Yeni İklim Yasası, hem acil eyleme geçmek hem de azaltım hedeflerini revize etmek için tasarlanan beş yıllık bir döngüye sahip bir mekanizma oluşturuyor.

Jørgensen şunları söyledi: “İklim Yasamızın iklim değişikliğini hem kısa hem de uzun vadede durdurma çabalarımızı yönlendirmesi gerekiyor. Yeni işleyişle Danimarka’daki iklim eylem planımızın bilimin bize gerekli olduğunu söylediklerine dayanarak temellendirilmesi sağlanacak.”

‘İklim değişikliği yeni yaklaşımlar ve çözümler gerektiriyor’

Emisyonları azaltmak için Hükümet, Danimarka’nın politik altyapısını da yeniden şekillendiriyor.

Buna göre, ilk olarak, her önemli siyasi kararda iklim faktörlerinin dikkate alınmasını sağlamak için Yeşil Dönüşüm Komitesi oluşturuldu. Ayrıca, Hükümet, Danimarka’nın önde gelen özel sektör kuruluşları ile 13 iklim ortaklığı başlattı.  Böylece geleceğe yönelik sürdürülebilir çözümler üretilmesi amaçlanıyor.

1991 yılında Danimarka, dünyanın ilk denizaşırı rüzgar çiftliğini kurarak yeşil dönüşümü hızlandırmıştı.  Bugün açık deniz rüzgar enerjisi kömür ve nükleer santrallerden daha ucuz enerji sağlayan, gelişen bir küresel endüstri haline geldi. Jørgensen, “Rüzgar enerjisi, uzun vadeli bir politik vizyon ve becerikli girişimciler nedeniyle küresel bir rekabet teknolojisi haline geldi. Bu, Yeşil dönüşümün mümkün olduğunun kanıtı. Şimdi, dünyanın dönüşümünü hızlandırmak ve iklim değişikliği ile mücadele edebilecek yeni, sürdürülebilir çözümler geliştirmek için rüzgar endüstrisindeki tecrübemizi kullanma zamanı” ifadelerini kullandı.

Uluslararası iklim politikası için daha yüksek amaçlar

Yakın dönemde Birleşmiş Milletler Çevre Programı‘nın (UNEP) Emisyon Açığı Raporu’nu yayınladığını hatırlatan İklim Bakanı şöyle konuştu:

“Rapor, ülkeler Paris Anlaşması uyarınca mevcut taahhütlerini yerine getirseler bile, ortalama küresel sıcaklığın en az 3,2 ° C artacağı konusunda uyardı. Raporda ayrıca, küresel sıcaklığın 1,5 ° C’lik artışını sınırlamak için gelecek on yılda küresel emisyonların her yıl yüzde 7,6 oranında düşmesi gerektiğine dikkat çekildi. Acilen iklim eylemini hızlandırmamız gerekiyor.

Gelecek yılın COP26’sındaki Niyet edilen Ulusal Katkılar (INDC) geleceğimiz için bir turnusol sınavı olacak. Eğer gerçek bir ilerleme kaydedemezsek, dünyayı bir çevre felaketine sürükleyeceğiz. Bu nedenle, Madrid’de COP25’te devam eden müzakerelerin 2020’de güçlü iklim hedefleri belirlemesi için bir sıçrama tahtası olması gerekiyor. ”

[Madrid Notları-1] Tamam, 1,5 derece yarın! Peki 2 dereceye kaç yıl kaldı?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin İspanya’nın başkenti Madrid’de yapılan 25. Taraflar Toplantısı’nın (COP25) ilk haftası her sene olduğu gibi bilim ve politika çevrelerinin krizin son durumuyla ilgili rapor ve yayınlarından yayılan uyarılarla başladı. COP katılımcılarının artık neredeyse bağışıklık kazandığı bu kötü haberler tufanı, bu yıl daha konferans başlamadan yayınlanan Emisyon Açığı Raporu ile başlamıştı. Rapora göre yıllık sera gazı salımı 2018’de tarihsel bir rekor kırarak 55,3 milyar tona çıktı. İkinci tatsız rapor, yeni fosil yakıt yatırımlarının iklim değişikliğiyle mücadeleye vurduğu darbeyi açıklayan Üretim Açığı Raporu idi. Yine UNEP imzası taşıyan bu resmi raporun Emisyon Açığı’na eklediği öngörüleri ve emisyon açığındaki son durumu gelecek hafta Birleşmiş Milletler’in Madrid’de raporla ilgili yapacağı etkinliği izledikten sonra yazmaya çalışacağım.

Önceki gün yapılan yan etkinlikle açıklanan Küresel Karbon Bütçesi Raporu 2019 ise, bu iki raporun çizdiği tabloyu farklı bir hesaplama yöntemiyle destekliyor. Bu raporun önemi, küresel sıcaklık artışını 1,5 ile 2 derece arasında bir yerde durdurmak için ne kadar hızlı olmamız gerektiğini bize net bir şekilde göstermesi. Bu nedenle Yeşil Gazete’deki Madrid notlarına, önümüzü daha iyi görmemizi sağlayan bu raporun açıklandığı toplantıda aldığım notları aktararak başlamak istiyorum. Sonuçlar ürkütücü olmakla birlikte, iklim kriziyle mücadele etmek için ne yapacağımızı bilemediğimiz bir durumun artık çok uzağında olduğumuzu ve ne hızla bir emisyon azaltma atağına geçmemiz gerektiğini net bir şekilde anlatıyor.

Yazıya karbon bütçesi ne demek ve nasıl hesaplanıyor, biraz bunları anlatarak başlayacağım. Ardından son durumu ve bütçeyi tamamen tüketmek için kaç yılımız kaldığını aktaracağım.

Küresel karbon bütçesi neden önemli?

En önemli sera gazı olan karbondioksit (CO2) fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere salındıktan sonra yaklaşık 100 yıl boyunca atmosferde kalıyor. Yani pratikte sanayi devriminden bu yana kömür, petrol ve doğal gaz yakarak saldığımız karbondioksitin (buna bir de yanmasına ve tahrip edilmesine neden olduğumuz ormanlar, sulak alanlar ve diğer ekosistemlerden açığa çıkan karbondioksiti ekleyebilirsiniz), yutaklar (yani okyanus ve biyosfer) tarafından yutulmayan kısmının neredeyse tamamı hâlâ atmosferde bulunuyor. Demek ki insanlığın yaptığı tarihsel emisyonların yarısına yakını bir havuzu doldurur gibi atmosferi doldurmuş durumda.

Bu nedenle 1750’de 277 ppm (milyonda parçacık) olan atmosferdeki CO2 miktarı 2019’da yani 270 yılda yüzde 50 artarak 415 ppm’i geçti. Ama bu artışın yarısı 1990’dan sonra gerçekleşti, zira fosil yakıtların atmosferdeki CO2 artışının başlıca kaynağı olması ancak 1950’den sonra gerçekleşti. Bugün artış lineer değil ve artış hızı artıyor (halen yılda yaklaşık 2,5 ppm’e varan bir hızla.) Karbon bütçesi çalışmalarında daha çok 1950’lerden itibaren yapılan fosil yakıtlara bağlı CO2 emisyonları ve bunların yutaklar tarafından yutulma düzeyi dikkate alınarak hesap yapılıyor. Aşağıdaki şekilde 2009-2018 arasındaki 10 yılda gerçekleşen küresel karbon döngüsünü, yani insan kaynaklı emisyonları ve yutaklar tarafından yutulan karbon miktarını yıllık ortalama olarak görebilirsiniz.

Bu şekildeki rakamlar Gigaton (milyar ton) Karbon (GtC) biriminden verilmiş. Karbonu karbondioksite çevirmek için 3,664 ile çarpmak gerekiyor. Örneğin fosil yakıtların yakılması sonucu son 10 yıl boyunca yılda ortalama 9,5 GtC salındığı görülüyor. Bunu karbondioksite çevirirseniz 34,8 GtCO2 yapıyor. (GtCO2: milyar ton karbondioksit.) Aynı şekilde toprak kullanımı değişikliği (başlıca ormansızlaşma) nedeniyle salınan insan kaynaklı karbon miktarı yılda 1,5 GtC, yani 5,5 GtCO2 olmuş. İkisinin toplamı yılda 11 GtC veya 40,3 GtCO2 yapıyor. Aynı şekilde atmosferde yılda biriken ortalama karbon miktarının 4,9 GtC olduğu görülüyor. Bunu ppm’e çevirmek için ise 2,124’e bölmek gerekiyor. Yani on yıl boyunca yılda ortalama 2,3 ppm artış olmuş. Biyosfer (ormanlar, toprak vb.) ile okyanus tarafından yutulan miktarlar ise karbon cinsinden söylersek sırasıyla 3,2 ve 2,5 GtC, toplam 5,7 GtC. Yani 11 GtC’nun yarısı (%52’si) yutaklar tarafından yutulmuş, yarısı ise atmosferde birikmiş. Aşağıdaki şekilde yukarıda insan kaynaklı emisyonların (gri alan fosil yakıtlardan, sarı alan toprak kullanımından), aşağıda ise yutakların yuttuğu miktarın (turkuaz alan okyanuslar, yeşil alan karalardaki biyosfer, mavi alan ise atmosferde biriken kısım) 1850’den bugüne değişimi görülüyor.

Birinci şekilde görülen ilginç birkaç rakam daha var. Fosil yakıt rezervlerinin, permafrostun (donmuş yeryüzü tabakaları) ve deniz dibi sedimentinin barındırdığı karbon depoları. Fosil yakıtlara bakıldığında özellikle gaz için geniş bir aralık verildiği görülüyor. Ancak depolara dair bu rakamların minimumunu alsak bile, kömür, petrol ve gaz rezervlerinde yakılarak atmosfere salınmayı bekleyen en az 1005 Gt karbon olduğu görülüyor. Bu miktar kalan karbon bütçesi hakkımızın 4 katına yakın, aşağıda açıklayacağım. Isınma nedeniyle erimeye başlayan permafrostun tamamen erimesi halinde 1700 GtC ve deniz dibindeki sedimentte bulunan karbonun açığa çıkması durumunda da 1750 GtC daha atmosfere eklenebilir, ki bu artık kıyamet senaryosu. Tabii bir de biyosfer var. Bitkiler en az 450 GtC, toprak ise en az 1500 GtC karbon taşıyor. Ormanları koruyup artırarak ve toprağı iyi kullanarak (onarıcı tarım gibi yöntemlerle) biyosferin karbon tutma kapasitesini artırmak ve bunları daha iyi yutaklar haline getirmek mümkün. Ama bugünkü ormansızlaştırma ve endüstriyel tarım pratikleri tam tersine bitkilerdeki ve topraktaki karbonun da atmosfere karışmasına neden oluyor. Yani yeryüzünün biyosfer ve hidrosfer bünyesinde tuttuğu karbon bizi devasa bir ısınmadan koruyor. Bunların açığa çıkması değil, yutma/tutma kapasitelerini artırarak daha fazlasının depolanması için çalışmalıyız. Oysa bir yandan ısınma nedeniyle artan orman yangınları, bir yandan okyanusun asitlenmesi, bir yandan da yanlış gıda politikaları nedeniyle sistem tam tersi yönde çalışıyor.

Sonuç olarak, karbon bütçesini küresel sıcaklık artışına neden olan insan kaynaklı karbon (veya CO2) birikimi olarak tanımlayabiliriz. Pratikte bu, “sıcaklık artışını 1,5 veya 2 dereceye gelmeden sınırlamak için en fazla ne kadar karbondioksit salabiliriz” sorusunun cevabı demek. Çalışmada karbon bütçesi hesabı fosil yakıtların yakılması (çimento sektörü dahil) ve ormansızlaşmadan kaynaklanan emisyonlar farklı kaynaklardan derlenerek yapılıyor. Karmaşık ve iyi tanımlanmış bir metodolojiyle yapılan çalışmada belirsizlik düzeyi oldukça düşük.

2019 küresel karbon bütçesinin sonuçları

Önceki gün yayınlanan Küresel Karbon Bütçesi 2019’un öne çıkan sonuçları şöyle:

  • Son 50 yılda insan kaynaklı karbon emisyonlarının %82’si fosil yakıtların yakılmasından, %18’i toprak kullanımı değişikliğinden (baş. ormansızlaşma) kaynaklanıyor.
  • Son 50 yılda toplam emisyonların %29’u biyosfer, %24’ü okyanus tarafından yutulmuş, %45’i atmosferde birikmiş. (%2 hesaplanamayan açık var.)
  • Son 50 yılda fosil yakıt emisyonlarının büyüdüğü, torak kullanımına bağlı emisyonların nerdeyse sabit kaldığı görülüyor. 1960’larda 3 GtC olan fosil yakıtlara bağlı emisyonlar 2018’de 10 GtC’a çıkmış. Toprak kullanımı kaynaklı emisyonlar ise 1,4 GtC’dan 1,5 GtC’a.
  • 2018’de insan kaynaklı toplam karbon emisyonları 11,5 GtC, yani 42,1 GtCO2 olarak gerçekleşmiş. Bu da 1990’a göre %55 artış anlamına geliyor. Hatırlarsanız küresel ısınma tartışmaları ilk başladığında devletler 1990 emisyonlarının çok altına inileceğine dair kararlar almıştı. Oysa yaklaşık 30 yılda bir yandan iklim değişikliğiyle “mücadele ederken” bir yandan da emisyonları yarısından fazla artırmayı başardık.
  • 2010-2018 arasında küresel fosil yakıt kaynaklı karbon emisyonları yılda %1,3 artmış.
  • 2019’da fosil yakıt kaynaklı CO2 emisyonunun 36,8 GtCO2 olacağı, yani bir önceki yıla göre %0,6 artacağı öngörülüyor. Bu da yıllara göre emisyon eğrisinin yönünün hâlâ yukarıya doğru olduğu anlamına geliyor. (Bir önceki yıldaki %2,7’lik artışa göre biraz yavaşlama söz konusu. Bu da kömür emisyonlarının hafifçe azalmasından ileri geliyor.)

  • Ülkelere göre bakıldığında 2019’daki artışın en büyük sorumluları Çin ve Hindistan. Çin’in 2018-2019 arası yıllık artış hızı %2,6, Hindistan’ın %1,8. ABD ve AB, ikisi de emisyonlarını %1,7 oranında azaltmış. Tüm diğer ülkeler ise emisyonlarını %15,1 artırmış. Hindistan’ın artış hızının yavaşlamasında geçen sene yaşanan aşırı muson mevsiminde kömür santrallerinin çalışamamasının da payı olduğu söyleniyor. Oldukça ironik! Bu arada rapora göre Türkiye dünyada en fazla karbon emisyonu yapan 15. ülke. 2018’de önceki yıllara göre daha yavaş da olsa yine %0,7 arttığı tahmin edilmiş.
  • Kişi başı emisyonlardaki devasa fark ise devam ediyor. ABD’de 2018’de kişi başı emisyon bir önceki yıla göre artarak 16,6 tona çıkmış. İkinci sırada yine artış göstererek 11,7 tona çıkan Rusya var. Japonya 9,1 ton, Çin 7 ton. AB ortalaması 6,7 tona düşmüş. Hindistan hâlâ 2 tonla dünya ortalamasının (4,8 ton) altında. Türkiye ise 5,7 tonla dünya ortalamasının üzerinde seyrediyor ve AB’ye yetişmek üzere. (Bu rakamların yine sadece fosil yakıtlara bağlı CO2 emisyonlarının ortalaması olduğuna dikkat. Kişi bazı sera gazı salımları daha yüksek. Örneğin Türkiye’nin 2017 kişi başı emisyonu 6,6 tondu.)
  • 2019’da yakıtlara göre emisyonlara bakıldığında en büyük emisyon kaynağının kömür olduğu görülüyor (14,5 GtCO2). Kömür emisyonları 2019’da %0,9 azalmış. Petrol emisyonları aynı oranda artarak 12,5 GtCO2 olmuş. Doğal gaz emisyonları ise dikkat çekici oranda (%2,2) artarak ile 7,7 GtCO2’ye çıkmış. Hesaba ayrıca katılan çimento üretimi kaynaklı emisyonlar ise 2019’da %3,7 gibi ciddi bir oranda artarak 1,6 GtCO2’ye çıkmış. Demek ki betonlaşma ve mega altyapı çılgınlığı karbon emisyonlarını gerçekten etkiliyor.
  • Sektörlere göre bakıldığında en önemli emisyon kaynağı olan elektrik sektöründen kaynaklanan emisyonların birkaç yıllık bir duraklamanın ardından tekrar yükselmeye başladığı görülüyor. En dikkat çekici artış ise ulaşım sektöründe. Hem kara yolu ve yurt içi hava ulaşımı, hem de uluslararası hava ve deniz ulaşımından kaynaklanan emisyonlar büyük bir hızla ve düzenli biçimde artıyor.
  • Toprak kullanımına bağlı emisyonların yıldan yıla büyük dalgalanmalar gösterdiği, orman yangınlarının çok olduğu yıllarda büyük sıçramalar ölçüldüğü görülüyor. 2018 yılında ölçülen 5,5 GtCO2’lik toprak kullanımı kaynaklı CO2 emisyonu 2009-2018 ortalamasıyla eşit.

2 derece için bütçenin tükenmesine kaç yıl kaldı?

Karbon bütçesinin tükenmesi, 2 derece ısınmaya neden olacak küresel toplam ve tarihsel karbon emisyonu hakkımızın tamamını salmamız anlamına geliyor. (Aynı hesap 1,5 derece için de yapılıyor.) Kalan karbon bütçesi olarak verilen rakam ısınmayı 2 dereceye çıkarmamak için bugünden sonra salabileceğimiz, daha doğrusu mutlaka altında kalmamız gereken maksimum karbondioksit miktarı. Yani bu rakama ulaştığımız an, küresel sıcaklıkların sanayi devrimi öncesi normalin 2 derece üzerine çıkacağı kesinleşmiş oluyor. Elbette 2 derece sıcaklık artışı sınırı bütçe dolduğu yıl aşılmayabilir. Ama birkaç yıl içinde bu emisyona denk düşen ısınmanın gerçekleşeceği kesin oluyor.

Bu rakamlar elbette farklı olasılıklara göre hesaplanıyor. Burada vereceğimiz rakamlar %66 veya %50 olasılığa göre hesaplanmış. Bu da şu demek: %50 olasılıkla, “Bu miktar emisyon yaparsak ısınmayı %50 olasılıkla 2 derecenin altında tutabiliriz”, anlamına geliyor. Yani %50 olasılıkla bu emisyon miktarı bile bizi 2 derecenin üzerine taşıyabilir. Bu pek sağlam bir öngörü değil ve işi yarı yarıya şansa bırakmış oluyoruz. %66 olasılıkla deniyorsa, bu miktar emisyon yaparsak hala 2 dereceyi geçme ihtimalimiz var ama daha az, sadece %34. Yine biraz şansa bırakmış oluyoruz, ama %50 kadar değil. O nedenle genellikle %66 olasılık için olan rakamlar dikkate alınıyor, %50 rakamlarına bakmak geleceğimizle fazlasıyla kumar oynamak anlamına geliyor. İşi garantiye almak ve %90-95 olasılıkla ısınmayı 2 derecenin altında tutmak istiyorsanız bu rakamların çok daha küçüleceğini unutmayın.

Şimdi de Küresel Karbon Bütçesi 2019 Raporu’nun verdiği son rakamlara ve 2 dereceyi/ 1,5 dereceyi aşmayı garanti edecek emisyon sınırına ne zaman ulaşacağımıza bakalım:

  • 1875-2019 arasında atmosfere yaklaşık 2300 GtCO2 emisyonu yapmışız. Bu da küresel sıcaklıkları 19. yüzyılın ikinci yarısına göre ortalama 1 derece artırdı.
  • 2020’den başlamak üzere kalan bütçeler şöyle: 1- %50 olasılıkla ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmak için 395 GtCO2, 2 derecenin altında tutmak için 1315 GtCO2 2- %66 olasılıkla ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmak için 235 GtCO2, 2 derecenin altında tutmak için 985 GtCO2.

Bu rakamlara bakarak kaç yıl kaldığını hesaplamak için önümüzdeki yıllarda emisyonların nasıl bir seyir izleyeceğini tahmin etmek gerekiyor. Bunun için Emisyon Açığı Raporu’ndaki gibi Paris taahhütlerinden yola çıkılabilir. Ancak burada ben izninizle keyfi (ama oldukça mantıklı olduğunu tahmin ettiğim) bir öngörüde bulunacağım. Önereceğim senaryo kesinlikle aşırı kötümser veya alarmist olmayacak. Ama radikal değişiklikler yapılacağını da öngörmeyeceğim. Zaten amacımız o değil. Amacımız radikal önlemler alınmadan, Paris Anlaşması ve enerji dönüşümü nedeniyle yavaş yavaş bir emisyon azaltımı olacağını varsayarak kaç yılımız kaldığını bulmak. Zaten bu basit bir aritmetik hesap, herkes kendi öngörüsüne göre basit bir çarpma ve bölme işlemi yapabilir.

Yukarıda belirttiğim gibi emisyonlar artmaya devam ediyor ve 2019’da CO2 emisyonları 40,2 GtCO2 idi. Son 3 yıldır yıllık artış hızları sırasıyla %1,6, %2,7 ve %0,6 oldu. Ondan önceki 3 yıl ise emisyon artışı durmuştu. Buradan yola çıkarak önümüzdeki 10 yıl boyunca artışın bir süre daha devam edeceğini, ama 2020’lerin ortalarından sonra sabit kalacağını veya biraz düşeceğini öngörebiliriz. Böyle olacağını ve önümüzdeki 11 yıl (2020-2030) yılda ortalama 40 GtCO2 emisyon yapılacağını varsayalım: 2030’a kadar 440 GtCO2 emisyon yapmış olduk. Bu durumda 6 yıl içinde (yani 2025’te) 1,5 derece sınırının geçileceği anlaşılıyor. Sonraki 10 yıl boyunca emisyonların %20 düşeceğini ve 2031-2040 ortalamasının yılda 32 GtCO2 olacağını varsayalım. Bu durumda da 2040’a kadar on yılda 320 GtCo2 daha salmış ve kalan bütçenin 760 GtCO2’sini bitirmiş oluyoruz. 2040’tan sonraki yıllarda emisyonların bir %20 daha azaldığını ve yıllık ortalamanın 25 GtCO2 olduğunu varsayarsak 2 derece için maksimum sınır olan 985 GtCO2’nin 2050’de aşıldığını buluruz. Tamamen keyfi olan (on yılda ortalama %20 azaltım öngören) bu azaltım senaryosu eminim mesela Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) hoşuna gidecektir. Onların iyi senaryoları aşağı yukarı buna benziyor.

Eğer benden daha kötümserseniz ve uzun yıllar emisyonların düşmeyeceğini (nüfus artışı vb.’nin de etkisiyle) düşünüyorsanız 985’i doğrudan 42’ye bölün. Bu durumda 2 derece bütçesi 2042’de doluyor. Eğer artış hızlanırsa 2040 bile olabilir. 1,5 derecenin ise iyi-kötü ihtimallerle bir ilgisinin kalmadığı ve her durumda ısınmayı 1,5 derecede sınırlama şansımızı sonsuza kadar kaybettiğimiz ortada.

Üstelik burada pozitif geri besleme mekanizmalarının ve CO2 dışındaki sera gazlarının pek hesaba katılmadığını unutmayın. Yani bu tahminler en iyi ihtimalleri gösteriyor ve büyük olasılıkla hesaba katılmayan ısıtıcı faktörler nedeniyle tahmin ettiğimizden birkaç sene önce 2 dereceyle karşılaşacağız.

Sonuç

Mevcut iklim değişikliğiyle mücadele stratejileri (Paris Anlaşması, ılımlı enerji dönüşümü politikaları, eylem planları vb.) küresel ısınmayı tehlikeli 2 derece sınırının altında tutamıyor ve bundan en geç 30 yıl sonra, yani bugünün genç kuşaklarının yetişkinlik döneminde, felaketlerle çalkalanan normalden ortalama 2 derece sıcak bir dünyanın ortaya çıkacağı kesin.

Tabii kendimizi kandırmaya devam etmenin başka yolları da yok değil. Örneğin şimdiden 2 derecenin o kadar da büyük bir felaket olmadığını dillendirenler ortaya çıkmaya başladı. Üstelik iklim inkarcısı olmayan Roger Pielke Jr. geçenlerde Forbes’te IPCC’nin 2100 senaryolarını abartılı buluyor ve bunun alarmizme neden olduğundan yakınıyordu. Demek istediği şuydu: 4,5 derece olmayacak merak etmeyin, 3-3,5 derece için de o kadar patırtı koparmaya gerek yok! 2 dereceyi hafif bir ısınma sanan bu akıl tutulmasına cevap vermek için binlerce bilimsel çalışma ortaya dökülebilir. Ama biz 2 derecenin ne anlama geldiğine dair sadece IPCC’nin 2018’deki 1,5 derece özel raporundan sadece iki nokta hatırlayalım: Küresel sıcaklıklar ortalama 2 derece artarsa;

1-Kuzey Kutbu 10 yılda bir açık deniz haline gelecek. (Bu kalıcı buzulun tamamen yok olacağı ve mevsimsel donmanın belki bir süre daha devam edeceği anlamına geliyor. Isınmayı çığırından çıkaracak albedo etkisi nedeniyle bu felaket demek.)

2- Okyanuslardaki mercan yataklarının %99’u yok olacak. Denizlerdeki canlı yaşamı yıkıma uğratacak bu gelişme de bir başka felaket demek.

İşte bütün bunlar, neden iklim krizini durdurmak için acilen ve çok radikal harekete geçmemiz gerekiyor sorusunun yanıtları. Karbon bütçesini hesaba katmadan konuşanları dikkate almamak gerekiyor. Can sıkıcı da olsa gerçek tam burada.

 

Erkek şiddetine karşı dans ettiler, polis şiddetiyle karşılaştılar

Kadıköy Beşiktaş İskelesi önünde bir araya gelen yüzlerce kadın erkek şiddetini protesto etmek için “Suç bende değil her neredeysem, ne giydiysem suç bende değil” sözleriyle danslı bir protesto gerçekleştirdi. Polisin müdahale ettiği eylemde gözaltına alınan 7 kadının, bugün 100.00’da Kartal’da bulunan Anadolu Adliyesi’nde verdikleri ifadelerin ardından serbest bırakılması bekleniyor.

Daha önce Şili’de kadınlar, erkek şiddetini ve cinsel saldırıları 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde Las Tesis’in bestelediği “Hayır dersem hayır, ısrar edemezsin. Tacize hayır” sözleriyle performatif bir eylem gerçekleştirmişlerdi. Sonrasında ise danslı protesto tüm dünyada dalga dalga yayılmıştı.

Danslı protestoya ilk ve tek müdahale Türkiye’de

Türkiye’de de Kadın Cinayetleri Platformu’nun çağrısıyla bir araya gelen kadınlar gözlerine siyah tül, yakalarına ise “6284 sayılı kanun” yazısını takarak dans ettiler. Polis, #LasTesis için toplanan kadınlara müdahale etti, altı kişi gözaltına alındı. Böylece, tüm dünyada gerçekleşen danslı eylemde ilk ve tek müdahale Türkiye’de yaşanmış oldu.

Gözaltına alınanlar arasında Kadın Cinayetleri Platformu Sözcüsü Fidan Ataselim’in ve Kuzey Ormanları Savunması’ndan Seda Elhan Barbaros da dahil olmak üzere Nisa Kör, Ayşen Ece Kavas, Yaprak Okatalı ve Sevda Yeniköylü yer aldı.

İstanbul Valiliği: Sloganlar suç teşkil ediyor

İstanbul Valiliği gözaltı ve polis müdahalesine dair “Platform üyeleri tarafından düzenlenen etkinlikte yapılan dans gösterileri sonrasında atılan sloganlarda ‘tecavüzcü sensin, öldüren sensin, polisler, hâkimler, devlet ve başkan’ şeklinde ifadeler kullanan söz konusu gruba yaptıklarının suç olduğu, eylemi durdurmaları ve dağılmaları için makul süre tanınmıştır. Ancak, grubun dağılmamakta ısrar edip, konusu suç oluşturan sloganlara devam etmeleri üzerine, Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü Kadın Grubu tarafından polis marifetiyle alan boşaltılmaya çalışılmıştır. Etkinliği provoke eden ve güvenlik güçlerine mukavemette bulunan 7 şahıs Cumhuriyet Savcılığı talimatları ile gözaltına alınmıştır” açıklamasını yaptı.

Avukat Torun: Polis usulsüz müdahale etti

Avukat Tuba Torun Twitter üzerinden yaptığı açıklamada gözaltındaki kadınların 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet, Cumhurbaşkanına hakaret (TCK 299)  ve devlet kurumlarını aşağılama (TCK m.301) ile suçlandıklarını açıkladı.  Paylaşımında İstanbul Valiliği’nin açıklamasına atıfta bulunan Torun, “Performans esnasında da orada olan biri olarak söyleyebilirim ki; polis yasada öngörülen kalabalığı dağıtma usulünü yerine getirmeden müdahale etti” dedi.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan yapılan açıklamada, gözaltındaki kadınların Kartal’da bulunan Anadolu Adliyesi’nde tutuldukları belirtildi. Platform, kadınları, saat 10.00’da toplanmak üzere adliye önüne çağırdı.

 

 

 

 

 

 

İsyancılar Madrid’i bloke etti

Fotoğraflar ve videolar: Ümit Şahin

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı-COP25’in altıncı gününde, Yokoluş İsyanı aktivistleri zirvenin gerçekleştiği Madrid’i bloke etti. İklim aktivistleri Madrid’in en büyük alışveriş caddesi olan Gran Via’yı öğleden sonra iki saat boyunca kapatarak, iklim krizine karşı acil eylem çağrısı yaptı.

Bayrakları, davulları, dansları ve sloganlarıyla büyük ilgi toplayan Yokoluş isyancılarına, eylem nedeniyle trafiğe kapanan caddede, aralarında turistlerin de olduğu büyük bir kalabalık eşlik etti.

 

200 kadar aktivistin gerçekleştirdiği eylem, ünlü grup Bee Gees’in Staying Alive şarkısı eşliğinde yapılan “Hayatta kalacağız” dansıyla devam etti. Emma Goldman‘ın “Dans edemezsem, bu benim devrimim değil” sözünü hatırlatan eylemciler iklim konferansındaki dünya liderlerine iklim ve ekolojik krize karşı harekete geçme çağrısında bulundu.

 

Eylem sonunda, aktivistlerin sözcüsü tarafından İngilizce ve İspanyolca okunan bildiride ise şu ifadeler kullanıldı:

‘Bilim açık. Şu anda altıncı yokoluşu yaşıyoruz. Hemen ve radikal biçimde hareket geçmeliyiz. İspanya üzerine düşeni yapmıyor. Çocuklarımız, toplumlarımız ve gezegenin geleceği için eyleme geçmenin görevimiz olduğunu duyuruyoruz. İsyan kutsal bir görevdir. Ölmekte olan bir gezegende hiçbir şey yapmadan durmayı reddediyoruz. Barış içinde eyleme geçiyoruz.”

Ne istiyorlar?

Birleşik Krallık’ta kurulan Yokoluş İsyanı, kısa sürede tüm dünyaya yayıldı. Türkiye’de de aktivistleri bulunan Yokoluş İsyanı’nın temel hedefi iklim yıkımının önüne geçmek. Bunun için de üç ana talepleri var:

  • Gerçeğin söylenmesi ve ik­lim acil durumu ilan edilerek ekolojik bir kri­zin içinde olduğumuzun kabul edilmesi.
  • Bir an önce karbon salımlarını azaltmak için harekete geçilmesi.
  • Son olarak da 2030’a kadar net sıfır karbon emisyonuna ulaşmak adına gerekli planlamaların yapılma­sı ve bu planlamalar doğrultusunda atılacak adımların denetlenmesi.

Karbon aklama: Hiçbir şeyi değiştirmeden iklim dostu olmanın 1001 yolu (1)

19 Kasım’da Easyjet’ten bir e-mail aldım. Tarihi bir anı birlikte kutlayacakmışız. Meğer o sabah 05.20’de havalanan EJU5841 numaralı uçuş ben daha yataktan kalkamadan ‘tarih yazmış’. Tarih yazmış, zira bu uçuştan başlayarak bundan sonra havalanacak her Easyjet uçağının karbon salımları telafi edilecekmiş. Yani Easyjet, uçaklarıyla saldığı kadar karbonun atmosferden geri çekilmesini sağlayacakmış. Böylece karbon-nötr olacakmış. Velhasıl artık uçağa binerken vicdan azabı çekmemize, daha fenası ucuz uçuş kampanyalarını gördüğümüzde ‘ay Malta ne güzelmiş’ diye içimiz giderken irademizi zorlayıp o sekmeyi kapatmamıza gerek kalmayacakmış. Şirketin akıllı insanları meseleye el atmışlar, küresel iklim değişikliğine karşı ellerini taşın altına koymuşlar.

Easyjet’in web sitesinde gezindikçe bütün bu göz boyacılığın ucuzluğu karşısında dilim tutuldu. Easyjet benim gibi sinik müşterilerine bu müjdenin yetmeyebileceğini düşündüğü için çok daha fazlasını yapıyormuş. Mesela kağıt ağır olduğu ve ağırlık daha fazla yakıt kullanımına sebep olduğu için kabin içinde kullanılan kağıtları elektronik gereçlerle değiştirmişler. Pek tabii ki kullan-at plastiklerle de mücadeleye girişmişler. Çay karıştırma çubuklarını plastik yerine ahşap yapacaklarmış…

‘Kara para’ aklama gibi…

Acaba deliriyor muyum diye düşünürken bir de THY sayfasına bakayım dedim. Ve bir başka müjdeyle karşılaştım. THY 2016’da düzenlenen 3. Karbon Zirvesi’nde Düşük Karbon Kahramanı seçilmiş! Birileri gerçekten bizimle dalga geçiyor olmalı. İşin aslını karbon azaltım projeleri hakkında araştırma yürüten gazeteci ve akademisyen Juliane Schumacher’le konuşuyoruz.

Ancak önce bir tercüme açıklaması gerekiyor. İngilizcede ‘carbon offset’ denen ve uluslararası olarak da aynı şekilde kullanılan kavramı Türkçede nasıl ifade edeceğimiz henüz kesinlik kazanmış değil. THY karbon ofseti diyerek kolaya kaçıyor. Ümit Şahin karbon azaltım kredileri demeyi tercih etmiş. Ben okuyacağınız söyleşiyi tercüme ederken verilen zararın başka yollarla telafi edilmesi amacını hatırlatmak amacıyla karbon telafisi’ tabirini kullandım. Ancak hakikate en iyi denk düşen tabir aslında ‘karbon aklama’. Aynı kara para aklama gibi, dalavereyle, hileyle ve pişkinlikle. İhtiyacımız olan tabirin neden karbon aklama olduğunun detayları ise iki parçada yayınlanacak olan aşağıdaki söyleşide.

Juliane Schumacher, Potsdam Üniversitesi ve Leibniz Zentrum Moderner Orient’te araştırmacı.

H.A: Sevgili Juliane, öncelikle karbon piyasasının ve azaltım kredilerinin nasıl ortaya çıktığını biraz anlatır mısın?

J.S: Karbon telafi mekanizmaları ve karbon ticareti ilk kez 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’nde yer aldı. Kyoto Protokolü ülkelerin verdikleri azaltım sözlerini tutabilmek için karbon ticareti yapmalarına olanak sağlıyor ve bunun için iki ayrı yöntem öngörüyordu. Birincisinde sanayileşmiş ülkelerin başka sanayileşmiş ülkelerden karbon azaltımı satın almaları mümkün kılındı ve buna Ortak Uygulama (Joint Implementation) adı verildi. İkinci yöntem ise Temiz Kalkınma Mekanizmaları (TKM, Clean Development Mechanisms) olarak adlandırıldı. Bu yöntem o zaman da çok tartışma yarattı ancak hayata geçti ve bugünkü karbon piyasalarının da temeli atılmış oldu. TKM sayesinde sanayileşmiş ülkelerin henüz sanayileşmemiş, yoksul ülkelerden karbon azaltım kredileri satın almaları mümkün oldu. UNFCCC’de bunu düzenlemek amacıyla iki ayrı ülke listesi yer aldı. Ek 1’de yer alan ülkeler yani sanayileşmiş ülkeler karbon salımlarını azaltmakla yükümlü tutuldular. Ek 1’de yer almayan ülkelerin ise böyle bir mecburiyeti yoktu. Türkiye gibi bazı özel durumlar da var tabii. Türkiye Ek 1 ülkesi olmasına rağmen karbon salımını azaltmakla yükümlü tutulmadı. Ancak genel hatlarıyla bir Kuzey-Güney ayrışmasından bahsedebiliriz. Zira sanayileşmemiş ülkelerde karbon salımını azaltmak çok daha düşük maliyetli. Dolayısıyla TKM’nin arkasında yatan fikir sanayileşmiş ülkelerin salımlarını azaltmak yerine ucuza azaltım satın almalarını sağlamak diyebiliriz.

Bastır parayı, elini temizle

Azaltım satın almaktan kasıt parasını verip istediğin kadar karbon salmaya devam etmek yani öyle mi?

Evet. Bu konuda yapılan çalışmalar aslında karbon salımlarının iki kata kadar arttığını gösteriyor. TKM’ler bir piyasa mentalitesinden doğmuş olsa da bir taraftan da o ülkeler için kalkınma projeleri olarak da tasarlanıyorlar. ‘Temiz enerjiye geçmelerine yardım ediyoruz’ gibi bir söylem yani. Lakin bu projelerin çoğu çok basit projeler. Bazıları fabrika bacalarına filtre takılmasından ibaret mesela. Ya da çöplüklerin üstü örtülüyor. Ancak UNFCCC’deki tartışmalar esnasında ortaya çıkan sonuç şu: En basit projelerde bile ne kadar karbon tasarrufu sağlandığını hesaplamak çok karmaşık.

Neden?

Bu TKM projeleri hep çok uzun soluklu. 25-100 yıl arasında etkin hale geliyorlar. Onca yıl sonra o coğrafyada neler olacağını hesaba katmak gerekiyor. Bunu kimse bilemez tabii. Bu da işleri çok karmaşık hale getiriyor.

Karbon telafisi satan sitelerde epeyce dolaştım. Bir kısmı Kenya köylerine gaz ocağı vermekten ibaret olsa da çoğu bana fazlasıyla dolaylı ve çapraşık geldi. Ciddi bir hayal gücü ve geleceği tasavvur etme becerisi gerektiriyorlar. Örneğin satılan kredilerden biri Maraş’taki bir hidroelektrik santralini finanse etmeyi amaçlıyor. Yani örneğin ben Almanya’dan Amerika’ya uçuyorum ve bu uçuşta saldığım karbonu telafi etmek için Maraş’ta bir HES inşaatına para yatırıyorum. Niyet şu olsa gerek: Bu HES hayata geçtiğinde elektrik üretimi için daha az termik santrale ihtiyaç olacak, dolayısıyla da gelecekte daha az karbon salınacak. Böylece benim bugün uçağa binerek atmosfere saldığım karbon miktarı başka bir yerde yıllar sonra bir gün salınmayarak telafi edilecek. İnanılmaz dolaylı bir düşünme biçimi ve ne benim saldığım karbonla bir alakası var ne de o karbonun bir şekilde atmosferden çekilmesiyle. Tuhaflık sınırında karmaşık geliyor kulağa.

Evet! Ama gerçekten de çok karmaşık. Uzun zamandır bu konu üzerine çalışıyorum. Uzmanlarla yaptığım görüşmelerde onlar da pek bir şey anlamadıklarını itiraf ediyorlar. Kimse bu değerin gerçekten nasıl yaratıldığını açıklayamıyor. Nefes alıp vermeye maddi bir değer biçemezsiniz. Havadaki moleküllerin para karşılığı olamaz. Ama iktisatçıların bu sayılara ihtiyaçları var. O yüzden de aslında sabitlenemeyecek bir şeyi sabitlemek için bin bir hesap yöntemi ve kural icat ediyorlar. Bana bu kuralları koyanlar anlarmış gibi yapmakta en usta olanlarmış gibi geliyor. Bu ticari ürünlerin çoğu düpedüz icat. Bir olağan durum senaryosu hazırlanıyor. Sonra bu proje hayata geçerse neler değişecek diye ikinci bir senaryo hazırlanıyor. Sonra bir bilgisayar programı iki senaryonun arasındaki karbon salım farkını hesaplıyor.

Zamanı da hesaba katarak herhalde değil mi?

Evet tabii belli bir zaman içinde. Sonra da bu iki senaryonun arasındaki karbon farkı piyasada alınıp satılmaya başlanıyor.

Co2nsensus.com’da satılan telafi kredilerinden üçü.

Yani kısaca bunlar bazı projelerin finansmanı için üretilen krediler diye anlıyorum. Günün birinde başkalarının, mesela ağaçların yaptığı işin üstüne konarak artı değer üretileceği varsayılıyor. Bu durumda terminolojiyi bir netleştirelim istiyorum. Karbon nötr olmak demek dilediğince karbon salıp bu projelerden birine yatırım yapmak anlamına mı geliyor? Örneğin Alman demiryolları sadece yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen elektriği kullanarak değil de bu yöntemle mi karbon-nötr olacak?

Evet, pek çok Alman şirketi sadece bunu yapıyor. Örneğin Deutsche Bank ya da DHL. Bazı üniversiteler, hatta bakanlıklar. Yakın zamanda Çevre Bakanlığı artık tüm bakanlıkların karbon nötr olduğunu açıkladı. Yani hep uçtukları kadar uçmaya devam ediyorlar ancak bir yerlerden karbon  telafileri satın alıyorlar. Ve işin aslı çalışanlar Bonn ve Berlin arasında binlerce kez uçağa binmeye devam ediyorlar çünkü bazı müdürlükler hala Bonn’da.

‘Dolandırıcılıktan daha büyük’

Ben de tüm iyi niyetimle çatılarına güneş panelleri koyduklarını, seyahatleri azalttıklarını filan düşünüyordum.

Başka neler yaptıklarına bakmak lazım tabii ama yaptıkları en önemli şey karbon telafisi satın almak. Üstelik piyasada bin bir çeşit telafi kredisi var. Birkaç yıl önce Stockholm Çevre Enstitüsü’nün yaptığı bir araştırma bu piyasada çokça dolandırıcılık da olduğunu ortaya çıkardı. Var olan projelerin üçte ikisi yalan. Etkin olmamalarını filan geçtim, düpedüz yalandan ibaretler. Çok sayıda standart var, bazıları daha katı bazıları daha gevşek. Lakin en sıkı olanlarında bile bu finansal değeri icat eden finans şirketleri gidip projeyi görmüyorlar. Kağıt üzerinde değerlendirme yapıyorlar, uydu görüntüleri kullanıyorlar. Sonra da kendilerine verilen bilgilere dayanarak hesap yapıyorlar.

Bütün bunlar devasa bir problem yaratıyor. Sanayileşmemiş yoksul ülkelerin karbon salımları zaten o kadar önemsiz ki. İklim değişikliğini yaratan, sanayileşmiş ülkelerin salımları. O nedenle karbon azaltımı yapılacaksa bunun yapılacağı yer de belli. Ancak karbon piyasasında alışverişe izin verdiğiniz sürece o ülkelerin üzerinde bir baskı oluşturmak da imkansız hale geliyor. Kendileri çeşitli değerler icat edip, bunları satın alarak günü kurtarıyorlar. Bence bu dolandırıcılıktan daha büyük bir mesele.

Evet, kesinlikle.

Sayıları gördüğümde gerçekten çok şaşırdım. 2005 yılında AB Karbon piyasası zorunlu hale geldi. Yani her bir AB ülkesi karbon salımını açıklamak, azaltma sözü vermek ve bunu raporlamak durumda. İlk dönemde yani 2005-2009 arasında sadece telafi satın alarak hedeflere ulaşmaya izin vardı. Bu dönemde kendi karbon salımlarında en ufak bir azalma yaşanmadı. Şimdi biraz daha sıkı kurallar var. O kadar çok azaltım satın almaya izin yok. Ama hala şirketler üzerinde gerçek bir baskı da yok. Piyasada bin bir çeşit proje var ve bir ton karbon dioksitin fiyatı hala çok çok düşük.

Ama iyi örnekler de var. Kaliforniya’daki bazı üniversiteler, örneğin, telafi satın almayı kabul etmiyorlar. Çalışanların illa ki uçağa binmesi gerekiyorsa üniversitenin iklim fonuna da belli bir oranda katkı yapmaları gerekiyor. O fonda biriken para da binaların izolasyonu, güneş panelleri satın alınması gibi sahici işlerde kullanılıyor. Bu gerçekten iyi bir fikir. Karbonu kim salıyorsa, salımını azaltması gereken de o. ETH Zürih de benzer bir yöntem uyguluyor. Bazı bölümler İsviçre Ulusal Çevre Enstitüsü’yle işbirliği yaparak sadece İsviçre’de hayata geçirilen bazı projeleri finanse ediyorlar. Burada yani Batı Avrupa’da da yapılacak o kadar çok şey var ki. Tarım alanlarının ya da ormanların restorasyonu gibi. Kuzey-Güney farkına yaslanmadan karbon salımını gerçekten azaltacak yöntemlere yatırım yaparak verdiğin zararı telafi etmeye çalışmak mümkün yani aslında.

Muazzam bir pazarlama harikasıyla karşı karşıyayız sanki. Kasım ayının sonunda Easyjet’ten bir eposta aldım. Her uçuşunda binlerce ton karbon dioksiti atmosfere salan bir şirket karbon nötr olduğunu iddia edebiliyor.

Evet özellikle geçen seneden bu yana iklim hassasiyetleri çok moda oldu. Şirketler kendilerini iklim dostu ya da karbon nötr olarak satmaya çalışıyorlar. Bu sene karbon piyasalarındaki büyümenin devasa olduğunu tahmin ediyorum.

Shell sosyal medya reklamı.

Bu kötü şakadan çıkarabildiğim ders karbon-nötr olduklarını söyleyenlerin aslında atmosfere en çok karbon salanlar oldukları. Gerçekten çok düşük karbon emisyonu olan insanlar, toplumlar ve şirketler bu unvanları kullanmıyorlar. Ama Shell karbon-nötr! Bir petrol şirketinin karbon salımlarını sıfırladığını iddia etmesinden daha akıl almaz ne olabilir ki!

Gerçekten de bir pazarlama harikası. İnsanlar bunun bir çözüm olmadığını anlamıyorlar üstelik. Tüm iyi niyetleriyle bu piyasaya yönelip yarattıkları tahribatı telafi edebilmeyi umuyorlar. Bu yöntemin bir çözüm olmasını geçtim aslında sorunun bir parçası. Geçen ay bir konferansta Norveçli bir bilim kadınıyla tanıştım. Norveç, malum, en büyük petrol üreticilerinden biri. Ancak Almanya gibi onlar da çevre dostu imajına çok önem veriyorlar. Almanya ve Norveç bu karbon azaltım projelerinin en büyük yatırımcılarından. Tanıştığım bilim kadını Norveç’te bu meselenin okul kitaplarına kadar girdiğini söyledi. Okullarda kullanılan bir hikaye varmış. Hikayede küçük bir kız rüyasında ormanların yok edildiğini, hayvanların öldüğünü, hayatta kalanların da çok üzgün olduğunu görüyormuş. Sonra başka bir kız geliyormuş yanına. Bu Norveçli kız ona ormanları kurtarması için para veriyormuş. Her şey yoluna giriyormuş, herkes yeniden mutlu oluyormuş. Sömürgeciliğin hikayelerine ne kadar benziyor. Bu sarışın kız tropik ormanı ve içinde yaşayan hayvanları kötü kalpli ve koyu renkli insanlardan kurtarıyor. Çocuklara bunu öğretiyorlar ve tabii ki o paranın petrolden geldiğini de söylemiyorlar.

Hakikaten koyu derili kadınları koyu derili adamların zulmünden kurtaran beyaz misyonerlerin hikayelerini bugüne uyarlamışlar. Tek başına bu bile neyle karşı karşıya olduğumuzun ipuçlarını veriyor aslında.

Haftaya söyleşinin devamında ormanlardan bahsedeceğiz.

COP25 öncesi WMO İklimin Durumu Raporu

1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan tüm ülkeler (bu, aslında dünyadaki tüm ülkeler anlamına geliyor) her senenin sonunda bir Taraflar Konferansı’nda (COP) bir araya gelirler. Bu sene COP25, Şili’de yapılacaktı ama oradaki ortamın izin vermemesi nedeniyle Madrid’e alındı. Genelde dünyada iklimle ilgilenen kuruluşlar ses getirmesini istedikleri raporları COP öncesinde basına açıklarlar.

İklim konusunda her sene yayınlanan en önemli rapor Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) İklimin Durumu raporudur. Ancak bu rapor tüm senenin verilerini içerdiğinden bir sonraki senenin Mart ayında yayınlanır. Gene de sene bitmeden WMO 2019 yılı için bir ön rapor yayınladı. Bilim insanları her ne kadar temkinli konuşsalar da bu rapor önemli bulgular içeriyor.

Hani Paris Anlaşması küresel ısınmanın 1.5 derece ile sınırlandırılması gerektiğini söylüyordu ya, 2019 yılında ısınma, Sanayi Devrimi öncesine göre 1.1 dereceyi geçmiş durumda. Atmosfere şimdiye kadar saldığımız sera gazları daha da ısınmamıza neden olacağından, kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bugün bıraksak bile ısınmanın 1.5 dereceyi bulması ihtimali yüksek artık. O nedenle “11 senemiz kaldı”, “7 senemiz kaldı” türü laflar söylemeyi bırakıp işimize bakmalıyız çünkü aslında vaktimiz kalmadı. İklim için harekete geçmeye ihtiyacımız var, hem de şimdi.

‘En sıcak’ rekorları

2019 insanlığın tarihte yaşadığı en sıcak ikinci sene olacak (eğer Aralık ayı epey soğuk geçmezse). Kasım 2019 ülkemizde yaşadığımız en sıcak Kasım ayı oldu, Aralık ayının başı da aşırı soğuk değil. 2015-2019 arasındaki 5 yıl tarihte yaşadığımız en sıcak 5 yıl, 2010-2019 arası da tarihte yaşadığımız en sıcak 10 yıl oldu.

Rapor her ne kadar karbondioksit, metan ve diazot monoksit (en önemli üç sera gazı) seviyelerinin rekor düzeyde olduğunu söylese de bu ciddi bir anlam taşımıyor çünkü bu üç gazın da atmosferdeki oranları her geçen sene duraklamadan yükseliyor. 2017 yılı da bir rekordu, 2018 de, 2019 da, hatta 2020 yılının da bir rekor olacağını şimdiden söyleyebiliriz. O nedenle basında gördüğünüz “bu sene karbondioksidin atmosferdeki oranı rekor seviyeye ulaştı” laflarına pek kulak asmayın. Eğer bir sene karbondioksit oranı bir önceki seneden daha düşük olursa o gerçekten haber olur, çünkü böyle bir duruma en azından 61 senedir rastlamadık.

Okyanuslar dünya sisteminde üretilen fazla ısının %90’ını emiyor. Okyanuslar bu ısıyı emmiyor olsaydı atmosfer çok daha fazla ısınırdı. Ama buna karşılık okyanuslar da her geçen sene biraz daha ısınıyor. Karadeniz kıyılarımızın normalde sıcak olması bu seneki hamsi miktarını da oldukça azalttı çünkü hamsi soğuk suyu sever. Denizlerin sıcaklığı böyle ısınmaya devam ederse bir zaman sonra hiç hamsi göremeyebiliriz.

Okyanuslar aynı zamanda atmosferdeki fazla karbondioksidin de önemli bir kısmını emiyor. Bundan dolayı da okyanusun yüzey sularında karbonik asit oluşuyor, oluşan karbonik asit de deniz suyunun asitlenmesine neden oluyor. Denizlerin asitlenmesi de denizde yaşayan ve balıkların ana besini olan planktonların kabuklarını eriterek nesillerinin tükenmesine yol açıyor. Bu yıl denizlerdeki asitlenme Sanayi Devrimi öncesine göre %26 artmış.

Bu senenin ilk yarısında 10 milyon insan iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda kalmış. Mozambik’teki Idai siklonu, Hindistan’daki Fani siklonu, Karayiplerdeki Dorian kasırgası ile İran, Filipinler ve Etiyopya’daki seller bu göçlerin başlıca nedenleri olmuş. Senenin sonunda göç eden insan sayısının 22 milyonu aşması bekleniyor.

2019 yılında bir yandan Alaska ve Sibirya, diğer yandan da Avustralya orman yangınları ile boğuşmak zorunda kaldı. Güney yarım kürenin yazı daha başlamamış olmasına rağmen Avustralya ve özellikle Sidney çevresi şimdiden önemli yangınlarla boğuşuyor. Orman yangınları nedeniyle Sidney çevresinde neredeyse göz gözü görmez durumda ve  hava kirliliği yer yer çok yüksek seviyelere ulaştı.

İklim değişikliğinin bizleri en fazla etkileyen ve etkileyecek tarafı yağış rejimindeki değişikliklerdir. Gökten düşen su miktarı azalmıyor, hatta hafifçe artıyor bile olabilir. Ancak bu yağışın düştüğü yerler ve zaman değişiyor. Bize gerekli ve istediğimiz zamanda, istediğimiz kadar değil istemediğimiz zaman ve yerde yağıyor. Bu nedenle de dünyanın çeşitli yerlerinde aynı anda hem kuraklık hem de seller görülebiliyor. Bunun sonucu olarak da tüm dünyadaki gıda güvenliği her geçen sene biraz daha tehlikeye giriyor. Artan nüfusla azalan gıda güvenliği birleştiğinde ise her an patlamaya hazır bir bomba haline geliyor yaşadığımız gezegenin çoğu noktası. Bunu önlemenin tek yolu ise olabildiğince kısa sürede iklim krizini durduracak önlemleri almaktan geçiyor.

Keşke siz de Ali’yi tanısaydınız – Mehtap Doğan

“Hayatınızdaki dönüm noktalarını sayın” deseniz, hiç tereddüte düşmeden, birisi Aligül ile tanışmam derim. Ne yazık ki bunu ona söyleyecek fırsatım hiç olmadı.

8 Mart Gece Yürüyüşü ile ilgili bir toplantı sırasında tanıştım Aligül ile. Sanıyorum, 8 Mart yürüyüşünde neden LGBTİ+’lar da olmalı üzerine tartışıyorduk. Ben o toplantıya kadar eşcinsellerle ilgili önyargılarım yok zannediyordum, çünkü insanların geçmişlerinde tacize, tecavüze uğradıkları, “kız gibi” yetiştirildikleri, “erkeklere özendikleri” için gey ya da lezbiyen olmadıklarının farkındaydım. Eşcinselliğin tedavisi olan bir hastalık değil, cinsel yönelim olduğunu savunuyordum. Benim de eşcinsel arkadaşlarım vardı, ama bütün eşcinselleri komik ve eğlenceli bulmuyordum. Sadece solcuların, yazarların, şairlerin ve zengin çocuklarının eşcinsel olmadıklarını, eşcinsellerin hepsinin kedi sevmediğini ve sanatla ilgilenmediğini biliyordum.

Bütün bunlara rağmen ayrımcı, ötekileştiren bir dile sahip olduğumun, içten içe sorguladığımın, zaman zaman yargıladığımın, lezbiyen, gey, biseksüel, transgender ve interseks bireyler hakkında çok az şey bildiğimin de farkında değildim. Ali ile yaptığım tek konuşma sayesinde öğrenmem gereken ne çok şey olduğunu anladım. Bana sabırla cinsel tercih-cinsel yönelim, trans-travesti-transgender, lezbiyen-trans erkek arasındaki farkları detay detay anlatmasaydı, nasıl yok sayıldıklarından, görünmez olduklarından, hak mücadelelerinden bahsetmeseydi, muhtemelen LGBTİ+ hakları konusunda bu kadar hızlı yol alamazdım.

 

Türkiye’nin ilk trans erkek örgütlenmesi olan Voltrans’ın kurucularındandı Ali. Hayatı hep mücadeleyle geçti. Son nefesini verene kadar bu alanda mücadele etmesine, politik tartışmalarda sözünü esirgememesine, sadece LGBTİ+’ların değil kadınların da sorunları üzerine çokça kafa yormasına rağmen pek çok kadın, trans erkek, bekar anne gibi jinekoloğa gitmekten çekindi ve sırf bu nedenle geç teşhis edilen rahim kanseri yüzünden 26 Eylül 2013’te aramızdan ayrıldı. Ali’nin gidişi, LGBTİ+’ların sağlık hakkına erişiminin önündeki engelleri bir kez daha görünür kılmakla kalmadı, “farklı” olmanın yarattığı zorlukları da görmemizi sağladı.

Atanmış değil, seçilmiş aile

Kaos GL Derneği’nin ilk üyelerinden olan ve Lambdaistanbul için gönüllü çalışmalar yapan Ali, interseks mücadelesinin de öncülerindendi. Trans erkeklikle ilgili mücadelenin görünür olması, cinsel istismar ve şiddet konuları onun için çok önemliydi. Hayatına dokunan mevzuları bir şekilde görünür kılıp kendi mücadelesinin parçası yapıyordu ve etrafındaki insanları bu mücadeleye katıyordu. Bıkmadan, usanmadan bulunduğu her ortamda transları anlatır, transfeminizm üzerine çeşitli yazılar yazar, çeviriler yapardı. Hastaneye yatırıldığında da yazmayı bırakmadı. Eli kalem tutamaz hale geldiğinde ise, trans dostu Ulaş’tan katibi olmasını talep etti.

https://www.youtube.com/watch?v=6ERjEi4Mc9U

 

Ali’nin babası yaşlı ve hastaydı, annesini erken yaşta kaybetmişti, tek çocuktu ve pek akrabası yoktu. LGBTİ+ ve feminist hareketlerden yoldaşları, dostları, onun deyimiyle “atanmış değil, seçilmiş ailesi” tedavi sürecinde inanılmaz bir dayanışma gösterdi. Hasta olduğunda onca insanın pervane olması tesadüf değil, harcadığı emeğin küçük bir karşılığıydı.

Ali Destek Grubu adında bir e-posta grubu kuran, nöbet çizelgeleri oluşturan, keyfi yerine gelsin diye videolar hazırlayan, işten, okuldan çıkıp refakatçi olmak için hastaneye koşan arkadaşları bakımını üstlenmekle kalmadılar, her defasında kimlik adıyla veya “… Hanım” diye seslenen hastane personeline, “Ali Bey” dedirtmeyi de başardılar.

Kürtler, milliyetçiler, feministler, homofobikler, LGBTİ+’lar, plaza çalışanları, anarşistler gibi farklı kesimlerin aynı zeminde direnmesini mümkün kılan Gezi direnişinin sürdüğü günlerde Ali hastanedeydi. Sokaktaki direnişin, hastane odasında direnen arkadaşlarına güç vermesi umuduyla ona bir penguen aldılar, odasını parktan fotoğraflarla, resimlerle kapladılar, kapısına “Diren Ali Bey” afişi astılar…

Direnemedi… 

Aligül 26 Eylül 2013’te aramızdan ayrıldı. O gün Karacaahmet’in pek de alışkın olmadığı bir “cemaat” vardı. Sadece bir kez sohbet etmiş olmamıza rağmen, haberi aldığımda içim çok yanmıştı. Cenazede LİSTAG; LAMBDA, SPOD, SFK, Mor Çatı, İFK gibi çeşitli LGBTİ+ ve feminist örgütlerde politika yapanlar ağırlıktaydı. “Kadınlar arkaya, erkekler öne geçsin” uyarısının hiçbir anlam ifade etmediği, cinsiyet ayrımcılığı için mücadele veren bir kalabalık…

Ali cenazesini trans dostlarının yıkamasını, “er kişi” diye uğurlanmayı istiyordu. Öyle de oldu. LGBTİ+ bayrağı ile sarmalanan tabutunun üzerine pembe değil, mavi isimlik koyduruldu. İmam hem Ali’nin kendi talebini, hem de ailesini gözeterek cinsiyetsiz bir dil kullanmaya gayret etti, Ali’nin kimlik ismini kullanmadan ve ‘hatun kişi’ demeden helallik istedi.

Ali Aligül Arıkan Kütüphanesi katkılarınızı bekliyor

Pembe Hayat Derneği, Ali’nin doğum günü olan 10 Eylül’de, bir kütüphane oluşturduğunu duyurmuştu. İşte o kütüphanenin kapıları geçtiğimiz günlerde Ankara’da aralandı. 20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası kapsamında açılan Ali Aligül Arıkan Kütüphanesi’nde feminizm, transfeminizm, LGBTİ+, kuir içerikli kitaplar ve yayınlar bulunuyor. Aligül’ün adını ve mücadelesini yaşatmak amacıyla kurulan bu kütüphane katkılarınızı bekliyor. Kütüphaneye bağışta bulunmak isterseniz 0532 462 17 05 veya 0312 433 85 17 numaralı telefonları arayabilir ya da [email protected]’dan bilgi edinebilirsiniz.

Ali, Boysan, Zeliş ve Mert’e özlemle…

Orman diye diye (7): Ormanları kim yönetiyor?

Hemen şunu söyleyerek başlayayım, ne ormanı ne de başka bir ekosistemi yönetmek kimsenin haddine değil. Sadece yönettiğinizi sanırsınız ama doğanın kendi kural ve dengelerini uzun süreli olarak kontrol altında tutamazsınız. Tutmaya kalkar ya da tuttuğunuzu sanma cehaletine yenik düşerseniz başınıza gelmedik bela kalmaz ki, bu yazıyı okuyacakların örnek göstermeme hiç ihtiyaç duymadıklarını adım gibi biliyorum. Ormanları kim yönetiyor derken sorduğum şey, aslında toplumun ormanlardan beklentilerini karşılamak üzere kurulmuş olan organizasyonları kimin yönettiği.

Geçen yazıda bahsetmiştim, ilk orman örgütü 1839 yılında Ticaret Bakanlığı’na bağlı olarak kuruluyor. Tarihsel süreç içerisinde bu örgüt ad değiştiriyor, bağlı olduğu bakanlık değişiyor, bağımsız bir orman bakanlığı kuruluyor, kapatılıyor ve bu öykü günümü kadar böylece sürüp geliyor. Yine geçen yazıda bahsettiğim gibi 1857 yılından beri ormancı uzmanlar yetiştiren eğitim kurumlarımız var. Anlayacağınız, ormancılığın düzgün yapılması, orman kaynaklarının doğru yönetilmesi için yeterli bir kültür Türkiye’de fazlasıyla var. Gel gelelim ormanlarımızın hali ortada. Peki, sorun ne?

Öncelikle söylemeliyim ki, bir ülkenin genel yapısı ile tüm sosyal bileşenleri bağ içerisindedir. Biz konumuz gereği ormanları ve ormancılığı konuşuyoruz. Rahatlıkla bir okuyucu çıkıp “Bu ülkede ne iyi ki ormanlar ve ormancılık kötü olmasın?” diyebilir. Haklıdır da. Fakat çözümü ararken alt bileşenlere bakarak geneli tanımlamaya çalışmak çok da hatalı olmasa gerek. Aksi durumda hiçbirimiz ne eğitimi, ne adaleti, ne ekonomiyi ne de diğer toplumsal sorunları ayrı bir başlık olarak tartışabiliriz. Demeye çalıştığım, genelin alt bileşenlere etkisini gördüğümüz kadar alt bileşenlerin geneli şekillendirdiğini de gözden uzak tutmamalıyız.

Konumuza dönersek, önceki yazılarda ormanlar ve ormancılığın durumu ile ilişkili olarak, iğneyi kendine batırma faslından ormancılara epey vurdum. Fakat umudun da yine bin bir cefayla ormanlar için gecesini gündüzüne katan “canım” ormancılarda olduğunu söylemeyi ihmal etmedim. Ne var ki ormancılar kendi başlarına iş yapmıyorlar. Doğal olarak belirli kurumsal yapılar içerisinde faaliyet gösteriyorlar. Bu kurumsal yapıların tepe yönetimleri de siyasetçiler tarafından atanıyor.

Türkiye’de 1969 yılından günümüze kadar tam 50 yıldır, bazen bağımsız olarak bazen de diğer bazı bakanlıklarla (tarım, köy işleri, çevre, su işleri) birleşik olarak Orman Bakanlığı var ve ülkedeki en üst düzey ormancılık kurumu bu bakanlık. Yer yer kesintiye uğrayan ve ne derece demokratik olduğu tartışmalı olan bu süreçte bakanları atama yetkisi çoğunlukla siyasetçilerin elinde oldu. Ancak siyasetçiler bu yetkiyi kullanırken uzmanlığı ne derece göz önünde bulundurdu acaba?

Halen Tarım ve Orman Bakanı olan Bekir Pakdemirli, ekonomist.

50 yılda 24 bakanın beşi ormancı

Sayılarla konuşalım: 50 yılda 24 farklı orman bakanı görev yapmış. Bunların sadece beşi ormancılık eğitimi almış. Hadi bakanlıkların tarımla bağlantısı nedeniyle ziraatçıları da bir kenarda tutalım.[1] Makina ve inşaat mühendisleri, iktisatçılar, asker kökenliler, hukukçular cirit atmış orman bakanlığı koltuğunda. İnanmazsınız lise mezunu tüccar bile var orman bakanlığı yapan. İnanmayan kayıtları kontrol eder ya da dipnottaki linkten tam listeye bakabilir.[2] Malumunuz, mevcut orman bakanı da bir iktisatçı.

Gelecek eleştirileri duyar gibi oluyorum: “Bakan olabilmek için o alanda eğitim almış olmak şart mı?”, “Ormancılık eğitimi almış olup ormanların çanına ot tıkayan bakanlar yok mu?”, “Yönetimi bilmek, demokratik olmak, uzmanlığa saygı göstermek, açık fikirli olmak hiç mi önemli değil?” Merak etmeyin bunları gayet iyi biliyorum. Hepsi doğru sorular. Ama önce şu dipnottaki sağlık bakanlarına bir göz atın.[3] Benim itirazım tam da buna işte! Sağlık bakanı atarken ille hekim olsun hassasiyetini gösteren siyasetçi, konu ormana gelince neden aynı hassasiyeti göstermiyor? Yoksa elbette çok kötü işler yapan, ormancılık eğitimi almış bir orman bakanı olabileceği gibi çok iyi işler yapan ormancılık eğitimi almamış bir orman bakanı da pekala olabilir. Çünkü iyi işler yapmış olmak için o alanda eğitim almış olmak yeter şart değildir. Ama bu kadar göz ardı edilmemesi lazım olan bir gerek şart da mı değildir? Değilse sağlık bakanlarına gösterilen hassasiyetin gerekçesi nedir?

Ben size cevabı vereyim: Sağlık (elbette) çok önemli bir konudur siyasetçinin gözünde. O nedenle sağlığın bakanı mutlaka bir hekim olmalıdır. “Ama orman ve ormancılıkta ne var ki?” diye düşünür siyasetçi. Atarım bir bakan, koyar yanına bir iki müsteşar, olur biter.

Bir önceki Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, inşaat mühendisi.

Ormanı önemsemeyen insanı da önemsemez

Dur, siyasetçi! O iş öyle değil, o iş öyle “hiç” değil! Ormanı ve ormancılığı anlamak her babayiğidin harcı olamaz. Bu ülkede başka hiçbir insanın adım atmadığı dağları, uçurumları, yarları, vadileri, kanyonları adım adım gezen, avucunun içi gibi bilen; ağacını, otunu, böceğini, çiçeğini evladı gibi seven; köylüsünün derdini kendi derdi bilip gecesini gündüzüne katan çok değerli ormancılar var. Ararsan bulursun bunların içinden diğer niteliklere de sahip olanı. Yeter ki ormanı önemse. Ormanı önemsiyorsan insanı da önemsiyorsundur çünkü. Tersinden de okunur bu. Yani ormanı önemsemeyen insanı da önemsemez. Aksi durumda, ormanı önemsemez ya da ona sadece ekonomik bir kaynak olarak bakıp ona göre birini ormana bakan atarsan ne mi olur? Bu sorunun cevabını üç dönem Meclis çatısı altında çalışmış bir ormancı olan Seyfettin Yılmaz, 2013 yılında bir panelde yaptığı konuşmada şöyle veriyor:[4]

“…Bunlar yaşanırken orman bakanlığında neler oluyor? Şunu açık yüreklilikle ifade ediyorum. Bakın değerli arkadaşlar, bugün orman bakanlığının üst düzey yönetiminde ormancı çalışanı yok.

“Orman bakanı öyle bir kadro ile çalışıyor ki, orman bakanı kendisine şiirler düzen genel müdürlerle çalıştığı için sanıyor ki ormancılık tarihinde devrim açtı. Yani bir genel müdür düşünebiliyor musunuz, 35-40 yıl genel müdürlük yapıyor belki,[5] burada aylarca bizimle seminerlere toplantılara katılmıştır ama şöyle bir şiir okuma gerekliliği duyuyor:

Suları şırıl şırıl akıtan

Dereleri gürleten…

 “Bakan da sanıyor ki ben ormancılık tarihinde çığır açtım…”

 Hala böyle düşünenler varsa ben acı gerçeği söyleyeyim; evet bir çığır açtılar ama o çığır, o yol hem ormanlarımızı hem de çocuklarımızın geleceğini bir felakete sürüklüyor. Ormancılık tarihi ne yazık ki böyle yazacak.

****

[1] Ormancılık ve ziraatın farklılıkları benzerliklerinden çok çok daha fazla. O nedenle tarım ve orman bakanlıklarını aynı çatı altında toplamak kesinlikle rasyonel değil. Fakat ana konuyu gözden kaçırmamak için şimdilik bunu kenarda tutuyorum.

[2] http://oksijen.ist/blog/1969-2019-orman-bakanlari

[3] https://www.saglik.gov.tr/TR,11490/bakanlarimiz.html

[4] Türkiye Ormancılığının Son 10 Yılını Tartışıyoruz. Türkiye Ormancılar Derneği Yayını, 2013, Ankara, s. 17-24.

[5] Ormancılık yapıyor demek istiyor olmalı. 35-40 yıl genel müdürlük yapmak mümkün değil çünkü. İki önceki yazıda sözünü ettiğim “aman ormancı” bu tip ormancıdır işte!

Teknoloji, teknolojik gelişimler ve teknoloji kullanımı üzerine denemeler (1)

Özgür bir birey olarak sabah uyandığımızda, kentsel yaşamın sabahına daha ilk adımımızı attığımızda, kent toplumuyla kentin canlı-cansız ekolojik ögeleriyle karşılaştığımızda, kuşkusuz çeşitli teknolojileri kullanıyor olacağız. Teknolojik bilgiler ve araçlar olmadan hemen hemen hiçbir şey yapamayız, hatta düşünemeyiz bile. Teknolojileri kullanmak zorundayız. Burada, karar verecek bir durum yok: Teknolojiye ihtiyacımız var ve bu nedenle, teknolojiler durmaksızın gelişiyor. Ama hangi teknolojiyi, hangi düzeyde kullanmak gerekir? Belki buna karar verebiliriz. Aslında bu konuyu biraz sorun edersek, yani üzerinde düşünürsek ve belki bazı durumlarda biraz titizlenerek teknoloji kullanımı konusuna dikkat edersek, bu bile iyi bir başlangıç olabilir.

Ancak hemen şunu belirtmeliyim ki, evdeki ve özellikle iş yerindeki sabit telefonun bile, özel yaşamıma ve kişiliğime oldukça güçlü bir saldırı olduğunu düşünen, özel otomobili, hatta ehliyeti bile olmayan, ancak masa üstü ve diz üstü bilgisayar kullanan biri olarak, benim böyle bir yazıyı yazabilmem, bazı zorluklar içeriyor. Hatta komik bile olabilir.

Seçme hakkı ve özgürlüğü

Yazacaklarımın “olanaksız”, “saçma” hatta “çağ dışı” sayılabilecek kadar tuhaf karşılanabileceğini de biliyorum. Ancak, sadece ve çok seyrek olarak sabit bir telefon kullanarak kent yaşamımı sürdürüyorum ve bunun akıllı bir telefon kullanarak yaşamaya göre, çok daha sağlıklı ve özgür bir yaşam tarzı olduğunu düşünüyorum. Toplumsal baskıların ve devlet, daha da saçması sermaye tarafından yöneltilen otoriter buyrukların ve toplumsal bir norm haline getirilen çoğunlukçu peşin fikirlerin yarattığı zararlar ve ayrımcılıklar bir yana bırakılabilirse, birey olarak kullanmak istediğim teknolojik düzeyin, kendi özgürlüğümle ve seçme hakkımla ilgili bir konu olduğuna inanıyorum ve bunu (bazı güçlüklerine rağmen) kent yaşamında savunuyorum.

Teknoloji kullanımındaki duyarlığın,

  • Devletin birey üzerindeki denetim baskısını ve denetleyebilme isteğini frenleyebileceği,
  • Rekabetçi pazar yapısının tüketim kışkırtıcılığının biraz etkisizleştirebileceği,
  • İleri teknoloji kullanmanın, her durumda kolaylık ve konfor sağlayacağından kuşku duymamanın (bu nedenle almaşıkların dikkate bile alınması gerekmediğinin) ideolojik bir kurgu olduğu,
  • Ekolojik (kent ve kır) dengeler üzerindeki baskının, biraz hafifletebileceği,
  • İnsanlar arasındaki (yüz yüze ve doğal) etkileşimin artırılabileceği, teknoloji kullanılarak yaratılmış olan hegemonya ve tahakkümün, en azından bazı yabancılaşmaların, azaltılabileceği ve insani ilişki kalitesini artırabileceği,

gibi bazı varsayımlar çerçevesinde, bir tartışma yaratmaya çalışacağım. Elbette bu varsayımları geçersiz ya da “aşırı hayalci” veya “imkansız” ve bu nedenlerle kabul edilemez bulmak da, mümkün…

Devlet otoritesinin müdahale düzenekleri

Kentte (ya da kırda) herkesin, kendisi için uygun (appropriate) teknolojilerin neler olduğuna karar verebileceğini ve yaşamını buna göre düzenleyebileceğini, en azından bunu talep etme hakkının bulunduğunu düşünüyorum. Elbette asıl sorunun, teknolojik gelişmeler nedeniyle merkezi bir devlet otoritesinin, bütün topluma, yaşamın her anına ve giderek en mahrem katmanlarına kadar her şeye müdahale edebilecek düzenekleri kurmasında olduğunu görüyorum. Özellikle Çin’in geliştirdiği telefon teknolojisi ve toplumsal denetim, izleme ve baskı konusundaki haberleri, herkesin okuduğunu ve bildiğini sanıyorum. Ama Çin Devleti’nin uygulamaları kadar açık bir biçimde duyurulmuş olmasa bile, merkezi izleme ve denetim politikalarının nasıl bütün toplumların bütün bireylerinin yaşamına, dolayısıyla doğaya ve ekolojiye müdahale olanaklarına yol açmakta olduğunu, nasıl bir yıkım getirdiğini, sanırım herkes kendi ülkesinde, kendi kentsel yaşamında ve özel yaşamında deneyimliyordur.

Teknoloji ve kullanacağımız teknolojiler konusunda bireyin, toplumun ve doğanın, evrenin ekolojik dengelerinin korunmasının önemli olduğunu düşünerek, seçme özgürlüklerini yeniden gözden geçirmesinin gerekli olduğu kanısındayım. Teknolojik seçimleri, çoğu kez hiç düşünmeden ve tartmadan, ilk göz alıcı konfor vaadi nedeniyle, kolayca yapabiliyoruz. Oysa o teknolojiyi kullanmaya ihtiyacımız var mı gerçekten? Daha düşük bir teknolojiyle de yaşamı sürdürmeyi, daha ekolojik ve bireysel nedenlerle, yeğleyebilir miyiz? Eğer ileri teknolojiyi mutlaka kullanmak gerekiyorsa, hangi düzeyde ve hangi sıkılıkla kullanabiliriz?

Neredeyse, Jules Verne romanlarını çocukken okuyan ilk kuşaktan beri, teknolojik gelişmeler konusunda ideolojik bir koşullanma ile büyüyor bütün çocuklar. Ancak şu temel soru da, her zaman soruldu: Teknoloji ile ilişkimde, teknolojiyi ne kadar ben kullanıyorum ve kullanılan teknolojinin gelişmesi, toplumsallaşması, kamusal bir denetim aracına dönüşmesi ve bir norm olması durumuna doğru olan bütün gelişmeler gerçekleştikçe, teknoloji beni ne kadar kullanıyor? Özetle, ben mi teknolojiyi kullanmalıyım, yoksa teknoloji mi beni kullanacak?

Yukarıdaki sorunun “hileli” bir biçimde formüle edilmiş olduğunu saklayacak değilim. İlk defa ateşi kullanan toplumu ya da taşın kenarını yontarak keskinleştirdikten sonra balta yapanı gördükten sonra, siz nasıl işlerinizi eski teknolojilerle yapmaya devam edebilirsiniz ki? İlerleyen teknolojiler, adım adım, sizi kendisine mecbur eder. Kural bu. Evet. Ancak teknolojik gelişme hızı, bireyin ve toplumun, bu teknolojilerin kazanımları ve zararları hakkındaki hesaplamaları yapabilme hızını çok aşmışsa; öyle ki teknolojik gelişme karşısında hesaplama bile yapmadan onu kabul etmek durumuna mahkum olmuşsanız (bugün olduğu gibi), bireysel (dolayısıyla toplumsal) karşı duruşlar, olanaksız hale gelmeyecek midir?

Toplumsal edilgenlik

Birey ve seçeceği teknolojik düzey ya da daha güç olanı, toplum ve teknoloji seçimleri, hatta daha da güç olanı, devletin veya sermayenin merkezi yönetilen otoritesinin sizi bazı teknolojileri kullanmak zorunda bırakması. Böylece bizi (ve toplumu) denetleyebilmek için bu merkezi olarak stoklanmış ve sınıflandırılmış bilgiyi, sahip olduğu teknoloji tekelleri aracılığıyla veya ideolojik özendirmelerle, daha da kötüsü gönüllü ve düşünülmeden kabul edilmiş bir toplumsal edilgenliğin norm olması nedeniyle, (örtük bir) zorla kullandırıyorsa, özgür “teknoloji kullanımı seçimi” terimi, hafifsenecek naif bir kavram değil midir?

Teknoloji geliştirmenin (kullanmanın değil) en uzağındaki ülkelerde bile, teknolojik ilerlemelerle ilgili tartışılan tek sorun, teknolojiyi kullanmanın parasal maliyetlerle (bazen de, Türkiye’de, S 400’lerde olduğu gibi, politik-ideolojik propaganda ve iktidar gücü ile) ilgili. Ama ekolojik maliyetler, toplumsal maliyetler, bireysel maliyetler üzerinde, ya hiç tartışılmıyor, ya da tartışmaların soluğu çok cılız.

Gelecek yazıda, bu konudaki tartışmayı biraz daha geliştirmeye çalışacağım. Üçüncü yazıda ise, biraz daha küçük ölçekte (kent) ve genellikle akıllı telefonlar (aslında buradaki “telefon” sözcüğü, o teknolojik aygıtın kimliğini açıklamakta artık çok yetersiz kalmış bulunuyor) teknolojisi çerçevesinde, ne tür durumların gelişmekte olduğunu anlamaya çalışarak, tartışmayı sonlandıracağız.

Yağmur ormanları bilinçle dolu

Yeşil Gazete için çeviren: Özgürel Başaran

1980’den bu yana, gezegenin sıcaklığı 0,8 santigrat derece yükselerek Grönland buzul tabakasının erimesine ve okyanusların asitliliğinin artmasına yol açtı. 1986 ile 2008 arasındaki ortalamaya kıyasla, 2015’te,175 milyon daha fazla kişi sıcak hava dalgalarına maruz kaldı ve 2007 ile 2016 arasındaki meteorolojik felaketler 1990 – 1999 arasındaki ortalamaya kıyasla % 46 arttı. Bunlar, sıcaklıkların artmaya devam etmesi durumunda karşılaşacağımız korkunç olaylara bakılırsa hiç önemli sayılmaz. Yakın zamandaki tahminlere göre küresel sıcaklıklar yüzyılın sonunda 3,2 derece artmış olacak. Bu durum, 175 milyon insanın yaşadığı Hong Kong ve Miami dahil bir çok şehir, kasaba ve köyün sular altında kalması anlamına gelen deniz seviyelerinin yükselmesiyle sonuçlanacak.

Isınmanın insan kaynaklı olduğuna ilişkin kuşkuya yer bırakmayan ölçüde bilimsel kanıt mevcut. Bilimsel literatürdeki taramalar bilim insanlarının % 90’ının iklim değişiminin gerçek ve insan kaynaklı olduğu kanısına vardıklarını gösteriyor. Birçok araştırma ise bu rakamı % 97 olarak veriyor. Ancak kamuoyunda hala iklim değişiminin insan kaynaklı olduğunun gerçekliğine ilişkin kuşkular var. Bu kuşkuyu besleyen, büyük ölçüde fosil yakıt endüstrisinin kuşku tohumları ekmeye yönelik lobi faaliyetleri. Ancak bu durum, aynı zamanda insan bilgisinin çoğunluğunun ne kadar kesinlikten uzak olduğunu yeterince anlamayı başaramamaktan da kaynaklanıyor. Bir çok kişi bilimin “kanıtlanmış doğrular” sağladığına inanıyor ve bu varsayıma karşılık en ufak bir belirsizlik, bir hipotezin, “bilim dışı” ve kanıtlanabilir bilgiden çok bir spekülasyon konusu olarak görünmesine neden olabiliyor.

KURTARICI FELSEFE: Felsefi kuşkuculuk anlamında kuşkuyla sorunu olmayan felsefeci, kesin belirlilik istemenin çok fazla şey istemek olduğunu bilir. Bilim insanlarının insan kaynaklı iklim değişimi konusunda % 97 oranında uzlaşmaya varmış olması yeterinden fazladır.

Felsefe bu konuda yardımcı olabilir. 18. yüzyıl filozofu David Hume felsefe tarihinin büyük kuşkucularından biriydi. Ona göre, bilinçli deneyimimizin gerçekliğe bire bir karşılık geldiğini ortaya koymanın hiç bir yolu yoktu. Örneğin bir masaya ilişkin bilinçli deneyimimizin dış dünyada gerçek, fiziksel bir masaya tam olarak karşılık geldiğini gösterme olanağımız yoktu. Ancak Hume kuşkuculuğun korkulması gereken bir şey olduğunu düşünmüyordu. Olağan hayatımızı sürdürmek için, felsefe yapmayı bir kenara bıraktığımızda dış dünyaya ilişkin kuşkular sabah çiği gibi yok olacaktı.

Bu durumda böyle olasılıkları dikkate almanın ne gereği olabilir? Hume’a göre kuşkucu düşüncenin bir yararı, kanıtlarla daha sağlıklı bir ilişki kurmayı sağlayabilmesidir. İnsanların çoğunluğu dogmatik görüşleri benimsemeye hazırdır. İnançlarını uzlaştırmaya ya da dengelemeye çalışmak, hırslarına aykırı olduğu için rahatlarını kaçırır, bu yüzden de taviz vermezler. “Ancak bu tür dogmatik akıl yürütücüler insanın anlayış yetisinin en mükemmel olduğu durumlarda bile sahip olduğu en şaşırtıcı eksikliklerini görebilselerdi,” der Hume, “bunun üzerinde düşünmek onları doğal olarak daha alçakgönüllü ve temkinli olmaya iterdi ve böylece kendilerini beğenmişlikleri gibi, karşıtlarına yönelik önyargıları da azalırdı.”

Hume’un dogmatik eğilimlere ilişkin anlamlı tanımlamasının bugün hala doğruluğunu koruduğunu görmek beni şaşırtıyor. Karşılıklı kutuplaşmaların arttığı, insanların belirli bir konudaki kanılarını, farklı görüşlerde en ufak bir gerçeklik payı olabileceğini reddederek güçlendirip belirsizlikten kaçtığı bir çağda yaşıyoruz. Ancak Hume’un işaret ettiği gibi bu tür bir inatçılık, bir dış dünyanın varlığına ya da evrenin beş dakikadan fazla varlığını sürdürmüş olduğuna ilişkin inançlarımız gibi en temel inançlarımız bile yüzde yüz kesinlikle doğrulanamaz. Felsefe eğitiminin bir çok değerli özelliğinden biri de kuşkunun önemini öğretmesidir.

Bu, iklim değişimi ile ilgili kuşku konusunda nasıl bir katkı sağlar? Paradoksal olarak, aşırı kuşkunun çaresi daha köktenci bir kuşku türüdür. Komplo teorileri ancak kesinlik beklenen bir ortamda yaşatılabilir, çünkü bu ortam hiç bir zaman karşılanamayacak bir beklenti oluşturur. Eğer kişi çok az şeyin, hatta ayaklarının var olup olmadığını bile kesin olarak bilinemeyeceğini anlarsa, yüzde yüz kesinliği olmayan olasılıklarla daha kolay başa çıkabilir. Eğer yüzde yüz kesinlikte bilinebilen bir bilimsel gerçeklik fikriyle yola çıkarsanız, o zaman bilim insanlarının “sadece” yüzde 97’sinin kabul ettiği bir gerçek inanılır olmak için çok fazla belirsizlik içeriyor gibi görünebilir. Ancak kuşkucu felsefeci kesinlik bekleyecek olursa felsefi bir zombiyle arkadaşlık ediyor olma korkusu yüzünden hiç bir zaman biriyle anlamlı bir ilişki kuramayacaktır. İnsanlık durumunu doğru biçimde anlamak, kesinlikten daha azının güvenmek için yeterli olduğunu kabul etmek demektir. Aslında inanç ve pratik katılım için kesinlik eşiğinin çok daha aşağısı yeterlidir.

Topyekun Ruhçuluk (panpsychism) doğal dünya ile ilişkimizi dönüştürebilecek, entelektüel olarak geçerli bir görüştür.

Kuşkucu felsefecilerin, doğrular kesin olarak kendilerine gösterilene kadar sinik bir biçimde inançları ittiğini düşünme eğilimindeyiz. Aslında felsefi kuşkuculuğu gerçekten benimsemiş bir felsefeci mutlak kesinlik istemenin çok fazla şey istemek anlamına geldiğini bilir. Bilim insanlarının % 97’sinin uzlaşmış olması yeterlidir.

İnsan eliyle oluşturulan iklim değişimine ilişkin kuşkulu kuşkuları bir kenara bırakırsak, iklim değişikliğine karşı harekete geçme konusundaki yetersizliğimiz çok tuhaf. Ana vatanım olan Britanya‘da halkın % 64’ü iklim değişiminin gerçek olduğuna ve genellikle insan eliyle yaratıldığına inanıyor, ancak eyleme geçmek için çok az politik baskı var. Çok sayıda uluslararası anlaşma sorunu çözmekten uzak görünüyor. 196 ülkenin küresel sıcaklık artışının 2, ideal olarak da 1,5 derecenin altında kalması hedefini yerine getirmek için verdiği özel taahhütleri içeren 2015 Paris İklim Anlaşması daha önceki anlaşmalardan daha ilerideydi. Sorun şu ki, Climate Action Tracker‘a göre, dünyadaki ülkelerin çoğu 2 derece hedefini bile tutturmaktan uzak görünüyor. Bu, Donald Trump‘ın 2017’de ABD‘nin Paris Anlaşmasından çekilmesine karar vererek söz konusu başarısızlığı daha da kötüleştirmesinden önceki durumdu.

Diyelim ki yarın, bir göktaşının 15 yıl içinde gezegenimize çarpacağını ve iklim değişimine eşdeğer ölçüde felaketlere yol açacağını keşfettik. Kuşkusuz hükümetler bir araya gelip bu trajedinin önlenmesi için bir yol olup olmadığını araştırırdı. Eğer bir yol bulunsaydı da, örneğin göktaşının küçük parçalara ayrılarak yok edilmesi gibi, bu durumda da bu projeyi hayata geçirmek için gereken kaynaklar ayrılır, politik irade ortaya konurdu. Ancak halen sıcaklığın felaket doğuracak ölçüde artması sonucu gezegenimizin zarar göreceğini ve bu konuda önlem almak için yapabileceğimiz bir şeyler olduğunu bilmemize karşın insanlar, üzerlerine düşeni yerine getirmek için harekete geçmekten aciz görünüyorlar.

İklim felaketini önlemekte başarısız olmamızda felsefi dünya görüşümüzün etkisi olabilir mi? Yazar ve aktivist Naomi Klein, bilimsel ve endüstriyel devrimlerin yaygınlaştırdığı zihin-beden ve beden-yeryüzü ikiciliğinin bu başarısızlıkta asıl rolü oynadığını savunuyor. İkicil bakış açısı, doğal dünyayı insan varoluşunun kutsanmasını temellendiren bilinçten yoksun bir mekanizma olarak algılar. Doğa saygı duyulacak bir varlık olmaktan çok, sömürülecek bir şeydir. Klein, özellikle bilim insanı ve felsefeci Francis Bacon‘ı, “Britanyalı elitleri yeryüzünü saygı duyulması ve alçakgönüllülükle (ve bir ölçüde korkuyla) yaklaşılması gereken hayat verici bir ana olarak görmekten tümüyle vazgeçmeye ve onun zindancısı olmaya ikna etmesi yüzünden” suçlar.

Varolan bilimsel paradigmamızın ikicil olmaktan çok materyalist olduğunu düşünürsek, sorunu nasıl ikicilik olarak tanımlayabiliriz? Materyalizm, bilim dünyasının büyük ölçüde resmi görüşünü oluştursa da, sıradan halkın genel görüşü olup olmadığı belirsizdir. Aslında materyalist David Papineau‘un tartıştığı üzere materyalizmin savlarını kabul edenler arasında bile bilinçli deneyimlerin beyinde ortaya çıkan fiziksel süreçlerden oluştuğunu kabullenmek psikolojik bakımdan neredeyse olanaksızdır. Gizli ikicilik, bilince ilişkin sorunlar tartışılırken, sanki bilinç beyindeki fiziksel süreçlerin yarattığı bir çeşit gazmışçasına, fiziksel süreçlerin nasıl bilinçli deneyimlere “yol açtığı” ya da bu deneyimleri “ortaya çıkardığı” gibi sorular sorulmasıyla kendini belli eder. Anne ve babam beni üretti ve böylece ben anne ve babamdan ayrı bir varlığım. Benzer biçimde eğer bilinç beyin tarafından üretiliyor olsaydı, aynı bir çocuğun ana ve babasından ayrı ve farklı bir varlık olması gibi, beynin fiziksel işleyişinden ayrı ve farklı bir şey olurdu.

Papineau, bunun materyalizmi destekleyen ezici sayıdaki savları çürüttüğünü düşünmüyor. Bu durumun sadece insanların ikici biçimde düşünmekten kendilerini alıkoyamamalarından kaynaklanan psikolojik bir gerçek olduğunu düşünüyor. Resmi dünya görüşümüz biyolojik sistemlerimizi mekanik yapılar olarak ele aldığı için çoğumuz bilincin bu mekanik biyolojik sistemlerin üzerinde ve ötesinde bir şey olduğu sonucuna varıyoruz. Başka bir deyişle, gizli ikiciler haline geliyoruz.

İkicilik doğayla sağlıksız bir ilişki yaratabilir. Bir ayrılık duygusuna neden olur. İkicilik madde dışı bir zihin olarak içinde var olduğumuz mekanik dünyadan çok farklı türde bir şey olduğumuzu ima eder. Ontolojik açıdan söylersek, bir ağaçla ortak hiç bir yönüm yok. Eğer ikici görüş doğruysa, doğayla hiç bir gerçek bağımız yoktur. İkicilik doğanın kendi içinde hiç bir değeri olmadığı anlamına gelebilir. Eğer doğa tümüyle mekanikse, o zaman sadece bizim için hayatta kalmamız için ya da duyularımıza uyararak zevk verici deneyimler elde etmemiz için faydalı olmasından kaynaklanan bir değeri olabilir. Bu noktada ikici düşüncenin doğanın kendi içinde değerli olarak görülmeyip kullanılması gerektiği yönünde bir anlayışı güçlendireceği kaygısı ortaya çıkar.

Felsefi dünya görüşümüz iklim felaketinden kurtulmadaki başarısızlığımızdan sorumlu olabilir mi?

Bu dünya görüşüne uygun biçimde ağaçlara sarılmanın duygusal bir aptallık olarak görülmesi şaşırtıcı değildir. Bir insan neden bir mekanizmaya sarılsın ki? Yüzeysel olarak doğa güzel ve yaşam enerjisiyle dolu görünebilir, belki doğayla pek çok karşılaşmamızda buna inanmamak elimizde değildir. Ancak entelektüel dünya görüşümüz doğanın karmaşık bir mekanizmadan fazla bir şey olmadığını söyler. Doğanın böyle algılandığı bir durumda ona gerçek bir yakınlık hissetmek zordur.

Descartes, bugün pek az ikici kendisiyle aynı görüşü paylaşsa da, hayvanların mekanizmalar olduğuna inanacak kadar ileri gitmiştir. Hemen hemen herkes, insan dışındaki bir çok hayvan türünün de bilinçli olduğunu kabul edebilir. Materyalizmi gerçekten kabul etme konusundaki yetersizliğimizi dikkate alacak olursak, hayvanların da beyin süreçlerinin bilinci “oluşturduğunu” düşünebiliriz. Bilinçli canlılar oldukları için hayvanlar da (ya da en azından bilinçli zihinleri) kendiliğinden değer taşır. Ancak ikici dünya görüşüne göre, bilinçli canlılar olarak biz insanlar ve diğer hayvanlar birbirimizden tamamen ayrı durumda fiziksel dünyanın duygusuz mekanizması içinde barınırız. Doğayla bağlantı kurduğumuzda kendiliğinden bütünleşmiş, birbiriyle bağıntılı varoluş içinde hissettiğimiz ekosistem algısı ikici anlayışımıza uymaz, doğayı sadece fiziksel olarak gördüğümüz sürece de, ikici anlayışı kabul etmekten vazgeçemeyiz.

Doğal dünyayla ilişkimizi dönüştürme potansiyeli olan alternatif bir görüş varsa o da topyekun ruhçuluktur. Materyalistler ve ikiciler bilincin sadece insanların ve diğer hayvanların beyinlerinde yer aldığını düşünürken, topyekun ruhçular bilincin tüm evrene yayılmış ve kütle ve enerji kadar temel bir yapı taşı olduğuna inanır. Eğer topyekun ruhçuluk doğruysa yağmur ormanları da bilinçle doludur. Bilinçli varlıklar olarak, ağaçlar kendi içlerinde değer taşır: Bir ağacı kesmek etik açıdan önem taşıyan bir hareket haline gelir. Topyekun ruhçuluk görüşüne göre insanlar doğal dünyaya derinden bağlıdır: Bir bilinç dünyasında yerleşik olan bilinçli varlıklardır.

Bu görüş çoğunlukla yanlış anlaşılmıştır. Pan: Her şey ve psişe: Zihin kelimelerinden oluşan kelime köklerine bakarak topyekun ruhçuların her tür cansız nesnenin zengin bilinçli hayatlara sahip olduğuna inandıkları sanılmıştır. Örneğin çoraplarınızın varoluşsal bir bunalım döneminden geçiyor olduğuna inanmak gibi.

Topyekun ruhçu dünya görüşüyle yetiştirilmiş bir çocuk için, bir ağaca sarılmak bir kediyi okşamak kadar doğaldır.

Topyekun ruhçuluğu bu biçimde yorumlamak yanlıştır. Topyekun ruhçular her şeyin bilinçli olduğunu düşünmezler. Fiziksel dünyanın temel yapıtaşlarının bilinçli olduğunu düşünürler, ancak bu parçaların her rastgele birleşiminin bilinçli bir özneyi ortaya çıkaracağına inanmaları gerekmez. Çoğu topyekun ruhçu, çoraplarınızın bilinçli olduğunu kabul etmezken onları oluşturan şeylerin bilinçli olduğunu vurgulayacaktır.

Belki daha da önemli olan, topyekun ruhçuların bizimkine benzer bir bilincin her yerde olduğuna inanmamalarıdır. İnsanların sahip olduğu karmaşık düşünce ve duygular, doğal seçilim sonucu oluşan milyonlarca yıllık evrimin sonucudur ve tekil parçacıklarda buna benzer bir şey yoktur. Eğer elektronlar bazı deneyimler yaşıyorsa, bunlar bizim hayal edemeyeceğimiz kadar basit bir biçimde olmalıdır.

İnsanlarda bilinç, soyut ve karmaşık duygular, düşünceler ve duyumsal deneyimlerden oluşan gelişkin bir olgudur. Ancak bilincin daha basit biçimlerde de var olabileceğini düşünmek de bu bilgiyle uyumsuzluk içermez. Bir atın bilinçli deneyiminin bir insanınkine, bir tavuğun deneyimlerinin de atınkine kıyasla daha az karmaşık olacağını düşünmek için yeterli nedenimiz var. Organizmalar basitleştikçe belki de bir noktadan sonra bilincin ışığı birdenbire söner, daha basit organizmalar hiç bir deneyim yaşamıyor olabilir. Ancak aynı zamanda bilinç ışığının tamamen sönmek yerine, sinekler, böcekler, bitkiler, amipler ve bakteriler örneğinde olduğu gibi, organik yapının karmaşıklığı azaldıkça kararıyor olması da mümkündür. Topyekun ruhçu için bu kararma ancak tamamen kapanmama süreci, inorganik maddeyi de kapsayacak biçimde yaygınlaşır, temel fiziksel varlıklarda – belki elektron ve quarklarda, kendi basit yapılarını yansıtacak biçimde bilincin son derece ilkel formları bulunabilir.

Topyekun ruhçuluğun asıl çekici yönü, gözlem verilerini açıklamaktan çok bilincin gerçekliğini açığa çıkarmasıdır. Bilincin gerçek olduğunu biliriz, bu yüzden onu bir şekilde açıklamamız gerekir. Eğer gerçekliğe ilişkin genel bir teoride bilince yer verilmezse o zaman bu teori doğru olamaz. Topyekun ruhçuluk, bilinç kavramını bilimsel dünya anlayışımızla bağdaştırmanın bir yolunu gösterirken, bir yandan ikicilikten, bir yandan da materyalizmden kaynaklanan derin sorunlardan kurtulmamızı sağlıyor. Ayrıca gerçekliğe ilişkin çizdiği resim, zihinsel ve manevi bakımdan daha sağlıklı olmamıza katkıda bulunmaya elverişli.

Yazar Naomi Klein suçu ‘zihin ve beden arasındaki yıpratıcı ayrılıkta’ görüyor.

Diğer insanlara nesneler gibi değil, değer ve amaç içeren duyarlı merkezler olarak yaklaşıyoruz. Yakınımızda olduklarında varlıklarını hissediyoruz ve davranışlarının bireysel iradelerinden kaynak bulduğunu düşünüyoruz. Çocukların ağaçları ve bitkileri aynı şekilde deneyimlemek üzere yetiştirildiklerini, bir bitkinin ışığa doğru hareketini onun yaşamak için bilinçli isteğinin ve yöneliminin bir ifadesi olarak görebildiklerini, ağacı bireysel bir duyarlılık merkezi olarak kabul ettiklerini hayal edelim. Topyekun ruhçu bir dünya görüşüyle yetiştirilen bir çocuk için bir ağaca sarılmak, bir kediyi okşamak kadar normal bir davranış olarak görülürdü. Böyle bir kültürel değişimin etkilerini öngörmek kolay değil, ancak topyekun ruhçu bir kültürde yetiştirilen çocukların doğayla çok daha yakın bir ilişki kuracağını ve doğal varlıkların korunmasına daha fazla değer vereceğini varsaymak mantıklı olur.

Son yıllarda Suzanne Simard, Monica Gagliano ve Ariel Novoplansky tarafından yürütülen bitkilerle ilgili araştırmalara dayanarak, bitkilerin iletişim kurduklarını, öğrendiklerini ve hatırladıklarını artık anlamış bulunuyoruz. Simard, bir orman ağının merkezindeki “ana” ağaçların kendi kökünden gelen ağaçlara daha fazla miktarda karbon vermekle kalmayıp aynı zamanda onların hayatta kalma şansını dört katına çıkaracak biçimde savunma sinyalleri gönderdiğini ortaya çıkardı. Kuşaklar arasındaki bu aktarım özellikle ana ağaçlar öldüğü zaman bilgeliklerini daha sonraki kuşağa aktardığında daha da belirgin hale geliyor. Ağaçların bilinçli bir hayatı olduğunu kabul etmemek için insan merkezci ön yargılar dışında bir neden göremiyorum.

Anlaşılabileceği gibi, bu veganlığın ve vejetaryenliğin etik değerleri bakımından bazı zorluklar yaratabilir. Bir çok vegan ve vejetaryen duyarlı varlıkları öldürmenin ve sömürmenin yanlış olduğunu düşünür. Ancak eğer bitkiler de duyarlılık taşıyorsa, geriye yiyecek ne kalır? Bunlar çok zor etik sorular, eğer kendimiz hayatta kalmak istiyorsak duyarlı varlıkların bir kısmının öldürülmesinin kaçınılmaz olduğu sonucuna varabiliriz. Ama bitki yaşamının bilinç taşıdığını kabul etmek en azından bitkilerin saygı gösterilmeyi ve gözetilmeyi hak eden kendilerine özgü çıkarları olduğunu kabul etmeyi gerektirir.

Bitkilerin zihinsel yaşamına ilişkin anlayışımızdaki bu değişimlerin farkına varan çok az insan var ve bir çoğu ağaçların iletişim kurduğuna ilişkin fikirleri de büyük olasılıkla saçma bulacaktır. Ama bir ormanda yürürken yaşayan bir topluluğun, harıl harıl çalışan bir dayanışma ve destek ağının içinde oldukları öğretildiğinde çocuklarımızın doğayla ilişkilerinin nasıl farklılaşacağını hayal edelim.

1960’ların kültürel devrimcileri doğayla sevgi, saygı ve uyumlu bir birlikte varoluşu içeren yeni bir ilişki kurmayı umdular. Bu umutlar, onları anlamlı kılacak entelektüel bir dünya görüşü var olmadığı durumda havada kaldı. Böyle bir dünya görüşü- topyekun ruhçuluk -şimdi entelektüel açıdan itibar kazanmış durumda. Yeni bilinç biliminin bizi doğayla yeni bir anlaşmaya yönlendireceğini ummak için yeterli nedenimiz var. Tek sorun çok az zamanımızın kalmış olması.

Makalenin İngilizce Orijnali