Ana Sayfa Blog Sayfa 2267

Avustralya yangınlarının gör dediği

Küresel ısınmanın etkisiyle özellikle son on yılda artan aşırı hava olaylarının yaşandığı ülkelerden biri de Avustralya. Sistem içi etkileşimlerin küresel ısınmayı tetiklediği ülkede uzmanlara göre su kaynaklarının iyi yönetilmiyor oluşuna, son yıllarda aşırı buharlaşmaya bağlı olarak kaynakların azalması da eklenince yangınların söndürülmesi imkansız hale geldi. Dört aydır kontrol altına alınamayan yangınlar nedeniyle orman ve bitki örtüsüyle beraber 1,25 milyar hayvan ve en az 27 insan yaşamlarını yitirdi; türler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı;  bin 800 ev yandı…. Fakat maalesef yaşananların etkisi geçmiş zamanla sınırlı değil. Dört aylık süre zarfında yıllık karbon emisyon miktarı kadar karbonun atmosfere salınmış olması küresel ısınma açısından yeni bir pozitif geri besleme anlamına gelirken hava kalitesinin tehlikeli düzeyin 21 katına çıkmasıyla dumanlara boğulan canlılar, özellikle çocuklar açısından başta astım olmak üzere çeşitli hastalıklarda artış olabileceğine işaret eden bilimsel çalışmalar var. Fakat her şey daha da kötü olabilirdi zira, yangınlar dünya genelinde faaliyet gösteren nükleer santrallerde kullanılan uranyum yakıtının %12’sini tedarik eden Avustralya’da uranyum madenlerinin bulunduğu bölgeye ulaşmadı ve Avustralya’nın (gayet yerli ve milli olmasına rağmen) nükleer santrali yok.

En ‘güvenli’ halinde bile riskli: Uranyum madeni

Nükleer enerji üretiminde kullanılan uranyumun yerin altından çıkarılması dünya genelinde yüksek güvenlik standartları gerektirse de tehlike her koşulda baki. Zira 1200 Megavat kapasiteli reaktörde yıllık kullanılan 30 ton uranyum maddesinin elde edilmesi için 440 bin ton uranyum kayasının çıkarılması gerekirken, çıkarılmasıyla birlikte başlanan prosesler nedeniyle oluşan atık ve atık havuzlarında açığa çıkan toryum, radyum, radon gazı, nikel gibi ağır metaller, arsenik, civa gibi ağır maddelerin çevreye, yer altı sularına karışması söz konusu. Nitekim Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri, başta Nijer olmak üzere Afrika ülkelerinde ve Avustralya’da uranyum madenlerinin çevre ve insan sağlığı üzerine olumsuz etkileri nedeniyle karşısında da yıllardır nükleer karşıtı mücadele yürütülüyor.

Avustralya’da faaliyette bulunan Ranger Uranyum Madeni, Olimpik Baraj (Olympic Dam) ve Beverly uranyum madenleri de uzun zamandır çevreci örgütlerin hedefinde. Kasım ayında Melbourne şehrinde Avustralya uranyum madenleri üzerine bir mülakat gerçekleştirdiğim Avustralya Koruma Vakfı (ACF) nükleer karşıtı kampanyalar sorumlusu Dave Sweeney’e göre uranyum madenciliği ve çıkarılan madenin işlenmesi çevre ve sağlık açısından büyük riskler taşıyor. Fakat Sweeney ilk aşamada etkilenenlerin uranyum madenlerinde çalışanlar ve iş sahasından radyoaktif tozları eve de götüren çalışanların aileleri olduğunun altını çiziyor.

‘Yangın madenlere ulaşsaydı, dünya için kabus olurdu’

Bu konuda 8 Ocak 2019 tarihinde yayımlanan görece yeni sayılabilen bir bilimsel araştırma da uranyum madeninde özellikle uranyum madeninin çıkarımı, öğütülmesi ve nükleer yakıt olan uranyum oksit üretimi proseslerinde çalışanlar için tehlikeye işaret ediyor. Buna göre çalışanların her gün düzenli olarak radon gazına düşük dozlarda dahi maruz kalmasına bağlı olarak 10 yılın sonunda biriken kümülatif doza göre akciğer kanserine yakalanması söz konusu. Nitekim Avustralya’daki yangınların madeni etki altına alma olasılığı radyoaktif partiküllerin havaya yayılması anlamına geldiği için Sweeney de yangınların uranyum maden bölgelerine sıçrama ihtimalini “dünya için kabus olurdu” şeklinde yorumluyor. Bununla beraber Ranger uranyum madeni gibi lisansı bitmesine rağmen henüz rehabilitasyonuna başlanmamış ve üretim sahasında atık havuzlarında istiflenmiş maden atıkları bulunan uranyum madenleri açısından ilave tehlikelerin bulunduğunu da ekleyelim.

Avustralya yangınları dünyanın geri kalanı için pek çok açıdan uyarı bile sayılabilir. Zira yangınları tetikleyen nedenler ve kötü su yönetimi politikalarının uygulanması beş-on yıl içinde diğer kıtalarda büyük ölçekli ve söndürülemeyen yangınların yaşanmasına yol açabilir. Kuşkusuz bu tür riskler petrol, gaz tesisleri, kimyasal fabrikalar, siyanür havuzlarının olduğu gümüş, altın, bakır madenleri gibi tesislerin de yangına kapılması bağlamında çok boyutlu kirlilik manası taşıyor.

Mega yangınlar ABD’de yaşansaydı?

Ancak meseleye nükleer santraller ve yerine göre uranyum madenleri açısından baktığımızda on yıllar boyunca nefes alacağımız havadan, kendimizi sakınmamız yağan yağmurdan kaçmamız, toprakta, denizde yetişen ne varsa uzak durmamıza yol açacak durumlar yaşanabilir. Nükleer Enerji Çözüm Değil kitabının yazarı Dr Helen Caldicott’un uyarısını dikkate almak gerekirse ortalama 1000 megavatlık bir reaktör (misal Akkuyu’daki her bir reaktör 1200 Megavat) yılda 225 kilogram plütonyum üretir ve 500 kilogram plütonyumun atmosfere yayılması tüm dünya nüfusunu daha doğrusu tüm canlıları yeni bir kansere maruz bırakabilir. Bu açıdan ABD’ de yaşanması halinde mega yangınların nasıl bir alanda etkili olacağını yukarıdaki görselde görmek mümkün ki 2019 Ekim ayı verilerine göre ABD’ de toplam 98 ticari reaktör ve 4000 uranyum madeni bulunuyor. Bu noktada şunu belirtmek isterim ki, iddiam bu tesislerin muhakkak yangına maruz kalacağına değil, etkisi giderek artan belirsizlik ortamında tolere edilmesi mümkün olmayan nükleer felaketlerin bulunduğu ihtimaline işaret etmek amacı taşımaktadır.

Aynı şekilde yangın yoğunluğunun görüldüğü Avustralya haritasını Avrupa kıtası üzerinden değerlendirdiğimizde 128 reaktörün risk teşkil ettiğini görürüz ki haritaya göre hesaba Rusya’nın 36 reaktörün de katılmasıyla bu sayı 164’e çıkar. Öte yandan daha önceki yazılarımızda okumuş olabileceğiniz gibi söz konusu çoklu felaketlerin yaşanmasına yönelik ihtimaller yangınlarla da sınırlı değildir. ABD’de 2017 yılında Harvey ve Irma kasırgalarıyla da deneyimlendiği üzere gerek fırtına ve kasırga türündeki aşırı hava olaylarıyla gerekse buzulların erimesi ve su seviyelerinin yükselmesine bağlı olarak hem reaktörler hem de tesiste biriktirilen atıklar açısından dünyanın tamamı için tehlike söz konusudur. Dolayısıyla bu reaktörlerin bir an önce devreden çıkarılarak on yıl gibi bir süre zarfında taşınmaya uygun hale getirilmesi, çözümsüz atık sorununun büyümesi önlenmelidir.

Bu aşamada Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla açık alanda istiflenen radyoaktif katı atıkların her fırtınada denize sürüklenmesi de örnek vaka sayılabilir. Nükleer reaktör ve atıkların risk boyutu, plütonyum maddesinin yarılanma ömrünün 24 bin yıl olduğu ve kanser yapıcı etkisinin en az 240 bin yıl olduğu gerçeğiyle ele alınması halinde daha net anlaşılabilir. Kaldı ki yarılanma ömürlerine göre tesiri onlarca yıldan milyonlarca yıla uzanan diğer radyoaktif izotopların (stronsiyum 90, sezyum 137…) da atmosfere yayılması da söz konusudur. Maalesef dünya genelinde operasyon halinde 400 reaktör, binlerce uranyum madeni ve bir de bunların atıkları varken potansiyel Çernobil ve Fukuşima’ların yaşanma ihtimali yadsınamaz.

Bu kötücül senaryolarla anlatmak istediğim iklim krizi gerçeğinin kendisinin bir felaket olduğu kadar çoklu felaketlere yol açabileceği ihtimalini içinde saklı tuttuğudur. Bugün iklim krizinin yakın gelecekte iklim göçünü başlatacağı öngörüsünde bulunan bilim insanları iklim krizi koşullarının nükleer felaketleri tetikleyebileceğini, dolayısıyla nükleer felaketlerin de bir göç dalgası başlatabileceğini hesaba dahil ederse bu konuda da değişimin talep edilmesi için adım atılabilir, en azından dünya genelindeki nükleer karşıtlığının yer yer cılız sesi güçlenebilir. Bu konuda sivil topluma düşen görev, dünya kamuoyunun farkındalığının artması için örgütlenmek ve dünya genelinde nükleerden çıkış için siyasi iktidarlara baskı yapmak olabilir. Nükleersiz bir yaşam için çocuklar da harekete hararetle katılmalı, yeni Greta’lar çıkmalı, bir an önce  kirleticilerden vazgeçilerek  doğru projelendirilmek koşuluyla faydalanılacak faydalanılacak, güneş ve rüzgar gibi doğayla uyumlu enerji kaynaklarına yönelinmelidir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar.org’da da yayımlanmıştır.)

Kanal İstanbul bir ulaşım projesi değil, bir ideolojik pratiktir

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum Kanal İstanbul’un iki yakasında planlanan yeni şehir(ler) için bir taraftan 3-4 katlı yapılar olacağından, Cumhurbaşkanı yatay şehircilikten söz ederken, projenin tanımında eline 30-40 katlı gökdelenlerden oluşan bir görüntü tutuşturmak, biliyorum hiç kolay açıklanabilecek bir çelişki değil. Geçtiğimiz hafta Büyükşehir Belediyesi‘nin düzenlediği Kanal İstanbul Çalıştayı‘na katıldım. Orada da uzmanlar bir dolu tuhaflıklardan söz ettiler. “Kanal İstanbul’u tezgahlayanların zaten bu tür zırvalıkları önemsedikleri yok” diyebilirsiniz.  Günümüzde şehircilik deneyimleri ne kadar bilgi yönelimli süreçler ile yönlendiriliyorsa, Kanal İstanbul gibi projeleri gündeme getirenlerin öncelikleri de bir o kadar tersini yapmalarını getiriyor.

Kanal İstanbul’daki zırvalıklar bize neyi gösterir?

Ortaya çıkan tutarsızlıklar ne siyasaldır, ne toplumsaldır, ne kültüreldir. Bildiğimiz disipliner alanlarda bir anlam kazanmayabilirler. İktidarların kendilerinden emin eylemlilikleri içinde dil sürçmeleri gibi durabilirler. Çoğu zaman onların menzillerinin ve iradelerinin dışında hareket ederler.

Bu tür tutarsızlıklar “yol kazaları”na da benzetilebilir. Tıpkı facialara yol açan kazalar gibi, bunlar da aslında kişilerin yaptıkları hatalara değil, sistemle ilgili gerçekliklere işaret edebilirler. Bu yüzden çoğu zaman görüntülerin “arıza” verdiği yerlerde gerçekler daha kolay görülebilir. Oysa görüntüler gösterdiklerinden, açıklamalar açıkladıklarından daha çok perdeleyici bir işlev görebilirler. Neyi görmememiz gerektiğine dair bizi koşullandırabilirler. Sunulanı izlemeye bizi mecbur bırakabilirler. Bunlar neyi görmemiz neyi görmememiz gerektiğini belirleyen, koşullandıran ideolojik pratiklerdir.

Bu yüzden yönetsel kararlardaki çelişkilerin, krizlerin tıpkı diğer psikotik olaylar gibi bir klinik çalışmayla ele alınmalarını, yani hata, doğru-yanlış, kötü niyet gibi bildik kategorilerin dışındaki varlıklarının kabul edilmelerinin gerektiğini düşünüyorum. Tutarsızlıklar çoğu zaman görülmesi istenmeyeni gösterirler ve sergilenenlerden çok değerli bilgiler verebilirler. Tutarsızlıklar, çelişkiler görüntülerin arka planda perdelediklerini gösteren perdedeki aralıklar gibi bir işlev görebilir.

Oysa iktidar bütün şiddetiyle, kendisinden emin haliyle üzerimize geldiğinde ona karşı tepki vermek zorunda kalırsınız. Bu iktidarın da önceden hesapladığı, hatta istediği bir şey olabilir. Çoğu zaman “bu konuyu soğukkanlı bir şekilde araştıralım, tartışalım” deme imkanınız yoktur.  Böylece iktidar kendi alanında hareket etmeye mecbur bırakabilir.  Bunu yaparken de sizi öyle bir şekilde koşullandırır ki, siz de ona benzemeye, onun gibi hareket etmeye başlarsınız. Oysa tutarsızlıklar tam da iktidarların kendilerini en güçlü hissettikleri, en emin oldukları, yani savunmasız kaldıkları yerde ortaya çıkar.

Bu yüzden bu tutarsızlıkları önemsemek gerektiğini düşünüyorum.

Tutarsızlıklar mı, yoksa gerçekler mi?

1. Soru: Bakan’ın projeden haberi olmamış olabilir mi?

Bakan, bir taraftan söylediği gibi, Kanal İstanbul projesinin bütün ayrıntıları ile çalışılarak, araştırılarak özenle hazırlandığını söyleyip duruyor. Peki yayına çıkmadan önce “Yahu şu içerideki salonda bizim iş verdiğimiz şu kadar uzman, şu kadar da üniversite var. “Bir  bakalım neler yapmışlar, ne düşünmüşler, yayına çıkmadan önce bize de bir göstersinler, anlatsınlar…” demek ya da projelere bir kere olsun bakmak aklına gelmemiş olabilir mi?  Bu büyüklükte ve ekonomik boyutları olan bir projeden, yapılan çalışmalardan, projelerden hiç mi haberi olmadı? Nasıl oldu da Cumhurbaşkanı’nın önüne 3 katlı derken 30-40 katlı gökdelenleri koyuverdi? Ayrıca onunla da kalsa iyi. Kendi sunduğu planlarda nüfus öngörülerinin tutarsız olduğu görülüyor. Kimi yerde iki buçuk katı kadar fark var. Küçük bir fark olsa neyse…

2.Soru: Planlar, projeler nerede?

Kamuoyuna projeler olarak sunulan görseller yalnızca oradan buradan kopyalanmış, planları, projeleri bile olmayan, oraya buraya serpiştirilmiş yapıların canlandırmalarından oluşuyor. Bir öğrenci projesi kadar bile üzerinde düşünülmüş değil. Geçmişte maket büroları projesi olmayan binaların maketlerini yaparlardı, müteahhitler hayali yapıları pazarlasınlar diye, bu Kanal İstanbul da biraz öyle. Zaten Cumhurbaşkanı da görüntüler ekranda dönerken onlar gibi “yahu şu güzelliğe bakın” diyor.

Bunu karşılık Bakan dediğim gibi sürekli “bu projenin titizlikle hazırlandığını, 200 uzmanın, birçok üniversitelerin üzerinde çalıştığını” söyleyip duruyor. Bildiğim kadarıyla mimarlar, plancılar yaptıkları işleri kendileri savunurlar. Bunların değerlendirmesini siyasetçilere, müteahhitlere asla bırakmazlar. Yoksa karizmaları çizilir, yaptıkları işleri kendileri savunamayan aciz insanlara dönüşürler. Bu profesyonel alanda iyi bilinen ve önemli bir konudur. Peki bu boyutta, bir şehir için bu kadar önemli bir çalışmada nasıl oluyor da bu şehircilik planlarını, bu mimari projeleri hazırlayanlar hiç ortada gözükmüyorlar. Bu da çok şaşırtıcı değil mi?

Böyle bir durum nasıl gerçekleşmiş olabilir? Açıklamak kolay değil dedim,  öyle ya Kanal’ın belki de dört-beş katı, muhtemelen de öngörülenin üstündeki bir ekonomik değerden söz ediliyor, ama karar verildiğinde henüz ortada proje yok. Yani karar verenler neye karar verdiklerini bilmiyorlar.

3.Soru: Süreci yöneten birileri var mı?

Diğer taraftan da planlanan yerleşimin danışmanlık firmalarının geliştirdikleri programlar, yönetsel işletim sistemleri, teknolojilerle birlikte pazarladıkları bir başlıkla, “akıllı şehir” olacağını beyan ediyor. Kimsenin “hayır, akılsız şehir” olsun diye itiraz edeceği yok, elbette. Ama bir şehrin söylediği gibi “akıllı” olması için projenin yönetiminden başlaması gerekmez mi? Yani ne yaptığını bilmesi, yani bilgi yönelimli bir süreç içinde hareket etmesi, kararları almadan önce tartıştırması, farklı öncelikler arasında bağlar kurması, çok yönlü bir araştırma, haberleşme araştırma ağı oluşturarak kamusal nitelikli bir işlev yerine getirmesi ?

Aklı olan yönetimler nasıl olur? Aklın üretildiği alanları besleyerek, özgürleştirerek, alternatiflerin ortaya çıkmasını sağlayarak. Öyle görüntüye baktığında “Aaa bu gökdelenleri buraya kim koymuş, hemen traşlayın” diyerek akıllı olunmaz.  Çünkü iktidar tarafından denetlenen, yönlendirilen bir akıl, akıl olamaz. Aklın mantığı siyasetin mantığından farklı çalışır. İktidar mekanizmaları hiyerarşiktir ve işaretsizleştiricidir.

Akıl-fikir ise nesneleştirici, işaretsizleştirici eylemselliklerle değil,  özneleştirici eylemselliklerle üretilir. Bu yüzden yukarıdan, tek bir kişi ve ona bağımlı kişiler, uzmanlar tarafından yönetilen bir şehrin asla aklı olmaz.

4.Soru: Projenin sahipleri, müellifleri  nerede?

Kamuoyuna sunulan Kanal İstanbul görüntülerinde birtakım binalar, yerleşim alanları yer alıyor. Askıya çıkarılan plana göre bir şehrin inşa edilmesi öngörülüyor. Ancak yakından bakıldığında bunların dolgu malzeme ya da kolaj oldukları fark ediliyor. Yani gerçekte hiçbiri planlanmış, tasarlanmış değil. Şimdi şöyle bir hesap yapalım. Askıya çıkan planlardaki bilgilere göre bu yeni şehrin en az ikiyüzbin konuttan ve gerekli donatılardan oluşacağı varsayılıyor. Bunların yanında okullar, camiler, hastaneler…  Ancak bu planlarda ihtiyaç analizi, öngörülen nüfus, üretim-istihdam yapısı, yerleşim alanlarındaki sosyal topografya, doku hakkında hiçbir analiz yok.  Şöyle bir düşünelim: Kanal İstanbul’un öngörülen maliyeti 75 milyar Türk Lirası. Onun en az üç-dört misli maliyeti olacak bir ilave yatırım öngörüyorsunuz.

Bu çapta bir yatırıma girişen bir şirket olsa, karar almadan önce bir proje çalışması yapmaz mı? “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra” deyip ortalığa mı bırakılır? Evet, proje için iki yüz uzmandan, çok sayıda üniversiteden hizmet alındığından söz ediliyor. Ama bu ortada bir plan ve proje olmadığını gizlemek için olabilir mi? Askıya çıkan planlarda bu konuda herhangi bir ipucu var mı? Bir şehir böyle tasarlanabilir mi? Bu projeyi yöneten kişinin, ya da kişilerin ortaya çıkıp ortaya “planladığımız şehir sosyal dokusuyla, ticaret ve üretim alanlarıyla, nüfus yapısıyla özellikleri şöyle olacak” dediğini duydunuz mu?

5.Soru: Projesi olmayan bir şey nasıl ihale edilebilir?

Bakan yakında ihaleye çıkmaktan söz ediyor. Anlaşılan Bakanlık’ta bir telaş var. Toplamda, Kanal ile birlikte diyelim ki üçyüz-dörtyüz milyarlık diyelim bir yatırım öngörüyorsunuz, ama ihaleye çıktığınızda kamu olarak neyi ihale ettiğinizi bile bilmiyorsunuz.

İhale yapılabilmesi, rekabet koşullarının oluşabilmesi için neyin nasıl yapılacağını bilmeniz, yani ortada bir plan ve proje olması gerekir. Ne yapılacağı bilinmeden ihale yapılamaz. Yapılırsa da o yapılanın adı “ihale” olmaz. Çünkü ihale rekabet koşulları oluşturmak için geliştirilmiş kamu ile özel kuruluşlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir uygulamadır.

Ortada planlar, projeler yok. Ama henüz ortada olmayan bu planlar iş görülsün diye bir tarama şeklinde İstanbul Çevre Düzeni Planı’na işleniyor. Tıpkı 3. Köprü, 3. Havalimanı gibi.

O zaman ihalede rekabet koşulları nasıl oluşacak, kim neye göre teklif verecek? Bu durumda ihaleye çıkılacak, yatırımcı hem işi alacak, hem de aldıktan sonra yönetimle kapalı ilişkiler içinde projeleri hazırlayacak.

Çünkü ortada bir proje yok. Yalnızca bir kanal çizimi ve ortaya karışık mimari kolajlar var. Ne olduğunu tahmin etmeye çalışalım: Gerçekte projeleri bu operasyonu yürütecek olan yatırımcıların hazırlayacağı varsayılıyor.

Gösterilmeyen ancak zırvalıklar tarafından ‘temsil’ (ya da ifşa) edilir

Devasa bir şehirden söz ederken ortada bir projenin olmaması, yalnızca bir kanalın yerinin boyutlarının bilinmesi bir çelişki değil. Anlaşıldığı kadarıyla planlama, projelendirme işlerini yatırımcıların yapacakları öngörülmekte. Cumhurbaşkanı yatay şehircilikten, Bakan 3 katlı binalardan söz ederken kamuoyuna sunulan görüntülerde 30-40 katlı binalar yer alır. Bu bir tutarsızlık değil, üzeri örtülmeye çalışılan, yani gerçeğin açığa çıktığı, göründüğü bir aralıktır. Şehirle ilgili her türlü şehirsel hareketlilik, her şey bir kişiye bağımlı olacaktır. Pazarlıkları yapabilmesi, patronajını güçlendirebilmesi için kendisini önceden bağlamaması, yani planların ve projelerin geri planda kalmaları, edilgin olmaları gerekir. Yeni şehrin finansman koşulları, ekonomik getirileri, imar planları, mimarisi ile ilgili kararların yalnızca bir kişinin iki dudağının arasından çıkan sözlere bağlı olduğunu gösterirler.

Tutarsızlıklar Kanal İstanbul’un bir ideolojik pratik, bir rejimin inşası projesi olduğuna işaret eder.

Bu belirsizliklerle, muğlaklıklarla mekan, çocukların oyun hamuru gibi bir yumuşaklık kazanır.  Bu şehire “akıllı” değil, olsa olsa “yumuşak şehir” adı verilebilir, tıpkı yöneticilerin küçük çocuklar gibi şekil verdikleri oyun hamurları gibi. Görüntüler bu keyfiliği gizlemek içindir. Keyfilik ise yalnızca çelişki gibi ortaya çıkan aralıklardan gözükür. Bu yüzden onların neye işaret ettiklerini anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü gösterilmeyen ancak zırvalıklar tarafından “temsil” (ya da ifşa) edilir.

Talimatla binaların boyu traşlanır, nüfus öngörüleri an be an değişiverir, mimari projeler ise her zaman üzerinde oynanabilecek teknik çizim niteliğindedir. Ortada hiçbir fikir, düşünce, yaklaşım bulunmaz. Bütün bu tuhaflıklar bir eksikliği değil, bir eylemsellik biçimini, bir ideolojik pratiği gösterirler. Çünkü tasarım, mimarlık, şehircilik gibi konularda bilimsel çalışmaların yapılabilmesi, tartışmaların olabilmesi için erkten bağımsız bir alanda gerçekleştirilmeleri gerekir.

Bilim ve sanat iktidara bağımlı olamaz.

 

Avustralya yangınlarının nedeni: Hint Okyanusu Dipolü

Doğada gördüğümüz yangınlar yaşam döngüsünün bir parçasıdır.Yanarak patlayan kozalaklardan saçılan tohumlar çam ağaçlarının tekrar büyümesinin temelini de oluştururlar. Zayıf ağaçlar bu şekilde ormandan temizlenir ve orman böylece daha sağlıklı ve güçlü olur. Bazı kuşlar bu yangınları yayarak kendilerine besin bulurlar. Bazı canlı türleri bu yangından korunmak için kendilerine bir kovuk kazma becerisini geliştirirler. Yangınlar bazı yıllar daha sık görülür, sonra da uzun süre görülmeyebilir. Bunların tümü doğaldır. Biz olmadan önce doğa böyle işliyordu, biz yok olduktan sonra da böyle işlemeye devam edecek.

 Avustralya, bu yangınların bolca görüldüğü coğrafyaların başında geliyor. Bizim “orman yangını” dediğimiz yangınlar oradaki bitki örtüsü daha çok maki benzeri olduğundan “çalı yangını” şeklinde adlandırılıyor, ama sonuçta doğadaki yangından bahsediyoruz. Bu yangınlar doğal sebeplerle çıkabiliyor, dikkatsizlik yüzünden oluşabiliyor, hatta kötü niyetli insanlar bilinçli olarak bu yangınlara neden olabiliyor.

Dipolün ‘çalışma prensibi’

Avustralya’da hava daha sıcak ve daha kuru olduğu dönemlerde doğal olarak bu yangınlar da daha sık görülüyor, daha geniş alana yayılıyor ve daha uzun sürüyor. Avustralya bildiğiniz gibi dünyanın kurak bölgelerinden birinde yer alıyor. Ama bazı meteorolojik olaylar mevsimlerin daha da kurak geçmesine neden olabiliyor. Bu meteorolojik olayların en önemlilerinden biri Hint Okyanusu Dipolü dediğimiz olgu. Son senelerde çoğumuz El Nino denen olguyu öğrendik. Basitçe anlatırsak, Güney Amerika’nın batı kıyısında, Şili açıklarındaki deniz suyunun normalden sıcak olmasına El Nino adını veriyoruz. Bu sular normalden soğuk olduğunda da oluşan olgu La Nina adını alıyor. Yani aynı olgunun bir pozitif bir de negatif fazı bulunuyor. Hint Okyanusu’nun batısındaki suların normalden sıcak olduğu duruma Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif evresi, daha soğuk olduğu duruma da negatif evresi diyoruz. Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif veya negatif evrede olması binlerce kilometre uzaktaki hava durumunu etkileyebiliyor.

Geçtiğimiz Ekim ayında Hint Okyanusu Dipolü son 120 senede görülen en kuvvetli beş pozitif durumdan birine ulaştı. Bunun sonucu olarak da Avustralya uzun süredir görülmedik ölçüde sıcak ve kurak bir ilkbahar yaşadı. Bu sıcak ve kurak ilkbaharın sonucu olarak da normalde görülen çalı yangınları çok daha şiddetli bir biçimde çok geniş bir alana yayıldı. Bu kadar geniş alana yayılan yangınları söndürmeye itfaiyelerin gücü yetmediğinde yangınların önünü almak mümkün olmadı. Bu yangınlardan çıkan dumandan oluşan dev bulutlar çok az su buharı bulundurduğundan, bu bulutlarda oluşan şimşek ve yıldırımlar da yangınların daha da geniş alana yayılmasına neden oldu. Dolayısıyla önemli olan bu büyüklükteki yangınların hiç başlamamasıdır. Çünkü bu yangınlar bir kez başlarsa kendi kendilerini beslediklerinden daha geniş alana yayılıp daha uzun sürmeleri de kolaydır.

Buraya kadar sabırla okuduysanız muhtemelen bu yangınların doğanın bir parçası olduğunu düşünmeye başlamış olabilirsiniz ancak durum pek de öyle değil. Dünyanın geneli 2019 yılında 1961-1990 ortalamasından 0.61 derece ısınmışken Avustralya 1.52 derece daha fazla ısındı. Sıcaklıktaki bu anormal artış yangınların artmasının ardındaki en önemli neden. Sıcaklıkların bu kadar artmasının ardındaki önemli neden de Hint Okyanusu Dipolü’nün uzun süredir görülmediği kadar yüksek pozitif bir değerde seyretmesi. Ancak yeni yılla birlikte dipolün değeri de azalacak ve muhtemelen gelecek ilkbaharda Avustralya bu sene yaşadığı kadar sıcak ve kurak bir dönemden geçmeyecek. Gene de dipolün değerinin negatife geçmeyeceğine de dikkat çekmemiz gerekiyor.

O zaman “Avustralya yangınlarının sebebi iklim krizi değil iklimin doğal değişkenliğini içeren bir meteorolojik olay” diye düşünmeniz doğal. Ama burada bir de dipolün iklim değişikliği ile nasıl değiştiğine bakmakta fayda var. Özellikle 1980 sonrasında, yani dünyada iklim değişikliğinin etkilerini daha şiddetle hissetmeye başladığımız dönemde Hint Okyanusu Dipolü, pozitif tarafta daha çok kalmaya ve daha yüksek değerler almaya başlamış. Dolayısıyla Avustralya’nın daha sıcak ve kurak olmaya başlaması Hint Okyanusu Dipolü’nün değerinin çoğunlukla pozitif olmasıyla açıklanabilir, ama bu değerin pozitif olması da iklim değişikliğinin bir sonucu.

Ülkemizde yaşanan hava olaylarının kaynağını da günlük hayatta fazla kullanmadığımız “Hint Okyanusu Dipolü” veya “Omega Blokajı” gibi terimlerle açıklamak mümkün. Ama günün sonunda esas anlamamız gereken bu değerlerin ya da sistemlerin iklim değişikliğinden ne derece etkilendikleridir. Özellikle politikacılar “bakın Avustralya’daki yangınların sebebi iklim değişikliği değil Hint Okyanusu Dipolü’nün değerinin pozitif olmasıymış” dediklerinde “peki o Hint Okyanusu Dipolü’nün değeri bu kadar uzun süre neden pozitif oluyor?” diye sormayı unutmayın lütfen. Bilim bize doğru cevapları vermeye hazır, yeter ki bizler doğru soruları sormayı bilelim.

16. Yeşil Diyalog: Sağ popülizmin alternatifi olarak yeşil siyaset

Yükselen yeşil hareketi konuşmak üzere Yeşil Düşünce Derneği ve Yeşiller Meclisi tarafından organize edilen 16. Yeşil Diyalog’un öğleden sonraki oturumunda yeşil siyasetin bir süredir yükselişte olan sağ popülizm ile çatıştığı sosyal, ekonomik ve ekolojik alanlar ele alındı.

Yeşil Diyalog, 16 yıldır her sene farklı bir tema çerçevesinde yeşil politikalar üzerine tartışmak, fikir alışverişi yapmak, deneyim paylaşmak ve politikaların yeniden üretim süreçlerini desteklemek üzere harekete ilgi duyan herkesi diyalog ortamına çağırıyor. Bu yıl gerçekleşen buluşmanın ilk oturumunda “Küresel Siyaset ve Avrupa’daki Yeşil Hareketlerkonuşuldu.

Sağ popülizm ve kutuplaşma karşısında yeşil hareket

Öğleden sonra gerçekleşen “Sağ Popülizm ve Kutuplaşma Karşısında Yeşil Hareket” isimli ikinci oturumda ise yeşil hareketin, özgürlük, demokrasi ve insan hakları gibi konularda ortaya koyduğu politikalar ile sağ popülizm karşısında oluşturduğu alternatifler konuşuldu.

Oturum, gazeteci Pelin Cengiz’in moderatörlüğünde; araştırmacı-gazeteci Sezin Öney, İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi ve Yeşiller Meclisi Üyesi Ahmet Atıl Aşıcı ile tarihçi ve araştırmacı Orhan Esen’in sunumlarıyla gerçekleşti.

2019’un farklı bir yıl olduğunu söyleyen Cengiz, “Hem gelecekte olmasını beklediğimiz iklim krizinin etkilerini daha fazla yaşadığımız bir yıl olarak tarihe geçti. Hem de bir yandan da umut verici bir iklim hareketi doğdu. Gençler ve çocuklar ilk defa sorumlulardan kendi geleceklerinin hesabını sordular. Bütün bu gelişmelerin yanında dünyadaki pek çok ülkede sağ popülizmin yükselişine şahit oluyoruz” diyerek sözü konuşmacılara bıraktı.

Öney: Popülist partilerin tutarlı çevre politikası yok

Oturumda ilk olarak Sezin Öney “Sağ Popülizm ve Yeşil Hareketin Çatıştığı Alanlar” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Son yıllarda merkez siyasetin parçalandığına ve çok fazla oy kaybettiğine değinen Öney, popülist partilerin bu boşluğu doldurarak siyasete girdiğini ve bu yüzden popülizmin de çok fazla konuşulmaya başladığını söyledi.

Ben Stenley’in 2008 yılında “Popülizmin civa gibi olan doğası onu ciddiye almaya çalışanları sıklıkla çileden çıkarmıştır” sözünü hatırlatan Öney, ilerleyen yıllarda da kavramın muğlaklığının giderilmediğini belirtti.

Latin Amerika popülizmi ile bugünün popülizmi arasında büyük farklar olduğunu söyleyen Öney, yeni bir popülizm ayrımı yapmanın şart olduğunu belirtti. Konuşmasının devamında popülist partilerin çevre politikalarına değinen Öney şu değerlendirmede bulundu:

Sağ popülistler halkın, sıradan insanların gerçek çıkarları adına konuştuklarını öne sürüyorlar ama genel olarak baktığımızda tutarlı bir çevre politikası sunan tek bir sağ popülist parti bile yok. Sağ popülist partileri arasında iklim krizi politikaları arasında söylem farklılıkları var. Almanya’da AfD, Paris Anlaşması’na karşı ve iklim krizi ile ilgili bilimsel verilerin doğruluğunu sorguluyor. Türkiye’de de çevre politikalarının oluşmaya başlaması mecburiyet haline geldikçe büyük ihtimalle bizde de bu argümanlar ortaya çıkmaya başlayacak.

‘En tehlikelisi yapar gibi görünmek’

Uyguladıkları iklim krizi politikalarına göre partilerin üç temel yaklaşım benimsediklerini söyleyen Öney “Bir yandan Almanya’da AfD partisi gibi iklim inkarcısı partiler varken, bir yandan Çekya’daki Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi Partisi (SPD) gibi konuya nötr duran partiler var” dedi. Öney, en büyük sıkıntının ise iklim krizini kabul eden ama ‘yapar gibi’ görünen partiler olduğunu söyledi:

Finlandiya Finler Partisi (PS), Macaristan Fidesz Partisi, Letonya’da Ulusal İttifak (NA) partileri bir yandan iklim krizini kabullenmiş bir ve buna yönelik çalışıyormuş gibi gösterirken aslında gerçek bir politika oluşturmuyor. İlerleyen yıllarda da çoğu ülkenin bu çizgiye kayacağını düşünüyorum.

En büyük tehlikenin ‘yeşil riya’ olarak adlandırdığı bu durum olduğunu söyleyen Öney,  “Greta Thunberg’in de dediği gibi politikacıların, iklim krizini meselesini bir PR aracı olarak kullanmaya başladığını görüyoruz” dedi. Öney, son olarak yeşil siyasetin bu riya ile nasıl mücadele edeceğine yönelik cevaplar üretmesi gerektiğini söyledi.

Esen: Budapeşte’den öğreneceğimiz çok şey var

Oturum Orhan Esen’in gerçekleştirdiği  “Budapeşte Yerel Seçimleri Bir Öğrenme Alanı Olabilir Mi?” sunumuyla devam etti.  Yeşil hareket denildiğinde en çok Avrupa’nın batısının odağa alındığını söyleyen Esen “Bunun bir istisnası varsa o da Budapeşte” dedi.  Macaristan’ın geçmişte çok umutsuz bir noktada olduğunu söyleyen Esen, konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:

İyi ki Macaristan’da yaşamıyorum sözünü çok fazla söylemiştim. Çünkü orada da popülist bir yönetim var. Ülkenin; anayasanın keyfi değiştirilmesi, güçler ayrılığının azaltılması, basının susturulması gibi Türkiye ile birçok benzerliği var. Ancak bir fark var. Bizim Kürtler, Aleviler gibi birçok demokratik bloğumuz var. Macaristan’da bu bloklar yok o yüzden siyaset yapmak zorundalar.

‘Yeşiller Partisi diğer siyasi partileri bir araya getirdi’

Yeşiller Partisi’nden 2014 seçimleri öncesinde ayrılan küçük bir blokun altılı bir koalisyon oluşturarak uyguladığı başarılı politikalara değinen Esen, partinin kısa sürede Avrupa’dan edindiği deneyimlerle kendisini geliştirdiğini söyledi.

Küçük bir partinin diğer partileri bir araya getirerek onların ivmelenmesini sağlamasının oldukça önemli bir gelişme olduğunu söyleyen Esen, Yeşil Parti’nin 2014 yılındaki bölünmesini bilmenin bu süreci daha iyi anlamamızı sağlayacağını belirtti:

Başka siyaset mümkün’ isimli Yeşil Parti girdiği ilk seçimlerde yüzde 7 oyla 15 milletvekili sokuyor.  Bir sonraki 2014 seçimlerinde tek başlarına devam etmek istiyorlar. İçinde bulunan bir kesim ise ittifak partisi öneriyor. Bu öneride bulunan “Macaristan için Diyalog” kanadı 2013’te ayrılıyor. İttifak yanlısı olan gruptan Gergely Karácsony’nın da çok etkili olduğu bu süreçte Karácsony Budapeşte Belediye Başkanlığını kazandı. Bizim de Türkiye’de bu başarılı örneği göz önünde tutmamız gerekiyor

Aşıcı: Daha önce de faşizmin yükselmesine tanık olduk

Oturumun son konuşmacısı olan Ahmet Atıl Aşıcı “Yeşil Yeni Düzen” üzerine bir sunum gerçekleştirdi. Macaristan’da yükselen aşırı sağ ile Yeşil Yeni Düzen arasında bir bağlantı olduğunu söyleyen Aşıcı, aslında popülizmin yükselişinin ilk kez olmadığını söyledi ve şu ifadeleri kullandı:

1929’da gerçekleşen ve tüm dünyaya yayılan ekonomik krize cevap bulunamadığında aşırı sağ bu zemini çok iyi kullanarak sağ faşizmin yükselmesine sebep oldu.  Bu dönemde krize karşı üç tane cevap üretildi. Bunlardan iki tanesi insanları ve toplumları hezimete sürükleyen faşizmdi, bir tanesi ise umut vadeden sosyal demokrasiydi.  1929’da nasıl Sosyal demokrasi yükseldiyse, günümüz krizinde de benzer kapsayıcılıkta bir kavramın uygulaması gerekiyor. Bu da bize Yeşil Yeni Düzen’i getiriyor.

‘2012 yılını mumla arar hale geldik’

Dünyada aşırı sağ yükseliyor ama gençlere sunduğu bir vaat yok, yoksulluk artıyor işsizlik artıyor ve iklimi mahvetmeye devam ediyoruz. Buna tepki olarak da yeşil hareketin yükseldiğini görüyoruz.  Türkiye’de de artan bir otoriterleşme var. Vizyon 2023 politikalarında da görüldüğü gibi klasik anlamda kalkınmacı bir söylem var. Bu vizyon 2012’de ilan edildi ve biz bu yılı bile mumla arar hale geldik. İşsizlik ve kişi başına düşen gelir azaldı ve biz hala Kanal İstanbul’u tartışıyoruz.

‘Kanal İstanbul Türkiye’yi fakirleştirecek’

Kanal İstanbul’u mevcut ortamda savunanların argüman olarak ekonominin hareketleneceği ve güçleneceğini gösterdiğini söyleyen Aşıcı,  “Eğer Kanal İstanbul yaparsa Türkiye daha da fakirleşecek. Maaşlar asgari ücrete doğru evirilecek. Eğer otoyollar, köprüler ve havaalanları bize istediğimiz ekonomik gelişmeyi verecek olsaydı şu anda bu krizi yaşamazdık. O yüzden bu kalkınmacı ekonomi anlayışını değiştirmemiz gerekiyor” dedi. Aşıcı konuşmasını şu ifadelerle sonlandırdı:

Yeşil Yeni Düzen oldukça kapsayıcı bir program. Yıllar önce bunu küçük bir Yeşil Parti savunurken şu an ABD ve Avrupa Birliği tarafından da kullanılan ana akım siyasetin içine girmeyi başardı.

Türkiye ekonomisinin bir dönüşüme ihtiyacı var. Sadece ekonomiyi kurtarmak yetmiyor, artan toplumsal eşitsizliği, yoksulluğu, iş kazalarını, iklim kriziyle mücadeleyi öne çıkarmak gerekiyor. Politikalarda ortaklaşmamız gerekiyor.

Ekoloji hareketleri

Sunumların ardından oturum soru-cevap bölümüyle devam etti. 16. Yeşil Diyalog’un son oturumu ise gazeteci ve iklim aktivisti Murat Can Tonbil‘in moderatörlüğünde başladı.

Oturumda Gelecek için Cumalar  İstanbul, Ankara ve Bursa,  Gelecek için Aileler, Bodrum İklim Acil, Yokoluş İsyanı ve Yeşiller Meclisi‘nden kişiler söz aldı.  Toplantının devamında katılımcılar, Türkiye’de ekoloji hareketini büyütmek için nasıl bir diyalog ortamı inşa edilmesi gerektiğini tartışmaya açtı.

 

16. Yeşil Diyalog: Türkiye’de Yeşiller Partisi’ne ihtiyaç var

Haber: Elif Ünal

Yeşil Düşünce Derneği ve Yeşiller Meclisi tarafından organize edilen 16. Yeşil Diyalog’da Türkiye ve Avrupa yeşil hareketinden aktivistler, “Yükselen Yeşil Hareketi” konuşmak üzere Taksim Hill Otel’de bir araya geldi.

Yeşil Diyalog, 16 yıldır her sene farklı bir tema çerçevesinde yeşil politikalar üzerine tartışmak, fikir alışverişi yapmak, deneyim paylaşmak ve politikaların yeniden üretim süreçlerini desteklemek üzere harekete ilgi duyan herkesi diyalog ortamına çağırıyor.

Turan: Yeni bir siyaset anlayışına ihtiyacımız var

Toplantının açılış konuşmasını yapan Yeşil Düşünce Derneği Genel Koordinatörü Sevil Turan, bu buluşmalarla Türkiye demokrasisin gelişmesi için ekolojik ve siyasi tartışmaları bir diyalog içerisinde gerçekleştirmenin önemli olduğunu söyledi. “Bir yandan krizler ve felaketler çağındayken, bir yandan da Yeşillerin oluşumunda rol oynayan toplumsal hareketlerin güçlendiği bir dönemden geçiyoruz” diyen Turan,  içinde bulunduğumuz duruma yeni bir siyaset anlayışı gerektiğini söyledi.

Özkan: Yükselen bir harekete şahit oluyoruz

Sonrasında söz alan Emine Özkan da Yeşiller Meclisi adına bir açılış konuşması gerçekleştirdi. Tüm dünyada büyük ses uyandıran Gelecek için Cumalar ve Yokoluş İsyanı hareketlerine değinen Özkan, “Sizce bizleri de derin uykumuzdan uyandırmadılar mı? Umudumuzu, cesaretimizi beslemediler mi?”  sorularını sordu. Özkan konuşmasına şu ifadelerle devam etti:

“Bu soruya cevabı evet olanların sayısı her geçen gün artıyor. Biz de yükselen bir harekete şahit oluyoruz. 28 Eylül 20019’de Yeşiller Meclisi’ni kurduk. Yeşil hareketin içinden gelen kadın, LGBTİ+, ekoloji, yerel, iklim hakları konusunda aktivizm yapan birçok kişinin bir araya gelmesiyle oluşturduk. Dünyada yükselen yeşil hareketi ele almak ve Türkiye’de bunu nasıl canlandıracağımızı konuşmak için bir diyalog oluşturmak istiyoruz.”

Küresel siyaset ve Avrupa’daki yeşil hareketler

Son yıllarda özellikle Avrupa’da Yeşillerin yakaladığı siyasi başarıların değerlendirileceği birinci oturumda yeşil hareketin dünya politik gündemi içindeki yeri, gittikçe ağırlaşan iklim krizi ve buna karşı gelişen hareketlerin sosyal ve siyasal etkileri konuşuldu.

“Küresel Siyaset ve Avrupa’daki Yeşil Hareketler” başlığında gerçekleşen oturumda moderatörlüğünü gazeteci Işıl Sarıyüce üstlendi. Konuşmacılar olarak Avrupa Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Evelyn Huytebroeck ile İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli İklim Uzmanı ve İkinci Yeşiller Partisi dönem Eş Sözcüsü (2010-2012) Ümit Şahin yer aldı.

Huytebroeck: Mesajımız umut ve değişim

Evelyn Huytebroeck “Yükselen Yeşil Hareket: Avrupa’da Yeşillerin 2019 yılı seçim başarıları/ Avrupa’da Yeşil ve Sosyal Politikalar” başlığında bir konuşma gerçekleştirdi. Uzun bir zamandır yeşil hareket içerisinde olduğunu söyleyen Huytebroeck, Yeşiller Partisi’nin tarihi hakkında bilgiler paylaştı:

Biz, çevre ve ekolojinin yanında insan hakları, dış ilişkiler ve kültür konusunda da gündemleri olan bir partiyiz. Aynı zamanda sokak hareketiyle, gençlerin protestosuyla da bağlantılı bir hareketiz. Ancak hareketleri sahiplenmeden destekliyoruz. Mesajımız: umut ve değişim.

Ekolojik krize karşı dönüşümle beraber adil dönüşümü savunuyoruz. Avrupa Birliği yanlısı bir partiyiz ancak farklı bir Avrupa tahayyül ediyoruz. İnsan haklarının korunduğu, kadın-erkek eşitliğinin sağlandığı, ulusalcılığa karşı mücadele edilen bir Avrupa istiyoruz.

‘İlk defa 5 ülkede ulusal olarak güçlüyüz’

Yunanistan’dan Portekize, Almanya’dan Türkiye’ye pek çok ülkeyi bir araya getiren bir federasyon partisi olduklarını söyleyen Huytebroeck, seçmenlerinin genel olarak genç, şehirli ve AB yanlısı olduğunu söyledi. Avrupa Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü, 2019 yılında parti için yaşanan gelişmeleri ise şu şekilde aktardı:

Brexit ile birlikte Parlamento’daki varlığımız da azalacak. Ancak gene de umudumuz var. Bir yandan yükselen hareketler bize umut veriyor bir yandan da 2019 seçimlerinde elde ettiğimiz başarılar. İlk defa 5 ülkede Finlandiya, İsveç, Lüksemburg, Litvanya ve Avusturya’da ulusal anlamda güçlüyüz. Berlin, Viyena ve Helsinki gibi büyük şehirlerde de yer alıyoruz.”

En son İstanbul ziyaretinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile görüşme yaptıklarını söyleyen Huytebroeck, kendisiyle iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik üzerine konuştuklarını söyledi. Heytebroeck konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Eminim İstanbul içerisinde yapılabilecek çok fazla şey var. Türkiye’nin bütün bu değişiklikler için merkezi bir noktada olduğunu düşünüyorum.

Şahin: Türkiye’de Yeşiller Partisi’ne ihtiyaç var

Oturumun devamında Ümit Şahin “İklim Aktivizmi Ve Sosyal Hareketlerin Siyasete Etkisi” isimli bir sunum gerçekleştirdi. Konuşmasına en sonda söylemek istediği noktayı en başta söyleyerek başlamak istediğini söyleyen Şahin “Türkiye’de mevcut iklim hareketi, iklim krizi ile mücadele için Türkiye’de Yeşiller Partisi’ne ihtiyacımız var” dedi.   Ümit Şahin konuşmasını şu şekilde sürdürdü:

30 sene önce muhalefet bize daha çok hitap ediyordu ancak şu anda yasaları değiştirerek mücadele etmek zorundayız. Birçok nedeni var. Çünkü iklim kriziyle mücadele ancak demokrasi mücadelesiyle anlam kazanıyor. Bu da ancak partileşme seviyesinde mümkün görünüyor. Daha kolay değil ama mümkün.

Dönüşüm için bir yol da iklim ve eklojik kriz konusunda adım atma niyeti olmayan mevcut iktidarları ve diğer partileri alttan gelen bir baskıyla değişime zorlamak. Ancak bu mümkün değil. Almanya’nın kömürden kurtulmak için 2035 tarihini vermesi Yeşillerin baskısıyla gerçekleşti. Ancak bu tarih çok geç. Bunu sağlayacak olan da Yeşillerin iktidarda olması.”

‘Avustralya yangınları önümüzdeki yılların ön gösterimi’

İklim krizinde yeni bir aşamaya girildiğini söyleyen Şahin, Avustralya’da Türkiye yüz ölçümünün beşte birine denk gelen 18,6 milyon hektarın yanmasının bunun bir örneği ve gelecek yılların ön gösterimi olduğunu belirtti. Bu sebeple üretilecek politikaların da bu değişime cevap vermesi gerektiğini söyleyen Şahin şu değerlendirmelerde bulundu:

Karbonsuzlaşmaya yönelik talebimizin ciddi ve duyulur olması gerekiyor. Çok hızlı karbonsuzlaşma mevcut neoliberal yapıda mümkün olmayacak. Bunun anca büyümeme dediğimiz küçük işletmelere, kooperatiflere ağırlık verilen bir ekonomi ile mümkün olduğunu, bu ekonomiyi de bugünden kurmamız gerektiğini konuşmamız gerekiyor. Bunun pilot olarak mümkün olduğunu gösterelim aşaması geçti. Artık bunu ülkenin politikası haline getirmemiz gerekiyor.

Diğer siyasetlerin iklim krizi hakkında bir politika gerçekleştirmelerini bekleyemezsiniz. Bu kalkınma anlayışları gibi temel değerleriyle çelişir. Bunu hem deneyimden hem de ilkesel olarak biliyoruz. Daha fazla felaket beklemeden, harekete geçmeliyiz.”

Huytebroeck: Çoğu kişinin günlük problemleri var

Sunumların ardından oturum soru-cevap bölümüyle ilerledi. Kolaylaştırıcı Işıl Sarıyüce’nin “İstanbul gibi koca bir metropolde yaşıyoruz.  İklim değişikliğinin somut siyasete dönüşmesi anlamında İstanbul’da yapabileceğimiz neler var?” sorusunu Evelyn Huytebroeck şu şekilde cevap verdi:

Enerji ve yalıtım konusunda yapılacak çok şey var. Biz Brüksel’de başladık ancak biliyorum çok masraflı bir süreç. Çevre ve iklim konusunu sosyal ve ekonomik koşullarla bağlamadığınız sürece çözüme ulaşamazsınız. Çoğu kişi için günlük problemleri var, işsiz insanlar var ve iklim ekoloji konularına çok önem veremiyorlar. Yalıtım, sürdürülebilir yemek gibi programlar eğer ilk olarak ekonomik olarak dezavantajlı gruplara uygulanırsa enerji için harcadıkları para azalacak ve refahları artacak. Aynı durum istihdam için de geçerli. Eğer su, yenilenebilir enerjide iş yaratabileceğinizi gösterirseniz o zaman bir şeyler kazanabilirsiniz. Sadece iklim ve biyo çeşitlilik hakkında konuşmak işe yaramayacak.

Şahin: Yeşil siyaset değişim talebine cevap verebilir

Ümit Şahin ise “Türkiye’nin malum siyasi ortamında Yeşiller Partisi’nin önemi ne?” sorusuna şu şekilde yanıt verdi:

Zor bir dönem yaşadık. Ancak şu anda demokrasi ve ekoloji krizi öyle bir noktaya geldi ki Türkiye’de mevcut iktidar büyük ölçüde bir çözülme yaşıyor. Bu çözülme dönemi yeni bir siyasi partinin oluşmasının tam zamanıdır. Değişim talebi farklı kesimlerinden, ama bu sefer ağırlıklı olarak gençlerden geliyor. Yeşiller hiç seçimlere girmediği için denenmemiş, yeni, güvenilir, dinamik bir hareket olarak görülüyor. 50 senedir söylediğimiz şeyler misliyle başımıza geliyor. Gerçekleşmesi kötü tabii ama bu durum değişim talebine yanıt verecek odağın yeşil siyaset olduğunu gösteriyor.

 

 

 

Kanal İstanbul: Şimdi ne olacak?

Kanal İstanbul’un Çevresel Etki Değerlendirme Raporu (ÇED) için yapılan binlerce itiraz şaşırtıcı bir hızla reddedildi ve ÇED raporu için İnceleme ve Değerlendirme Kurulu ‘olur’ kararı verdi. Aslında binlerce dilekçenin bu kadar kısa zamanda ‘değerlendirilerek reddedilmesi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın “halkın görüşünün alınması aşamasına” pek  önem vermediğinin de bir göstergesi…

ÇED raporuna halkla birlikte meslek odaları da niçin itiraz etmişti? Halk sağlığı bakışı ile ÇED raporunu değerlendirdiğimizde, itiraz noktalarımız kısaca, İstanbul’un zaten yetersiz olan tatlı su kaynaklarını kullanılmaz hale getirmesi, bölgede gelecek için korunan yer altı su kaynaklarının da tuzlanma riski doğurması, nüfus yoğunluğunu arttırması ve başta beklenen İstanbul depremi olmak üzere herhangi bir afette Trakya’ya köprülerle bağlanacak olan bölgeye müdahalenin güçleşmesiydi. Ayrıca bu projenin uygulanma döneminde hafriyat, patlatma, artan trafik sorunu gibi nedenlerle hava kirliliği ve trafik sorunu kentte inanılmaz derecede kötü boyutlara ulaşacak olması da diğer bir itiraz noktamızdı.

ÇED raporu tüm bu tehditlere karşı doyurucu bir çözüm önermekten uzaktı. Üstelik raporda bölgede bulunması çok muhtemel gerek eski yapılardan kaynaklanan gerekse çevresel asbest tehlikesine de hiç değinilmemişti. Rapor için daha birçok itiraz noktası bulunuyordu.

Normalde komisyonun bu itirazları dikkate alarak, raporu hazırlayan ilgili şirketten rapor içeriğindeki eksikliklerin tamamlanmasını, ek çalışmalar yapılmasını istemesi gerekirdi, ama yapılmadı.

Projenin ÇED Raporu’na itiraz eden binlerce kişiyi şimdi de zorlu bir dava süreci bekliyor.

30 gün içinde davalar açılmalı

Peki, bu aşamadan sonra ne olacak? İzlenecek tek yol ÇED olumlu kararının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ilan edildiği tarihten itibaren yasal süre içinde raporun yürütmeyi durdurma istemli olarak raporun iptali için dava açmak… Kanal İstanbul’un ÇED olumlu kararı, Bakanlığın web sayfasında 17.01.2020 tarihinde ilan edilmiş görülüyor. O nedende yürütmeyi durdurma ve iptal davası açmak için yasal süre başladı. Bu yasal sürede sadece 30 gün… Davayı meslek odaları, uzmanlık örgütlerinin yanı sıra projeden etkilenen tüm vatandaşlar açabilir. Kanal İstanbul projesi tüm ülkeyi ilgilendirdiği ve tüm insanımızı çevresel, ekonomik ve sosyal yönden etkileyebileceği için ülkemizin her köşesinde yaşayan vatandaşlarımız tıpkı ÇED raporuna itiraz dilekçesi verebildikleri gibi davacı da olabilirler.

Üstelik Anayasamızın 56.maddesinde ‘çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidirdiyerek çevreyi ve çevre sağlığını koruma görevini devletimizin yanı sıra vatandaşımıza da verdiği için; bu projenin çevre ve çevre sağlığı sorunları yaratacağına inanan her vatandaşımızın bu davayı açmak hem hakkı; hem de vatandaşlık görevi… Ancak vatandaşlarımız gerek dava açma ücretleri; gerekse bilirkişi ücretlerine katılım nedeniyle ekonomik olarak dava açma sürecinden zorlanabilirler. Böyle durum onların davadan uzak durmasına yol açmamalıdır. Bu durumdaki kişiler, meslek odalarının, sivil toplum örgütlerinin veya başka vatandaşların açtığı davaya, davacılar yanında mahkemeye verecekleri bir dilekçe ile müdahil olarak katılabilirler.

Dava açıldıktan sonra ne olacak?

Bugüne kadar bazı başta kömürlü termik santraller olmak üzere tesislerin ÇED raporlarının yürütmesinin durdurulması ve iptali için idare mahkemelerine meslek odamız adına dava açtık. Başlangıçta 60 gün olan ÇED olumlu kararının ilanından sonra dava açma süresi 2014’de 30 güne düşürüldü. Yani 17 Ocak’tan itibaren 30 gün içinde itiraz nedenlerini açık anlaşılır olarak açıklayan dava dilekçelerinin; itiraz noktalarıyla ilgili ekli bilimsel dosyalarla İstanbul’da İdare Mahkemesi’ne iletilmesi gerekiyor.

Mahkeme bir hafta içinde itiraz dilekçeleri ve bilimsel boyutta hazırlanan eklerini inceleyip davaya uygunluğuna karar verirse, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na dava ile ilgili bilgi verip Bakanlığın ÇED olumlu kararı verirken dayandığı bütün belgeleri isteyecek. Sonrasında da yürütmeyi durdurup durmayacağına karar verecek. Ardından ise davacı davalıya danışarak bilirkişi atama aşaması bulunuyor. Dava dosyasının bilimsel alt yapısı bu aşamada büyük önem taşıyor; bilirkişinin önüne konan dava konusu tüm iddiaların bilimsel verilerle desteklenmesi gerekiyor.

Kararın iptali için, üyesi olduğum Türk Tabipleri Birliği ile İstanbul Tabip Odası ve projeden etkilenecek olan Marmara bölgesinin tabip odalarının çoğunluğu; ayrıca Halk Sağlığı Uzmanları Derneği davacı olacaktır.  Çünkü ‘insanın sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı’ herkes için olduğu gibi biz hekimler için de her şeyin önündedir…

Bu bir cinayet ilanıdır

200 milyon yıl öncesi, kıtaların daha tam olarak ayrılmadığı ve Pangea olarak adlandırılan dev bir kara parçası şeklinde olduğu bir dönemdi. Bu dönemde dinozorların büyük bir kısmı henüz yok olmuş ve karasal omurgalılar ile amfibiler de ciddi bir yok oluş sürecine girmişlerdi. Hala hayatta olan bazı dinozorların farklı formları da bir yandan ortaya çıkmaya başlamıştı. Yaklaşık 20 milyon yıl daha önce ise tüm karasal alanlarda açık tohumlu bitkilerin hakimiyeti vardı. Havada bol oksijen ve muazzam bir canlı çeşitliliği söz konusuydu. Kısacası Dünya bugün olduğundan daha farklıydı ve her tarafta devasa eğrelti otları, sekoya, palmiye ve çam benzeri açık tohumlu bitkiler mevcuttu. Bu uçsuz bucaksız ormanlar ve bu ormanlar içerisinde özgürce yaşayan binlerce canlının olduğu ortam, adeta yaşayan bir doğa tarihi müzesiydi.

Çoğunluğu doğal süreç içerisinde yok olan o dönemki türlerin bazıları, zaman içerisinde bazı farklılaşmalar yaşasa da bugüne kadar ulaşabildi. Bunlar arasında en bilinenleri mersin balığıgiller (Acipenseriformes) isimli gruptur. Kıkırdaklı olan bu grubun üyeleri görüntü olarak zaten dinozorları andırır.

Erken kratese döneminde (100-146 milyon yıl önce) bolca bulunan üyelerinden biri olan Yanosteus longidorsalis türüne ait bir fosil, hala Toulouse Doğa Tarihi Müzesi’nde sergilenmektedir. Ancak çoğu atası artık sadece fosil olsa da birçok üyesi hala deniz, göl ve nehirlerde yaşamaya devam ediyor. Triasic dönemde (200-245 milyon yıl önceki dönem) ortaya çıkan mersin balığıgillerin birçok üyesinin doğal süreç sonucu yok olması az çok biyoloji ve evrim bilen herkesin olağan karşıladığı bir durum. Ancak işin içine insan girince her şeyin rengi biraz değişiyor.

Henüz ortaya çıkışı 250 bin yıl olan insanın, evrimsel süreçteki sıçraması, diğer canlılar için de aslında bir nevi sonun başlangıcı oldu denilebilir. İlk olarak kendi benzeri olan türleri ortadan kaldırdığı düşünülen insan, zaman içerisinde başka canlıların ya neslinin tükenmesinde ya da sayılarının azalmasında önemli rol oynadı. Yaptığı keşiflerle, keşfedilen alanın talanına; gerçekleştirdiği buluşlar ile de hiç ilgisi olmayan canlıların zarar görmesine neden oldu. Hatta doğal süreçler sonucu meydana gelen tür yok oluşlarının hızı, insan yüzünden on bin kat daha da artmış vaziyette. Bu hız ile devam edersek 2100 yılına kadar, kara ve deniz türlerinin %50’sinin neslini tüketeceğiz.

Bu sürecin kurbanlarından biri de insandan milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış ve şimdiye kadar hayatta kalabilmiş olan Psephurus gladius isimli balık türü. Bu türün yok olmasının birincil elden sorumlusu insan. Söz konusu insan olunca yeryüzü bir cinayet mahalline dönüşüveriyor. İnsan, kendi türü de dâhil diğer tüm canlı türlerinin birincil elden celladına dönüşmüş vaziyette. Her türlü faaliyetiyle hem de. Beslenmesi, giyinmi, üremesi ve hatta nefes almasıyla bile. Tüm bu faaliyetlerinin toplamı, Psephurus gladius’un yok oluş nedeni. Bu balığın karşı karşıya kaldığı yok oluşun nedenleri yaşam tarzımızla birebir ilgili. Çin’in Yangtze Nehri’ndeki kirlilik, habitat tahribatı ve aşırı balıkçılık baskısı, bu türün son üyesinin 2005 ile 2010 arası bir tarihte yok olmasına neden oldu. 1970’lerde Çin’in Yangtze Nehri’nde 25 ton civarında avcılığı yapılan bu balık artık yok.

Bu balığın katili hepimiziz. Ne bir eksik ne bir fazla.

Ruhu şad olsun.

Orman diye diye (12): Ormanın örgütleri- 2

Bir önceki yazıda Türkiye Ormancılar Derneği’nden (TOD) söz etmiştim. TOD 1951 yılından beri kamu yararına çalışan dernek statüsünde. Bir de doğası gereği kamu yararına çalışması gereken, kamu kurumu niteliğinde olan kuruluşlar var.

Anayasa’nın 135. maddesinde “…belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı…” diye açıklanan amaçlarla kurulmaları öngörülen bu kuruluşlar, meslek kuruluşlarıdır.

O halde kamu yararı kavramının burada anahtar rol üstlendiğini rahatlıkla görüyoruz. Fakat bu kavramın ne olduğunu açıklamanın yeri sanırım burası değil. Okuyucu kamu yararından ne anlıyorsa onu düşünebilir. Bununla birlikte ormancılık açısından kamu yararı kavramını çok da girift detaylara sokmanın gereği olmadığını düşünüyorum.  Çünkü Prof. Dr. Mihail F. Kostarev’in Şamanizm felsefesini özetlediği tek bir cümle bize bu konuda ışık tutacaktır[1]: “Orman için kötü ve zararlı olan bizler için de kötü ve zararlıdır. Kostarev’in bizler diye tanımladığı şeyin insanlar olduğu ve kamuoyunu da insanların bütünü olarak yorumlayabileceğimize göre önermeyi ormanlar açısından şu şekilde ifade etmek yanlış olmayacaktır: “Ormanların yararına olan kamunun da yararınadır.”

Ormancılık bilim ve mesleği, sık sık vurguladığım gibi ormanı ve doğayı koruma ihtiyacı nedeniyle şekillenmiştir. Ormancılığın özünde ormandan yararlanma değil ormanı koruma yatar. Zira insanoğlu [2] ormancılık ortaya çıkmadan önce de ormandan hep yararlandı. Ormancılık ormanın devamlılığı üzerine, yani ormanı koruma anlayışı üzerine şekillendi.

Aslında anlatmaya çalıştığım kısaca şu: Ormancının işi doğayı, ormanı korumaktır. Ormancı ormancı gibi düşünmelidir; madenci, inşaatçı, ekonomist ya da finans uzmanı gibi değil. Ormancı böyle düşündüğü içindir ki başka hiç kimsenin doğayı korumaktan söz etmediği dönemlerde doğa koruma önlemleri üzerine kafa yormuş, yasal düzenlemelere ön ayak olmuş ve uygulamalar gerçekleştirmiştir. Kanıt mı istiyorsunuz? Buyrun:

İstanbul Havalimanı’nın yapımı sırasında büyük bir ağaç katliamına sahne olan İstanbul Kuzey Ormanları için de Muhafaza Ormanı olsun kampanyası yapılmış ancak başarılı olunamamıştı.

Daha 1924 yılında çıkarılan 504 sayılı Türkiye’de Mevcut Bütün Ormanların Bilimsel Yöntemlerle İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’un 8’inci maddesi,  toprağı koruma ve su rejimini düzenleme açısından önem taşıyan ormanların Muhafaza Ormanı olarak ayrılmasını ve bu ormanlarda kesim yapılmasının yasaklanmasını hükme bağlamıştır. Sorarım size, savaştan yeni çıkmış bitap bir ülkede toprağı korumaktan, su rejimini düzenlemekten, muhafaza ormanı tesisinden, odun kesiminin yasaklanmasından söz edebilecek meslek hangisidir? 1857 yılında kurulan Orman Okulu’nun oluşturduğu ormancılık birikimi doğa koruma açısından bu şekilde öncülük görevini üstlenmiştir.

Muhafaza ormanlarının ardından Milli Park kavramı da ülkemize 1956 tarihli ve halen yürürlükte olan 6831 sayılı Orman Kanunu ile girmiş, Prof. Dr. Selahattin İnal, M. Zekai Bayer gibi ormancılar bunun için büyük çaba harcamışlardır. Nihayet 1958 yılında ülkemizin ilk milli parkı olan Yozgat Çamlığı ilan edilerek doğa koruma tarihi açısından çok önemli bir aşama daha kaydedilmiştir. Ormancıların hem çevre bilimleri hem de doğa koruma açısından öncülüğünü, 1990’lı yılların başucu kitabı olan Ekoloji ve Çevre Bilimleri’nde Fikret Berkes ve Mine Kışlalıoğlu da açıkça dile getirmektedir.[3]

Bu kadar uzun giriş bölümünü ormancıların, daha doğrusu orman mühendislerinin yasal meslek kuruluşuna bağlantı yapmak üzere yazdım. Şimdi konunun özüne gelelim.

Orman Mühendisleri Odası

TOD’dan sonra en köklü ormancılık örgütü Orman Mühendisleri Odası (OMO)’dır. TOD, Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)’nin kurulması için çaba harcayan kurumlardan biridir ve TMMOB’nin yasal olarak kuruluşunu sağlayan 6235 sayılı kanunun kabul edilmesinin ardından 18-22 Ekim 1954 tarihlerinde yapılan TMMOB 1. Genel Kurulu’na delege gönderen az sayıdaki kuruluş arasında yer almış; bu genel kurulla birlikte kurulan 10 odadan [3] biri olan OMO’nun çekirdeğini oluşturmuştur.

Kuruluşundan sonra OMO genel olarak ormanların korunması hattında saf tutan bir meslek kuruluşu olmuştur. Yaklaşık 30 yıldır yakından takip edebildiğim oda seçimlerinde daima siyasi eğilim çekişmeleri olagelmiştir. Bunu anlamak zor olsa da hemen bütün odalarda bu çekişme yaşanmaktadır. Ne var ki, 2018 yılında yapılan seçimlerden sonra OMO, kişisel görüşüme göre doğa koruma konusunda en geride kalan TMMOB kuruluşu haline gelmiştir. Diğer bir söyleyişle, doğa korumanın temellerini atan mesleğin odası ormanların çeşitli yöntemlerle tahribinin destekçisi rolüne bürünmüştür.

AKP iktidarı, özellikle 2010’lu yıllarda sermayeci-doğa tahribatçı politikalarına destek oluşturmak üzere OMO ile yakından ilgilenmiş, bu odayı kendi yandaşlarınca yönetilen bir payanda haline getirmek için yoğun çaba sarf etmiştir. Öyle ki OMO dahil olmak üzere “ele geçirmeyi” başaramadıkları diğer TMMOB kuruluşlarını denetleyebilmek amacıyla 2016 yılında kamuoyunda çok tartışılan bir bakanlar kurulu kararı çıkarmayı bile göze alarak odaların idari ve mali denetimlerinin ilgili bakanlıklar tarafından yapılması gibi demokrasi ile taban tabana zıt bir uygulamayı başlatmışlardır. Nihayet 2018 yılında yapılan seçimlerde OMO’nun pek çok şubesinin ve merkezinin yönetimini hükümet yanlısı Birliğe Çağrı grubu kazanmış ve OMO neredeyse hükümetin bir yan kuruluşu haline gelmiştir.

Neden böyle düşünüyorum? Sadece oda yönetimini hükümet yanlısı bir grup kazandığı için mi? Elbette hayır. Oda yönetiminin ideolojik olarak nerede durduğu beni hiç ilgilendirmez. Zira bir önceki oda yönetimi de ideolojik olarak bana yakın bir yönetim değildi. Ama ormanların yanında duruyor, ormanların korunması için ormancı hassasiyeti ile davranıyorlardı. Yani beni ilgilendiren oda yönetiminin ideolojisi değil, ormanların korunması açısından nerede durduğudur.

2018’de günümüze geçen iki yıllık dönemde ormanların odak noktayı oluşturduğu, doğanın zarar gördüğü onlarca olay yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Bunlardan herhangi birinde OMO’nun ormanları korumak konusunda tavır aldığını hatırlayan var mı? Bırakalım bunu bir yana, başkanlığını 2015 seçimlerinde AKP’den milletvekili aday adayı olan ve kendini “ak kadroların bir neferi” olarak tanımlayan bir orman mühendisinin yaptığı OMO’nun 24 Haziran 2018 seçimlerinden önce bir kamuoyu açıklaması yaparak;

“…TMMOB Orman Mühendisleri Odası Yönetimi olarak, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Liderliğini, güçlü Cumhurbaşkanlığı ve güçlü meclis ile birlikte, Ülkemiz ve Aziz Milletimizin bekası olarak görüyor ve desteklediğimizi kamuoyuna açıkça ilan ediyoruz…”

demesine şaşırır mısınız? Şaşırmayın, ileri demokrasi işte böyle bir şey. Yandaşsanız, hangi koltukta oturursanız oturun her şeyi söyleyebilirsiniz. Böylelikle siyaset size daha önce ulaşamadığınız makamları sunabilir belki de. Ama yanlış bir şey görüyorsanız ağzınızı açmadan önce terörist, vatan haini, fetöcü vb. etiketlerin üstünüze hemen yapıştırılacağını göze almalısınız.

Bir önceki oda yönetimince ormanların ve ormancıların haklarını korumak amacıyla idari yargıda açılmış davalardan sözünü ettiğimiz oda yönetimi tarafından feragat edilmesinin nedeni ne olabilir? Bunu özellikle ormancı meslektaşlarıma sormak istiyorum. Örneğin, İstanbul 7. İdare Mahkemesi’ndeki 2016/1866 sayılı davadan neden feragat edilmiştir? OMO yönetimi İstanbul Zekeriyaköy’de 31 bin 305 m2 orman alanının OGM tarafından kiraya verilmesinde nasıl bir kamu yararı görerek bu idari işlemin yandaşı haline gelmiştir? Veya yine, yeni OMO yönetimi Danıştay 8. Dairesi’nde 2016/9355 sayı ile eski yönetim tarafından açılan davadan hangi gerekçeyle çekilmiştir? Acaba devlet ormancılık kuruluşlarının ve bu kuruluşların yöneticilerinin oda seçimlerinde bu gruba oy verilmesi için yaptığı yoğun baskının karşılığı mıdır bu feragatler?

İki yıl geçti ve yeni bir seçim dönemi başladı. Yakında merkez seçimleri de yapılacak. Malum grup bilindik yöntemlerle kamu çalışanı ve kamu çalışanı adayı olan tüm orman mühendislerini yakın markaja almış durumda. Daha fazla odun üretimi için sözleşmeli olarak göreve alınacak 1200 orman mühendisinin, yine bu dönemde yapılan ve adalet ilkesine bütünüyle aykırı bir düzenlemeyle uygulamaya sokulan mülakatları da tamamlandı. Ama kimlerin işe alınacağı halen açıklanmıyor. Acaba neden? Seçim sonuçlarına göre mi karar verecek dersiniz 181 yıllık Orman Genel Müdürlüğü? Yok canım, hiç olur mu öyle şey? Böyle şeyler şeytanın bile aklına gelmez zira!

Sözü çok uzattım biliyorum. Ama merak edip Birliğe Çağrı Grubu’nun bu seçimler için neler vaat ettiğine baktım. Gizli saklı değil, web üzerinden ilan etmişler.[5] Bütün hedeflerini 43 maddede toplamışlar. İster inanın ister inanmayın ormanların ve doğanın korunması anlamında yalandan da olsa tek bir hedef yok. Ama ne var biliyor musunuz? “Türkiye’nin 2023 yılına ilişkin 500 milyar dolar ihracat hedefine dönük bir ormancılık vizyonu oluşturmak!” diye bir hedef var. Breh, breh, breh! Bunun daha açık ifadesi nedir biliyor musunuz? Ormanları, para getirecek her türlü projenin emrine sunacak bir ormancılık vizyonu!

Ülkede doğa korumaya öncülük eden bir mesleğin bu hallere düşmesi yahut düşürülmesi içimi sızlatıyor. Eminim bu meslek için yıllarını harcayıp bu dünyadan ayrılan onlarca yerli ve yabancı hocanın, meslek büyüğünün de kemikleri sızlıyordur. Binlerce genç orman mühendisi iş umuduyla, binlerce çalışan orman mühendisi de aman başıma bir iş gelmesin kaygısıyla sandığa gidecek. İnsanım, anlayabiliyorum. Fakat orman kalmayınca orman mühendisine de ihtiyaç kalmayacak. Umarım onlar da beni anlarlar.

Ve son söz: Bu günler de bir gün tarih olacak. Ama altın harflerle değil kapkara yazılarak.

***

[1] Kaynak: Davletov, T.B. 2019. Şaman: Doğanın Şifası Uyanınca. Asi Kitap, İstanbul. s. 130.

[2] Kadın haklarının sıkı bir savunucusuyum; ancak, konuyu insanoğlu demeyin insanlık deyin, bilim adamı demeyin bilim insanı deyin, şöyle demeyin böyle deyin gibi işlevsiz şekilciliğe indirgemenin kadın hakları mücadelesine yarardan çok zarar getirdiğini düşünüyorum. Bu nedenle farklı düşünenlerden özür dileyerek insanoğlu demeyi tercih ediyor ve buradaki oğul sözcüğünü kesinlikle cinsiyetle ilgili bir kavram olarak değerlendirmiyorum.

[3] Berkes, F., Kışlalıoğlu, M. 1990. Ekoloji ve Çevre Bilimleri. Remzi Kitabevi, İstanbul.

[4] Diğer odalar: Elektrik MO, Gemi MO, Harita ve Kadastro MO, İnşaat MO, Kimya MO, Maden MO, Makine MO, Mimarlar O ve Ziraat MO’dur.

[5 http://www.birligecagri.com/birlige-cagri-grubu-2020-secim-bildirisi/

Orban’dan ‘Hıristiyan Demokrat’ iklim planı

Macaristan Başbakanı Viktor Orban, küresel iklim değişikliğiyle mücadele için ‘Hıristiyan Demokrat yaklaşım’ açıkladı. Macar hükümetinin web sitesinden açıklanan Ulusal Enerji ve İklim Planı, 2030 itibarıyla yüzde 90’ı karbon salmayacak şekilde elektrik üretimini ve bunun çoğunun nükleer ve güneş enerjisinden elde edilmesini hedefliyor.

‘Yaradandan ötürü yaratılanı korumak’

AFP’nin haberine göre, ‘Viktator’ lakaplı Macar Başbakanı, geçen hafta düzenlediği basın toplantısında,”Sırf İncil’i temel alarak, yaratılan çevreyi ve doğayı korumak, özellikle Hıristiyan Demokratik bir politikadır” dedi.  Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı Peter Kaderjak da yeni iklim planı hakkında “Çocuklarımız ve torunlarımız için doğayı korumak, tanrı tarafından yaratılmış bir şeyi korumak olarak değerlendirebilir” diye konuştu.

Kaderjak, genel stratejiyi ‘iyi bir yaşam sürebileceğiniz temiz ve sürdürülebilir bir ülke yaratmak’ diye açıkladı.

Thunberg’e ‘hasta çocuk’ diyorlardı

‘Hıristiyan Demokrat’ vurgusuyla sunulsa da iklim değişikliği planı açıklamak Orban ile iktidar partisi Fidesz’in iklim değişikliğini reddeden çizgisinden değişim anlamına geliyor.

Geçen yıl Orban’ın bakanlarından biri BM’de yaptığı konuşmayla İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg‘i ‘hasta çocuk’ diye nitelemişti. Bakan, Thunberg’in örgütlediği iklim için okul grevi hareketinden de ‘Macarlar için tiksindirici’ diye söz etmişti.

Orban’ı destekleyen medya da küresel ısınma ve aşırı hava olayları ile insan faaliyetleri arasında bağlantı olduğu tezine şüpheyle yaklaşan yönde yayın yapıyor.

AFP’nin görüşünü aldığı Budapeşte’deki Nezopont Enstitütüsü analisti Agoston Mraz, şu yorumu yaptı: “Orban iklim değişikliğinin sadece solun ilgilendiği bir mesele olmasını istemiyor. Karşı denge unsuru olarak muhafazakar-sağcı yeşil siyaset inşa etmeye çalışıyor.”

Nükleer ödünü aldıktan sonra…

Macar Başbakanı, AB’nin 2050 yılı itibarıyla sıfır karbon hedefini başta veto etmiş, ama geçen ay enerjiyi nükleere dayandırma politikası için Brüksel’den ödün aldıktan sonra imza atmıştı.  Sağcı lider, bundan sonraki planın nehirlerin temizlenmesi, yasadışı çöp dökmenin yasaklanması ve 2022 itibarıyla tüm şehirlerde elektrikli otobüsle ulaşımı içereceğini söyledi.

Victo Orban, Suriye iç savaşının neden olduğu sığınmacı akınına set çekmek politikasını da ‘Hıristiyan Demokrat temelli’ diye nitelemişti.

 

Cemevlerinin ibadet sayılması teklifi AKP ve MHP’ye takıldı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi, Ekrem İmamoğlu başkanlığında toplandı. İstanbul’daki cemevlerinin imar planlarına ibadethane olarak işlenmesine dair önergenin oylandığı oturumda, CHP ve İYİ Parti “evet”, AKP ve MHP ise “hayır” oyu verdi. Teklif oy çokluğu ile reddedilmiş oldu. İBB Meclisi’nde cemevlerinin temizlik ve benzeri hizmetlerini belediye bütçesinden karşılanması yönündeki teklif ise kabul edildi.

İstanbul’daki cemevlerinin ibadethane statüsüne alınması için CHP ve İyi Parti grupları 13 Ocak’ta İBB Meclisi’ne bir önerge sunmuştu. Meclis’e Hukuk-Sosyal Hizmetler-Bağımlılıkla Mücadele ve Rehabilitasyon-Halkla İlişkiler komisyonlarından gelen raporda konuyla ilgili şu ifadelere yer verildi:

“İstanbul’da bulunan cemevlerinin talep etmesi halinde temizlik ve benzeri hizmetlerin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ücretsiz karşılanması komisyonlarımızca uygun görüldü. Teklifte belirtilen cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi hususu belediye meclisinin görev ve yetki alanında olmadığından bu hususta karar verilmesine yer olmadığı kanaatine varılmıştır.”

AKP-MHP: İBB Meclisi’nin yetkisi yok 

CHP ve İYİ Parti komisyon kararına karşı aykırı önerge vererek, cemevlerinin ibadethane statüsüne alınmasını talep etti. AKP adına konuşan Meclis Grup Başkanvekili Tevfik Göksu ve MHP Grup Sözcüsü Volkan Yılmaz, komisyon kararını savunarak “ibadethane statüsü”nün TBMM’nin görev ve yetki alanında olduğunu savundu.

CHP Grup Başkanvekili Doğan Subaşı ve İYİ Parti Grup Başkanvekili İbrahim Özkan, AİHM, Danıştay ve Yargıtay’ın cemevleriyle ilgili kararlarını hatırlatarak, İBB’nin bu konuda öncü adımı atarak cemevlerinin ibadethane statüsünde kabul edilmesini istedi. Yapılan tartışmalar sonrası geçilen oylamada CHP ve İYİ Parti’nin aykırı önergesi oy çokluğu ile reddedildi. Madde komisyondan geldiği şekliyle oy birliği ile kabul edildi.

Çoğunluk Cumhur ittifakı’nda

312 üyeli İBB Meclisi’nde çoğunluk AKP’de bulunuyor. Cumhur İttifakı 180, Millet İttifakı ise 132 üye ile İBB Meclisi’nde temsil ediliyor. Partiye göre dağılım yapıldığında ise İBB Meclisi’nde; AKP 176, MHP 4, CHP 128 ve İyi Parti ise 4 üye ile temsil ediliyor.

İmamoğlu: Mücadeleye devam

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu cemevleriyle ilgili teklifin reddedilmesine çok üzüldüğünü ve bu konuda mücadele vermeye devam edeceğini belirtti.

İmamoğlu, şöyle konuştu:

“İstanbul halkının bir eşitlik arayışı duygusu var. Cemevlerinin ibadethane olduğu yönündeki sürecin İstanbulluların hukukunda da ‘evet böyledir’ demesi kadar manevi tatmin olamaz. Diyorlar ki ‘Bir yerin ibadethane olup olmayacağına ilahiyatçılar karar verir.’ Hangi ilahiyatçılar, faiz kararını veren ilahiyatçılar mı? Bir inanışa sahip ilahiyatçıların bir başka inanışa sahip bir hususta karar vermesi ne kadar doğru? Alevi vatandaşlarımızın yüzyıllardır ibadethane kabul ettiği sürecin, sistemin, mabedin biçimine nasıl bir başkası karar verecek? Kaldı ki hukuksal tüm alanlarda bu kararlar verilmiş. Çok üzüldüm. Bu şansı kullanamayan iki siyasi gruba da üzüldüm. Ben bu mücadeleyi vermeye devam edeceğim.”