Ana Sayfa Blog Sayfa 2197

Bir virüsten daha tehlikeli olan ne olabilir?

“Bir-iki ay gibi kısa bir süre sonra virüs etkisini yitirecek, biz gene normal hayatımıza döneceğiz.” Beklenti bu. Peki ya öyle olmazsa? Ya bu durum süreklilik kazanırsa?

Hele de diğer felaketlerin de kapıda beklediğini, yani yeni salgın hastalıkların, iklim krizi, küresel ısınma, gıda ve temiz su yokluğu, depremler, büyük göçler, v.b. gibi büyük yıkımların, krizlerin de sırada olduklarını düşünürsek… Bunu düşünmek bile insanın içini ürpertiyor, ama eğer bu durum kalıcı olursa, yani bir-iki ay içinde bitmezse, devam ederse, ya da daha berbat hale gelirse ne olacak?

Bu ikinci ihtimalin önceden dikkate alınacak ihtimaller içinde olmadığını peşinen söyleyebilirim. Neo-liberal koşullar, kapitalizm, insan-merkezci eylemsellikler, adını nasıl koyarsak koyalım toplumları kırılgan hale getirdi. Kapitalist modernleşmenin hayal dünyası içinde bu inkar edildi. Bu nedenle, başka nasıl ifade edilir bilmiyorum ama sorun her şeyden önce yönetimler ve sivil toplum açısından bir idrak meselesi.

İşte burada toplumlar (yönetimler demiyorum, çünkü o zaman yalnızca iktidar anlaşılıyor, oysa burada kast ettiğim içine bütün toplumsal tabakaları, sınıfları etkileşimli hale getiren yönetimsellik biçimi) yol ayrımında. Virüsün koşulsuz büyümeci, gözü dönmüş tahrip edici, kamu sosyal güvence sistemlerini buharlaştırıcı neo-liberal kapitalizmi tam da en zayıf noktasından yakaladığı belli.

Bu yüzden gene nasıl söylenir, bilmiyorum yönetimler yol ayrımında. Bu “beklenmedik” durum (durumlar da denebilir) karşısında yönetimlerin önceden bir görüşü, eylem planları var mı? Yok. Yönetimlerin böyle kapasiteleri, öncelikleri olmadığına göre bir eylem planı olma ihtimali de yok. Demek ki bir başlangıç noktasındayız. Yönetimsellik nasıl dönüşür? Bu bir öğrenme biçimi. Eylemselliklerin, önceliklerin, bilginin, her şeyin sınırsız bir umutla, çabayla, iyi niyetle dönüştürülmesi anlamına geliyor.

Bu savaş ulus-devletler için nasıl bir savaş?

16 Mart Pazartesi akşamı ulusa sesleniş konuşmasında Fransa Cumhurbaşkanı Macron bunun bir “savaş ilanı” olduğunu söyledi ve konuşmasını “Vive la France!” sloganı ile bitirdi. Ülke bazında seferberlik ilan edildiğini ve bunun Fransız ulusunun topyekun mücadelesini gerektirdiğini söylediği konuşmasında devletle ulusun birlikte bu savaşı kazanacaklarını, zafere ulaşacaklarını da açıkladı:

“Kimse işsiz kaldım, faturamı nasıl ödeyeceğim diye düşünmeyecek, devlet imkanları olmayan herkesin yanında olacak…”

Macron’un “savaş” dediği bu. İşini kaybedecek, aç kalacak insana “evde otur, dışarı çıkma” demenin, emrin hak tanınmadan hükmünün olmayacağının bilincinde olarak. Böylecebunun  nasıl bir “savaş” olduğunun bilincinde olduğunu gösterdi. Nitekim bu “savaş” Fransa’nın geçmişteki sömürgelerinde, ya da dünyanın başka bir yerinde gerçekleşmiyor.

Ulus-devletlerin bildik savaşları ise bunun tam tersidir: Kökenindeki ideolojik yapılarını koruyan, neo-klasik ulus-devletler sürekli ilan edilmemiş bir iç savaş halindedirler. Kendisini ve çevresindeki azınlığı korumak için başkalarını ateşe atmak. Virüsle değil, düzeni, eşitsizliği, imtiyazları korumak için savaşmak… Bu savaşa Macron’un ki gibi bir metafor olarak değil, gerçek bir iç-savaş olarak da bakılabilir.  Buradaki tercih ayakta kalmak için içerideki yıkımı göze almaktır. Ben kişisel olarak hiç bir yönetimin böyle bir felaket (ve gelecektekiler) karşısında dirençli olabileceğini zannetmiyorum. Ayrıca farkında olmayacak kadar vicdansız da. Evet, başlangıçta yönetimler ne yaptıklarını fark etmeyebilirler. Uzun bir süre panik olmasın diye halktan bilgi saklayabilirler. Yerelde içine sivil toplumu alan Acil Durum Yönetimi birimlerinin, eylem planlarının oluşturulması gibi önceden öngörülmesi gereken uygulamalar gerçekleşmemiş olabilir. Başka yerlerden gelen  duyurularda sürekli kaybedilen her günün felaketin boyutunu büyütebileceğine işaret ediliyor.

İktidarın görme biçimi ile kriz yönetilebilir mi?

Türkiye’de ise uzun bir sessizlikten sonra açıklanan “İstikrar Kalkanı” adı verilen program can derdindeki insanlar üzerinde bir soğuk duş etkisi yarattı. Programda konut inşaatlarını kredilendirme-taksitlendirme, seyahatleri, turizmi teşvik etmek için uçak biletlerindeki vergi indirimi gibi “önlemler” yer alıyordu. Yani inşaat, turizm sektörü için destekler, bütçe diye sunduğu ise alacağı vergiden yaptığı indirimler.

Doğal olarak salgınla mücadele, hastaların ve sağlık çalışanlarının durumu, evinden çalışamayacak insanlar, işsiz kalan emekçiler, kiralarını, faturalarını ödeyemeyecek durumda olanlar… bunlarla ilgili hiç bir şey yoktu. “Merak etmeyin, biz ne gerekiyorsa yapıyoruz, yapacağız.” Söylenen bundan ibaretti.

Sosyal medyadaki paylaşımlardan ilgimi çekenlerden biri de “Acaba onun hayatında başka bir millet mi var” esprisiydi. “Acaba yöneticiler, iktidardakiler başka bir dünyada mı yaşıyorlar” diye soranlar da vardı. Bu soru bence de çok anlamlı. Evet, iktidarlar ve onların çevresindeki küçük mutlu azınlık, eğer bağımsız bir sivil toplum, basın yoksa genellikle başka bir dünyada yaşarlar. Bu koşullarda acı çekerken “nerede bu devlet” diye sormanın bir alemi yoktur. O yalnızca evde oturmanızı, kendinizi izole etmenizi söyler. İşsiz kalanlar, acı çekenler onun görüntü alanında yoktur. Çünkü aslında kapitalist devlet görünür olanlar ile görünmez olanlar arasında çizgi çizen bir aygıttır. Bu nedenle bu insanları, acı çekenleri, zor durumda kalanları görmez.

Türkiye’de yönetim (Hazine ve Maliye’den sorumlu Bakan) örneğin ocak, şubat aylarında ekonominin çok iyi gittiğini, martta belki biraz beklenen hedeflerin altında olunabileceğini, bunun da kısa zamanda toparlanacağını söylüyor, o kadar. Hatta “ayağımıza yeni fırsatların geldiğini, yatırımcılar için borsada, her türlü alanda büyük imkanlar olduğunu söylüyor. Cumhurbaşkanı’nın şakalaşmasını, olayın görünmeyen boyutunu hiç ama hiç dikkate almamasını, Bakan’ın yüzündeki birkaç işareti saymaz, gülümsemeye çalışarak anlattığı ekonomik fırsatları bir tarafa koyarsak, “samimi” bir tavır olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, yalan söylediğini değil, ne yaptığının farkında olmadığını düşündüğüm için öyle diyorum. Felakete fırsat diye bakabilen yönetimden korkmak gerekir.

Mücadele bildiğimiz savaş yöntemleri ile kazanılmaz

Ulus-devletlerin savaşlarla kurulduğu unutmayalım. Bu mantığı anlamak için egemenlerin ne söylediğine değil, ne yaptığına bakmak gerekir. Her milletten insanın birbirlerini boğazlamak üzere seçkinler tarafından verilen emirlerle malzeme gibi cephelere sürüldüğü bir şeydir savaş. Düşman denilen insanlar da çoğunlukla aynı durumdadır ve birbirlerine çok benzerler. Ulus-devlet ideolojisi insanların vatanı kurtarmak için canlarını feda etmelerini ister. Bu tartışılamaz, karşı konulamaz, arzulanması gereken bir şeydir. Bu savaşta insanların nasıl acılar yaşadığı, halklara neler olduğu görülmez. Felaketin üstü örtülür. Oysa bu küresel felakete karşı savaş bildiğimiz ulus-devletlerin savaşından çok farklıdır, farklı olmak zorundadır. Çünkü insanları malzeme gibi kullanmayı değil, özneler olarak görmeyi ve etkileşimde bulunmayı gerektirir.

Bu mantığı, ya da hayali durumu analiz etmeyi deneyelim: Millet denen hayali varlık, sanki “suyun yüzeyinde kalabilmek için sırtına basılan bir şey”dir. Bu yüzden bu ikinci ihtimal, ki korkulması gereken şey gerçekte bu türden ilan edilmemiş bir iç savaştır, hiçbir zaman ilan edilmez ve sürekli inkar edilir. Virüsten de tehlikeli olan budur. Virüsün, bir fail olarak yönetimsellik biçimini dönüştüremezse, gerçek bir savaş, bir dış düşman değil, iç düşman yaratma potansiyeli olduğu söylenebilir.

Macron’un ifade ettiği gibi yönetimler açısından mücadele gerçek bir savaş mantığı, kurgusu, önlemleri ile başlayabilir. Başlangıçta yönetimler açısından kurulu düzenin mantığı ile yönetilir. Bunun başka türlü olma ihtimali de olmayabilir. Önemli olan yönetimin dönüşüme açık olmasıdır. Bu öyle bir savaştır ki bu savaşın içinde herkes değişir, öğrenir, kendisini sorgular, hatalarını gözden geçirir. Bu nedenle yaşanan felaketi fırsat olarak görenler ya da yaşananları yalnızca kendisini korumak için değerlendirenler tıpkı bu mücadelenin öncesinde olduğu gibi toplumlara çok şey kaybettirir, çok acılar yaşatır.

Bu yüzden herkesin birinci görevi bu savaşın, tersine dönüşmeden, yani bir “anti-savaş”a dönüşmeden “kazanılamayacağını” yönetimlere anlatmaktır.  Çünkü virüsten daha tehlikeli olan eylemsellikleri dönüştürmeden felaketlerle mücadele edilebileceğini zannetmektir.

Korona krizi: Türkiye’de hayatını kaybedenlerin sayısı 21’e yükseldi

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronavirüs nedeniyle bugün 12 kişinin daha hayatını kaybettiğini ve toplam ölü sayısının 21’e yükseldiğini açıkladı.

Koronavirüs salgınıyla ilgili gelişmeleri Twitter hesabından paylaşan Bakan Koca, son 24 saatte 2 bin 953 kişiye test yapıldığını ve bunlardan 947’sinin pozitif çıktığını aktardı.

Koca şu ifadeleri kullandı: “Son 24 saatte 2.953 ŞÜPHELİYE TEST yapıldı. 277’si POZİTİF ÇIKTI. Hasta sayımız 947’ye ulaştı. Yaşlı hastalarımızdan 12’sini KAYBETTİK. Bugüne dek toplam 21 can kaybımız var. Yaşlılarımızı uyaralım. Sokağa çıkma sınırlandırmasına uysunlar. Ölüm riski, yaş yükseldikçe çok artıyor.”

TTB’den koronavirüs sitesi

Koronavirüsle ilgili güvenilir bilgi kaynağı oluşturmak amacıyla Koronavirüs Pandemisi Çalışma Grubu kuran Türk Tabipleri Birliği (TTB) bilgilendirme ve önlemlerin yayımlayacağı bir web sitesi hazırladı.

TTB ve ona bağlı Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu’nun (UDEK), koronavirüs salgınıyla ilgili bilgilendirme ve önlemler konusundaki eksikliklerin karmaşaya yol açtığı tespitinden hareketle açtığı sitede, pandemi konusundaki bilimsel içerik, üye uzmanlık dernekleri ve uzmanlarca onaylanan bilgi ve video, afiş gibi materyaller bulunuyor.

Sitenin adresi şöyle: http://www.hekimlik.org/koronavirus.

Korona krizi: 65 yaş üzeri ve kronik hastalara sokak, restoranlara masa yasağı

İçişleri Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle 65 yaş üstü ve kronik rahatsızlığı olan vatandaşlara dışarı çıkma sınırlaması getirdi. Bakanlıktan yapılan açıklamada, bu gece yarısından itibaren  (21 Mart) söz konusu vatandaşların ikametlerinden dışarı çıkmaları, park, bahçe gibi açık alanlarda dolaşmalarının sınırlandırıldığı bildirildi.

Açıklamada, ikametlerinden ayrılmalarına kısıtlama/yasaklama getirilenlerin 112, 155, 156 numaraları üzerinden ihtiyaçlarını bildirebileceği; çağrıların cevaplandırılması ve gerekli hizmetlerin üretilmesi için ihtiyaç duyulacak sayıda, başta kolluk birimleri olmak üzere yeteri kadar kamu görevlisi/ekip ve araç görevlendirileceği belirtildi.

İçişleri Bakanlığının 81 ile gönderdiği genelgede salgının bir an önce engellenmesi için alınan önlemlere tüm vatandaşların istisnası uymasının büyük önem arz ettiği vurgulanarak şunlar denildi:  

“Ancak 65 ve üzeri yaşlardaki vatandaşlarımız ile yukarıda anılan kronik rahatsızlıkları olan vatandaşlarımız büyük risk altında olmasına rağmen toplumsal hareketliliğin içine girmekte; halka açık alanlarda, parklarda bir araya gelmekte, zorunlu olmamalarına rağmen toplu taşıma araçlarında seyahat ederek hem kendileri hem de toplum sağlığı açısından risk oluşturmaya devam ediyor.”

Bu durumun devam etmesinin hem vatandaşların kendisi hem de toplum sağlığı açısından risk oluşturduğu ve salgının yayılmasına neden olduğu belirtilen bakanlık açıklamasında şu ifadeler kullanıldı:

“Yukarıda açıklanan nedenler, Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulunun tavsiyeleri doğrultusunda, il valileri tarafından, İl İdaresi Kanununun 11/C maddesi ve Umuma Hıfzısıhha Kanunun 27 nci ve 72 nci maddesi kapsamında; 21.03.2020 tarihi saat 24.00’den sonra 65 yaş ve üstü vatandaşlarımız ile anılan kronik rahatsızlıklara sahip vatandaşlarımızın ikametlerinden dışarı çıkmaları, açık alanlarda, parklarda dolaşmaları ve toplu ulaşım araçları ile seyahat etmeleri sınırlandırılarak sokağa çıkmalarının yasaklanması amacıyla gerekli kararların ivedilikle alınması gerekmektedir.” 

Vefa Sosyal Destek Grubu oluşturulacak

Genelgeye göre söz konusu kararlar yürürlüğe girdikten sonra sınırlama getirilen kişilerin mağdur olmaması ve temel ihtiyaçlarının karşılanması için valiler ve kaymakamlar başkanlığında Vefa Sosyal Destek grupları oluşturulacak. Bu gruplar,  kamu kurum ve kuruluşları temsilcileri, yerel yönetimler, AFAD, Kızılay ve bazı sivil toplum kuruluşu temsilcilerinden oluşturulacak. Evde kalan kişilerin 112, 155 ve 156 numaraları üzerinden ihtiyaçlarını bildirebilecek.

Restoranlara da kısıtlama

İçişleri Bakanlığı ilk açıklamasından birkaç saat sonra, bu kez lokanta, restoranlar, pastane ve benzeri iş yerlerininin, bu gece yarısından itibaren sadece paket servis ya da gel-al şeklinde hizmet verebileceğini belirten yeni bir ek genelge yayımladı. Ek genelgeye göre, işletmelerin oturma yerleri kaldırılacak ve müşterilerin oturmasına müsaade edilmeyecek.

Genelgede şu ifadeler yer aldı:

“Bakanlığımızın illere gönderdiği genelge kapsamında; içkili ve/veya içkisiz tüm lokanta ve restoranlar ile pastane ve benzeri işyerleri,bugün saat 24:00 itibariyle sadece paket servis, gel-al benzeri şekilde, müşterilerin oturmasına müsaade etmeden hizmet verecek. Bu nedenle tüm lokanta ve restoranlar ile pastane ve benzeri işyerlerinin oturma alanlarını kaldırmaları sağlanacak, bu alanlara müşteri kabul etmemeleri konusunda gerekli işlemler yapılacak.

Bakanlığımız söz konusu tedbirlere ilişkin vali/ kaymakamlar tarafından il/ilçe belediyeleri ile işbirliği içinde başta Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve diğer mevzuat hükümleri çerçevesinde gerekli kararların alınarak, çalışmaların/tedbirlerin ivedilikle planlanması/uygulanması ve kolluk birimlerimiz tarafından konunun takip edilerek uygulamada herhangi bir aksaklığa meydan verilmemesi istendi.”

İtalyan Belediye Başkanı’nı çıldırttılar: Benimle dalga mı geçiyorsunuz?

Koronavirüs salgınının her gün yüzlerce can aldığı İtalya’da Delia kasabasının belediye başkanı, vatandaşlara seslendi:“Evlerde toplanırsanız, alışveriş için her gün dışarı çıkarsanız, her şey nasıl güzel olacak?

Başkan Gianfilippo Bancheri, Facobook hesabı üzerinden yayınladığı videoda kendisini isyan etme noktasına getiren günlük hayattan gözlemlerini paylaştı. İnsanların “Her şey güzel olacak” yazılı pankartlar, posterler yaptığını söyleyen başkan, “Gerekli şeyleri almak için 10 günde bir alışverişe çıkmamız gerekirken, her şey normalmiş gibi her gün alışverişe çıkarsanız her şey nasıl güzel olacak”diye başladığı konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Sigara içiyor olabilirsiniz, bu beni ilgilendirmez ama bir çıkışınızda bolca sigara almak yerine her gün sigara almak için markete giderseniz içinde bulunduğumuz durum nasıl düzelecek? Size evde kalmanızı söylediğim halde her gün istasyona gidip benzin alırsanız nasıl düzelecek? Evinize kuaför çağırıp saçınızı yaptırmaya devam ederseniz durum nasıl iyileşecek? Bu durumda saçınızı yaptırmanın ne anlamı var? Hepiniz koşu yapmak için dışarı çıkarsanız durum nasıl düzelecek?

https://www.youtube.com/watch?v=7oqTiJfX86A&feature=youtu.be

En son ilkokulda koşmuşsunuzdur, şimdi niye koşuyorsunuz?

Herkes çok stres altında olduğunu söylüyor. 20 yıldır düzenli olarak koşuyorum. Şehrimizde toplasan 20 koşucu vardı. Şimdi ne oldu da hepiniz koşmaya bu kadar hevesli oldunuz? Koşmayı bu kadar mı seviyorsunuz? En son ilkokulda koşmuşsunuzdur herhalde. Şimdi niye koşuyorsunuz?

Bugün pazar, birçok insan barbekü yapmak için dışarı çıkmış. Barbekü! Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?

Bir de evlerinde parti yapan insanlar var. Daha bugün gidip onlara engel olmak zorunda kaldım. ‘Biz sağlıklıyız, aynı apartmanda yaşıyoruz’ diyorlar. Virüs böyle yayılır işte. Evde kalmak demek ailenle evde kalmak demektir, komşunla evde parti vermek değil. Ne zamandan beri komşularımıza bu kadar düşkün olduk, onlarla bu kadar yakın olduk.

Bazıları ‘Her şey güzel olacak’ posterleri hazırladıklarını söylüyor. Bir poster yapmak içini 20 kişi bir eve doluştunuz. Virüs işte bu şekilde yayılıyor.”

İmamoğlu da isyan etti: İnsanlar akın akın dışarıda, yapmayın!

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu da, birkaç ay içinde dünya çapında 11 bini aşkın insanın ölümüne sebep olan koronavirüs salgınına karşın havaların güzel olmasını fırsat bilerek dışarıya çıkan vatandaşlara tepki gösterdi. “Bugün birçok ihbar aldım. Belgrad Ormanı’na, başka noktalara insanlar akın akın hareket etmişler. Bu, tümüyle yanlış. Bunu yapmayın” diyen İmamoğlu, “Balkonunuzda oturun” çağrısında bulundu. 

Ekrem İmamoğlu, öğle saatlerinde Üsküdar’da gerçekleştirdiği etkinliğin ardından, çalışmalarını sürdürmek üzere Saraçhane’deki merkez binaya geçti. Burada kurmaylarıyla telekonferans yöntemiyle yaptığı sanal toplantıların ardından, kameraların karşısına geçen İmamoğlu, sosyal medya hesaplarından ve İBB TV’den canlı yayınlanan konuşmasında şunları söyledi:

“Biliyorsunuz hem devletimiz hem de İBB olarak biz, küresel salgının Türkiye’de daha fazla yayılmaması için çeşitli önlemler alıyoruz. Bunlar, hiç de isteyerek aldığımız önlemler değil. Bu önlemlerin en önemli merkez noktası İstanbul. Yıllardır, vatandaşlarımızı buluşturmak bir araya getirmek ve mutlu etmek için çabalarken şimdi sizleri toplu ortamlardan uzaklaştırmaya çalışıyoruz.

Bu benim içimi acıtan bir çalışma ama sağlığımızı korumak adına birinci önceliğimiz. Bundan asla vazgeçmeyeceğiz. Bu süreç, bir seferberlik süreci. Bu sadece bakanlığın, İBB’nin ya da diğer belediyelerin gayretiyle olmaz. Bu seferberlik sürecinin en önemli halkası siz kıymetli vatandaşlarımız, hemşehrilerimizsiniz. Bireyler olarak, bu görünmez düşmana karşı olan savaşımızda öneminiz çok fazla. Lütfen evinizden çıkmayın. Lütfen topluluklara karışmayın. Çok hızlı yayılan bir virüsle karşı karşıyayız. Bunu çok ama çok ciddiye alın.”

 

‘Ağaçlandırma’ gezegenimizi kurtaracak sihirli değnek mi?

Bugün 21 Mart. Kuzey Yarıküre ’de baharın başlangıcı. Birleşmiş Milletler kararıyla 21 Mart bütün dünyada Uluslararası Orman Günü (International Day of Forests) olarak kutlanıyor.

Orman denince ilk akla gelen ağaç. Herman Hesse şöyle diyor ağaçlar hakkında:[1]

“Tapınaktır ağaçlar. Onlarla konuşmayı, onları dinlemeyi bilenler hakikati öğrenir. Öğretiler ve reçeteler vaaz etmez onlar, münferit şeylere aldırmadan hayatın kadim yasasını söylerler.”

Evet, ağaçlar hayatın kadim yasasını dile getirirler ve aynı zamanda ormanların asli unsurlarıdır onlar. Ama hiçbir orman ekosistemi yalnızca ağaçlardan meydana gelmiyor. Bunu çokça yazdık, söyledik. Anlayan anlamıştır artık. Yine de ağacın toplum ve kültürdeki yerini değersizleştirmiyor bu gerçek. O nedenle 21 Martlar bolca ağaç (fidan) dikme etkinliğinin organize edildiği günler haline geliyor ister istemez. Bu sene, sanırım Covid-19 salgını nedeniyle her sene yaşanan coşku olmayacaktır. Ve yine sanırım, benden önce hiçbir şey yoktu, her şeyi ilk ben yaptım algısı yaratmaya çalışan hükümetimizin de bu durum işine gelecektir. Çünkü hatırlanacaktır, geçen sene yılların 21 Mart’ını bir kenara itip 11 Kasım’ı “Milli Ağaçlandırma Günü” olarak ilan etmişlerdi.

Yalnızca ülkemizde değil hemen bütün dünyada ağaçlandırma konusu oldukça popüler hale geldi son yıllarda. Gün geçmiyor ki dünyanın bir köşesinde yapılan muhteşem ağaçlandırmalarla ilgili bir haber okumayalım. Sonunda olay öyle bir noktaya geldi ki, ağaçlandırma yaparak iklim krizinin çözülebileceği bile iddia edilir oldu. Hem de bu iddialar kapsamlı bilimsel araştırmalara yansıdı, yansımaya da devam ediyor. Örneğin ETH Zurich araştırmacılarından oluşan bir ekip Science dergisinde, 2019 yazında önemli bir araştırmanın sonuçlarını yayımladılar.[2] Araştırmanın temel bulguları şöyle:

Dünyada mevcut iklim koşullarına göre 4,4 milyar hektar ağaçlık alan potansiyeli var. Hâlihazırdaki ağaçlık alanları, tarım alanlarını ve kentsel alanları çıkardığımızda ağaçlandırmaya uygun ama ağaçsız 900 milyon hektarlık alan kalıyor. Bu alanlarda ağaçlandırma yapılırsa oluşacak ağaçlık alanlar 205 gt karbon depolayabilecekler.

Ağaç dikmekle bitiyor mu?

Araştırmacılar bu potansiyelin günümüze kadarki en etkili iklim değişikliği çözümü olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyorlar.

Araştırmanın bilimsel açıdan tartışmaya açık yönleri bulunuyor. Yalnızca birini belirterek teknik detaylara boğulmaktan kaçınmak istiyorum. İklim açısından uygun her boşluğa fidan dikerek, o alanı orman ya da ağaçlık alan yapmak ne derece doğru? Sanırım bunu biraz olsun ekoloji eğitimi almış hiç kimse kabul etmeyecektir. Çünkü ağaçlandırma yalnızca iklim açısından değil tüm ekolojik koşullar açısından uygun olan alanlarda yapılmalıdır.

Ne var ki ağaçlandırma yapmak siyasetçilere çok hoş görünen bir çözüm. Çünkü sera gazı salımlarını azaltıcı önlemlerle uğraşmaktan, kökten yaşam tarzı değişiklikleriyle ilgilenmektense bir miktar bütçe ayırıp diktiririm ormancılara şu kadar ağaç, sonra da çıkar “Ey..” ile başlayan bir konuşma yaparım; milyonlarca ağaç dikiyoruz biz, en büyük çevreci biziz algısı yaratırım, olur biter, diye düşünüyor olmalılar. Nitekim en büyük iklim krizi inkarcısı Trump bile, Lisa Friedman’ın 12 Şubat 2020’de The New York Times’de yayımlanan makalesine[3] bakılırsa ağaçlandırma ipine sarılmış. İşadamı Marc Benioff Trump’ı ikna etmeyi becermiş olmalı ki, Beyaz Saray uzun vadeli ve görkemli bir ağaçlandırma sürecinin planlarını yapmaya başlamış görünüyor. Fakat aynı makalede, yukarıda bahsettiğimiz araştırma ekibinin bir üyesi olan Tom Crowther’ın şu sözü de yer alıyor:

Eğer ağaç (fidan) dikmek sera gazı salımlarını kesmekten kaçınmanın ve çevre koruma faaliyetlerini daha da sınırlandırmanın özrü olarak kullanılıyorsa, bu gerçek bir felaket olabilir.

Yaşamının, 1986 yılında başladığım Orman Mühendisliği eğitiminden bu yana geçen 34 yılının öncelikli konusu daima doğa ve orman olmuş olan biri olarak açıkça söylüyorum ki, ağaçlandırma, ekolojik olarak uygun alanlarda gerekliliği göz ardı edilemeyecek kutsal bir görevdir, ancak asla gezegenimizi kurtaracak sihirli bir değnek olmayacaktır.

Bugün 21 Mart, Uluslararası Orman Günü. Bol bol ağaç ve ağaçlandırma güzellemesi duyacaksınız. Evet, ağaç güzeldir, ağaçlandırma güzeldir. Fakat gezegenimizi kurtarmak için bütün pisliklerimizi ağaçlandırma adını verdiğimiz halının altına süpürerek bir yere varamayız. Yapmamız gereken çok daha kökten değişikliklere imza atarak, insan olarak gezegendeki rolümüzü yeniden tanımlamak ve bu role uygun bir yaşam anlayışını acilen hayata geçirmek. Başka çözüm yok!

***

[1] Herman Hesse. Ağaçlar (Çev. Zehra Aksu Yılmazer) Kolektif Kitap-135 (2018).

[2] Bastin, J.F. ve diğerleri, 2019. Global tree restoration potential. Science 365, 76-79.

[3] A trillion trees: How one idea triumphed over Trump’s climate denialism. https://www.nytimes.com/2020/02/12/climate/trump-trees-climate-change.html

Koronavirüs en çok plastik yüzeylerde tutunuyor

Covid-19 salgını tüm dünyayı sarmış vaziyette. Bir yandan Çin’de kontrol edildiğine dair gelen haberler ile umutlar artarken, diğer taraftan virüsün ABD, İran, İtalya, Fransa ve Türkiye’deki seyri umutsuzluğu artırıyor. Üstelik önlem olduğu iddiasıyla açıklanan paketlerde yaşlıya kolonya ve dua; inşaatçıya da teşvik ve indirim olduğunu görünce karamsarlık daha da artıyor. Buna rağmen sağlığımızı korumaktan geri kalmamakta fayda var.

Anlaşılan o ki büyük ihtimal kaderimize terk edildik. Öyleyse yapabileceklerimizin sınırlarının bilincinde olarak bireysel korunma önlemlerini almaktan geri durmayalım. Bunların başında da kullandığımız eşyanın virüsü yüzeylerinde barındırma potansiyellerini bilmek geliyor. Bu tür bilgileri araştıran dünya çapında yüzlerce malzeme bilimci, mikrobiyolog ve virolog var. Almanya’dan dört araştırmacı; G. Kampf, D. Todt, S. Pfaender ve E. Steinmann, koronavirüslerin hangi yüzeylerde ne kadar süre kaldığını ve hangi dezenfektan ile ne kadar sürede temizlendiğini araştıran çalışmaları bir araya getirdi. Yaptıkları çalışmanın sonuçlarını da The Journal of Hospital Infection dergisinde yayımladılar. Sonuçlar oldukça ilginç ancak şaşırtıcı değil. Her anlamda insanlık ve çevre için tehlikeli olan plastik malzemeler, koronavirüslerin yayılmasında da önemli bir ajan görevi görüyor.

Virüsün plastik yüzeyde kalma süresi dokuz gün

Yazarlar, konu hakkında yapılmış 22 çalışmayı derlemişler. Buna göre Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu (SARS) koronavirüsü, Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) koronavirüsü veya endemik insan koronavirüsleri (HCoV) metal, cam veya plastik gibi cansız yüzeylerde dokuz güne kadar kalabiliyor. Henüz Covid-19 ile ilgili yapılmış bir çalışma olmasa da benzer virüslerin özellikle plastik yüzeylerde dokuz güne kadar kalabildiğini ortaya konulmuş durumda. Yani kullandığınız ya da temas ettiğiniz bir plastik yüzey spesifik olarak etkili bir dezenfektan ile temizlenmemişse ve dokuz gün öncesine kadar da Covid-19 ile enfekte biri o yüzeye dokunmuşsa, o virüsün size de bulaşma ihtimali oldukça yüksek.

Çalışmada birçok farklı virüs tipi araştırılmış. Koronavirüslerin ise belirtilen yüzeylerde kalma süreleri şöyle:

  • Çelik yüzeyde 20-21 derecelerde 2-5 gün, 30 derecede 8-24 saat arası
  • Alüminyum yüzeyde 21 derecede 2-8 saat
  • Metal yüzeylerde oda sıcaklığında 5 gün
  • Ahşap yüzeylerde oda sıcaklığında 4 gün
  • Kağıt yüzeylerde oda sıcaklığında, 5 dakika ile 5 gün arasında virüsün tipine ve yoğunluğuna göre değişiyor
  • Cam yüzeylerde oda sıcaklığında 4 gün, 21 derecede 5 gün
  • Plastik yüzeylerde 2-25 derecede 2-5 gün, oda sıcaklığında 2- 9 gün
  • PVC yüzeylerde 21 derecede 5 gün
  • Seramik yüzeyde 21 derecede 5 gün
  • Teflon yüzeylerde 21 derecede 5 gün

Her dezenfektan işe yaramıyor

Yukarıda sayılanların tümü günlük yaşamda birebir temas ettiğimiz yüzeyler. Paradan tutun da maskeye, asansör tuşundan kapı koluna, pencereden banyo yüzeyine kadar. Ancak söz konusu  yüzeyler %62-71’lik etanol, %0.5’lik hidrojen peroksit veya % 0.1’lik sodyum hipoklorit benzeri yüzey dezenfeksiyonları ile bir dakika içinde etkin bir şekilde temizlenebilir. Ancak  % 0.05-0.2’lik benzalkonyum klorür veya % 0.02’lik klorheksidin diglukonat gibi diğer dezenfektanlar ile temizlenmişse ilgili virüsler hala o yüzeyde olabilirler.  Burada ortam dezenfeksiyonunun ne kadar önemli olduğu ve mümkün olduğunca plastik eşyalardan uzak durulması gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. Hali hazırda enfeksiyondan korunma amacıyla artan tek kullanımlık eşya arasında plastiği tercih azaltmakta fayda var.

Virüs nedeniyle eve kapandığımız şu günlerde dışarıdan sipariş ettiğiniz yiyeceklerin bir sürü tek kullanımlık plastik malzeme bulunuyor. Yemek siparişlerinin en kötü yanı her şeyin plastik içinde servis edilmesi! Üstelik bu yemekler hazırlanırken de hijyen kurallarına dikkat edilip edilmediğini bilmiyorsunuz (virüsün seramik yüzeylerde beş gün kalabildiği anlaşılıyor).  Burada bahsettiğim hijyen, bu virüs için spesifik hijyen önlemi. Yoksa masayı tezgahı gün sonunda yıkamak anlamlı bir hijyen sağlamıyor.

‘Plastikten uzak dur, hijyene dikkat et!’

Çalışanlar özel önlem almamışsa durum sıkıntılı olabilir zira koronavirüsün ağız, burundan gelen ve gözyaşı gibi salgılarla bulaştığını biliyoruz. O zaman hızlı tempoda yemek yetiştirmek zorunda kalan bir işletmenin çalışanlarının ya da oradaki yüzeylerin ve kuryenin bu virüs ile temas edip etmemesinin, bunu da sizin kullanacağınız plastiklere bulaştırmayacağının garantisi yok. Sizin sizden önce kimsenin kullanmadığını düşündüğünüz plastiklerin öylece açıkta beklediğini ve dezenfektanla da temizlenmediğini bilmeniz gerekiyor. Çünkü adı üstünde tek kullanımlık! Nitekim Alman araştırıcıların yaptığı çalışmada değindikleri plastik de tam olarak bu plastikler. O halde bir şey sipariş ettiğinizde gelecek olan şeyin bu virüs ile özellikle de plastik varsa onun yüzeylerinde bulaş olma ihtimali oldukça yüksek. Yapılacak şey basit: Plastikten uzak dur ve hijyene özen göster.

Koronavirüs ile evlere kapandığımız bu günlerde işinizi şansa hayatınızı da kadere teslim etmeyin. Önleminizi alın. Nitekim tercihleriniz sizin geleceğinizin de belirleyicisidir. Daha az plastik ile virüs bulaşma riskini önemli oranda azaltabilirsiniz. Yemeğinizi evde yapın ve plastik ile temasınızı en aza indirin.

Unutmayın plastik dostunuz değildir.

Aşı çalışmalarında hayvan deneylerinin yeri

Tıp tarihinde aşı geliştirmeye yönelik ilk bilimsel yaklaşımlardan olan çiçek hastalığı aşı çalışmalarında Edward Jenner’in yöntemi gözlem ve epidemiyoloji üzerine kuruluydu. Kolera, şarbon, kuduz gibi bulaşıcı ve öldürücü hastalıkları engellemeye yönelik geliştirilen aşıların çoğu, deneme yanılmayla bulunmuştu. Koch’un hayvan modelleri üzerinde hastalığın tipik klinik belirtilerinin görülmesi gerektiği fikri, aşı geliştirmedeki genel bir kural olarak kabul edildi. Bakteriyel mikroorganizmalar kültür ortamı üzerinde büyütülürken, virüsler hayvanlarda, tavuk embriyolarında (yumurta) ve 1950’lerden sonra da hücre kültürlerinde üretildi, ancak çalışma için uygun olacak bir hayvan modeli bulunması, aşı geliştirme çalışmaları için hayatiydi. 20. yüzyılın başlarında Mus musculus’un dört alt türünün karışımı olan “laboratuvar faresi” üretildi ve bu tür, genetik ve immünoloji çalışmaların vazgeçilmezi oldu. Omnivor olan ve küçük alanlardan geçebilme-atlayabilme yeteneğine sahip olan fareler, insan gıda kaynaklarından beslendiği için potansiyel hastalık bulaştırıcı ve zararlı bir tür olarak görülürken, biyomedikal araştırmalardaki birçok önemli buluş ve gelişmeyi sağlamıştı.

‘İnsanlaştırılmış hayvan modelleri’

Omurgasız hayvanlarda akciğer bulunmaz ve dolaşım sistemleri de ilkel yapıdadır. İnsan hastalıklarıyla ilgili çalışmalarda omurgalı hayvan türleri, özellikle de şu türler sıkça kullanılır: Fare, sıçan, gerbil, hamster, kedi, köpek, insan dışı primatlar, kanatlılar, tek tırnaklılar (at, eşek ve melez soyları), keçi, koyun, sığır, tavşan ve balıklar. Çalışmanın amaç ve içeriğine göre bu türler dışında başka hayvan türlerinin de kullanıldığını görebiliriz. Ancak bulaşıcı/kronik hastalıklar ve bağışıklıkla ilgili çalışmalarda, çok hızlı üreyen ve kısa yaşam süresi sayesinde hastalık seyrinin rahatça izlenebildiği fareler küçük vücut hacmi, kolay yetiştirilme ve bakım gibi özelliklerden ötürü tercih edilirler. Tüm memelilerin genetik yapısı oldukça homolog olsa da, önemli fizyolojik ve genetik farklılıklar dolayısıyla insanın gelişmiş bağışıklık sistemi için yüzde yüz yeterli modeller olmadığı da bir gerçektir.

Aşı geliştirme esnasında doku kültürü gibi in-vitro yöntemler kullanılıyor olsa bile, bağışıklık tepkisi tipi ve süresi, üretilen antikor sınıfları, güvenlik gibi konularda bilgi edinebilmek için canlı bir hayvana gereksinim olduğu belirtilir, yani “in-vitro çalışmalardan elde edilecek verilerin doğrulanması için gene hayvana ihtiyaç duyulacaktır”. Hayvanlar için üretilen aşılarda tercih edilen model hedef hayvan türünden bireyler iken, insanlara özgü bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda “insanlaştırılmış” hayvan modellerine ihtiyaç duyulur. İlk günlerden günümüze kadar yapılan aşı çalışmaları her döneme özel üretim yöntemlerine göre üç ayrı döneme ayrılır ve bugünlerde, kullanılan yöntem nedeniyle epey tartışmalı olan aşıların bir kısmı üçüncü nesil aşılardır. HIV, SARS gibi insanda görülen viral ve öldürücü enfeksiyonlarla ilgili çalışmalarda kemirgenlerin yanı sıra maymunlar (özellikle de makaklar), kediler ve yaban gelincikleri de kullanılmış, deneylerde kullanımıyla ilgili etik kısıtlamalar olsa da şempanzeler de özellikle HIV araştırmalarında yer almıştır. Ancak enfeksiyonun insanlardaki ilerlemesinin tam olarak görülmemesi nedeniyle kullanılması tartışmalı türler arasındadır.

‘Yaşamam için ölmen lazım’

Son zamanlarda, aşıların kalite kontrol aşamasındaki bazı evrelerde hayvan testlerinin yerine geçen ve güvenirliği kanıtlanmış alternatif bilimsel yöntemler mevcuttur: Örneğin, Hepatit B için fare potens testi yerine in-vitro metot (ELISA) kullanılması gibi. Buna bir diğer yaygın örnek ise, gram negatif bakterilerden gelen endotoksinlerin tespit edilmesinde tavşan pirojenite testi yerine, LAL testine geçiştir. Tavşan pirojenite testinde, test edilecek madde tavşana damar içi olarak verilir ve vücuttaki ateş yükselmesi ölçülür. LAL testi ise in-vitro, yani canlı kullanılmayan bir test yöntemi olarak tanımlanır. ABD’de, ÇHC’de, ülkemizde ve daha birçok yerde, çok sayıda tavşan kullanılan bu test yerine LAL kabul görür (ancak bundaki sorun da, yöntemin at nalı yengeci kanının kullanılmasını içermesidir!).

Pandemi nedeniyle aşı ve tedavi bulmaya yönelik çalışmaların -ve dolayısıyla hayvan deneylerinin- hız kazandığı şu günlerde, çoğu kişi bu çalışmaları yakından takip etmeye başladı. Ve böylelikle deney karşıtlığına karşıtlık ivme, hayvan deneyleri ise bir anlamda toplumsal onay kazandı. Tarihte insanların çaresiz kaldığı her korkunç salgının ardından olduğu gibi… Kendimiz ve diğerleri için endişeliyiz ve endişelenmekte haklıyız. Ancak halen önümüzde etik bir sorun durmaktadır: “yaşamam için ölmen lâzım”.

Bu sorunla ilgili şu soruları sorabiliriz: “Eğer üretilecek aşı, spesifik hayvan türlerindeki ölümcül bir hastalığı yok edecek olsaydı hayvanların deneylerde öldürülmesine gene karşı çıkar mıydık?” Ya da “Çok daha fazla sayıda hayvanın refahı için daha az sayıda hayvanın yaşamı ‘feda edilebilir’ midir?”. Deney karşıtı mücadelenin ana prensipleri ise sonuçsalcılıktan çok, deontolojik, özgeci yaklaşımları içerir ve altın kural üzerine temellendirilen bu prensipler, içinde bulunulan durum ne olursa olsun değişime uğramaz. Dolayısıyla yukarıdaki sorulara verilen cevaplar olumsuz olacaktır. İnsanlar olarak bu eylemlerden yarar sağlayalım ya da sağlamayalım, hayvan deneyleri pratikleri ahlâken kabul edilebilir eylemler değildir ve bu eylemlerin ahlaki olup olmadığının cevabını bilimle veremeyiz-etik sorularının cevaplarını bilim veremez.

Böyle bir karşı çıkışa verilen tepkinin ise “Hastalandığında sen de o aşıdan faydalanacaksın” ya da “Çok sevdiğin ve kaybetmek istemediğin biri yok herhalde!” olması, konunun net anlaşılmadığının açık bir göstergesidir. Hayatta kalmak, tüm canlılardaki ortak amaçtır. Elbette ki hepimiz yaşamımıza devam etmek istiyoruz. O aşıdan elbette faydalanmayı, herkesin faydalanmasını (herkes kadar) istiyor iken, bunun hiçbir canlıyı incitmeden ve yaşam hakkını gasp etmeden elde edilmesini açık bir şekilde talep etmek, tersi bir duruma hakkımız olmadığını söylemek, çok temel ve insanî bir hak.

***

Kaynaklar 

Wagar LE, DiFazio RM, Davis MM. Advanced model systems and tools for basic and translational human immunology. Genome Med. 2018;10(1):73

Masopust D, Sivula CP, Jameson SC. Of Mice, Dirty Mice, and Men: Using Mice To Understand Human Immunology. J Immunol. 2017;199(2):383–388.

Jann Hau, ‎Steven J. Schapiro, ‎Gerald L. Van Hoosier Jr. Handbook of Laboratory Animal Science: Animal Models in Vaccinology, CRC Press, 29 Kas 2004

Virüssel devinimler

İnsanın ve onun doğal çevresinin metalaştırılarak piyasanın kaderine terk edilmesine karşı çıkan sesin on yıllardır boğulduğu sistemde artık insanlar fiziken de boğulmaya başladı. Dünya genelinde bugünkü verilere göre 10.100  insan yaşamını yitirirken bilim insanlarının uyarısına göre her gün  vaka sayıları artıyor. Bu ortamda insan türüne mesafelenerek toplumsallığı askıya alma zorunluluğu bulunurken sokağa çıkılması gerekiyorsa maske ve eldiveni muhakkak takıyoruz. Ne var ki sorun küresel olsa da mücadelenin “ulusal”olduğunun ilan edilmesi işin rengini değiştiriyor, kriz kimi ülkelerde yerini olağan üstü hal koşullarının fırsatlarına bırakıyor.

Krizin neden olabileceği hak gasplarına dair yazılacak şey çoksa da bu makalenin amacı koronovirüs tartışmalarında gözden kaçtığını düşündüğüm üzere krizi en başta kaynağında kesmeyen, önlemleri piyasanın keyfine bırakan akla dikkat çekmek olacak. Zira etikten nasibini almamış ve karlı olmadıkça harekete geçmeyi salık vermeyen neoliberal kapitalist sistem ulusal, yerel ölçeklerde olduğu kadar küresel düzlemde de virüslerini  imal ediyor ve bu dünya için felaket demek! Nitekim 9 yıl önce başlayan Fukuşima nükleer felaketi de gözden kaçmaması gereken örnekleri haiz. Öte yandan neoliberal sistemde küresel bir sorunun ulusal mücadele adı altında bireylere bırakılmasının sonuçlarına da yine aynı felaket sonrası toplumun bulduğu mücadele biçimleri üzerinden bakmak mümkün.

Aşı üretme çalışmaları 2016’da durduruldu

Açık Radyo’da Açık Gazete programının daha sıkı bir takipçisi haline geldiğim korona günlerinin başında, koronavirüs türlerine karşı aşı geliştirme çalışmasının 2016’da durdurulmuş olduğunu öğrendim. Dolayısıyla öncelikle bu yazıya vesile olan Açık Radyo emekçilerine her zaman borç bildiğim teşekkürü buradan da iletmek istiyorum. Bahsettiğim haberin orijinal kaynağında Teksas Çocuk Hastanesi‘nin Aşı Geliştirme Bölümü’nden aşı araştırmalarını yürüten Dr. Peter Hotez’in verdiği mülakatta, 2012’de ortaya çıkan ve koronavirüsü ile (Covid 19) benzerlik gösteren “şiddetli akut solunum yolu sendromu”(SARS) ile 2012’de ortaya çıkan Ortadoğu solunum sendoromu (MERS) salgınları sonrasında aşı geliştirme çalışmalarının yatırımcılar tarafından “karlı bulunmaması nedeniyle” durdurulduğuna işaret ediliyor. Bu ise 2016’da aşı üretilmiş olsaydı Dr. Hotez’in altını çizdiği gibi aşının etkinliğinin hemen insan üzerinde test edilerek bunca vakit ve insan kaybedilmemiş olacağı anlamına geliyor.

“Karlı” olmadığı için koronavirüse karşı üretilmeyen aşıya, SSCB döneminde meydana gelen Çernobil nükleer felaketinden 25 yıl sonra, nükleer kabusun kapitalist sistemdeki versiyonu olan Fukuşima nükleer felaketinden örnekler tekabül eder. Dünya genelindeki diğer nükleer santraller de düşünülürse Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi‘nin (TEPCO) gerekli önlemleri almamış olması ve hükümetin  yurttaşlarını korumayı öncelemeyen yaklaşımı nükleer felaketlere ne kadar açık olduğumuzu gösterir. Zira bilim insanlarının santral civarında meydana gelebilecek 9 büyüklüğünde bir depremin 14 metre yüksekliğinde dalgalar yaratacağı ve tsunami duvarının buna göre inşa edilmesi gerektiği yönündeki uyarıları “yüksek maliyetli” bulunduğu için TEPCO tarafından dinlenmemiş, hükümet tarafından uyarı yapılmamış ve tedbirlerin alınmasından geri durulmuştur. Bunun neticesinde 9 büyüklüğünde bir deprem meydana gelerek çekirdek erimelerine yol açmış, 14 metrelik dalgalar oluştuğu için soğutma suyu sistemi bozulmuş ve reaktörler soğutulamayarak patlamıştır.

Nükleer felakette de aynı senaryo

Benzer şekilde nükleer felaketin öncesinde yapılan bir senaryo çalışmasına göre nükleer santralde yaşanacak bir patlama halinde radyasyonun Tokyo şehrini  içine alan 250 kilometrekarelik alana yayılabileceği ihtimali basında yer almasına rağmen, gerçek tedbirler senaryodakinden çok farklı olmuştur. Ekonomik ve politik nedenlerle tahliyeler değil dünya standardı olan 30 kilometre yarıçaplı alanda, 20 kilometrekarelik alanda tutularak istatistiksel verilerde yer alabilirse kanser vakalarında artışla daha iyi görüleceği şekilde insanlar radyasyona maruz bırakılmıştır. Son kertede aynı şirketin ve bugünkü hükümetin  Fukuşima Nükleer Santrali’nin sahasında biriktirilmiş olan 1 milyon 200 milyon ton radyoaktif suyu okyanusa dökme girişimlerinde bulunması maalesef şaşırtıcı değildir. Bu girişimlerini  dünya genelinde radyoaktif atık suların denize boşaltıldığına dayandırmaları ise sistemin ne tür tehlikeler yarattığının itirafı olarak okunabilir.

Küresel felakete ulusal çözüm?

Neoliberal kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan nedenler küresel felaketlerin oluşmasını önleyici tedbirlerin alınmasına elvermediği gibi maruziyet alanının “ulusal” adı altında bireysel çözümlere bırakılmasıyla salgının  yeniden üretimine hizmet eder. Zira alınmayan ya da asgaride alınan tedbirlere bağlı olarak küresel bir salgının yükünün yalnızca bireylerin sırtına yüklenmesi nihayetinde salgının büyümesine yol açacak, nükleer felaketlerde gördüklerimize benzer şekilde siyasi iktidarın imali olacaktır! Bu noktada radyasyon gibi göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm cihazları(kiti) olmadıkça nerede olduğu bilinmeyecek virüsün siyasi iktidarları otoriter bir çizgiye iteceğini öngörmek de bittabi zor değil…

Felaketler karşısında yaşama tutunmak zorunda olan insanların bireysel girişimleri ancak sistemin çatlaklarından sızan ışıkla beslenebilirse yerel, ulusal, küresel örgütlenmelerle yeni dayanışma ağları örülebilir. Bunun için Fukuşima’da radyasyonun yüksekliğine rağmen evlerine dönmekten başka çözümü olmayan ya da evlerini hiç terk etmemiş olan yurttaşların sivil toplum örgütleriyle dayanışmak suretiyle kendi ölçüm istasyonlarını nasıl kurduğunu, mobil ölçüm cihazları üreterek radyasyon veri haritası  hazırladığını, bu şekilde  yaşama tutunduğunu öğrenmek yararlı olabilir. Ne var ki felaketlerle mücadele etmek için bulunan örgütsel çözümlerin felaketlerin oluşmasını önleme gücü olmayabilir, esas yapılması gereken sistemin tümüyle ve küresel olarak değiştirilmesidir.

Toparlayacak olursam, başlangıç aşamasında dahi küresel koronovirüs salgını “karlılık” ve “maliyet hesabı” gibi temel kriterlere sahip kapitalist neoliberal sistemin felaketleri aynı bir virüs salgını gibi nasıl tırmandırabileceğine dair çok önemli bir örnektir. Ayrıca felaketlerin meydana gelmesinin önlenmediği  kadar çözümlerin ülkeden ülkeye farklılaşmasının, insanların yalnız bırakılmasının da tehlikelerin şiddetini arttıran, tehlikelerin süresini uzatan, risk halini devam ettiren bir etki yaptığı görülmelidir. Bu sistemin bizi yıllar içinde küresel iklim krizine sürüklemiş olduğunu da düşünürsek, bu sistemin imali olan Belirsizlikler Çağı’nda yaşamın devamlılığı ancak küresel sistemin  insanı ve onun doğal çevresini korumayı önceleyen, riskleri öngörerek bertaraf eden şekilde dönüştürülmesiyle mümkün olabilir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

[Cadı Kazanı] Virüsün aynası – Nuran Seyhan Bayer

Aslında iki hafta önce yazmaya karar verdiğim yazının başlığı “KAPANDIM” olacaktı ve şu cümlelerle başlıyordu:

“Bazen insan, çiçekler gibi kapanır, sabahtan akşama kapanan sarmaşıklar gibi. Beynini, duyularını bir süreliğine kapatır. Kendini biraz da korumak içindir bu kapanma. En çok da toplumca delirdiğimiz anlarda olur. İnsanlığın geldiği durumu izlemeye mecbur kalmamak için…

Bir süredir terasımdaki taşların arasından çıkan yoncaları izliyorum. O kadar dirençli ve kararlı ki, taşların arasında bile hayat buluyor, susuz, sevgisiz.. Ama o da akşamları harika sarı çiçeğini kapatıyor, bir sonraki güne direncini korumak için belki de…”

İki hafta içinde her şey alt-üst oldu. Gerçeklikler birden bir aynada yansıma buldu. Ve yazımı bu aynadan yansıyanlara çevirdim.

Ey virüs, sen nelere kadirsin!

Dünyanın ciğerleri Amazon ormanları yandı, ÇIT YOK…

Avustralya yandı, ÇIT YOK…

Kasırgalar, fırtınalar, seller can aldı, ÇIT YOK…

Tarım ilaçları toprağımızı, bedenimizi kirletti; arılar, böcekler, kuşlar öldü, ÇIT YOK…

Amazon ormanlarında geri dönülmez noktaya gelindi, ÇIT YOK…

Silah tüccarlarının aç gözlülüğü milyonlarca can aldı, alıyor, ÇIT YOK…

2019’un şubatı, en sıcak ikinci şubat ayı oldu, ÇIT YOK….

Bilim insanları, sivil toplum örgütleri, öngörülü insanlar haykırdı: İklim krizinde dönülmez noktaya yaklaşıyoruz, ÇIT YOK…

Finlandiya, Norveç ve İsveç’in kuzeyinde yaşayan Sami halkı, daha sıcak havanın getirdiği yağışların likenleri yere yapıştırıp Ren geyiklerinin beslenmesini engellediği için geyikleri elleriyle beslemek dışında ne yapacaklarını bilmediklerini açıkladılar, ÇIT YOK…

Hayvanlar, böcekler, bitkiler yok oluyor; yaşam zincirinin halkaları bir bir kopuyor, ama ÇIT YOK…

ÇIT….ÇIT….ÇIT

Açgözlülük, sorumsuzluk, neo-liberal politikalar

Ve günlerden bir gün bir virüs, bir sınıfın lüksünün diğerinin yoksulluğuyla dengelendiği dünyayı ziyaret etmeye karar verdi. Gelirken de elinde dünya kadar büyük bir ayna getirdi. Herkes bu aynada kendine bakmaya mecbur kılındı. Kentlisi köylüsü, zengini fakiri, holding sahibi, kobisi, tüccarı, bakkalı, çiftçisi, rahibi, imamı, hahamı, doktoru, mühendisi, mimarı, politikacısı…

Hepsinin de gördüğü aynı şeydi: Aç gözlülük, dünya kaynaklarını sorumsuzca sömürme, neo-liberal politikaların iflası.

Ekolojik çöküşte inkar politikası güden üç ülke, ABD, Britanya ve Avustralya bir virüs karşısında çaresiz kaldı,  geç kalmanın bedelini ağır ödüyorlar.

Ve sağlık sistemi kilitlendi. Ülkeler gerek yoğun bakım gerekse yatak ve teçhizat kapasitesi açısından tam bir çıkmazda.

Avrupa Merkez Bankası hala piyasaları koruma derdinde. İklim krizi için ayıramadığı bütçeyi, piyasalar için ayırdı:750 milyar dolar.

Bazı otomobil firmaları üretimi durdurdu.

Birçok havayolu seferlerini durdurdu.

Uzak mesafelerden mal gelmiyor, Çin’de mal alımları durduruldu.

Sağlık sistemi kilitlendi.

Ama iyi haberler de var: Hava kirliliği nedeniyle uzun zamandır gökyüzünü göremeyen Çinliler artık görüyor. Venedik’in kanal suları o kadar temizlendi ki kuğular geri dönmüş..

Marketleri yağmalayan, tuvalet kağıdı stoku yapan insanların trajikomik hallerine ek bizden bir haber: TBMM’de alınan ekonomik paket önlemleri içinde yer alan kararlardan biri şöyle: ”Semerkant Bilim ve Medeniyet Üniversitesi’nin adı değiştirildi!”

Sosyal amaçlı kredi paketleri de bakalım insanları nasıl koruyacak?

Ayna en çok da insanlığın ve kapitalizmin en karanlık yönlerine ışık tuttu adeta. İnsanlık bir dönüşümün eşliğinde. Belki de İnsanlık Çağı’nın sonunun ilanı.