Ana Sayfa Blog Sayfa 2291

Değişen çocukluk, değişen doğa ve Serhan Ada’nın çocukluk denemeleri

Çocukluğa dair en gerçekçi ve yalın anlatımlardan biri, Virginia Woolf’a aittir. Woolf, çocukluğun insanın sonraki hayatını nasıl etkilediğini şöyle dile getirir: “Birinin geçmişi… Çocukların bahçede koştuğunu görüyorum. Gecede denizin sesi. Neredeyse hayatın kırk yılı, hepsi onun üzerine kurulu, öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.” Onun bu anlatımına daha önce başka bir yazımda da yer vermiştim. Yazar, çocukluğumuzun hayatımızın geri kalanına nasıl tesir ettiğini, nasıl tekrar tekrar geriye baktığımızı öyle güzel anlatır ki! Bu nedenle, Woolf’un dile getirdikleri defalarca hatırlanabilir. Çocuklukta yaşanan her şeyin, iyisi ve kötüsü ile, bizi ve geleceğimizi şekillendirmesi ve her şeyin çocukluğun üstüne inşa edilmesi ne kadar doğru bir tespittir. Çocukluk anavatanımızdır.

Serhan Ada da “Geçen Yüzyılın Ortasında Çocukluk Nesneleri” isimli son kitabı ile, bir kez daha anavatanımızın kapılarını aralıyor. Kitap, Ada’nın köklerinin dayandığı yer olan Girit’e, dedesinin duyduğu özlem ile bitiyor: Anavatana duyulan özlem… Serhan Ada, bunu özellikle mi kurgulamış, yoksa bellek müthiş bir oyunu ile iki nesil öncesinin geçmişini mi kurcalamış bilinmez. Bu soruyu, kitabın yazarına sormak lazım.

Büyülü bir anlatıma sahip olan bu kitap, neleri çağrıştırmıyor ki! Emile Ajar’ın (aslında Romain Gary) “Onca Yolsulluk Varken” romanında nasıl Momo, Madam Rosa’yı gençliğinde neye benzediği görmek için onu geri vitese takıyorsa, Ada da bizleri geri vitese takarak çocukluğumuza götürüyor. Değişen çocukluk ve değişen doğa. Kitapta anlatılan bir çok hikaye, daha doğrusu bellekte kalan bir çok anı, insanın doğa ile olan ilişkisinin 50-55 yıl gibi kısa sürede nasıl tahribat boyutlarına ulaştığını da anlatıyor. Serhan Ada, kitabı tabii ki bu amaçla yazmamış. Kitabın başında kendisinin de belirttiği gibi, Walter Benjamin’den esinlenerek kendi belleğinde kalan sisli anıları gün yüzüne çıkarmaya çalışmış. Ancak farkında olmadan, doğa ile insan ilişkisinin çok kısa bir sürede nasıl değiştiğini de pek güzel anlatmış.

Plastik atıklardan oluşan insan yapımı yedinci kıtanın olmadığı bir dünya, yoğurtçudan yoğurt almak için evlerden götürülen kapların önce darasının alındığı (darasını almak lafını şimdilerde kaç çocuk biliyor acaba?) bir dünya, çocukların sokakta oynayabildiği ve bazı oyuncaklarını kendilerinin imal ettiği bir dünya, balıkların adabı ile avlandığı bir dünya. Bütün bölümleri burada tek tek anlatarak okumak isteyenlerin hayal dünyasına müdahale etmek istemem. Ancak, özellikle doğa ile ilişkilerimizde gelinen noktayı bir kez daha hatırlatmak amacı ile, beni en çok etkileyen bir kaç bölüme değinmek istiyorum.

Balıkçıların lüfer avına çıkmasının ritüeli, balığı büyük bir zarafet ile avlayabilmenin güzelliği, bana doğaya olan şükran duygumuzu ve saygımızı anımsattı misal. Oysa şimdilerde balıklar böyle sabır, emek ve saygı ile avlanmıyor. Trol, gırgır ve daha ne varsa bunlar ile dalınıyor denizlere. Köroğlu, ne güzel söyler, “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” diye. Gerçekten de insanın doğaya, diğer canlılara karşı mert olmayan bir şekilde hükmetme isteği artık sınır tanımıyor.

Serhan Ada.

Çocukların sokaklarda oynayabilmesinin güzelliği de kitapta farklı bölümlerde yer alıyor. Ama çocukların toplandığı alanı anlatan bölüm ayrı bir güzel; o gün oynanacak oyunlara o alanda karar verilmesi ve günün sonunda muhasebenin yapılması için evlere dağılmadan önce gene bu alanda toplanılması… Kitapta anlatılan olaylar ile benim çocukluğum, zaman açısından birebir örtüşmese bile, oyunların sokaklarda oynanabildiği döneme denk gelen bir çocukluk yaşadım ben de. Saklambaç oyununda ebe, çocuklardan birinin adını yanlış söylediğinde çanak çömlek patladı diye bağırırdık ve bu sesler bütün sokaklarda yankılanırdı. Muhtemelen bu sesler, evlerde iş yapan annelerin içlerini ısıtırdı. Ne çocukların oynayabileceği sokak kaldı, ne de nesilden nesile geçen oyunlar ile çanak çömlek patladı diye bağıran çocuklar. Nasıl bir değişimdir bu! Sadece 40-50 yılda unutulmaya yüz tutan ne çok güzellik var. Dünya, nereye koşuyor ve koşarken arkasında nasıl güzellikler bırakıyor…

Kitaptaki anılara ait son bölüm ise, değişen iklimler ve zorunlu göçlerin nelere yol açabileceğinin habercisi. İnsanların, sebep ne olursa olsun alıştıkları yaşamdan koparılmaları ya da kopmak zorunda kalmaları hüzünlü, hem de çok hüzünlü… Son yıllarda yapılan çeşitli çalışmalar çocukların, kadınların ve yaşlıların bu göçlerden nasıl etkilendiğini, ruh hallerinin nice olduğunu araştıyor.  Ama sanırım, aslında bu ruh halinin nice olduğunu en güzel Dadaloğlu anlatmış.  Osmanlının güneyde mevsime bağlı olarak konup göçen aşiretleri, güvenlik nedeni ile yerleşik düzene zorlayan fermanı güneye ulaşınca, Dadaloğlu sazı eline almış ve “Göründü de Hemite’nin Kalesi, hiç gitmiyor aşiretin belası…Devemiz gelirdi tütülü bazlı, tütülün sesi de bülbül avazlı” diye ağıt yakmıştır.

Babam, ne zaman efkarlansa, sıkılsa bu ağıdı söylerdi. Ben de belli bir yaşa kadar bu ağıdı, bizim aşiretin ağıdı sanırdım. Ne de olsa atalarım da bir zamanlar develeri ile kışın Andırın-Kadirli tarafındaki topraklarına çekilen, yazın Göksun çevresindeki yaylalarına inen, göç yolunda Hemite Kalesi’ni gören, toprak sahibi olmayı ve tahsili zenginlik ile eşdeğer tutan o yörenin belirli aşiretlerindenmiş. Dadaloğlu’nun yaktığı ağıt, belki de güneydeki yerleşik düzene zorlanmaktan nasibini alan bütün aşiretlerin ağıdı idi.

Kitabın yazarı Ada’nın dedesinin, rakı sofrasında hüzünlenip, Ada’nın bilmediği bir dilde usulca şarkı söylerken gözlerinden süzülen iki damla yaş çok şey anlatıyor. O göz yaşlarında aslında çocukluğun anavatanına duyulan özlem var.  Göçün hüznünü, en güzel o iki damla gözyaşı anlatıyor. Tıpkı, Mert Gökalp’ın çektiği “Lüfer” isimli belgeselde, göç zamanı geldiğinde Karadeniz’e geri dönmek icin yola koyulan lüferin, Boğaz’ın çıkışında dalyanlara takılmasını ve oradan çıkabilmek için yürek dağlayan çırpınışlarını izlerken gözünüzden süzülen iki damla yaşın anlattığı hüzün gibi…

Hermit] Sanmıştım ki- Ayşegül Sağlam

Anadolu kültüründe halının yeri ayrıdır. Önce yünler toplanır; Anadolu’nun  kadını bereketli ellerine alır örekeyi, ip yapar. Geçer tezgâhın başına; ilmek ilmek başlar kaderini yazmaya. Ne geçerse gönlünden o akseder iplere, bazen sevinci ama çoğu zaman kederi.  Manasız bir ipken hikâye olur dökülür halılara.  Değişen her şey gibi 1000 yıldır devam eden gelenek de değişti.  Halıları da erkekler dokuyor artık. Yani kadının hikâyesi artık onun elinde. İster kırar atar örekeyi, ister koparır söker ilmekleri, isterse dokur şiddetin ya da aşkın dilinde… Vicdanına kalmış yani; her şey onun elinde.  İşte “Sanmıştım Ki”yi izledikten sonra bunları sorgulamaya başlıyor insan.

Kadına şiddet konusu o kadar çok işleniyor ki… Ama bir şeyin çok olması, etkisinin çok olmasını gerektirmiyor elbette. Simit Sarayı da çok mesela ama sokaktakinin etkisini yaratamıyor. Çünkü soğuk, eğreti ve samimiyetsiz. İşte bu oyun sokak simidi gibi. Hijyenik değildir sokak simidi ama saray simidi gibi de sarı ampullerin önünde durup hijyenikmiş gibi davranmaz.  Dürüsttür. Göründüğü gibidir. Gerçektir. Biz zaten biliriz ve ona göre davranırız.

Bu oyun da böyle; duygu sömürüsü yok. Çünkü duygu o kadar güçlü ki sömürmeye gerek yok. Buna karşılık etkileyici müzikler eşliğinde müthiş oyunlar izliyoruz. Evet, “Sanmıştım Ki…” için dans tiyatrosu diyebiliriz.  Boğmayan ama ayakları yere basan güçlü bir metin ve güçlü oyunculuklar; bir saat boyunca, unuttuğumuz, yok saydığımız, bazen duymamak için kanal değiştirdiğimiz gerçekliğin ortasında bırakıyor bizi.

Yazdığı oyunu yönetmek üstelik koreografisini üstlenmek pek kolay bir iş olmasa gerek ama görünen o ki Arda Alpkıray, hepsinin üstesinden gelmiş. Zekice tasarlanmış oyun bu açıdan da seyircisini mutlu ediyor.

Oyuncuları; Ayça Bildik, Yeşim Egemen Özaydın, Sonya Dicle Çetin ve Kürşat Demir’i de canı gönülden tebrik ediyorum.

Bir sonraki oyun 4 Ocak ‘ta Emek Sahnesi’nde. Biletler; tiyatrolar.com, Emek Sahne gişe ve @atölyepasaport ‘ta…

Velhasıl kelam farklı çarpıcı ve gerçek bir oyun izlemek isterseniz kesinlikle izlemelisiniz.

Bakanlık, ‘faytonculara kaç para ödendi’ sorusunu beklemeye aldı

Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği (HAYKURDER) Başkanı Erman Paçalı, İstanbul’un Adalar ilçesinde yıllardır çözülemeyen atlı fayton krizi ve ruam gerçeğinin arkasında milyonlarca liralık vurgun olduğunu öne sürdü.

Paçalı, CİMER üzerinden başvuru yaparak “2013 yılında Resmi Gazetede yayımlanan ve ruam hastalığını da kapsayan yönetmelik çerçevesinde Adalar’da kaç kişiye toplam ne kadar ödeme yapıldı” diye sordu. CİMER başvuruyu önce Tarım ve Orman Bakanlığı’na gönderdi. Bakanlık ise bu başvuruyu İstanbul Valiliği‘ne sevk etti. Valilik başvuruyu Tarım ve Orman Bakanlığı’na geri gönderdi. Son olarak da başvuru, bakanlık tarafından beklemeye alındı.

HAYKURDER Başkanı Paçalı, atları ruam olan faytonculara yapılan ödemelerle ilgili sorunun, Tarım Bakanlığı ve valilik arasında dolaştıktan sonra beklemeye alındığını bildirdi; faytoncuların ruamlı atlar üzerinden aldığı geri ödemeler yüzünden elektrikli faytonlara karşı olduğunu öne sürdü.

Atlar üzerinden ‘örtülü vurgun’ iddiası

Başvurunun beklemeye alındığını duyuran HAYKURDER Başkanı Paçalı şunları söyledi:

“Adalar’da kültürel miras bahanesi ardına saklanan örtülü vurgunun cevabı burada. Adalar’ın kültürel mirasını önemseyenler, tarihi dokusunu hiçe saymakta, kaçak ahırlara göz yummakta yıllardır beis görmüyor. Türkiye’de 2013 yılında resmi gazetede yayımlanan ‘Hayvan Hastalıklarında Tazminat Yönetmeliği‘ çerçevesinde ruam da dahil belli hastalıklar nedeni ile itlaf edilen hayvanlar için sahiplerine 3/4 oranında tazminat ödeniyor. Örneğin 2 bin TL’ye aldığınız bir atı, 2 yıl çalıştırıp ruamlı olarak 1500 TL’ye devlete geri satabiliyorsunuz. Güzel iş. Vergisi yok, tamiri yok, bakımı yok. Bozulunca devlet alıyor.Neden elektrikli faytona karşılar sorusunun cevabı burada saklı. Bu atlar gerçek değerinin üzerinde de tazmin edilebilir. Gerçek değeri ile bile tazmin ediliyor olsa yılda 3 milyonun üzerine bir rakam söz konusu. Atların nasıl ve neden ruam olduğunu anlamak çok zor olmasa gerek. Ne bakanlık ne de valilik bu soruya yanıt vermek istemiyor. Başvuruyu beklemeye aldılar. Neden saklıyorlar?”

Kanal İstanbul ÇED raporuna itiraz ve görüş bildirme nasıl yapılır?

Kanal İstanbul için Ulaştırma ve  Altyapı Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından kabul gören ‘nihai’ Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu, itirazlar için askıya çıktı. 23 Aralık’ta kabul edilen rapor için 2 Ocak’a kadar görüş belirtilebilecek, eleştiri ve itiraz yapılabilecek.

Dilekçe ile itiraz

Projeye ilişkin görüş ve itirazlar 2 Ocak 2020 tarihine kadar İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne ya da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ÇED İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü’ne dilekçe ile iletebilecek. Hafta sonu ve yarım gün sayılan 31 Aralık ve tatil günü olan 1 Ocak’ta itiraz dilekçeleri teslim edilemeyecek.

TMMOB’un hazırladığı itiraz dilekçesi yönergesi ile yapılacak süreçleri açıkladı. Dilekçe örneğini buradan indirdikten sonra kişisel bilgilerinizi doldurup dilekçenizi ilgili yerlere elden teslim edebilirsiniz.

İnternet üzerinden görüş bildirme

Kanal İstanbul Projesi’ne tepki gösteren kişilerin kullanabileceği bir yol da Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) üzerinden görüş bildirmek. Ancak internet üzerinden yapılan başvurular itiraz değil, görüş bildirme olarak değerlendirilecek. Bunun için ise şu adımların takip edilmesi gerekiyor:

1- cimer.gov.tr adresine tıklayın.
2- Giriş bilgilerini tamamlayın ve kodu isteyin. Gelen kodu girdikten sonra sisteme giriş yapacaksınız.
3-İstenilen kimlik bilgilerini doldurun.
4- Sol üst köşede yer alan “Yeni Başvuru” ya tıklayın.
5- Görüş ve Öneri seçeneğine tıklayın.
6- Buraya kendi hazırladığınız metni veya aşağıdaki metni yerleştirebilirsiniz:

T.C. ÇEVRE ve ŞEHİRCİLİK BAKANLIĞI
ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRMESİ İZİN VE DENETİM GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE
Konu: İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün web sayfasında 23.12.2019 tarihinde duyurulan, T.C. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü’nce yapılması planlanan Kanal İstanbul Projesi İDK’da yeterli bulunarak nihai şekli verilen ÇED Raporu tarafımca incelenmiş olup bu konudaki görüş ve itirazlarım aşağıdadır:
Kanal İstanbul Projesi ile
1- İstanbul’un yaşam destek sistemleri olan Kuzey Ormanları, su havzalarını, su havzalarını besleyen su kaynakları, tarım ve mera alanları yok olacaktır,
2- İstanbul’un önemli su kaynaklarından biri olan Sazlıdere Barajı yok olacaktır,
3- Doğal ve arkeolojik sit alanları, tabiat parkları, milli parklar vb. koruma alanları yok olacaktır,
4- Sadece İstanbul’da değil, Trakya’ya kadar tatlı suların beslediği tarım alanları yok edilecek, bölgede tarım ve hayvancılık yapılamaz hale gelecektir,
5- ÇED Raporuna göre 1.155.668.000 m3 olan kazı materyalinin taşınmasıyla çıkan toz, gürültü ve oluşacak kamyon trafiği halkın sağlığını ve güvenliğini tehdit edecek, depolanacağı yerde büyük sorun oluşturacaktır,
6- Üç aktif fay hattının geçtiği bölgeye nüfus ve yapılaşma baskısı yükleyerek afet riskini artıracaktır.
Kanal İstanbul doğal çevreyi değiştirerek olumsuz etkileyeceği, çevre ve halk sağlığını bozacağı için bu projeye itiraz ediyor için ÇED Olumsuz Kararı verilmesini talep ediyorum.

7- Ekranın alt tarafında yer alan “Başvurunuz, CİMER aracılığıyla en kısa sürede sonuçlandırılmak üzere seçeceğiniz kuruma doğrudan iletilecektir.” yazan kutuya tıklayın. Orada Çevre ve Şehircilik Bakanlığını’nı seçin.

8- Yasal bilgilendirmeyi okudum, kabul ediyorum seçeneğini işaretleyin.

9 – Son olarak sağ alt köşede “Başvuruyu Tamamla” kutusunu tıkladığınızda başvurunuz işleme alınacak.

 

Türkiye, Kanal İstanbul’a itiraz ediyor

Kanal İstanbul Projesi’nin askıya çıkan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporuna itiraz etmek isteyen vatandaşlar, İstanbul’un yanı sıra birçok şehirde Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüklerine akın etti. 23 Aralık’ta kabul edilen rapor için 2 Ocak’a kadar görüş belirtilebilecek, eleştiri ve itiraz yapılabilecek.

‘Ya kanal ya Karadeniz’

Bugün ÇED raporuna itirazlarını sunanlar arasında “Ya kanal ya Karadeniz” Artvin, Rize, Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Bartın ve Zonguldak illeri de vardı.  Rapora itiraz eden kişiler Kanal İstanbul’un sadece İstanbul için değil Karadeniz ekosistemi için de bir yıkım projesi olduğunu söyledi.

Yeşil Artvin Derneği ve Karadeniz İsyandadır platformlarının çağrısıyla itiraz dilekçeleri hazırlayan Artvinliler, İstanbul’da olduğu gibi uzun kuyruklar oluşturdu.

Çanakkale de Kanal İstanbul’a hayır dedi

Kanal İstanbul’a yapılan itirazlar Çanakkale ilinde de ilgi gördü. CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Çanakkale Milletvekili Muharrem Erkek, Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, Kepez Belediye Başkanı Birol Arslan, CHP Çanakkale İl Başkanı İsmet Güneşhan, Saadet Partisi İl Başkanı Süleyman Saçıkara, CHP Merkez İlçe Başkanı Ali Uyanık ile çok sayıda Çanakkaleli vatandaş da dilekçeleriyle müdürlüğe gitti.

Ankara’da itirazlar Bakanlığa sunuldu

Ankara’da projeye karşı çıkanlar ise Anıtparkforum’un çağrısıyla dilekçelerini elden teslim etmek için bir araya geldi.  Dilekçeler toplu halde  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na teslim edildi.

Bursa Çevre Platformu’ndan çağrı

Bursa Çevre Platformu‘ndan yapılan açıklamada ise  “Bursa’da yaşayanlar (Bursa’ya etkilerini de kapsayacak biçimde) Kanal İstanbul projesi ÇED raporuna itiraz dilekçelerini 30 Aralık Pazartesi günü saat 13.00’da Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’ne elden iletecek” denildi.

Son tarih 2 Ocak

Projeye ilişkin görüş ve itirazlar 2 Ocak 2020 tarihine kadar İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne ya da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ÇED İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü’ne dilekçe ile iletebilecek. Hafta sonu ve yarım gün sayılan 31 Aralık ve tatil günü olan 1 Ocak’ta itiraz dilekçeleri teslim edilemeyecek.

İnternet üzerinden görüş bildirme

Kanal İstanbul Projesi’ne tepki gösteren kişilerin kullanabileceği bir yol da Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) üzerinden görüş bildirmek. Ancak internet üzerinden yapılan başvurular itiraz değil, görüş bildirme olarak değerlendirilecek.

 

Hava kirliliği yalnızca bedeni değil ruhu da etkiliyor

Hava kirliliğinin insan sağlığına etkilerini araştıran bir çalışma kirlilik seviyesinin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini ortaya koydu. Araştırmaya göre, kirlilik bedensel zararların yanında akıl sağlığını da olumsuz yönde etkiliyor.

Araştırma, University College London’dan bir ekibin 16 ülkeden elde ettikleri verilere dayanıyor. Çalışmanın bulguları, hava kirliliğine maruz kalmanın depresyon riskini artırdığını ortaya koyuyor ve depresyonun tedavisinde temiz hava almanın önemine dikkat çekiyor.

Braithwaite: Hava acilen temizlenmeli

Araştırmacılardan Dr. Isobel Braithwaite, kirli havanın insan sağlığını kötü etkilediğinin, kalp ve solunum yolu hastalıklarına davetiye çıkardığının uzun zamandır bilindiğini hatırlatarak, “Burada hava kirliliğinin ruh sağlığımız üzerinde de aynı şekilde ciddi zararları olduğunu gösteriyoruz ve bu da soluduğumuz havanın acilen temizlenmesi gerektiği anlamına geliyor” açıklamasını yaptı.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), toz ve duman gibi hava kirliliğine yol açan ince partiküllerin metreküp başı 10 mikrogramın altında tutulmasını öneriyor. Araştırmacılarsa küresel kirliliğin metreküp başı 44 mikrogramdan 25’e düşürülmesi halinde dünya çapında depresyona yakalanma riskinin %15 oranında azalabileceğini savunuyor.

İntihar oranlarını etkiliyor

Çevre Sağlığı Perspektifleri dergisinde yayımlanan başka bir çalışma da benzer şekilde, hava kirliliğiyle intihar arasındaki bağlantıyı ortaya koymuştu. Araştırma, intihar oranlarının hava kirliliğinin yüksek olduğu günlerde ölçülebilir şekilde arttığını ileri sürüyordu.

Avrupa Çevre Ajansı ise hava kirliliğinin 2016 yılında 400 bin erken ölüme neden olduğunu açıklamıştı.

Türkiye’nin yerli otomobilinin tanıtımı yapıldı

Prototipi İtalya’dan getirilen yerli otomobil projesindeki elektrikli otomobil modelleri bugün kamuoyuna tanıtıldı. Projenin yapımını üstlenen Türkiye’nin Otomobil Girişim Grubu (TOGG) Gebze’deki Bilişim Vadisi’nde yerli aracın tanıtımını gerçekleştirdi.

Bugün Resmi Gazete‘de yayınlanan karar ile yerli otomobilin üretim sürecine dair ayrıntılar belli olmuş, devletin projeyi desteklemek için yapacağı teşvikler duyurulmuştu.

İki model tanıtıldı

Etkinlikte ise C-SUV modeliyle birlikte bir de C- Sedan modelleri tanıtıldı. Yerli otomobile ait modüler ve elektrik güç ünitesi tören alanında sergilenirken alana kurulan simülatör ile katılımcılar yerli otomobille sanal bir sürüş gerçekleştirdi.

Tanıtım etkinliğine Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yanı sıra, Cumhurbaşkanlığı Kabinesi üyeleri, TOBB başkan ve yardımcıları, TOGG hissedarları, otomotiv endüstrisi, otomotiv tedarik sanayisi, iş dünyasının temsilcileri, medya temsilcileri ile TOGG çalışanları ve yakınlarının yer aldığı 2 bin kişilik davetli topluluğu katıldı.

30 dakikanın altında hızlı şarj

Tanıtım toplantısında otomobilin teknik özelliklerine ilişkin bilgiler de ilk kez paylaşıldı. Buna göre, Türkiye’nin Otomobili, 30 dakikanın altında hızlı şarj ile yüzde 80 doluluğa ulaşacak. Doğuştan elektrikli modüler platform ile 300+ ve 500+ kilometre menzil opsiyonlarına sahip olacak otomobil, merkeze sürekli bağlı olacak ve güncellemeleri uzaktan 4G/5G bağlantısıyla alabilecek.

Otomobil, 200 beygir güç ile 7,6 saniye, 400 beygir güç ile de 4,8 saniye altında 0-100 km/s hızlanabilecek. Euro NCAP 5 yıldız seviyesine uyumlu, platforma entegre edilmiş batarya ile yüksek çarpışma dayanımı ve yüzde 30 daha fazla burulma direncine sahip olacak.

Araç menziline yüzde 20’ye kadar katkı sağlayan geri kazanımlı frenleme de otomobilin önemli özelliklerinden biri olarak öne çıkıyor. Aynı zamanda 5 farklı modelin üretimi gerçekleştirilecek. Yerli otomobilin açıklanan bir başka özelliği ise “Holografik Asistan” oldu. Standart sanal gösterge panelinin yerine ileri göz takip algoritması kullanılacak ve holografik üç boyutlu görüntüleme teknolojisi araçta yer alacak.

Erdoğan: İlk ön siparişi buradan veriyorum

Etkinlikte konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bugün ülkemiz için tarihi bir güne, Türkiye’nin 60 yıllık rüyasının gerçeğe dönüşmesine hep birlikte şahitlik ediyoruz” dedi. “Devrim otomobilinin önünü kesmeyi başardılar, devrin otomobilinin önünü kesemeyecekler” diyen Erdoğan konuşmasını şu ifadelerle sonlandırdı:

Recep Tayyip Erdoğan olarak, şahsım adına ilk ön siparişi de buradan veriyorum. Milletimizin bu araca sahip olmak için sabırsızlıkla beklediğini biliyorum. Satışa sunulacağı 2022 öncesinde ön satış süreci başlatılabilir.

 

Hisarcıklıoğlu: Yarım asırlık hayale bir adım daha yaklaştık

TOBB Başkanı ve TOGG Yönetim Kurulu Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, törende yaptığı konuşmada Türkiye’nin yarım asırlık hayaline bir adım daha yaklaştıklarını söyledi. Hisarcıklıoğlu sözlerine şöyle devam etti:

2017’de TOBB Genel Kurulu’nda sayın Cumhurbaşkanımız bize bir çağrı yapmış ve bu işi bizim üstlenmemizi istemişti. Biz de yola çıktık ve babayiğitlerimizi bir araya getirdik. Verdiğimiz sözün arkasındayız. Otomotiv sektörü kabuk değiştiriyor. Ve bizim için yeni bir fırsat penceresi açılıyor. 1960’larda bu fırsatı kaçırmıştık. Devrim arabasına sahip çıkamamış ve Türkiye’nin otomobili yapamamıştık. Bugüne kadar çok denedik, çok konuştuk ama başaramadık. Ama bu sefer başaracağız.

Sadece üretilmeyecek, markası da bizim olacak, patenti de bizim olacak, tasarımı da bizim olacak. Lisans almayacağız, lisans satacağız. Montaj yapmayacağız, montaj yaptıracağız. Başkasının patenti için çalışmayacağız, kendi patentlerimiz için yabancı mühendisleri çalıştıracağız. 2022’de de ilk aracımızı hep birlikte banttan indireceğiz. Türkiye’nin Otomobili teknolojik dönüşümdür, küresel markadır, 20 bin ilave istihdamdır, 7,5 milyar dolar daha az cari açıktır.

Karakaş: Fikri mülkiyet hakları yüzde 100 Türkiye’de

Tanıtım toplantısında bir sunum gerçekleştiren TOGG Ceo’su Gürcan Karakaş ise yerli otomobil hakkında “Yerli otomobil fikri mülkiyet haklarının yüzde 100’ü Türkiye’ye ait olan bir otomobildir. Yetkinliklerimize baktığımızda doğru yerden yola çıktık diyoruz. Bizim geliştirdiğimiz özgün bir teknoloji kullandık” ifadelerini kullandı.

Altaylı: Patent başvurusu bulamadım

Fatih Altaylı Haber Türk’te kaleme aldığı yazıda yerli otomobile ait patent başvurusunu bulamadığını yazmıştı. Altaylı yazısında, “Dün bir televizyonda bununla ilgili haberi izlerken katıla katıla güldüm. Alt yazıda otomobilin fikrinin ve mülkiyetinin Türkiye’de olduğu yazılıydı. Fikri mülkiyet kavramından o kadar uzak bir ülkeyiz ki, haber kanalı editörleri bile buna yabancı. Açık söyleyeyim, bununla ilgili bir araştırma yaptım. Yerli otomobille ilgili herhangi bir patent başvurusu bulamadık. Oysa yerli ve fikri mülkiyeti Türk firmasına ait bir araç tasarımı için yüzlerce farklı patent başvurusu olması lazımdı. İnşallah vardır da ben yanılıyorumdur!” ifadelerini kullanmıştı.

TOGG hakkında

28 Haziran 2018 tarihinde kurulan Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu A.Ş. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) öncülüğünde bir araya gelen Anadolu Grubu, BMC, Kök Grubu, Turkcell ve Zorlu Grubu’nun iş birliğiyle oluşturuldu. Şirketin Yönetim Kurulu Başkanlığını Rifat Hisarcıklıoğlu yürütürken CEO’luğunu ise Gürcan Karakaş yürütüyor. Şirkette 27 Aralık 2019 tarihi itibariyle 114 çalışan bulunuyor.

 

DİSK Kanal İstanbul’a itiraz dilekçesini sundu

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu askıya çıkan Kanal İstanbul projesine itiraz dilekçesi sunmak için Beşiktaş Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nü ziyaret etti.

Burada bir basın açıklaması yapan Çerkezoğlu “Kanal İstanbul’a 110 milyar TL gömmek isteyenler işçiye günlük 10 TL zammı reva görmüş, asgari ücretten vergi almaya ‘devam’ demiştir” dedi.

‘İnsan onuruna yaraşır bir ücret olmaktan çok uzak’

DİSK Yönetim Kurulu adına basın açıklaması gerçekleştiren Arzu Çerkezoğlu dün 2 bin 324 TL olarak belirlenen asgari ücret hakkında değerlendirmede bulundu ve “Asgari Ücret Tespit Komisyonundaki hükümet ve işveren çoğunluğu ile belirlenen asgari ücret, insan onuruna yaraşır bir ücret olmaktan çok uzaktır, kabul edilemez” ifadelerini kullandı. Çerkezoğlu açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı:

Asgari Ücret hesabında uluslararası standartlara bir kez daha uyulmadı. İşçinin ailesinin hesaba katılması bir yana, işçinin sadece kendisinin asgari yaşam maliyetini bile karşılamayan bir asgari ücret oy çokluğu ile milyonlarca çalışana dayatıldı.

‘TUİK nereden alışveriş ediyor?’

Asgari ücretteki ayda 304 liralık, günde 10 liralık ‘artış’, işçilerin çarşıda, pazarda, faturalarda karşı karşıya kaldığı zamları telafi etmekten uzaktır. Bu ülkede yaşayan herkes TÜİK‘in açıkladığı enflasyon oranlarının baskılanmış ve yaşamın gerçeklerinden uzak olduğunun farkındadır. ‘TÜİK nereden alışveriş ediyor?’ sorusuna hala yanıt alınamamıştır.

‘İstanbul’un en acil sorunu iştir, aştır’

İstanbul’un Kanala Türkiye’nin çılgın projelere ihtiyacı yok. İstanbul’un ve Türkiye’nin en acil sorunu iştir, aştır. Kanal İstanbul’a 110 milyar TL gömmek isteyenler işçiye günlük 10 TL zammı reva görmüş, asgari ücretten vergi almaya ‘devam’ demiştir. Kanal İstanbul’a harcanacak parayla İstanbul’un iş sorununda büyük gelişme sağlanabilir. Kanal İstanbul’a harcanacak Kanal İstanbul istihdam yaratmayacak, rant yaratacak. Kanal İstanbul depremden korunmak için harcanacak paranın toprağa gömülmesidir. Asgari ücretliden bile vergi alıp bu vergileri beton çılgınlığı için kullanamazsınız diyoruz.

İnsanca yaşanacak ücret ve vergide adalet’ talebiyle aylardır işyerlerinde, sokaklarda, meydanlarda sesini yükselten DİSK, bu mücadeleyi daha da büyütmeye kararlıdır.

Uzun kuyruklar devam ediyor

Kanal İstanbul Projesi’nin askıya çıkan ÇED raporuna itiraz etmek isteyen vatandaşlar, önceki günden itibaren, yağmur altında sıra bekleyerek uzun kuyruklar oluşturuyor. 23 Aralık’ta kabul edilen rapor için 3 Ocak’a kadar görüş belirtilebilecek, eleştiri ve itiraz yapılabilecek.

Filipinler’i vuran tayfun değil iklim adaletsizliği

Filipinler’de etkili olan Ursula (Phanfone) Tayfunu ve sonrasında meydana gelen sel felaketinde ölü sayısı 28, kayıp olarak bildirilen kişi sayısı ise 12’ye çıktı.

Yetkililer, ülkenin orta kesimlerinde yer alan Panay Adası ve güneydeki Samar eyaletinde etkili olan şiddetli rüzgarın yer yer saatte 150 kilometre hıza ulaştığını, aşırı yağışlar ve sel nedeniyle de 25 bin kişinin limanlarda mahsur kaldığını bildirdi.

Tayfun sebebiyle yaklaşık 60 bin kişi evlerini terk ederken, bölgede vapur ve uçak seferleri de iptal edildi. Ursula Tayfunu’nun şu anda Güney Çin Denizi üzerinde etkili olduğu ve şiddetininse azaldığı kaydedildi.

İklim adaletsizliği

İrili ufaklı 7 binin üzerinde adadan oluşan Filipinler, iklim krizinden en çok etkilenen ülkeler arasında yer alıyor. Yılda ortalama 20 tayfun ve tropik fırtınanın görüldüğü Filipinler, “Pasifik Ateş Çemberi” olarak da bilinen Pasifik deprem kuşağında yer alıyor.

Karbon emisyonlarının küresel çapta artması ülkenin yaşadığı tayfun gibi insan kaynaklı felaketlerin sayısında ve şiddetinde de artışa sebep oluyor. Ülke aynı zamanda deniz seviyelerinin yükselmesinden de etkileniyor.

Öte yandan, Filipinler’in küresel karbon emisyonlarına olan katkısı da diğer ülkelere kıyasla oldukça az. 2018 yılında Filipinler’de kişi başına düşen karbon emisyonu miktarı 1.8 ton olarak kayda geçti. Aynı yılda, Suudi Arabistan tarafından salınan kişi başı emisyon miktarı 18.6, ABD’de 16.1, Türkiye’de ise 5.1 ton olmuştu.

Hindistan’da Müslümanları dışlayan yasaya karşı protestolar sürüyor

Hindistan’da, komşu ülkelerden gelen 6 dini gruba vatandaşlık yolunu açan ancak aynı durumdaki Müslüman göçmenleri kapsam dışı bırakacak şekilde değiştirilen Vatandaşlık Yasası‘na karşı düzenlenen gösteriler ülke genelinde sürüyor.

9 Aralık’ta başlayan gösterilerde ülke genelinde ölenlerin sayısının 25’e yükseldiği açıklandı. Protestolar sebebiyle eyalet genelinde tutuklananların sayısı 1113’e, gözaltına alınanların sayısı 5 bin 558’e yükseldi.

İnternete ve mesajlaşmaya servis engeli

Gösterilerin en yoğun olarak gerçekleştiği Uttar Pradeş eyaletindeki eylemlerde hayatını kaybedenlerin sayısı ise 19 oldu. Eyaletin 21 bölgesinde internet hizmetlerine erişim askıya alındı ve eyaletin çeşitli bölgelerinde ek güvenlik güçleri konuşlandırıldı. Yetkililer, drone ile havadan gözetleme yapılacağını açıkladı. Eyaletin başkenti Laknov’da mobil internet hizmetlerine ek olarak mesaj servisleri de askıya alındı.

1200 öğrenci hakkında işlem

Eyalette bulunan Aligarh Müslüman Üniversitesi (AMU) kampüsünde protestolar sırasında hayatını kaybedenler için ellerinde mumlarla yürüyüş yaptıkları gerekçesiyle haklarında işlem yapılan öğrenci sayısı 1200’e çıktı.

Mumbai’de protestolar

Maharaştra eyaletinin başkenti Mumbai’de de gösteriler binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşti. Polis, gösterilerin yalnızca Azad Meydanı ile sınırlı kalabileceğini söylemesine rağmen Müslüman göçmenleri dışlayan yasa tasarısına karşı olan kişiler bugün de sokakları ve caddeleri doldurdu.

https://twitter.com/TOIMumbai/status/1210509400906973184

Müslümanlara yönelik ayrımcı politikalar

Dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi olan Hindistan’da 1 milyar 300 milyonluk nüfusun yüzde 79,8’ini Hindu’lar oluşturuyor. Ülkedeki Müslümanların oranı yüzde 14,2 iken Hristiyanların oranı ise yüzde 2,3.  Hindistan Başbakanı Narendra Modi, ikinci kez iktidara gelişi ile birlikte Müslümanlara baskıyı artırdığı söyleniyor. Modi, sık sık İslam karşıtı söylemler ve politikalar gerçekleştiriyor.

Hükümet en son olarak düzenlediği Vatandaşlık Yasası’nda Müslümanları dışlayan bir düzenlemeye gitti. Bu düzenlemeye göre,  2014’ten sonra Hindistan’a gelen Müslümanların dışındaki göçmenlere vatandaşlık hakkı verildi. Düzenleme, yaklaşık 2 milyon Müslüman göçmeni kamplarda alıkoyulma, hatta sınır dışı edilme riski ile karşı karşıya getirdi.