Ana Sayfa Blog Sayfa 2284

Orman diye diye (10): 2019’un ‘en’leri

Yeni yıl yeni umutlar demektir. Hiç değilse eski umutlar için yeni bir soluk anlamı taşır. O nedenle, 2019’un en umut verici olayı ile başlayarak ve elbette ormanlar ve ormancılık bağlamında kalarak kendimce 2019’un “en”lerini kısaca hatırlatmak istiyorum.

En umut verici olay

16 yaşında bir çocuğun, Greta Thunberg’in 2018 Ağustos’unda İsveç Parlamentosu önünde başlattığı eylem 2019’da dünya çapında halka halka yayılarak küresel bir iklim hareketine dönüştü. Özellikle Friday for Future eylemleri oldukça yüksek bir etki yarattı. 15 Mart, 24 Mayıs, 20 Eylül ve 29 Kasım 2019 tarihlerinde milyonlarca insan sokaklara dökülerek, karar vericilerden iklim krizine karşı güçlü ve kararlı bir duruş sergileme taleplerini haykırdılar. Özellikle siyaset ve bürokrasi bu konuda hala üç maymunu oynamakta ise de dipten gelen bu dalga 2020’nin çok daha büyük değişimlere gebe olduğunun habercisi niteliğindeydi.

11 milyon fidan etkinliğine devletin en başından en sonuna kadar tüm yetkililer katıldı.

En büyük şov

Tereddütsüz 11 milyon fidan etkinliği yılın en büyük şovuydu. On binlerce hektar orman alanını madene, yola, havalimanına ve her türlü ranta açmakta hiç tereddüt etmeyen, Anayasa’ya apaçık aykırı bir yasal düzenleme ile yine on binlerce hektar orman alanının orman sınırları dışarısına çıkarmanın önünü açan hükümet 11 milyon fidan etkinliğini, hakkını vermek gerekir ki, milyonlarca insana doğaya çok büyük bir katkıymış gibi yutturdu. Yapılan şovun reel karşılığının ne derece küçük olduğunu ve uygulama açısından yapılan yanlışları “Orman diye diye (4): Fidan mı orman mı, ağaç mı ekosistem mi” yazımda ayrıntılarıyla açıklamıştım. Burada tekrar etmek niyetinde değilim. Ama milyonlar, dikilen 11 milyon fidanla (inanmazsanız sayın) Türkiye’nin ormancılık açısından uçtuğuna ikna oldu, her ne kadar gerçekler tam tersi olsa da.

İzmir yangını günlerce söndürülemedi.

En büyük bilgi kirliliği

Elbette orman yangınları. Ne yazık ki biz ormancılar Türkiye’ye orman yangınları konusunu bir türlü anlatamadık. Veya herkes, biz ne anlatırsak anlatalım ısrarla kendi inanmak istediğine inanmaya devam ediyor. Özellikle Ağustos ayında İzmir’de çıkan orman yangınları, havada gerçekle uzaktan yakından ilişkisi olmayan pek çok bilginin uçuşmasına neden oldu. Tarım ve Orman Bakanı yangından yangına koşarak kendi PR’ını yapmaya çalışırken toplumun kafasını iyice karıştıran açıklamalar yapmaktan geri durmadı. Ne yanan orman alanı doğru açıklanabildi ne de yangın nasıl söndürülür konusu anlatılabildi. Bu sırada yangını söndürmek için canını dişine takarak çabalayan bir ormancı, karşı ateş yöntemiyle yangına müdahale etmek isterken az daha linç ediliyordu. Yetmedi, oturduğu yerden her konuda ahkam kesmeyi marifet sayan sosyal medya asalakları tarafından linç edildi. Yangın söndü, bu kez çam ağacının bir Amerikan oyunu olduğu masalını anlatan kara cahiller aldılar sazı eline. O da yetmedi, “zeytin dikelim, ceviz dikelim, niye çam dikiyoruz?” korosu başladı. Kısa süre önce Karadeniz’de yaşanan yangınlar, yangın korosunu yeniden hareketlendirirdi. Mayıs sonuna kadar biraz soluklanacağız ve 2020 yazında aynı şeyleri bir filmi tekrar tekrar izliyormuş gibi yeniden yaşayacağız. Ne diyelim? Hayırlısı.

Sibirya’da iki ay süren yangınlarda tahrip olan ormanlık alanlar konusunda farklı rakamlar verildi.

En kötü gelişme

2019 yılında dünyanın değişik noktalarındaki orman ya da yabanıl alan yangınları gündeme damga vuran gelişmeler arasında yer aldı. Yaz aylarında Sibirya ve Amazonlar’daki yangınlar epey ses getirdi. Sibirya’da temmuz sonunda başlayıp ağustos ayında da devam yangınlar sonucunda yanan ya da tahrip olan orman alanı konusunda değişik kaynaklardan değişik açıklamalar geldi. Rus otoriteler yanan alanın 3 milyon hektar civarında olduğunu açıklarken Greenpeace 5 milyon 500 bin hektara yaklaştığını iddia etti. Ülkemizde bu yıla damgasını vuran İzmir yangınında yanan alanın 6 bin 500 hektar olduğunu hatırlarsak Sibirya yangınlarının dünya için ne derece büyük bir felaket olduğunu daha kolay anlayabiliriz. Sibirya yangınlarının bir diğer önemli boyutu da dünyanın en soğuk bölgelerinden biri olan Sibirya’da bu derece büyük yangınların yaşanmış olmasıydı ki, bu durum iklim krizinin gittikçe artan ayak seslerinden biri olarak yorumlandı.

2019 yılında Amazonlar’da çıkan yangınlar.

Amazonlar’da ise bu sene 80 binden fazla orman yangını çıktı ki, bu da 2018’e göre %75’lik bir artış anlamına geliyor. Amazon yangınlarında bu yıl, çoğunluğu Brezilya’da olmak üzere 900 bin hektar civarında orman yandı. Özellikle Brezilya’da çıkan yangınların büyük bir bölümünün endüstri ve tarım alanı (hayvancılık ve soya tarımı başta olmak üzere) kazanmak üzere kişiler ve şirketler tarafından kasıtlı olarak çıkarıldığı tahmin ediliyor. Brezilya’da yangınlar sürerken Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun açıklamaları da gündeme damga vurdu. Bolsonaro orman yangınlarının arkasındaki gerçek nedenleri araştırmak yerine çevreci grupları suçlamayı tercih ederek pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da sansasyon yaratmayı başardı.

Yılın sonuna doğru Kuzey Yarımküre’de havalar serinlerken ısınan Güney yangınlarla sarsılmaya başladı. Özellikle Avustralya ve Endonezya’da çıkan ve aralıklarla halen devam etmekte olan yangınlar gezegenimizin geleceği açısından duyduğumuz kaygıları artırmaya ne yazık ki devam ediyor.

Kazdağları’nda altın madenine karşı başlatılan Su ve Vicdan Nöbeti kısa sürede büyük toplumsal destek kazandı.

En güzel eylem

Kazdağları’nda yürütülen ve planlanan altın madenciliği faaliyetlerine karşı yöresel bir direniş olarak başlayan Su ve Vicdan Nöbeti kısa sürede büyük bir toplumsal destek kazandı. Maden alanında ağaç kesimi sonrası oluşan görüntüler ülke çapında tepki topladı. Öyle ki, tepkiler kısa sürede büyük bir eyleme evrildi. Takvimler 18 Ağustos’u gösterdiğinde Su ve Vicdan Nöbeti’nin tutulduğu alanda binlerce doğasever bir araya geldi ve Kanadalı Alamos Gold şirketi tarafından yapılacak altın arama faaliyetlerine karşı güçlü bir duruş sergilendi. Ünlü piyanist Fazıl Say’ın da çok güzel bir resitalle destek verdiği eylem, Bergama’dan Cerattepe’ye, Amasra’dan Gezi’ye uzanan çevresel direniş tarihinin altın sayfalarından biri olarak yerini almış oldu.

 

2019’un en zehirlileri…

2019 yılını geri bıraktık madem, bu yılın geride kalamayacak kadar etki bırakan olaylarını da kısaca bir hatırlatmakta fayda var. Bunu yapmak nasıl bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu anlamamıza yardımcı olacaktır. İşte 2019’un kirlilik açısından en önemli yedi vakası…

1- En anlamlı ama faydasız uygulama: Parayla plastik alışveriş poşeti

2019 yılına girdiğimiz ilk günlerde toplumun büyük kesiminin karşı çıktığı bir uygulama hayatımıza girdi. İlkesel olarak desteklenmesi gereken bu uygulama, belirli özellik ve kalınlıktaki poşetlerin parayla verilmesini kapsıyordu. Buradaki püf nokta belli kalınlık ve özelik. Çünkü bu durum, ücret kapsamına alınan poşetlerden daha fazla tüketilen, görece ince poşetlerin kapsam dışında kalmasına neden olmuş ve bir nevi uygulamanın ayağına kurşun sıkmıştı. Bir diğer durum ise toplanan paralara yeni bir kaynak gözüyle yaklaşılmasıydı. Bu durum da uygulamanın niyetinin çevre koruması değil para kaynağı yaratmak olduğu ihtimalini akla getiriyordu.

Daha henüz, toplanan milyarlarca paranın, bahsedildiği üzere hangi çevre koruma faaliyetinde kullanıldığı konusunda net bilgi yok. Bildiğimiz bir şey var ki o da hazineye gelir olarak kaydedildiği. Dünyanın birçok ülkesinde beraberinde birçok başka uygulama ile birlikte uygulanan poşet vergilendirilmesi uygulaması, Türkiye’deki uygulanış biçimiyle uzun vadede anlamını yitirecektir. 2019 yılı için umut vaat eden bir uygulamanın adeta vitrin uygulaması haline getirilip yalnızlaştırılması ve bağlamından koparılması belki de 2019’un en trajik vakasıdır denilebilir.

2- İzmir’in plastikle dolu dağları: Plastik çöp ithalatı

2019 yılına plastik poşet ücretlendirmesiyle girilirken bir yandan da bunun tam zıttı olan başka uygulamalar da gerçekleşti. Son birkaç yıldır Türkiye gündemine giren ve uzun uzadıya tartışılan çöp ithalatı meselesi İzmir’in dağlarında ortaya çıkmış ve geri dönüşüm miti ile süslenmiş ham madde zırvalığı, çöp yığını olarak kendini göstermişti. Menşei İtalya olan bu plastik çöpleri kimin getirdiği usulen bulunmuş olsa da asıl sorumlular ve bunu denetlemesi gerektiği halde denetlemeyenler cezasız bırakıldı.

Filipinler ile Kanada arasında diplomatik krize bile neden olan plastik çöp ticareti meselesi ülkemizde devlet nezdinde cılız bir tepki oluşturdu. Tepki göstermek yerine çöp tüccarları kazanmaya devam etsin diye bunu usulüne uyduran bir yönetmelik hazırlandı ve el âlemin çöpünün ülkeye sokulmasının yasal kılıfı da tüm tarafların “rızasıyla” sessizce oluşturuldu. 2020 yılı artık plastik çöplerin yasal kılıfla ülkeye bolca sokulacağı bir yıl olacak diyebiliriz.

3- Türkiye’nin Akdeniz’i en çok kirleten ülke unvanını alması

Akdeniz’in, kıyısındaki aşırı nüfus nedeniyle ciddi bir kirlilik tehdidi altında olduğunu biliyorduk. Ancak bunun en büyük sorumlusu olduğumuzu 2019 yılında detaylarıyla öğrenmiş olduk. 2019 yılı bir nevi gerçeklerle yüzleşme yılı da oldu diyebiliriz. WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı)’in hazırladığı bir raporda Akdeniz’in “plastik denizi” olma riski ile karşı karşıya kaldığı belirtildi ve bunun birinci sorumlusunun Türkiye olduğu vurgulandı.  Günde 144 ton plastiğin Türkiye kıyılarından Akdeniz’e döküldüğü belirtilen raporda, Büyük Menderes, Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin en fazla atık taşıyan nehirler olduğu belirtilmişti. Raporun dayanak olarak aldığı İtalyan araştırıcılara ait çalışmada ise Türkiye sahillerini plastik çöpün en fazla vurduğu sahiller olarak tanımlıyordu. Günlük olarak kilometre başına 31 kg plastik, Türkiye sahillerine vuruyordu. Haliyle en çok atık boşaltan ülkenin sahilleri de en çok atığın vurduğu sahil oldu.

4- Gökten yağan zehirler

2019 yılı bir nevi gökten zehirli maddelerin yağdığı yıl da oldu diyebiliriz. Dünyanın farklı noktalarında yapılan çalışmalar, plastikten hormon bozucu kimyasallara, termik santral küllerinden ucuz kömür dumanına kadar birçok zehirli kimyasal maddenin yağmur ve kar ile üzerimize yağdığını gösterdi. İlk önce kutuplarda ve Avrupa’nın farklı şehirlerinde yapılan çalışmalarda, kar ile birlikte ciddi miktarda mikroplastiğin yağdığı ortaya konuldu. Daha sonra ABD’de yapılan bir çalışmada özellikle plastik eklenti maddesi olarak kullanılan hormon bozucu ve kanserojen kimyasalların yağmur ile birlikte yağdığını öğrendik. Son olarak da İngiltere’de gerçekleştirilen bir çalışmada, ciddi miktarda mikroplastiğin Londra şehri üzerine yağmur yağmadığı zamanlar da dahil olmak üzere yağdığı ve insanların bunları ciddi oranda soluduğu ortaya konuldu. 2019 yılı ile birlikte plastik ve eklenti kimyasalların her alanda bizi zehirlediğini detaylarıyla öğrendiğimiz bir yıl oldu.

5- Dipsiz gölün dibi

Türkiye’de doğal varlık olmak uzun süredir ciddi bedel ödemeyi gerektiriyordu. Örneğin kuş iseniz, bir şekilde Türkiye semalarına ulaştığınızda vurulabilir, balık iseniz (para etmediğiniz halde) avlanabilir, kedigillerdenseniz katledilebilirdiniz. Bunun birçok örneğiyle zaman zaman karşılaştık. Ancak 2019 yılı doğal varlıklara yaklaşımdaki sefaletin doruk noktasıyla yüzleşmemizin de yılı oldu. Define arayan bir grup ahmak ve bunlara bir şekilde izin veren doğal varlık düşmanı yetkili kişiler, Dipsiz Göl isimli bir gölü iş makinaları yardımıyla darmadağın etti. Göl boşaltıldı,  dibi kazıldı ve bir doğal varlığın daha köküne kibrit suyu sıkıldı.  Olay gerçekleştikten sonra gündem olunca yetkililer, gölün içerisine cennet vatan mitosunu da gömerek üzerine toprak döküp konuyu da, ülkeyi de kapattı  ve gölü “hayata döndürdü.” Böylelikle 2019 yılında dipsiz gölün dibi ile birlikte ülkenin doğal varlıklara yaklaşımındaki körlüğün de dibini görmüş olduk.

6- Ispanak zehirlenmesi, Bülent Şık Davası ve gıda güvenliği

2018 yılında akademisyen Dr. Bülent Şık, kendisinin de içerisinde bulunduğu bir grup akademisyene sağlık bakanlığı tarafından yaptırılan bir çalışmanın sonuçlarını açıklamıştı. Açıklama oldukça ses getirmiş ve kamuoyunda infiale yol açmıştı. Bakanlık tarafından gizlenen bu çalışmanın sonuçlarına göre insan sağlığını tehdit eden birçok pestisitin miktarlarının yeşil sebzeler, çilek, erik ve elma gibi birçok meyvede maksimum kalıntı limitlerinin çok üstündeydi. Aynı çalışma kapsamında sulardan alınan numunelerde de yine kanserojen etkisi olan birçok hidrokarbonun kalıntıları olduğu tespit edilmişti. 2016 yılında tamamlanan çalışmanın üzerinden 2 yıl geçti, ama bakanlık herhangi bir açıklamada bulunmadığı gibi herhangi bir önlem de almadı.  2018 yılında Bülent Şık tarafından açıklanan sonuçlar üzerine, 2019’da bakanlık harekete geçti  ve pestisit kullanımı konusunda önlem almak yerine akademisyen Bülent Şık’a dava açtı.

Bülent Şık davasından kısa süre sonra İstanbul’da bir marketten satın alınan ıspanakları tüketen birçok vatandaş zehirlendi ve Bülent Şık tarafından açıklanan ve pestisit, kanser ve gıda güvenliği ilişkisini ortaya koyan raporu akıllara getirdi. Nedeni konusunda akla mantığa uygun bir açıklama yapılmaması ise durumun vahameti konusunda ipucu verdi.  Tüm bunların üzerine gıda sahtekârlığı yapan firmaların isimlerinin de yine bir başka bakanlık tarafından açıklanması ise Türkiye’nin sağlıklı gıdaya erişim anlamında ciddi problemleri olan bir ülke olduğunu ortaya koyuyordu. 2019 yılı bir anlamıyla gıda güvenliği açısından ne derece tehdit altında olduğumuzun da göstergesi olan bir yıl oldu.

7- 2 balıktan biri 10 midyeden 9’u

2019 yılının diğer bir önemli olayı da Greenpeace tarafından yayımlanan rapordaki mikroplastik kirliliği durumuydu. Akdeniz, Ege ve Marmara Denizi’ndeki birçok balık türünün mideleri incelendi ve her iki balığın birinin midesinde mikroplastik olduğu tespit edildi.  Aynı çalışma kapsamında midye dolmalar da incelendi ve her 10 midyenin 9’unda mikroplastik olduğu bulundu. Böylelikle denizlere boşaltılan plastik çöplerin tekrar insan sofrasına geri döndüğü detaylıca ortaya konuldu.

Sonuç olarak 2019 yılı adeta zehirli bir yıl oldu ve birçok anlamda 2020 açısından ipuçlarını da verdi.

Fayton krizi: Görüş sahibi olmak yetiyor mu?

Büyükada‘da da 105 at ruam hastalığı teşhisi ile başlarına kurşun sıkılarak öldürüldü. Açılan çukurlara gömüldü. Üstelik bu ilk defa olmuyor. Söylentiler arasında yasalara uygun davranılmadığı, raporların verilmediği, infazın kötü bir şekilde yapıldığı, sahiplerinin yanlarında olmadığı gibi konular var. Ruam hastalığına rastlanmasında aşılama yapılmamasının ve bakım istasyonunun kaldırılmasının da payının olabileceği söyleniyor.

Bu toplu infaz olayı hayvanseverleri ayağa kaldırdı (1). Büyükşehir Belediyesi önünde nöbet tutmaya başladılar. Valilik de faytonlara üç aylık yasak getirdi. “Atlar karantinada” deniyor, ama bu da doğru değil. Yakında atların Adalar’dan bir yerlere gönderileceği söyleniyor. Faytoncularla Büyükşehir arasında tazminat için pazarlıklar sürüyor.

Ruam testi, biraz ikircikli bir test. Öyle sokak aralarında yapılabilecek bir iş değil. Kaldı ki hasta olduklarından şüphelenilen atları ayırmak, izole etmek yerine gayet soğukkanlı bir şekilde, doğrudan ateşli silahlarla bir infaz işlemi uygulanması da tartışmalı. Askeri usüllerden kalma bir yöntem olmalı: İşine yaramıyorsa, itlaf et. Böylece sistem yarattığı yönetim krizini gene kendi yöntemleri içinde çözüyormuş gibi yapıyor.

Tartışmak ne demek?

Görüştüğüm kişiler faytonlar konusunda ikiye bölünmüş durumda. Bir bölümü faytonların derhal kaldırılmasını istiyor. Onlara göre atlara eziyet ediliyor ve buna seyirci kalınamaz. Diğer bir bölümü, ki bunların çoğu Adalar’da yaşıyor, faytonların atların yaşaması için gerekli olduğunu söylüyor. Eğer faytonlar kaldırılırsa, atların yaşam koşulları da ortadan kalkacak. Ayrıca Adalar’ı zaten motorlu araçlar basmış durumda, bu karar bunları daha yaygın ve yasal hale getirecek.

Bu konuyu tartışmaya ne dersiniz dediğimizde ise genellikle sertleşiyorlar. Tartışmak ne demek? Canlılara eziyet etmenin tartışılacak bir tarafı olabilir mi? Ya da tam tersi: “Faytonlar kalksın diyenler gerçekte at düşmanları.” Taraflar ortada. Yönetimlerin kendilerini dinlemesini istiyorlar. Belediye Başkanı “karar alınıp, uygulamaya geçilecek” dediğine göre, o da açık olarak söylemese bile, aynı çaresizliğin içinde. Çünkü her iki taraf da tartışmaktan “atlar faytonlara koşulsun mu, koşulmasın mı, faytonlar kalsın mı, gitsin mi” yalnızca bunu anlıyorlar.

Demek ki eksik olan şey tartışmadan neyin anlaşıldığı. Bu eksiklik zannedersem kamu hayatımızı ilgilendiren her kararda var. Taraflar bu şekilde oluştuğu için yöneticiler işlerinin bundan, yani karar almak ve uygulamaktan ibaret olduğunu zannediyorlar (2).

Bu bildiğimiz disiplin toplumunun ideolojisi. Doğrunun ne olduğunu biliyorlar ve uyguluyorlar. Seçilmiş olmaları bunu yapmaları için yetiyor. Bu sonuç odaklı bir katılım ve karar alma biçimi belli bir hakikat rejiminin göstergesi.

Hem var hem yok

Bir canlının başka bir canlının hayatı üzerinde karar alma yetkisine sahip olması kabul edilecek bir şey değil. İnsan olmayan canlıların insan dünyasındaki varlığı böyle bir şey. Biz onların varlığını tanıyoruz, ama eşitlikçi bir ilişki değil. Onları köleleştirebiliyoruz, hayatlarına kıyabiliyoruz. Tıpkı hukuk rejimlerinin olmadığı ortamlarda “kelle alma, işkence yapma serbestliği” gibi. İnsan olmayanların haklarını savunacak, yaşam koşullarına tanıklık yapabilecekler gene insanlar. Dolayısı ile bu sorunun (ve diğer sorunların) bildiğimizden emin olabileceğimiz nihai bir çözümü yok. Atlar, insan olmayanlar insanların dünyasında hem yaşıyormuş gibiler, hem de ölmüş gibi. Ne hayattalar, ne de ölmüşler. Hem varlar, hem yoklar.

İşte bu nedenle, tıpkı diğer canlıları ilgilendiren konularda olduğu gibi, politik anlamdaki eylemsellikler yalnızca görüş üretmekle değil, sınırsız bir çabayla anlamaya uğraşmaya çalışmakla bizi mükellef kılar.

Sorunumuz yalnızca insan olmayanlara yaptığımız eziyetlerle de sınırlı değil. Onların, evet ne düşündüklerini, ne istediklerini, ne hissettiklerini bilemiyoruz, bilme imkanımız da yok. Böyle oldukları için, onları hiç dikkate almadan onlara her istediğimizi yapabiliyoruz. Bilinmezlik ise aynı zamanda bilmeye çalışmaktan da muaf olma durumu. Oysa eğer insanı insan-olmayanlardan ayırt edebilen bir şey varsa, o da simgesel dünyaları ile gerçekliği ilişkilendirme yeteneği.

Tartışmayı reddedenler zannedersem herhangi bir bağ kurmayı, ilişkiyi de reddediyorlar. İnsan-olmayanların ne hissettiklerini, ne yaşadıklarını bildiklerini iddia ediyorlar.

İnsanlarla ilişkili örnek vermek gerekirse, diyelim ki gayrı-maddi sermaye sahibi olma imkanı olmayan insanların içinde bulundukları koşulları kendi tercihleriymiş gibi görüyorlar. Savaşlarda birbirini boğazlamak için cepheye gönderilen gençlerin istisnasız vatan için ölmeyi tercih ettiklerine inanılıyor. Onlar da ölmeyi onlara ölmeyi emredenlerden daha çok arzulamak zorundalar.

Bu arzu emir kipinde, çünkü karar verme yetkisine sahip olanların kendi simgesel dünyaları içinde tercihlerin geçerlilik kazandıklarını unutmayı, inkar etmeyi baştan zorunlu kılıyor.

Bu nedenle tartışmaktan de doğru-yanlış, ya da eylem yapıp yalnızca kararları etkilemek, taraf olmak anlaşılıyor. Bu durumda her doğrunun içine yanlış, her yanlışın içine doğru gizleniyor.

Bu durumda yalnızca doğru veya yanlış ekseni içine sıkışıp kalıyoruz. Bu totaliter modernleşmenin ideolojisi ile benzerlik gösteriyor. Kamusal alandaki kararların bu eksende oluşmasını yadırgamıyoruz. 3. Köprü, Kanal İstanbul, 3. Havalimanı, Avrasya Tüneli, Haydarpaşa, Sulukule… her konuda böyle.

Görünen ‘şey’ ve hakikat

Oysa tartışmaktan başka bir şey, kararların hakikat üzerine gerçekleşmediğini anladığımızda başka şeyler yapmanın da ihtiyacını duyacağımızı düşünüyorum. Gerçekliğin simgesel dünyamızda bire bir temsili mümkün olmadığını, simgeselliğin bize düşünme yetisi verirken aynı zamanda gerçeklikle bir yarık açtığını anladığımızda tartışmanın da başka bir anlam kazanabileceğini, tür eylemselliklere yol açabileceğini varsaymak mümkün. Atlar meselesine tekrar geri dönersek, onların durumunu sınırsız bir çabayla anlamaya, değiştirmeye çaba gösterebiliriz.

Hep söyleniyor ya, eskiden Adalar ne güzel bir yerdi. Şimdi ne hale geldi? Evet, Adalar’da berbat işler oluyor, her yerde olduğu gibi. Ancak arkasından Adalar’ı göçler bu hale getirdi, rantçılar burayı mahvetti gibi laflar da duyuyorum. Bu sözlere fena halde gıcık oluyorum. Adalar’ın -ya da başka bir yerin- bugünkü haline gelmesinden kimler sorumlu?  Kendilerine çıkar sağlamak amacıyla hareket eden kötü niyetli, cahil insanlar mı? Kifayetsiz politikacılar mı? Bu gördüğümüz “şey” bizi aldatıyor ve ellerimizi kollarımızı bağlıyor olabilir. Biraz daha soğukkanlı bir şekilde, bu “şey”e de bakmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Belki de özellikle bugünkü sistemin, kaosun sürmesi için önümüze bu görüntü çıkarılıyor ve arkasında da bu “şey” göze görünmekten özenle uzak tutuluyor, perdeleniyor olabilir.

Her şey ‘temsilden’ ibaret

Zalimlerden mi yanayız, yoksa mağdurlardan mı? Bu sürekli birbirine karışıyor. Zalimlerle mağdurlar iç içe yaşıyor. Zalim olmak da, mağdur olmak da kolay. Başka bir yol bulmamız gerekiyor. Başkaları hakkında karar verme gücüne sahip olanların dünyasında her şey bir temsilden ibaret. Hem ölü, hem canlı. Bu herkes için geçerli. İnsan olmayan canlıların insan dünyasındaki varlığı da böyle bir şey. Biz onların varlığını tanıyoruz, ama bu eşitlikçi değil. Örneğin onları köleleştirebiliyoruz, hayatlarına kıyabiliyoruz.

Kamu yönetimlerinde bütünlük diye bir şey yok. Her birim kendi açısından bakıyor. Demek ki karar verme yetkisi, bu ideoloji içinde aynı zamanda tartışmayı, öğrenmeyi, ilişki kurmayı reddetmenin, sorumluluklardan muaf olmanın bir koşulu.

Oysa tartışmak demek, öncelikle bu işaretsizleştirici, asimetrik simgesel düzeni sorgulamak demek. Karar verme yetkisinin nasıl eylemsellikler içerdiğine bir bakalım:

Adalar’da, her yerde olduğu gibi, bir dolu kamu yöneticisi var. Son kararla birlikte örneğin, neredeyse otobüsler dolusu polis Adalar’a sevk edildi. Onlar disiplin toplumunun uç noktasındalar. Güvenlik, taşkınlıkları, itaatsizlikleri önlemek için Adalar’da bulunuyorlar.  Peki yalnızca onlar mı? Yalnızca alınan kararların uygulanması için harcanan bütçe ile neler yapılmaz? Sorunu çözmek için adımlar atmak yerine güç gösterilmesi, kamu düzeninin nereye doğru gittiğinin bir göstergesi.

Başka kimler var? Atların sağlığından sorumlu İlçe Tarım Hayvancılık Müdürlüğü. Büyükşehir Belediyesi‘nin konuyla, ulaşımla, planlarla ilgili ayrı ayrı müdürlükleri. Başka? Adalar Belediyesi‘nin birimleri…

Bunların her biri, ayrı ayrı görevlerini saymayayım, kendi yetki alanları açısından ve hiyerarşik bir yapılanma içinden bakıyorlar konuya. Bu hiyerarşik yapı içinde doğal olarak simgesel düzeni sorgulayacak, açık uçlu eylemselliklere dönüştürecek bilgi üretimi yok. Uygulamanın karşı tarafında, muhataplar olarak faytoncuların temsilcileri var, atlar meselesine “ekmek parası” diye bakan ve her an yönetimlerle kapalı kapılar ardında pazarlık içinde taksi plakası veya tazminatla anında fikir değiştirmeye hazır olan. Peki bu taraflar simgesel düzenin çok boyutlu bir mesele olduğunu, bunların temsil yetkileri ve eylemliliklerinin yeterli olmadığını ortaya koymayı sağlayabilirler mi? Diyeceksiniz ki bunu yapabilselerdi, zaten süreç odaklı bir gelişme yaşanır ve bugünkü sonuçlar ortaya çıkmazdı.  Demek ki simgesel düzen bunu ihmal etmeye dönük bir örgütlenme biçimi. Tartışmak deyince eksik kalan şey insana özgü bir yeti olduğunu farz ettiğimiz simgesel alan. Bunu bu tarafların hiç biri yerine getiremiyor.

Çünkü bunu talep edecek taraf ortada yok. Belki de sorun buradan başlıyor.

Belediye Başkanı “en kısa zamanda karar alınacak, uygulanacak” diyor. Aslında karar çoktan alınmış, uygulanıyor. Önce karar veriliyor, sonra kamuoyunu, tarafları ikna etmek için disiplin araçları kullanılıyor. Bu karar alma biçimi kendi başına oluşmakta olan bir kamu düzenini gösteriyor.

Bu kadar kamu görevlisi, bu kadar sorumlu kurum, bu kadar çevik kuvvet polisi… kamu bizim adımıza bizi kolluyor. Ama nasıl bir ilişki içinde? Kamunun görevi bu mu?

Demek ki eksik olan şey tartışmadan neyin anlaşıldığı. Bu eksiklik zannedersem kamu hayatımızı ilgilendiren her kararda var. Taraflar bu şekilde oluştuğu için yöneticiler işlerinin bundan, yani karar almak ve uygulamaktan ibaret olduğunu zannediyorlar. Bu da onları görevlerini yapmaktan muaf kılıyor.

Bu bildiğimiz disiplin toplumunun ideolojisi. Doğrunun ne olduğunu biliyorlar ve uyguluyorlar. Seçilmiş olmaları bunu yapmaları için yetiyor. Bu sonuç odaklı bir katılım ve karar alma biçimi belli bir hakikat rejiminin göstergesi.

Peki  sivil toplum nerede? Bir tarafta hayvan hakları savunucuları var, atların eziyet gördüğünü ve faytonların hemen kaldırılması gerektiğini söylüyorlar. Diğer tarafta ise karşı görüşü temsil eden faytonların zalim görünümlü ağaları var.

İyi kötü bir sermaye biriktirmiş, diğer turizm yatırımcıları gibi esnaflıktan başlamış ve son zamanlarda Adalar’da iyice gelişen faytonculuğun temsilcisi olarak haklarını (doğrusu pazarlık güçlerini) korumaya çalışıyolarr. Bu temsilin arkasında ise temel bir gerekçe var: Ekmek parası. Bu yüzden bu gerekçe her an şehirdeki taksi plakaları takası gibi formüllerle yer değiştirmeye hazır. Doğal olarak hayvan hakları gibi bir öncelik yok. Faytoncu esnafı da çaresiz, olup bitenleri izliyor.

Dolayısı ile iki taraf var: Atları zulümden kurtarmak isteyen sivil toplum. Bunun karşısında ise çıkarları için bu rezilliği devam ettirmek isteyen faytoncular. (Bir de belki ne yapacağını kimin tarafını tutacağını şaşırmış olanlar.)

Yaşanan krizin dışarıdan görünümü tam olarak böyle.

Bu nedenle sorumluları tartışırken yalnızca görünürde olanları teşhis etmek yetmiyor. Asıl bu sistemin sürekliliğini sağlayan yöntemleri ve onların Bize dayatılan bu kamu yönetimi anlayışı. Bu yönetim modeli yasaklar ve yolsuzlukların bir bileşimi. Kaybettiğimiz ise şehrin  kendisi.

Faytonların kaldırılması ile ilgili yönetimlerin yaptıkları, kullandıkları yöntemler açısından incelenebilecek önemli bir vaka. Karar almak ve uygulamak bir katılım yöntemi olabilir mi?

Kime hesap sorulacak?

Bu arada pek bir de sesi duyulmayan bir başka topluluk var, kimi zaman bu bir kültür mirasıdır diyen. Kimi zaman da hayvan hakları açısından da yaklaşıp uzmanlarla ilişki kurarak atçılığın, faytonculuğun savunusunu yapan (3). Anladığım kadarıyla Dünya Mirası Adalar Girişimi gibi topluluklar burada duruyor. Kendi görüşlerini dile getirmeye çalışıyor ama bu sıcak ortamda ne söyledikleri duyulmuyor. Çünkü yapılması gereken iş, ortalık sakin iken, düşünülerek, tartışılarak yapılabilecek bir iş.  Faytonculuğun iyileştirilmesi, eziyetin engellenmesi gibi konularda “görüş sahibi olmak” yetmiyor. Adalar’da defalarca düzenlenen ulaşımla ilgili toplantılarda görüş iletmekle bir eylem planı oluşturulamıyor. Uzmanlar normal hayatlarında ne yaparlar? Araştırma, planlama gibi işlerin zaten bağımsız olmaları, açık bir yapı içinde geliştirilmeleri gerekmez mi?

Peki hesap sorulması gerekenler kimler?

Eğer modern bir kamu düzeninden söz ediyor olsaydık, başka bir “şey”e bakmamız, Adalar’la ilgili kararların alınma yöntemlerini dikkate almamız gerekirdi. Adalar’ın SİT Alanı ilan edildiği tarihten bugüne, geçtiğimiz on yıllar boyunca güya “Koruma Planları” hazırlanıyordu.

Sinsice planların ve bu süreci yönlendiren aktörlerle pazarlıkların tamamlanmasını beklediler. Süreci katılıma açmak için çaba gösteren insanları susturmak için söyledikleri şuydu: “Bu belediyelerin, uzmanların işi. Hele bir bitsin sonra konuşuruz”. Bunlar geçmişte olmadı. Bugün ne yapıldığına da bir bakın. Bugün de gene aynı yöntemlerle, aynı dışlayıcı ve yukarıdan bakışla karşımızdalar. Bu simgesel şiddetin dışlanmışlara, işaretsizleştirilenlere yönelik olan fiziki şiddetin kaynağı olduğunu da düşünmemek imkansız.

Bu süreç öyle bir karanlıkta bırakıldı ki, bu kararlardan etkilenecek kitlelerin ancak bittikten sonra haberleri olabildi, ya da hiç olmadı. Olduysa da planlar imar haklarını düzenleyen,  fiziksel çevre ile ilgili uzmanların hazırladıkları bir belge gibi gösterildi. Böylece Adalar siyasal kanallarla ayrıcalık elde eden küçük bir zümrenin av sahası haline getirildi. Onlarca sene boşuna kaybedildi, Adalar bir yağma alanına dönüştü. Bu olayın trajik tarafı, tıpkı şehirdeki diğer planlama faaliyetlerinde olduğu gibi, sivil toplumun kamu süreçlerine katılımını engelleyen, katılım dendiğinde karşılarına bürokratik bir yığıntı çıkaran aktörlerin de bu karanlık süreçteki rolleriydi. Bu yöntemler konuşulsaydı, o zaman katılıma açmak için çırpınmaları, uğraşmaları gerekecekti. Oysa böylesine tepeden inmeci bir modelle ayrıcalıkları yeniden üretmek mümkün (3).

Peki görevini yapmayan yönetimlerden kimse hesap sormayacak mı?

***

  1. Yeşil Gazete‘de Sezai Ozan Zeybek’in anlattığına göre 2. Dünya Savaşı’nın soruna doğru Tokyo valisi hayvanat bahçelerindeki hayvanları katlettirmiş. Bunu da Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin yaptıklarına halkı inandırmış. Tıpkı cepheye sürülen zavallılar gibi, onlar da “şehit” ilan edilmiş. Büyükada’da atların öldürülmesindeki sorumluluk da faytonlara ve atlara eziyet ettikleri söylenen faytonculara yükleniyor.
  2. Birikim Dergisi’nde çıkan yazısında Abdullah Onay bu itirazı bir kaybın belirtisi olarak görüyor: Adalar’ın soylulaştırılmış geçmişinden kalan ve bunun kaybının yerine geçen bir simge olarak.
  3. Yaklaşık beş yıl önce bir ulaşım yönetim planının hazırlanması, soruna süreç odaklı yaklaşılması için sivil toplum çabalarıyla fırsatlar yaratıldı, ama belediye yönetimi kendi rant ilişkilerini kaybetmemek için reddetti.  Bunun yerine göstermelik çalıştaylar düzenlendi. Gönüllüler tarafından iletişim kurulması için adımlar atılması önerildiği halde bir kere olsun Yerel Yönetimler Platformu’nda (Euro-Cities) bir eşleşme yapılmadı.

Kanal İstanbul protokolüne açılan iptal davası reddedildi

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun 23 Aralık 2019 tarihinde çekilme kararını açıkladığı Kanal İstanbul İşbirliği Protokolü’nün iptali için TMMOB’a bağlı dokuz meslek odası tarafından açılan davada karar çıktı.

Davaya bakan İstanbul 8. İdare Mahkemesi’nin 26 Kasım 2019’da yaptığı son duruşmaya dokuz meslek odası adına Mimarlar Odası avukatı Berna Çelik, uzman olarak Prof. Dr. Doğan Kantarcı ile Şehir Plancıları Odası adına Prof. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu katıldı. Davalı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı avukatları da duruşmada savunma yaptı. Davalı İBB ise duruşmaya katılmadı ve iptal istemine karşı savunma yapmadı.

Duruşmada, mahkeme iki bakanlık ile İBB arasında 1 Ağustos 2018 tarihinde imzalanan protokolün hukuka uygun olduğuna hükmetti. Karar oybirliği ile alındı.

Kararda, “Kamu yararı ve hizmetin gereklerine uygun şekilde tesis edildiği sonucuna varılan dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmemektedir” denildi. Mimarlar Odası Avukatı Berna Çelik kararın nihai olmadığını belirterek “Biz davacı odalar adına hızlıca istinaf başvurumuzu yapacağız. Bu karar, hukuka aykırılık iddialarımızı karşılamıyor” diye konuştu.

‘Ekosistem bozulur’ itirazına da ret

Protokol konusunun tüm uluslararası sözleşmelere, Anayasa’ya ve hukuka aykırı olduğu, tarım alanlarının ve karasal ekosistemin geri dönülemez şekilde bozulacağı yönündeki itiraz da mahkemece kabul görmedi.

Protokolün, uygulamaya dönük süreçlerin, protokole taraf kurumların tabi oldukları kanun ve yönetmeliklerle tanımlandığı şekliyle görev alanları ve sorumlulukları dahilinde nasıl yürütüleceğini öngördüğü belirtilen kararda şu ifadeler kullanıldı:

 “Protokol hükümleriyle orman sahaları, tarım alanları, su havzaları, doğal ve arkeolojik sit alanları gibi kendi özel mevzuatlarıyla koruma altına alınmış alanlara ilişkin süreçlerin yürütülmesinde meydana gelebilecek aksaklıkların da önüne geçilebilmesi açısından kurumların koordinasyonunun sağlanabilmesinin hedeflendiği, bu açıdan davaya konu protokolde hukuka aykırılık bulunmadığı görülmektedir.”

Kararda, ayrıca “Kaldı ki yürütülen süreçlerde meydana gelebilecek herhangi bir aykırılığın söz konusu olması halinde de menfaatleri ihlal edilenler yönünden davaya konu edilebileceği açıktır” denildi.

İmamoğlu ‘Çekiliyoruz’ demişti

İBB ve iki bakanlık arasında 1 Ağustos 2018 tarihinde Kanal İstanbul işbirliği protokolü imzalanmış, protokole dönemin İBB Başkanı Mevlüt Uysal imza atmıştı. Protokol imzalandıktan sonra konu, İBB Meclisi’nin 2018 yılı ekim ayı oturumları sırasında gündeme geldi ve oy çokluğu ile Uysal’a protokol yapma yetkisi verildi. Açılan davada iptal gerekçelerinin arasında Uysal’ın yetki almadan protokole imza atması da yer almıştı. Protokolün, Kanal İstanbul proje alanı ve 2013 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile rezerv yapı alanı (yeni konut alanı) olarak ilan edilen alanı kapsadığı belirtilerek henüz sınırları belirsizken bakanlıklar ve İBB’nin yapacağı iş ve işlemlerin belirlenmesinin hukuka aykırı olduğu savunulmuş, protokolün iptali talep edilmişti.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise Uysal yönetimin imzaladığı protokolden çekildiklerini açıklamıştı. İmamoğlu, “Neyin ihalesini yapıyorsun, hangi ÇED raporundan bahsediyorsun? Bizden önceki yönetimin imzası bulunan Kanal İstanbul İşbirliği protokolünden çekiliyoruz” demişti.

Trans aktivist Nilay Albayrak belediyede şoför olarak işe başladı

Trans aktivist Niler Albayrak, Avcılar Belediyesi’nde şoför olarak işe alındı. Böylece, Türkiye’de ilk defa açık kimlikli bir trans kadın belediyede şoför olarak çalışmaya başlamış oldu.

KaosGL’de yer alan habere göre Albayrak, “Pazartesi günü görevime başlıyorum. Çok mutluyum. Eski bir seks işçisiyim ancak artık seks işçisi olmak istemiyorum diyordum. CHP çatısı altında 5 yıldır mücadele ediyorum, ilklerin kadını oldum. Belki gelecek dönem milletvekili olacağım, geri çekilmek yok” dedi.

Daha önce de ilklere imza atmıştı

Niler Albayrak daha önce Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Avcılar İlçe örgütünün yöneticisi, 2015’te İstanbul üçüncü seçim bölgesinden milletvekili aday adayı ve 2017’de de Merkez Mahallesi’nin delegesi seçilerek Türkiye’de ilklere imza atmıştı.

Belediyede işe başladığını duyuran Albayrak, “Translara ‘mücadeleden vazgeçmeyin’ demek istiyorum. Mücadele etmeden hiçbir kazanım olmuyor, bunu unutmamak lazım” dedi.

Maden zehirliyor, belediye temize çekiyor

Haber: Cem Bahtiyar

Geçtiğimiz hafta Ayvalık’taki demir madeni ile gündeme gelen Balıkesir’de Büyükşehir Belediyesi,  İvrindi ve Madra bölgesinde bulunan TÜMAD Madencilik’e ait altın ve gümüş madenleriyle ilgili, maden faaliyetlerinin olumsuz bir etkisinin olmadığına karar verdi.

Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Çevre ve Sağlık Komisyonu tarafından yapılan incelemeler neticesinde Madra bölgesinde bulunan altın madeni sahası ve İvrindi ilçesine bağlı Değirmenbaşı ve Küçükılıca Mahallelerinde bulunan altın ve gümüş madeni ve zenginleştirme tesisinin çevreye hiçbir olumsuz etkisinin bulunmadığı belirtildi. Komisyon tarafından hazırlanarak Büyükşehir Belediye Meclisi’nde CHP ve AKP‘li üyelerin ‘oy birliği’ ile kabul edilen raporla ilgili konuşan Burhaniye Çevre Platformu dönem eş sözcüleri Hatice Engin ve Süleyman Eryılmaz ise, meselenin böyle oldubitti’ye getirilemeyecek kadar önemli olduğuna dikkat çekiyor.

Kazdağları’ndaki maden sahasından daha büyük bir alan

Söz konusu maden sahaları, Çanakkale’de Kazdağları bölgesinde bulunan ve çevre aktivistlerinin yoğun protestolarıyla kamuoyuna yansıyan Kirazlı’daki 613 hektarlık maden sahasından yaklaşık 1/3 oranında daha büyük; toplam 856 hektar bir araziyi kapsıyor. Bu alan içinde İvrindi ilçesine bağlı Değirmenbaşı ve Küçük Ilıca mahallelerinin yanı sıra Burhaniye ilçesine bağlı Karadere ve Korucaoluk mahalleleri de bulunuyor. Burhaniye ilçesindeki birçok mahalleye içme suyu sağlayan Düdüklü Suyu’nun kaynağı da bu alan içinde yer alıyor.

ÇED için ayrı kredi için ayrı rapor

Madenlerin 2015 yılında hazırlanan ÇED raporlarında bile ifade edilen çevresel olumsuz etkilerine dikkat çeken BURÇEP sözcüleri, ÇED Raporu ile Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (AİKB)’ndan alınacak kredi için 2017’de hazırlanan raporda birçok farklılık görüldüğüne vurgu yapıyor.

ÇED hazırlık raporunda toplamda ortalama derinlikleri 200 metre olan dört adet çukur açılacağı belirtilmesine rağmen AİKB’e hazırlanan raporda bu çukurlardan ikisinin su temini için kullanılacağı belirtilmiş. Oysa ilk raporda 100 hektarlık alana yığılacak ‘pasa’ olarak adlandırılan; prosesten geçen değerli madenlerin alındığı cevherin ilk açılacak iki çukur işlevini yitirince, bu iki çukura doldurulacağı yazılı. Kredi için AİKB’e hazırlanan raporda ise pasa ile doldurulacak çukurlar, yağmur ve kar sularının biriktirileceği ve su temini için kullanılacak çukurlar olarak gösterilmekte.

Yılda 2 milyon metreküpe yakın su kullanılacak

Yine ilk raporda söz konusu maden işletmelerinde yıllık 743 bin 230 metreküp su kullanılacağı kabul edilerek belirtilen miktarda suyun temin için üç adet kuyu açılacağı ifade ediliyor. Ancak üç vardiya ile 24 saat çalışacak olan işletmeler için AİKB’e gönderilen raporda, kullanılacak su miktarı saniyede 58 litre olarak belirtilmiş. Bu durumda günde 5 milyon 11 bin 200 litre yani yılda 1 milyon  804 bin 32 metreküp su kullanılacağı ve bu suyun temini için altı adet kuyunun açılacağı ifade ediliyor. 10 yıllık ruhsatı bulunan işletmenin toplamda kullanacağı su miktarı ise 18 milyon 40 bin 320 metreküp.

Zararı sınırları aşmış vaziyette

Her iki rapor da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın web sitesinde yer alıyor. Raporlarda Avrupa Kalkınma Bankası’nın kredi kriterleri kullanıldığı için söz konusu tesislerin kaçınılmaz olarak vereceği zararlar da belirtiliyor.  Burhaniye kent merkezi, İvrindi kent merkezi ve bu havzalarda bulunan yeraltı ve yer üstü su kaynaklarının risk alanı kapsamında olduğu ifade edilen raporlarda, Türkiye sınırları içerisinde yer almadığı için belirtilmese de Midilli adası da etki alanı içinde.

Drone ile çekilen fotoğraflar: Oben Ulu

Çevreye vereceği zararı kendi raporlarında belirtmişler

BURÇEP eş sözcüleri Engin ve Eryılmaz, TÜMAD’ın nasıl bir ekolojik yıkımın olacağını aslında kendi hazırladığı raporlarla ortaya koyduğu görüşünde. Eryılmaz “Daha cevherin çıkarılması sırasında ortaya çıkacak ağır metaller ve patlatmalar ile oluşacak tozun bitkilere, hayvanlara ve insanlara zararları göz önüne bile alınmamış. Siyanürlü liç yönteminin risklerinden bahsetmiyorum bile. Üstelik de bu havza 1. derecede deprem bölgesi. Olası bir depremde yaşanacak ekolojik yıkımı düşünmek bile istemiyoruz” diyor. Eryılmaz, maden ile ilgili olarak açıklanan ve ne yazık ki oybirliği ile Büyükşehir Meclisinden geçen raporun bilimsellikten uzak olduğunu belirtirken yaşanan ekolojik yıkımın üzerini örtmek için yazıldığını söylüyor.

HDP’li Kenanoğlu: Tahribatı durduracak yargı yok

Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu da İvrindi’de söz konusu maden faaliyetlerinin durdurulması için meclise sunduğu araştırma önergesiyle bölgede yürütülen maden faaliyetlerinin ekosisteme yönelik ciddi riskler barındırdığı ve Maden Atıkları Yönetmeliği’ne uyulmadığı belirtmişti. Yeşil Gazete’ye konuşan Kenanoğlu şunları söyledi:

“Bu kapitalist yaklaşım maalesef ki ülkemizin doğasını, suyunu, yaşam alanlarını da hoyratça tahrip etmektedir. Balıkesir coğrafyası da bu tahribatın yaşandığı bölgelerin başında gelmektedir. İvrindi ve Madra bölgesinde geçmişten günümüze birçok maden sahası bulunmaktadır. İvrindi bölgesinde 1950’li yıllarda kullanılan ve etkileri günümüze kadar süren altın maden sahaları bulunmaktadır. AKP iktidarının tüm yetkileri tek elde toplama siyaseti sonucunda doğanın tahribatı daha da artmıştır. AKP’li yöneticilerin aldığı kararları, yaptığı ihaleleri iptal edecek ne bir kurum ne de bir yargı kalmıştır. Balıkesir bölgesinde Kazdağları’nda, Madra Dağları’nda, İvrindi bölgesinin tahrip edilmesini durduracak bir yargı yok. Belediye Başkanı’nın aldığı kararları şikâyet edecek bir merci kalmamıştır. Ama maalesef ki İvrindi ve Madra bölgesinde yeni altın ve gümüş sahalarının açılması AKP Belediye Başkanını ve şirket sahiplerini değil orada yaşayan halkı ve bölgesinin geleceğini mahvedecektir. Şirket sahipleri doğayı tahrip edip alacağını aldıktan sonra çekip gidecekler tıpkı kendilerinden öncekilerin yaptığı gibi. Bölge halkının tarım alanlarını, hayvanların yaşam alanlarını, sularını tehlike altına sokacak bu karara karşı tüm yaşam savunucularının ortak bir mücadele ile karşı durmaları gerekmektedir.”

Raporu hazırlayan komisyonun CHP’li üyesi Selim Panç, sorularımıza yanıt vermekten kaçındı.

 

İÜ’deki yemekhane eylemi sürüyor: Müşteri değil, öğrenciyiz

İstanbul Üniversitesi’ne bağlı kampüslerde 2 Ocak’tan itibaren yemekhanelerde kahvaltı verilmemesi ve indirimli yemeklerin artık tek öğünle sınırlandırılmasına tepki gösteren öğrenciler eylemlerini bugün de sürdürüyor. 

Okulda açıklama yapan öğrenciler adına konuşan Onurcan Poyraz, 40 yemekhane işçisinin işten çıkarıldığının belirterek şunları söyledi:

Bizim dün anayasal hakkımız olan dilekçe verme hakkımız engellendi. Bugün burada, bu dilekçe hakkımızı savunmak için ve yemekhane düzenlemesini geri çekmek için, en temel hakkımız olan beslenme hakkımızı geri almak içni buradayız. Bu düzenleme yalnızca bizi de etkilemiyor. Dün 40 işçi yemekhanedeki emekçiler, işten atıldı. Çoğu işe dönemeyecek belki de. Mücadelemiz onlarla ortaklaştı. Bütün arkadaşlara sesleniyorum ikinci dönem ne yapmalıyız diye düşünmeli, daha kitlesel bir şekilde gücümüzü göstermeliyiz. Ne kadar kişiye ulaşabilirsek, o kadar etkili olur. Dilekçelerimizi tekrar vermeye çalışalım. Resmi yollarla ve bizi ciddiye alacakları her yoldan devam edelim. Müşteri değil öğrenciyiz!”

Öğrenciler, dün okulda bir forum düzenlemiş, forumun ardından uzun kuyruklar oluşturarak rektörlüğe dilekçe vermek için yürüyüşe geçmişti. Okula alınmayan bazı öğrenciler kapılardan atlamaya çalışınca, polis öğrencilere copla müdahale etmişti.

 

Ulaştırma Bakanı’na göre Kanal İstanbul için çevreye en az zarar verecek güzergah seçilmiş

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit TurhanKanal İstanbul tartışmalarıyla ilgili olarak CNN Türk canlı yayınında açıklamalarda bulundu.

Boğaz’dan yılda ortalama 43 bin gemi geçiyor. İstanbul Boğazı’ndan 2010 yılında 672 milyon gross tonluk yük hareketi varken bugün bu rakam 849 milyon gross tona çıktı” diyen Turhan’ın açıklamalarında şunlar öne çıktı:

‘Boğaz’da trafiğin artacağı öngörülüyor’

İstanbul’da 2010 yılından önceki yıllarda bu trafik 50 binin üzerine çıktı. Bu önemli bir göstergeydi. Zaman zaman dünya ticaretindeki ekonominin canlılık durumuna göre bu rakamlar inişli çıkışlı olarak seyrediyor. Gelecekte Boğaz’daki deniz trafiği riskleri artacak. Biz de özellikle İstanbul trafiğini yöneten Bakanlık ve bağlı kuruluşlar olarak bununla ilgili idari ve teknik tedbirleri de alıyoruz. İstanbul Boğazı’ndan geçecek olan uluslararası trafiğinin daha da artacağı öngörülüyor. Bizim hesaplamaları yapıp tedbirleri almamız lazım.

‘Beş güzergah vardı, en az zarar verecek olanı seçildi’ 

Bu kanalın yerinin tespiti de önemli. Bu kanalın inşa edilebileceği beş adet güzergahımız var. Bu güzergahlar arazide, sahada araştırıldı, incelendi. Bunlar bir ulaşım projesinde, karayolu olsun demiryolunda olsun yapılan çalışmalardır. Biz Küçükçekmece-Durusu koridoruna karar verdik. Diğer alanlar su hatlarına daha çok zarar veriyordu. Bazılarında bunların kazı miktarı, yapım maliyeti, çevreye etkileri mukayese edildiğinde, İstanbul için çok önemli orman ve su kaynağı bizim için çok önemliydi. Diğer alternatifler İstanbul’un su kaynaklarına bizim belirlediğimiz güzergahtan daha olumsuz etki yapıyordu. Kanal İstanbul projesinde çevreye en az zarar verecek güzergah seçildi.

Kanal İstanbul’un çevreye etkisi hakkındaki eleştirilere yanıt

Biz işimizi ehli ile yapıyoruz. Bu konuda, ilgili konularda, ÇED konusunda, deniz-kara hayatı konusunda, çevrede yaşayan florada uzman olan kişilerle çalıştık. 200’ün üzerinde konusunda uzman ekiple çalıştık. Zaman zaman İstanbul Boğazı’nda anaforlar oluşuyor, bu gemi kaptanlarını sıkıntıya sokuyor. Biz de bu kanalı kullanacak olan araçların aynı sorunlarla karşılaşmaması için gerekli her türlü incelemeyi yaptık.

Depreme etkisi

Biz yapılarda deprem hesabı yaparız. Bunu da yaptık. Kanalın inşaatı depremi tetikler bilgisi doğru bilgi değil. Kanalın inşaatı bizim normal bir karayolu inşaatında, büyük bir yapının inşaatında yaptığımız kazıdan çok farklı değil. Kanal bölgesinde aktif bir fay yok. Bunların hesapları, bunların çalışmaları, deprem konusunda uzman hocalarımız ile, biz Mustafa Edip hoca ile çalıştık. Bu konuda otoritedir. Günde 125-140 arasında gemi geçirebiliyoruz Boğaz’da. Bizim insanlarımızın kullandıkları, yolcu taşıyan deniz araçlarımız var. İstanbul Boğazı’nın etrafındaki yerleşimlerde sadece insanlar yaşamıyor. İstanbul çok hareketli. Biz İstanbul Boğazı’nı artık İstanbul’da yaşayanlara daha fazla hizmet etmesi için bu kanalı yapıyoruz.

‘Model testlerini yaptık’

Böyle projelerin laboratuvarlarda model testleri yapılır. Ortam şartları oluşturulur ve bu yapı nasıl bir davranış sergileyecek, özellikle denizdeki su hareketi için bunu yaptık. Bunu depreme tabi tuttuk. Denizin içindeki bazı askıdaki materyaller, bunların Karadeniz’den Marmara’ya, Marmara’dan Karadeniz’e olan geçişleri nasıl olacak, bunlar test edildi ve modellenerek yapıldı. Marmara Denizi’ndeki üstte 20 metre kalınlıktaki su tabakasında bir metreküp suda 6 miligram oksijen ihtiyacı var. Biz bunları test ettik. Testlerde suyun hareket hızı 2.2 metresaniye. Biz bunu bizim kanalımızda 2.1 olarak ölçtük. Buradaki oksijen hareketine çok fazla etkisi olmuyor, olumlu yönde etkisi oluyor.”

2019: Zorlu mücadelelerin yılı  

Geçtiğimiz yıl, dünyanın en önemli olayı, Avrupa’da yükselen Yeşil Dalga oldu. Yeşillerin seçim başarıları ve Yeşil Yeni Düzen tartışmaları, sağ popülizme karşı yeni umutlar yeşertti. Yükselen iklim hareketlerine Kazdağları’ndaki maden mücadelesinin verdiği ses ise bu yıl da duyulacak gibi.

Benim, 2019 muhasebesinden öne çıkardıklarım şöyle:

Türkiye’de yılın en önemli olayı

2019 yerel seçim sonuçları her şeye rağmen AKP iktidarının sonunun yakın olduğunu gösterdi. Büyük şehirlerde kaybedilen belediyeler ve özellikle İstanbul seçimlerinin  yenilenmesi süreci iktidar bloğundaki çatlağı büyüterek ülkenin siyasi kompozisyonunun yeniden şekilleneceğinin işaretlerini verdi.

Dünyada yılın en önemli olayı

Avrupa’da yükselen Yeşil Dalga. Dünyayı bir kabus gibi kuşatan popülizme karşı mevcut düzen partilerinin sözlerinin tükendiği bir ortamda Yeşillerin seçim başarıları ve gündemin bir parçası olan Yeşil Yeni Düzen tartışmaları neo-liberal ekonomi politikaları ve sağ popülizme karşı yeni umutlar yeşertti.

Türkiye’de yılın en başarılı ekoloji mücadelesi

Kazdağları’nda yapılması planlanan altın madenlerine karşı yerelde başlayıp Türkiye’nin her yanından gelen destekle aylar boyu inatla sürdürülen mücadele önümüzdeki yıllar boyunca da sürecek gibi görünüyor.

Dünyada yılın en başarılı ekoloji mücadelesi

İklim krizini görmezden gelen hükümetlere ve tüm iktidar sahiplerine karşı geleceklerini büyüklere bırakmadan mücadelenin ön saflarına geçen gençlerin yürüttükleri küresel iklim mücadelesi.

Türkiye’de yılın en önemli ekolojik felaketi

Yıllardır süren mücadeleye rağmen binlerce yılın kültürel mirası Hasankeyf’in yapılacak Ilısu Barajı nedeniyle sular altında kalmaya başlaması yılın sinir bozucu kaybı oldu.

Dünya’da yılın en önemli ekolojik felaketi

Bu alanda maalesef pek çok olay yaşandı. Belki de hala sürmesi nedeniyle Avustralya’da bir türlü söndürülemeyen orman yangınları, iklim krizi nedeniyle önümüzdeki yıllarda da sürecek iklim felaketlerinin işareti gibi.

Türkiye’de yılın en büyük skandalı

Tutukluluğu iki buçuk seneye yaklaşan Osman Kavala’nın AİHM kararına rağmen tutukluluk halinin devamı yılın skandalı.

Dünyada yılın en büyük skandalı

Donald Trump’ın ABD’de, Boris Johnson’un İngiltere’de hala iktidarlarını koruyor olmalarından daha büyük skandal olabilir mi?

Avustralya’daki yangınlarda yaklaşık yarım milyar hayvan öldü

İklim krizinin sebep olduğu rekor kıran ısı dalgaları Avustralya’nın birçok noktasında yangınlara sebep olurken kömürleşmiş koalaların, kaçan kanguruların ve ölü kuşların görüntüleri sosyal medyada yayıldı.

Sydney Üniversitesi’nden ekolojistler Eylül ayından bu yana ülkede etkili olan yangınlarda 480 milyon memeli, kuş ve sürüngen öldüğünü tahmin ettiklerini açıkladı.

Yaklaşık sekiz bin koala öldü

HuffPost’ta yer alan habere göre Çevre Bakanı Sussan Ley yaptığı açıklamada şu ana kadar sekiz bin koalanın öldüğünün tahmin edildiğini, Yeni Güney Galler‘deki türlerin yüzde 30’unun ortadan kalkmış olabileceğini söyledi.

Ülkenin koala nüfusunun önemli bir bölümüne ev sahipliği yapan eyaletin orta-kuzey sahilinde 15 bin ile 28 bin arasında koala bulunuyor. Ley, yangınlar söngüğünde gerçek rakamlara ulaşacaklarını belirtti.

Yangından kurtulan bir koalaya itfaiyeciler su veriyor

Graham: Koalalar yangından kaçmak için hızlı değil

Senato’da yer alan Doğa Koruma Konseyi’nden Mark Graham, koalaların ağaçlar arasında çok hızlı yayılan alevlerden kaçmak için yeterince hızlı hareket etme kapasitesine sahip olmadıklarını söyledi. Graham “Yangınlar kadar hızlı yayılmıştı ki, ağaçlardaki hayvanların büyük ölçüde öldü.Ancak şu anda hala yanan büyük bir alan var. Muhtemelen cesetleri asla bulamayacağız” dedi.

‘Kabarık ve sevimli olmayan hayvanlar da önemli’

Batı Avustralya’da koalaların yanı sıra papağan, kanguru gibi birçok hayvanın da yangınlardan dolayı etkilendiğini söyleyen Çevre Bakanı Ley “Dikkat çekmek için illa hayvanların kabarık ve sevimli olmasına gerek yok, pullu ve pürüzlü de olabilirler. Bir çevre bakanı olarak benim için hepsi oldukça önemli ve tabii Avustralya ekosistemi için de” dedi. Sosyal medyada yapılan paylaşımlar ülkeyi saran dumanların birçok kuşu da etkilediğini gösteriyor.

Başbakan Morrison’a halktan sert tepki

Aylardır süren yangınlar bir türlü kontrol altına alınmazken vatandaşlar da hükümete tepkili. Avustralya Başbakanı Scott Morrison, yangında hasar alan bir kasabaya yaptığı ziyareti, öfkeli halkın tepkisi nedeniyle yarıda kesmek zorunda kaldı. Yeni Güney Galler eyaletindeki Cobargo kasabasındaki ziyaret sırasında halk, bölgeye gelen yardımların yetersiz olmasını şikayet etti.

İklim kriziyle mücadelede yetersiz

Başbakan aynı zamanda iklim krizini önlemede yeterli çabayı göstermediği için de eleştiriliyor. Başbakan ise çoğu ülkeden daha fazla çaba gösterdiklerini, çevrecilerin talep ettiği karbon emisyonu sıfırlamayı yapmayacağını belirtiyor.

Daha önce de ülkede yangınlar sürerken Başbakanın Hawaii’ye tatile gitmesi büyük tepki toplamıştı. Gelen eleştirilen üzerine Morrison, tatilini yarıda keserek ülkesine dönmek zorunda kalmıştı.