EnerjiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sivil toplumun radyasyon veri haritası

Savunuculuk, sessizlerin sesi olma, yeni düşünceler üretme, etkin olma, çözüm bulma, dayanışma sivil toplumun sistem içinde sıkışıp sorunun üstesinden gelmek ya da sorunla  yaşamayı öğrenmek adına başvurduğu yollardan. Bu yolda ona eşlik edebilecek önemli araçlardan biri ise haritalar. Romantik bir tanımla sistemin karanlığında el yordamıyla yolunu bulmaya çalışanlara inisiyatif kullanılarak tutulan bir fener…. Son dönemde adlarını çokça duyduk: Kent suçları haritası, kültür varlıkları haritası, mülksüzleştirme haritaları, ekoloji mücadelelerinin haritaları, maden,santral gibi kirletici projeler haritası ve daha pek çokları …Hepsi de emek verilmiş, değerli çalışmalar. Bu yazıda ben de size radyasyon veri haritasından bahsedeceğim.

Geçen sene Japonca kitap formatında yayımlanan çalışma geçenlerde ödüllendirildi, kuruluşu 1958 tarihine uzanan Gazeteciler Kongresi’nin 2019 yılı gazetecilik ödülüne layık görüldü. Ancak Fukuşima felaketine dair toplumu bilgilendirme görevini üstlenmiş olması gereken gazetecilik mesleğini temsil eden bu kurumun ,Fukuşima ile ilgili gerçekleri ortaya çıkarmada sekiz yıldır ne kadar pasif kaldığı ise biraz ironik. Japonya’da 15 bin adet basılan ve hızla tükenen harita kitabın dünya geneline bilgi verilmesi için basılan 16 sayfalık ingilizce özet versiyonu ise şuradan edinilebilir.

Şüphesiz daha önce de radyasyon haritaları hazırlanmıştı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun sitesine girerseniz orada da Çevresel Radyoaktivite Atlası’nı görebilirsiniz. Hatta felaketin meydana geldiği yıllar için Çernobil’den radyasyon yayılımı da şuradan görülebilir.

İktidar güven vermiyor

Sekiz  yıl önce Japonya’da yaşanan 9 şiddetindeki deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle başlayan  Fukuşima Nükleer Felaketi’nin etkilerine dair de bu harita fikir veriyor. Fakat önceki iki haritadan da farklı olarak Fukuşima Nükleer Felaketi ile ilgili hazırlanan bu haritanın en önemli özelliği tamamen yurttaş inisiyatifiyle hazırlanmış olması. Ölümcül dozda değilse kokusu, tadı, görüntüsü  olmayan ölçüm cihazlarıyla ölçülmedikçe nerede ve ne kadar olduğu anlaşılamayan radyasyonun ve /veya radyoaktivitenin ölçümünü artık pek çok ülkede yurttaşlar kendileri yapmaya çalışıyor. Çünkü örneğin Fukuşima’da devletin yaptığı çevresel radyoaktivite ölçümler uçaktan, 90 metre havadan oysa yurttaşların yaptığı bu çalışmada temel kriter yere yakın ölçümler ve numune alınması. Bu ölçümleri yapmanın bir yolu  pahalı ve profesyonel cihazları satın almak ya da yeni trend daha basit tipte olsa da kendi ölçüm cihazını üretmek. Her iki ihtimalde de temel neden aynı : Yurttaşlar radyoaktif maruziyet söz konusu olduğunda siyasi iktidara ve siyasi iktidarın yaptığı/yaptırdığı tarafsız sonuç vermeyeceğini düşündüğü üstünkörü yapılan afaki ölçümlere güvenmiyor. Zira toplumsal fayda üretmeyi hedefleyen sosyal devlet imgesinin kaybolmuş olması bir yana  devletin fayda değil zarar verdiği dönemlerden geçiyoruz. Devletin şirketleştiği,şirketin yanında saf tuttuğu, yurttaşın kendi hakikati çerçevesinde özneleşirken toplumun devletleştiği dönemlerden…

Fukuşima Nükleer Felaketi başladıktan sonra da  yayılan radyoaktivite kadar tehlikeli bir durum yeni kurulan Abe Hükümeti’nin tahliye alanını 20 kilometre yarıçaplı alanla sınırlı tutması, önlem aldırmaması olduğu kadar bugün de devam eden şekliyle  “radyasyon bitti” yalanlarıydı. Nitekim haritayı hazırlayan ekipten Mari Inoue’nin yorumu Çernobil Felaketi’nin ardından yetkililerin radyasyon miktarının yıllık 1 milisievertin üstüne çıktığı yerlerdeki herkesin tahliyesinin gerçekleştirilip tazminatların da buna göre ödendiği şeklinde. Oysa  Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali felaketinin başladığı yıl iktidar olan Abe Hükümeti toplam üç reaktörde tam erime meydan gelmemiş gibi beş yıldır Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nın hazırlıkları içinde. Bununla birlikte tahliye bölgesinde bugün hala radyasyon tavan sınırı yıllık 20 Milisievert, yani dünya standartı olarak kabul edilenin 20 katı ve Tokyo Olimpiyat Oyunlarının bir kısmı da ziyaretçilerin maruziyeti düşünülmeden radyoaktif Fukuşima’da yapılacak.  Dolayısıyla harita ekibi özellikle bu durumun ciddiyetine dikkat çekmeyi amaçlıyor. Benzer şekilde haritayla işaret edilen bir diğer sorun da radyoaktif katı atıkların yakılması ya da açık alanda depolanması için katı atıkta kilogram başına 100 bekerellik sınırın 3 sene önce 80 katına yani 8000 bekerele çıkarılmış olması. Harita ekibi radyoaktif kirliliğe yol açan, yaşamları tehdit eden yerler görülürse hükümetin bu uygulamadan vazgeçebileceği ümidini taşıyor.

Yurttaşın veri haritası

Yurttaşın Radyasyon Veri Haritası fikrinin nasıl doğduğuna gelirsek, ekibin tanımına göre nükleer felaketin başlamasıyla tahliye alanı dışındaki yurttaşların çocukları, torunları için endişelenip onlara güvenli gıda sağlamak için kurdukları ölçüm istasyonlarının birbiriyle veri  paylaşmaya başlaması belirleyici . Zira 2014-2017 yılları arasında 30 ölçüm istasyonu sahibi yaptıkları ölçümlerle Japonya’nın doğusundaki 17 eyaletten 4000 gönüllünün yardımıyla 3400 lokasyondan toplanan toprak numunelerini ve 1700 adet nehir suyu ile kül gibi doğadan aldıkları numuneleri uzman ve bilim insanlarının görüşlerinden de yararlanarak web sitesi üzerinden oluşturdukları ortak veri bankasına (Minna No Data/Herkesin verisi)   girmeye başlamışlar. Gıda üzerinde yapılan ölçümler ise bugün 16 bin numuneye ulaşmış durumda.

Yurttaşın Radyasyon Veri Haritası bu şekilde radyasyonun bitmediğini, radyoaktivitenin Japonya’nın doğusunda nerelerde ne kadar olduğunu dünyaya anlatmayı amaçlarken  nükleer felaketin etkisinin de yüz yıl dahi süreceğini somut olarak, izotopların yarılanma ömürlerine göre hazırlanan 2011-2041’e kadar her 10 yılı ve 2111’e ait gelecek projeksiyonlarında  gösteriyor. Tabii burada şunu not etmek gerekir ki, radyoaktivite dış şartlara göre hareketlidir. Yani canlı ve cansız çevreye tutunmuş olan endüstriyel izotoplar yağmur, fırtına ,şiddetli hava olaylarıyla oradan oraya taşınabilir. Nitekim en son Fukuşima bölgesinde meydana gelen Hagibis Tayfunu 1’er ton’luk siyah torbalarda muhafaza edilen toplam 2667 ton radyoaktif atığı denize sürüklemişti. Tabii bu olayın her yıl en az bir iki defa tekrarlandığını/tekrarlanacağı düşünülebilir.

Şüphesiz öngörülemeyen riskler radyasyon haritalarının kullanımını zorlaştırıyor. Ancak gezegenin bütününe pusulasını şaşırtmış olan kapitalist sistem ve onu saldırganlaştıran neoliberal politikayı hakim kılan zihniyete karşı yurttaşların dayanışma zeminleri oluşturarak direnmesinden ve kendi yolunu birlikte bulmasından başka seçenek yok. Bu tür bir hayatta kalma ve yaşatma mücadelesinin kendi yağıyla kavrulan sivil toplumu hemen devletleştiremeyeceği varsayılabilir ama hızla devleştireceği muhakkak!

(sivil sayfalar.org’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Enerji

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüssel devinimler

İnsanın ve onun doğal çevresinin metalaştırılarak piyasanın kaderine terk edilmesine karşı çıkan sesin on yıllardır boğulduğu sistemde artık insanlar fiziken de boğulmaya başladı. Dünya genelinde bugünkü verilere göre 10.100  insan yaşamını yitirirken bilim insanlarının uyarısına göre her gün  vaka sayıları artıyor. Bu ortamda insan türüne mesafelenerek toplumsallığı askıya alma zorunluluğu bulunurken sokağa çıkılması gerekiyorsa maske ve eldiveni muhakkak takıyoruz. Ne var ki sorun küresel olsa da mücadelenin “ulusal”olduğunun ilan edilmesi işin rengini değiştiriyor, kriz kimi ülkelerde yerini olağan üstü hal koşullarının fırsatlarına bırakıyor.

Krizin neden olabileceği hak gasplarına dair yazılacak şey çoksa da bu makalenin amacı koronovirüs tartışmalarında gözden kaçtığını düşündüğüm üzere krizi en başta kaynağında kesmeyen, önlemleri piyasanın keyfine bırakan akla dikkat çekmek olacak. Zira etikten nasibini almamış ve karlı olmadıkça harekete geçmeyi salık vermeyen neoliberal kapitalist sistem ulusal, yerel ölçeklerde olduğu kadar küresel düzlemde de virüslerini  imal ediyor ve bu dünya için felaket demek! Nitekim 9 yıl önce başlayan Fukuşima nükleer felaketi de gözden kaçmaması gereken örnekleri haiz. Öte yandan neoliberal sistemde küresel bir sorunun ulusal mücadele adı altında bireylere bırakılmasının sonuçlarına da yine aynı felaket sonrası toplumun bulduğu mücadele biçimleri üzerinden bakmak mümkün.

Aşı üretme çalışmaları 2016’da durduruldu

Açık Radyo’da Açık Gazete programının daha sıkı bir takipçisi haline geldiğim korona günlerinin başında, koronavirüs türlerine karşı aşı geliştirme çalışmasının 2016’da durdurulmuş olduğunu öğrendim. Dolayısıyla öncelikle bu yazıya vesile olan Açık Radyo emekçilerine her zaman borç bildiğim teşekkürü buradan da iletmek istiyorum. Bahsettiğim haberin orijinal kaynağında Teksas Çocuk Hastanesi‘nin Aşı Geliştirme Bölümü’nden aşı araştırmalarını yürüten Dr. Peter Hotez’in verdiği mülakatta, 2012’de ortaya çıkan ve koronavirüsü ile (Covid 19) benzerlik gösteren “şiddetli akut solunum yolu sendromu”(SARS) ile 2012’de ortaya çıkan Ortadoğu solunum sendoromu (MERS) salgınları sonrasında aşı geliştirme çalışmalarının yatırımcılar tarafından “karlı bulunmaması nedeniyle” durdurulduğuna işaret ediliyor. Bu ise 2016’da aşı üretilmiş olsaydı Dr. Hotez’in altını çizdiği gibi aşının etkinliğinin hemen insan üzerinde test edilerek bunca vakit ve insan kaybedilmemiş olacağı anlamına geliyor.

“Karlı” olmadığı için koronavirüse karşı üretilmeyen aşıya, SSCB döneminde meydana gelen Çernobil nükleer felaketinden 25 yıl sonra, nükleer kabusun kapitalist sistemdeki versiyonu olan Fukuşima nükleer felaketinden örnekler tekabül eder. Dünya genelindeki diğer nükleer santraller de düşünülürse Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi‘nin (TEPCO) gerekli önlemleri almamış olması ve hükümetin  yurttaşlarını korumayı öncelemeyen yaklaşımı nükleer felaketlere ne kadar açık olduğumuzu gösterir. Zira bilim insanlarının santral civarında meydana gelebilecek 9 büyüklüğünde bir depremin 14 metre yüksekliğinde dalgalar yaratacağı ve tsunami duvarının buna göre inşa edilmesi gerektiği yönündeki uyarıları “yüksek maliyetli” bulunduğu için TEPCO tarafından dinlenmemiş, hükümet tarafından uyarı yapılmamış ve tedbirlerin alınmasından geri durulmuştur. Bunun neticesinde 9 büyüklüğünde bir deprem meydana gelerek çekirdek erimelerine yol açmış, 14 metrelik dalgalar oluştuğu için soğutma suyu sistemi bozulmuş ve reaktörler soğutulamayarak patlamıştır.

Nükleer felakette de aynı senaryo

Benzer şekilde nükleer felaketin öncesinde yapılan bir senaryo çalışmasına göre nükleer santralde yaşanacak bir patlama halinde radyasyonun Tokyo şehrini  içine alan 250 kilometrekarelik alana yayılabileceği ihtimali basında yer almasına rağmen, gerçek tedbirler senaryodakinden çok farklı olmuştur. Ekonomik ve politik nedenlerle tahliyeler değil dünya standardı olan 30 kilometre yarıçaplı alanda, 20 kilometrekarelik alanda tutularak istatistiksel verilerde yer alabilirse kanser vakalarında artışla daha iyi görüleceği şekilde insanlar radyasyona maruz bırakılmıştır. Son kertede aynı şirketin ve bugünkü hükümetin  Fukuşima Nükleer Santrali’nin sahasında biriktirilmiş olan 1 milyon 200 milyon ton radyoaktif suyu okyanusa dökme girişimlerinde bulunması maalesef şaşırtıcı değildir. Bu girişimlerini  dünya genelinde radyoaktif atık suların denize boşaltıldığına dayandırmaları ise sistemin ne tür tehlikeler yarattığının itirafı olarak okunabilir.

Küresel felakete ulusal çözüm?

Neoliberal kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan nedenler küresel felaketlerin oluşmasını önleyici tedbirlerin alınmasına elvermediği gibi maruziyet alanının “ulusal” adı altında bireysel çözümlere bırakılmasıyla salgının  yeniden üretimine hizmet eder. Zira alınmayan ya da asgaride alınan tedbirlere bağlı olarak küresel bir salgının yükünün yalnızca bireylerin sırtına yüklenmesi nihayetinde salgının büyümesine yol açacak, nükleer felaketlerde gördüklerimize benzer şekilde siyasi iktidarın imali olacaktır! Bu noktada radyasyon gibi göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm cihazları(kiti) olmadıkça nerede olduğu bilinmeyecek virüsün siyasi iktidarları otoriter bir çizgiye iteceğini öngörmek de bittabi zor değil…

Felaketler karşısında yaşama tutunmak zorunda olan insanların bireysel girişimleri ancak sistemin çatlaklarından sızan ışıkla beslenebilirse yerel, ulusal, küresel örgütlenmelerle yeni dayanışma ağları örülebilir. Bunun için Fukuşima’da radyasyonun yüksekliğine rağmen evlerine dönmekten başka çözümü olmayan ya da evlerini hiç terk etmemiş olan yurttaşların sivil toplum örgütleriyle dayanışmak suretiyle kendi ölçüm istasyonlarını nasıl kurduğunu, mobil ölçüm cihazları üreterek radyasyon veri haritası  hazırladığını, bu şekilde  yaşama tutunduğunu öğrenmek yararlı olabilir. Ne var ki felaketlerle mücadele etmek için bulunan örgütsel çözümlerin felaketlerin oluşmasını önleme gücü olmayabilir, esas yapılması gereken sistemin tümüyle ve küresel olarak değiştirilmesidir.

Toparlayacak olursam, başlangıç aşamasında dahi küresel koronovirüs salgını “karlılık” ve “maliyet hesabı” gibi temel kriterlere sahip kapitalist neoliberal sistemin felaketleri aynı bir virüs salgını gibi nasıl tırmandırabileceğine dair çok önemli bir örnektir. Ayrıca felaketlerin meydana gelmesinin önlenmediği  kadar çözümlerin ülkeden ülkeye farklılaşmasının, insanların yalnız bırakılmasının da tehlikelerin şiddetini arttıran, tehlikelerin süresini uzatan, risk halini devam ettiren bir etki yaptığı görülmelidir. Bu sistemin bizi yıllar içinde küresel iklim krizine sürüklemiş olduğunu da düşünürsek, bu sistemin imali olan Belirsizlikler Çağı’nda yaşamın devamlılığı ancak küresel sistemin  insanı ve onun doğal çevresini korumayı önceleyen, riskleri öngörerek bertaraf eden şekilde dönüştürülmesiyle mümkün olabilir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

EkolojiGündemManşetYeşil Gündem

Çernobil mağdurları için hukuki süreç başladı

Doğu Karadeniz başta olmak üzere Karadeniz bölgesinin Çernobil faciasının etkisi altında kaldığını ancak bu gerçeklerin halktan yıllarca saklandığını belirten Avukat Remzi Kazmaz, Karadeniz’deki Çernobil mağdurlarına ve yakınlarına tazminat ödenmesi için hukuk mücadelesi başlattı.

Samsun Haber gazetesinden Tahir Ömer Çokluk’un haberine göre Kazmaz, başlattığı başlattığı hukuk mücadelesinin gerekçeleri hakkında şu bilgileri verdi:

‘Her evden kansere kurban veriliyor’

“Karadeniz’deki kanser ölümleri ancak ünlü biri kanserden hayatını kaybettiğinde gündeme geliyor ve çabucak unutuluyor. Oysa Doğu Karadeniz’de yıllardır neredeyse her evden kansere kurban veriliyor. Özellikle Doğu Karadeniz’de bir yakınını kanserden kaybetmeyen yok gibi. Dolayısıyla Karadeniz’deki kanser ölümleri normal değil. Bunun da tek sebebi Çernobil’dir.

‘Türkiye radyasyona ne kadar maruz kaldığını gizledi’

“Çernobil’in etkileri, Doğu Karadeniz’in Çernobil radyasyonuna ne kadar maruz kaldığı yıllarca gizlenmiş açıklanmamıştır. Yunanistan, Almanya ve Avusturya’da radyasyon düzeyleriyle ilgili her türlü bilgi halka açıklandı. Bizdeki sır perdesi aralanamadı. Radyasyon bulutları Türkiye’yi etkisi altına almaya başladığında gezici radyasyon birimleri bile Sinop-Anamur hattının batısında üslenmişti. 7-9 Mayıs tarihlerinde Trabzon-Hopa arasına ulaştığı belgelenen radyasyon bulutlarıyla ilgili hiçbir önlem alınamadı. Bu radyasyon, yağan yağmurlarla Karadeniz’de yeryüzüne inmiştir. Ardından da Karadeniz’de kanser ölümleri başlamıştır. Gizlenen bilgiler açıklandığında bu gerçek ortaya çıkacaktır.”

‘Radyasyon haritası çıkarılmalı’

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK), Çernobil’den önce uzun ve ciddi bir çalışmayla Türkiye’de 42 ilde doğal radyasyon düzeylerini tespit etmişti. Bu çok büyük bir avantaj. Ölçülen radyasyon değerleriyle bugünküleri karşılaştırmak suretiyle bir yerin radyasyon düzeyinde herhangi bir dış etkiden kaynaklanan artış olup olmadığını görmek mümkün olacak. Bugüne kadar böyle bir çalışma yapılmadı. Bu harita acil olarak çıkartılırsa, Sinop – Anamur hattının doğusunun ve tüm Türkiye’nin Çernobil’den ne kadar etkilendiği ilk kez ortaya çıkartılacak.”

Dava açmaya çağrı

Avukat Remzi Kazmaz Anayasa’ya göre devletin vatandaşını korumakla yükümlü olduğunu ama Çernobil’de bunu yapmadığını savundu. Çernobil mağdurlarına hukuki destek sağlayacağını ve ücret talep etmeyeceğini söyleyen Kazmaz Karadenizli olup da birinci derece yakını kanserden ölenleri dava açmaya çağırdı.

 

Kategori: Ekoloji

EğitimManşet

Yeşil Gazete WWF’nin basın mensuplarına yönelik düzenlediği ÇED atölyesindeydi

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF Türkiye) çevre haberciliğine yeni başlayan ve halen sürdürmekte olan çevreci gazeteciler için önemli bir boşluğu doldurdu. Basın mensuplarına yönelik ilk kez düzenlenen “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Okuryazarlığı” atölyesinde İstanbul ve çevre illerden gazeteciler, medya kuruluşu temsilcileriyle beraberdik. İstanbul Şişli Radisson Blue Otel’de Cuma günü gerçekleşen ve tüm gün süren etkinliğe Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) üyesi Avukat Ömer Aykul, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan, Birgün Gazetesi’nden gazeteci Özgür Gürbüz, WWF Türkiye ekibinden Proje Koordinatörü Aslı Gemici konuşmacı olarak katıldı.

“Çevre ile ilgili davalarda bilirkişi ücretleri 20 bin TL’ye yükseldi”

Atölye Türkiye’de Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) ve Stratejik Çevresel Değerlendirme’nin (SÇD) hukuki temelleri, uygulamaları, sorunları ve çözüm önerileri başlığı altında başladı. Türkiye’de mahkemelerin kararlarına uyuluyor olsa da yönetmeliğin değişebileceğini söyleyen Avukat Ömer Aykul, çevre ile ilgili davalarda bilirkişi ücretlerinin 20 bin TL çıktığını, bakanlık ya da valilikler tarafından hazırlanan muafiyet yazılarının hiçbir zaman avukatlara ulaşmadığını söyledi. Aykul, gazetecilerin 1993 yılında hayatımıza giren ÇED raporunu okurken projenin tanımına, amacına ve teknik olmayan özetine dikkat etmeleri gerektiğine dikkat çekti.

“ÇED ticari faaliyetinin”, ekosistem aleyhine olduğunun, bölge kültürünün korumadığının ve ÇED’in havza esaslı yapılmamasının ÇED hukukunun önemli temel sorunları arasında bulunduğunu anlatan Ömer Aykul, ÇED’deki en kritik noktalardan olan; zamansal kümülatiflik, mekansal kümülatiflik ve etkisel kümülatifliğin önemine atıfta bulundu. Aykul,

*ÇED çalışmasında bölge üniversitelerindeki akademisyenler görüş alınması ve sürece akademik bir gözlem için üniversiteden bir gözetmen dahil edilmesi,

*Parçacıl ÇED çalışmasına izin verilmemesi,

*Sağlık, sosyal, kültürel etki değerlendirilmeleri yapılması, yönetmelik metnine eklenmesi,

*ÇED raporunun şirketler yerine şahıs firmalarına yaptırılarak eksik bir bilgi halinde yasaklama yapılabilmesi,

*Sürdürülebilir kalkınma değil sürdürülebilir yaşam destekli olması gerektiği hususuna işaret etti. 

“Çevre hukukunu bilmeyen bazı hakim ve savcılar eğitilmeli”

Atölye konuşmacılarından ikinci isim ise Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan’dı. Derneğin Bahçedere Altın Maden Projesi’ne karşı yürütülen mücadeleyle başlayan serüveninden günümüze kadar takip ettiği projeler ve mücadeleler hakkında sunum yapan Doğan, Kazdağı ve yöresinde STK’ların savunuculuk kapasitelerinin geliştirilmesi kapsamında projeler yürüttüklerini ifade etti.

Valiliklerin “ÇED gerekli değildir” kararlarına yönelik düzenlenmelere karşı davalar açıldığını aktaran Doğan, avukatlık ücretleri çok yüksek olduğu için savunuculuk hakkının süren davalarda kullanılamadığını söyledi.  Doğan, sahada karşılaştıkları sorunları ve dikkat edilmesi gereken noktaları ise şu şekilde sıraladı:

*Halkın katılımı toplantılarında video ve ses kaydı yapılamadığı için toplantı sonunda hazırlanan tutanakların kamuoyuna açık olması, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın web sayfasında yayınlanması

*Herhangi bir sebeple yapılmayan Halkın Katılım Toplantıları ÇED raporunda yapılmış gibi gösterilmesi (Örnek olarak Kısacık Altın Madeni projesi incelenebilir)

*Anayasamızdaki 36. maddeye göre halkın bilgi edinme hakkı çerçevesinde tutanaklar istendiğinde kesinlikle paylaşılması

*Başta olumsuz olan kurum görüşleri ileride olumlu dönüş olarak değişebiliyor. Bu kırılma noktasının yakalanması

*İnceleme Değerlendirme Toplantısı (İDK) öncesi BİMER’den yapılabilen itirazların yaygınlaşması

*Bazı hakim ve savcıların çevre hukukunu bilmedikleri için mutlaka eğitilmesi 

Basına “olayın magazin boyutu öne çıkarılıyor” eleştirisi

Medyanın bilimsel olarak ÇED ile ilgilenmediğini ancak Halkın Katılım Toplantıları’nda jandarmanın da araya girmesiyle çıkan olayların gündeme geldiğini aktaran Doğan, çevre ile ilgili haberlerin okunması için olayların popülerleştirerek magazin boyutuyla öne çıkarıldığı eleştirisinde bulundu ve bundan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

Doğan’ın eleştirisi medya mensupları ve STK’lar arasındaki görüş farkını da bu sayede ortaya koydu. İnternet haberciliği, yazılı basın (gazete/dergi) ve televizyon haberciliği arasındaki farklılıklar tartışıldı.

Basın mensupları Türkiye’deki haber okuma alışkanlıkları göz önünde bulundurulduğunda okuyucunun dikkatini çekmenin yolunun haberin o mecranın kendine özgü dinamikleri içinde (internet, televizyon ya da gazete) verilmesi gerektiği görüşünü savundu. İçinde bulunduğumuz bilgi çağında ve yoğun haber bombardımanı altındayken ana akım medyada çevre haberlerinin çok yer almamasının dezavantajını yaşarken, okuyucunun dikkatini habere çekmenin birincil öncelik olduğu konusunda fikir birliği oluştu.

“ÇED raporları 30 günlük süre dolmadan kamu erişiminden kaldırılıyor”

Atölyenin ikinci bölümünde “Basında ÇED süreçleri”, “Sivil Toplum ve Medya İlişkileri” konusu gündemdeydi. Birgün gazetesinden Özgür Gürbüz, çevre suçlarını “görünür (ağaçların kesilmesi, HES’ler) ve görünür olmayan (kava kirliliği, radyasyon) ” olarak ikiye ayırarak sunumuna başladı. Termik santral emisyonlarının gizlendiğini ve şeffaf bir süreç işlemediğini anlatan Gürbüz, tüm illerdeki ÇED raporlarına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi İzin ve Denetim sitesindeki ÇED duyurularından ulaşılabildiğini ancak ÇED firmalarının bakanlıklara yaptıkları baskılar nedeniyle normalde 30 gün sonra raporların kaldırılması gerekirken 30 günü tamamlamadan önce raporların siteden kaldırıldığını söyledi.

Gürbüz, eğer bir ÇED raporuna mutlaka ulaşmamız gerekiyorsa, bakanlığa yazılı başvuruda bulunulmasının sonuç vermediğini, basın müşavirlikleri üzerinden rapora ulaşılmasının denenebileceğini aktardı.

Gazeteci Gürbüz, ÇED raporuyla ilgili haber üretirken değerlendirilebilecek püf noktalarını ise şöyle sıraladı:

*Her gün Çevre ve Şehircilik Bakanlığı web sitesinden paylaşılan dosyaları arşivlenmesi

*Belediye meclislerinin takip edilmesi

*Ziraat, Jeofizik, Çevre Mühendisleri Odası’ndan ÇED raporlarıyla ilgili görüş alınması

*Yerel üniversitelerde teknik bilgisi olan akademisyenlerden destek alınması

*TEMA, Doğal Hayatı Koruma Vakfı ya da Doğa Derneği gibi uzmanlıkları olan yerlerle iletişime geçilmesi  

Atölyede son sunumu ise WWF Türkiye ekibinden Proje Koordinatörü Aslı Gemici gerçekleştirdi. CO-SEED projesini anlatan Gemici, dünyanın farklı ülkelerinde halkın katılımının çevresel karar alma süreçlerini nasıl etkilediği ile ilgili bizlere bilgi verdi.

Atölye çalışması Türkiye medyasından çıkan çevre haberleriyle ilgili örneklerin değerlendirilmesiyle son buldu. Basın mensupları iki çevre vakasını haberleştirmek için nasıl bir yol haritası çizdiklerini iki gruba ayrılarak uygulamalı olarak aktardı.

Bu atölye çalışmasında ne öğrendik?

  1. İlk olarak projelere ve ÇED raporlarına nereden ulaşabileceğimizi, ulaşamazsak hangi alternatif yolları deneyebileceğimizi,
  2. Haberci olarak ÇED raporlarını okurken hangi açıklamalara dikkat etmemiz gerektiğini ve içinden ne gibi sorular çıkarabileceğimizi,
  3. Çevre haberi yaparken kimlerden, hangi kurum ve kuruluşlardan görüş/bilgi alabileceğimizi, bilgileri nerelerden teyit ettirebileceğimizi,
  4. STK’ların kendi hazırlayacakları basın bültenleri ile basın mensuplarını konuyla ilgili daha doğru bilgilendirebilmeleri, habercilerle ilişkilerini güçlendirmeleri ve düzenli iletişime geçmeleri gerektiğini,
  5. Yerel basının haber yaparken araştırma konusunda eksik kaldığını, olay yerine gitmeden haber yapıldığını dolayısıyla bu haberlerin eksik bilgiler içerebildiğini,
  6. Çevre haberleri üreten basın mensuplarının birbirleriyle olan iletişimine katkıda bulunacak, belli aralıklarla kendilerini bu tür bilgilendirme toplantılarıyla yeni gelişmeler ve süreçlerle ilgili güncel bilgi paylaşımı sağlanmasına ihtiyaç olduğunu,
  7. STK’lar için bir savunuculuk okulunun açılmasının faydalı olacağını.

 

Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Kategori: Eğitim

Köşe Yazıları

Fukuşima’da eko-yıkım ve radyoaktif kirliliğin üstünü 2020 Tokyo Olimpiyatları’yla örtme çabası!

Nükleer santraller, on yıllardır iktidarlar tarafından üzerine yatırım yapılan, bünyesinde en ileri teknolojilere yer verilse de enerji üretiminin işleyiş mantığı termik santrallerden hiç de farklı olmayan, kömür yerine uranyum ham maddesini kullanan tesislerdir. Bu maddenin kullanılmasıyla  ortaya çıkan radyasyonun düşük dozunun bile canlılarda kansere ve başka hastalıklara yol açabileceği, “hibakuşalar” yaratacağı canlı yaşamının evi olan doğal ortamın ise radyoaktif kirliliğe uğradığı biliniyor.  Bu konuda Dünya genelindeki farkındalık,  31 yıl sonra bugün etkileri hala devam eden Çernobil Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla yükselmişken Çernobil’den 25 yıl sonra meydana gelen  Fukuşima Nükleer Felaketi ile hem hafızamız canlanıyor hem de  teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin  iktidarların ne kadar çaresiz kalabildiğini görüyoruz. [1]   Altı yıldır Fukuşima’dan aldığımız haberlerden anlıyoruz ki radyoaktif temizlik pek öyle kolay ve sorunsuz çözülebilecek bir şey değil!  Bu gerçeği inkar eden Japon Hükümeti ise bir kabustan uyanmak istercesine 2020 Tokyo Olimpiyatları öncesinde  Fukuşima’da olup bitenleri normalleştirmek ve Japonya’nın ambalajını mümkün olduğunca parlatmak çabasında.

 

Görsel: Enviroreporter

Tokyo Olimpiyatları’nda top oyunu maçları Fukuşima’da yapılacak!

Hatta bu nedenle Tokyo Olimpiyat oyunlarından beyzbol gibi top oyunu maçlarının Fukuşima’da yapılmasına karar verildi. Zira Olimpiyat Komitesi Başkanının bu sene Mart ayında gerçekleştirilen bir basın toplantısında  “Olimpiyat oyunlarını 2011 tsunaminin yaşandığı Fukuşima’ya getirmek yaraların sarılması için büyük bir fırsat”şeklinde yaptığı değerlendirme  2020 Tokyo Olimpiyatları’nın nükleer felaketin badirelerini çekmekten sıkılmış bir Japonya’nın varlığına ve onun zor günleri bir an önce unutma arzusuna işaret ediyor. [2]

Peki Japonya 2020’ye kadar radyoaktif atıklarından kurtulmayı nasıl başaracak?

Aslında başaramayacak, sadece kirliliği halının altına süpürecek! Zira beş yıldır Fukuşima Bölgesinden toplanan radyoaktif katı atıkları atık yakma merkezlerinde imha etmek suretiyle “görünürdeki yığın”dan kurtulma çalışmaları yürütüyor! Peki ya yanıp atmosfere karışan radyoaktivite ne olacak?

Ekolojik yıkım büyük!

Bir temizlik yapmaya başlamanın ilk adımı kirliliğin miktarını anlamak olduğu üzere dilerseniz önce tam erimenin yaşandığı reaktörlerdeki duruma bakalım:

Hatırlayacağınız gibi en son Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik şirketi (TEPCO) da 1&2 no’lu reaktörlerde tam erime olduğunu tespit etmiş olarak 3 no’lu reaktörün içinde ise ne kadar nükleer yakıt kaldığını tespit etmeye çalışıyordu. Bu nedenle reaktörün emniyet kazanına  Küçük Güneş Balığı  adıyla tanıdığımız  bir robot gönderildi. Nihayet 29 Temmuz 2017’de TEPCO  açıkladı ki, 3 no’lu reaktörde  çok az miktarda uranyum yakıtı kalmıştı. [3]

Okyanus zehirleniyor…

Ekolojik felaketin temel nedenlerinden sayılabilecek  reaktörlerdeki tam erime vakasından ayrı bir de 6 reaktörlüDai ichi Nükleer Santralindeki  reaktörleri soğutmak üzere kullanılan soğutma suyunun depolama su tanklarında biriktirilmesi sözkonusu.

Bir önceki yazımızda detaylarıyla aktadığımız gibi biriktirilen radyoaktif suyun miktarının  800 bin Ton’a ulaşması, yer kalmadığı için işlemden geçirilerek belli aralıklarla denize boşaltılması bir dertken ilaveten depolama  tanklarında biriktirilen bu radyoaktif suyun her gün 300 Ton’u denize sızıyor.

Deprem ülkesine kalıcı(!) radyoaktif atık depolama alanı…

Dünyada nükleer ve yüksek radyoaktif atıkların bertaraf edilmesindeki güçlükler nedeniyle için “tuvaletsiz ev” teşbihinin çok uygun olduğu nükleer santraller için stabil arazi yapısına sahip, deprem riski olmayan ve fay hatlarıyla alakası bulunmayan coğrafyalarda yerin altında kalıcı atık depolama  alanı kurulması sözkonusu. Nitekim bugün Dünyada bu kriterlere yakın, depremle bir tanışıklığı bulunmayan  Finlandiya ve İsveç’te yerin altında kalıcı atık depolama alanı kurma çalışmaları yürütülüyor. Finlandiya’da yapımı süren Onkalo Kalıcı Atık Deposu’yla ilgili önceki bir yazımıza şuradan ulaşabilirsiniz.

Bununla beraber 29 Temmuz 2017 tarihinde Japonya’nın Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı, Fukuşima bölgesinden toplanan  radyoaktif atıkların Japonya içinde depolanması amacıyla bilimsel bir haritalama çalışması yapılmış olduğunu duyurdu. Harita üzerinde volkanik bölgelere ya da fay hatlarına 15 Kilometre mesafede olan yerler turuncu, yerin altında petrol ya da doğal gaz bulunan, gelecekte çıkartılması istenebilecek madenlerin bulunduğu yerler gümüş renkte, gömülmesi uygun olabilecek potansiyel yerler yeşil ve deniz kıyısından 20 Kilometre içerde olan sevkiyata da uygun yerler koyu yeşil ile gösterilmiş bulunuyor.

Bu çalışma, radyoaktif atıkların nerelerde yerin altına gömülerek  nihai olarak depolanacağını gösteriyor. Buna göre 300 Metre derinlikte kurulacak  kalıcı depo alanları 100 yıl kullanılacak ve depo 100 bin yıl kapalı tutulacak. Deprem riskinin  veya fay hatlarının bulunmaması denizden sevkiyatın  mümkün olması gibi kriterler yer tayininde belirleyici olmuşsa da  bir deprem ülkesi olan Japonya’da 100 bin yıl bu atıkların emniyetli şekilde yerin altında korunmasının mümkün olmayacağını savunan  yurttaşlar  haritayı deli saçması olarak değerlendiriyor. [4]

Ek olarak, Japonya genelinde ciddi tartışma yaratan bir diğer konu ise atık yakma tesisleri. Çünkü  Fukuşima Nükleer Felaketi başlamadan önce var olan tesislerde diğer bir deyişle radyoaktif olmayan atıkların yakıldığı tesislerde gerçekleştirilen radyoaktif atık yakma operasyonları ekolojik kaygılara neden oluyor. Ekonomi ve sanayi Bakanlığı tarafından hazırlanan haritası  üzerinde sonradan uzmanlar tarafından yapılan bir çalışmayla +   ile işaretlenen noktalar ülke genelindeki katı atık yakma tesislerini  gösteriyor. Bu konudaki ilk yazımıza şuradan ulaşabilirsiniz.

Radyoaktif  atıklar yakılarak atmosfere karışıyor!

Bugün Japonya’nın 47 eyaletin 30’unda toplam 100 ayrı tesiste radyoaktif atıkların bertarafı  işlemleri  gerçekleştiriliyor. Ancak bu tesisler radyoaktif olmayan katı atık yakımında kullanılmış olan Fukuşima felaketinden sonra ilk defa radyoaktif atıkların da yakıldığı yerler. Bu sorunun diğer bir boyutunu  ise bu tesislerde çalışanların özellikle yakma operasyonlarında  yüksek radyasyona maruz kalması oluşturuyor kaldı ki bu tesislerin bulunduğu yerlerde yaşayan halk da tehdit altında. Diğer taraftan  Hükümet yetkilileri ile  atık yakma işlemlerine kendi yerel yönetimlerinin sınırları dahilinde izin veren yerel yöneticiler hiçbir sorun olmadığı, atık bertarafı işlemlerinin yapıldığı tesislerde filtre kullanıldığı ve filtrenin salınan radyoaktivitenin  %99’unu tuttuğu iddiasında bulunurken, filtrelerin üreticileri filtrelerin tutuculuğuna dair bir güvence veremiyor. Radyoaktif emisyonları ölçmek için yapılan testler yapan uzmanlar bu işlemleri “eksik, dar kapsamlı ve şeffaflıktan uzak”  şeklinde değerlendiriliyor.

2020 Olimpiyatları’na kadar agresif hedef: “radyoaktivite tez bite!”

Radyoaktif atıkların normal tesislerde yakılmasına ilaveten bir başka sorun da  radyoaktif atıkların yakıldığı  tesislerde oldukça agresif bir operasyon hedefi konmuş olması, öyle ki olimpiyat oyunlarının Tokyo’da  yapılacağı 2020 yılının başında tüm radyoaktif katı atık yakımının tamamlanması planlanmış durumda. Bununla beraber 2020 yılının başında Radyoaktif atık yakma işlemleri nihayetlenince bu tesislerin sökülmesi ve bertarafı öngörülüyor zira yakma proseslerine hizmet eden bu tesisler  de yüksek oranda radyoaktivite barındırıyor.

Tüm bu radyoaktif  temizlik ve atık bertarafı gibi işlemler için 2012 yılında Japon Hükümeti’nin izleyen 5 yıl için  tsunami ve deprem bakım kalemi olarak ayırdığı bütçe ise 16 Milyar Dolar. Bu bütçe katı atık yakma ve radyoaktif bertarafında  hizmet veren şirketlere yönelik ödemelerle yerel yönetimleri operasyona izin vermeleri için teşvik etmek amacıyla kullanılıyor. Örneğin Kuzey Kyushu eyaleti   teşvik edilmesinin neticesinde   kendi bölgesi içindeki atık yakım  tesisinde iki yıl boyunca yılda 39 500 Ton katı atık yakımına olanak tanıyacağına söz vermiş, bu konuda yerel yönetim teşvik miktarını açıklanmazken  aktivistler hükümet tarafından 53,7 Milyon Dolar’lık cazip bir teklif yapıldığı görüşünde.

Radyaoktif atıklar geri dönüşümle yol ve inşaatta kullanılıyor!

Atık yakma tesislerinde yakılan radyoaktif katı atıkların  inşaat ve yol yapım işlerinde kullanılması  ekonomik açıdan oldukça karlı bulunduğu üzere toplumsal itirazlara rağmen bu Fukuşima’da da yönteme başvuruluyor. Mamafih, Balıkesir’de ve Aliağa’daki yol yapımında ağır metaller içeren atıkların kullanıldığı vakaları gözönüne alırsak, Türkiye’de bizler de kar ve rant sözkonusu olduğunda israfı sevmeyen şirketlerin neler yapabildiğine hiç yabancı değiliz(Türkiye’deki örnekler saymakla bitmez). Maalesef , zehirli malzemelerin atıl kalmaması ve  maliyet yükü de olmadığı için araştırılmadıkça ne olduğu geçmişi anlaşılmayan bu maddelerin kullanılarak bulardn fayda sağlanması bizim sıklıkla şahit olduğumuz bir olay.

Fukuşima’da  yaşanmış ve yaşanmakta olan bu vakalar,  nükleer felaketin her nerede yaşanırsa yaşansın yüzyıllar boyunca  kurtulmanın mümkün olmayacağını, bırakın inşaat ve işletim süreçlerini, temizlik ve bertaraf işlemlerinin de son derece zahmetli ve  maliyetli   olduğunu somut olarak ortaya koyuyor. Sizce de “akan ve kokan tüm bu süreçler“,  dünyanın neresinde olursa olsun gerek nükleer gücü yaygınlaştırma çabasındaki iktidarların nasıl tavırlar içerisinde olacağına gerekse felaketle yaşamak zorunda bırakılan toplumların nelere maruz kalabileceğine dair yeterince fikir vermiyor mu?

Son notlar

[1] https://yesilgazete.org/blog/2013/04/23/dr-angelika-claussen-ve-dr-alper-oktem-%E2%80%9Cradyasyon-en-cok-gelecek-kusaklari-etkileyecek%E2%80%9D/

[2] https://www.olympic.org/news/fukushima-to-host-baseball-and-softball-matches-at-the-olympic-games-tokyo-2020

[3] http://www.fukuleaks.org/web/?p=16374

[4] http://www.meti.go.jp/press/2017/07/20170728003/20170728003.html

 

 

Pınar Demircan

 

Köşe Yazıları

Trakya’da geçmişten günümüze yaşanan ve yaşanacak çevre sorunları – Göksal Çidem

NELERİ KAYBETTİK, NELERİ KAYBEDECEĞİZ….. KAZANAN KİM…? 

Trakya havası, suyu, toprağı ve insanıyla sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da en değerli bölgelerinden biridir. Trakya ülke topraklarının 33’te biri. Yani %3 lük bir kısmı. Ancak ülke nüfusunun Yaklaşık %20’si burada yaşıyor. Yapılan planlar ile bu sayının artacağı da bir gerçek. Trakyanın 3 ili, 3 denizi, 3 dağı, 3 ormanı, 3 Üniversitesi var. Bir de Nehri vardı. Ergene..

100

Ergene yaklaşık 40 yıl önce yapılan sanayileşme planı ile öldü.  Ergene kaynakları üzerine ne kadar kirli sanayi varsa hepsi geldi. Kimya-Deri-Tekstil gibi. Nehri öldürmekle kalmayan sanayileşme şimdide Istrancalarda ki kaynaklar üzerine Çimento-Kil_Demir-Bakır-Altın-Gümüş-Taş-Çakıl v.b. vahşi madencilik ile geliyor.  Ergene temizlenecek ise, önce kaynaklarını korumak gerekiyor. Şu anda kaynaklar üzerinde saymakta zorlandığımız taş ocakları var. Patlatmalar ile su kaynakları yok ediliyor. Trakya’nın suları çarpık sanayileşme ve plansız yapılaşma uğruna yok ediliyor.

Kaynak : http://ergene.ormansu.gov.tr/ergene2/AnaSayfa/Sanayi.aspx?sflang=tr

Ergene öldürüldü. Bugün nehirden su değil, sıvı akıyor. Hem de niteliği belirsiz sıvı. (A4 Hiçbir amaç için kullanılamaz) Aktıkça kirletiyor. Aktıkça öldürüyor. Kaynak http://www.uzunkopru.bel.tr/ergene-nehri-su-kalite-raporlari  Ergene kirli, kanser yapıyor diyen bilim insanları önce görevden alınıyor, daha sonra iade ediliyor.. Ölürken bile susun diyorlar.. Kaynak http://www.hurriyet.com.tr/vali-kanser-uyarisi-yapan-doktoru-gorevden-aldi-27208643

Bir zamanlar Pirinç ihtiyacımızın %80, Ayçiçeği %60 Buğday %13 İhtiyacını karşılayan Ergene havzası tarım dışında kalıyor. Ülkenin %3 lük toprağı üzerinde yaklaşık 2100 sanayi tesisi.  Ergene de bunların drenaj kanalı.

Ergene şimdi temizlenecek deniliyor. Peki nasıl..? Arıtmalardan çıkan su veya sıvı Marmara Denizine deşarj edilecek.  Bu su arıtıldı ise neden nehire verilmiyor. Saf su olsa bile günde yüzbinlerce metreküp suyu Marmaraya boşaltmak deniz ekosistemini nasıl etkileyecek..   Tekirdağ Şerefli deresinden Marmaranın 4 km açığına ve yaklaşık 50 mt derine deşarj edilecek. Marmara dünyada eşi benzeri olmayan bir iç deniz. Sanayinin arıtılmış…! Sularını Marmara’ya bırakacağız..

Kaynak: http://www.ergenederindeniz.com/

Özet: Bir zamanlar balıkçılıkla geçimlerini sağlayan insanların olduğu nehirde, günümüzde canlı yaşamı yok. Zamanla size aş iş getirdik diyenler. Önce topraklarımız-Sonra Nehrimizi-Bugün ise sağlığımızı elimizden alıyorlar.  Nehrimizi kirleten, yer altı sularımızı yok edenler, topraklarımızı tarım yapılamaz hale getirenler, uygulanan yanlış tarım politikaları sayesinde   bugün de,  bu toprakları yok pahasına üreticinin elinden alıyorlar.

Tanrının yaratırken çok cömert davrandığı   Trakya’da,   3 Dağda 3 orman, 3   Ormanda 3 deniz var.   Bir nehir vardı artık yok.

Kalanları da yok etmek için bu defa 2 termik santral duyurusu var.. Vize ve Çerkezköy-Silivri bölgesinde. Vize’de kurulacağı alan için seçilen yer için duyuruda “TKİ Vize EÜA alanı yürürlükteki Trakya Alt Bölgesi Ergene Havzası 1/100 000 Ölçekli Revizyon Çevre Düzeni Planı’nda “Tarım Arazisi” ve “Orman Alanı” olarak yer almakta, ayrıca “Yeraltı Suları Besleme Alanı” kapsamında bulunmaktadır. Söz konusu alan bir alt kademede yürürlükte olan Kırklareli İli 1/25 000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda ise “Tarımsal Niteliği Birinci Öncelikli Korunacak Alan”, Tarımsal Niteliği Sınırlı Alan” ve “Orman Alanı” olarak yer almakta, ayrıca “Yeraltı Suları Besleme Alanı” kapsamında bulunmaktadır.”Deniliyor.  Orman var. Tarım toprağı var. Yer altı su besleme alanı var.. Kısacası yaşam kaynağı ve alanı.. Trakya’da yer almayacak sanayi türleri arasında idi. Bakanlık plan değişikliği ille Kömürlü termik santraların önü açıldı.

92

Kaynak:

http://www.csb.gov.tr/iller/istanbul/index.php?Sayfa=duyurudetay&Id=144208

http://www.csb.gov.tr/db/tekirdag/editordosya/trakya_enerji%20cdp%20deg_PLAN%20RAPORU_11112016.pdf

Ayrıca bu alan “5 Kasım 2009 tarih ve 27397 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Ergene ve Meriç Havzaları İşletme Sahası” ilanında belirtilen ve yer altı suyu işletmesine kapalı havzadır.” 1-1 Çorlu, 1-2 Vize, 1-3 Lüleburgaz ve 1-5 Babaeski alt havzalarında yapılmış olan yeraltısuyu tahsisleri emniyetli işletme rezervine ulaştığından yeni yeraltısuyu tahsisi yapılmayacaktır.”  Deniliyor ama, Sondaja kapatılmış bir havzanın ortasına Kömüre dayalı termik santral yapılacak..

2015-2016 yılında Ülmemizin en kirli havası Trakya’da, Keşan İlçesindeydi. Bunun üzerine bir de  Trakya’ya 2  Kömürlü Termik Santral. Buna ne denir..? Cevabı bende yok..

Yaşadığım bölgeden başlayalım. Kırklareli Vize.. Trakya topraklarında ki ilk başkent. Günümüzde ülkemizde ki 11 sakin şehirden birisi. Kısacası  Cittaslow.

101

Cittaslow felsefesi yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanmasını savunmaktadır. Cittaslow hareketi, insanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir, el sanatlarına, doğasına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan ama aynı zamanda alt yapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan, teknolojinin kolaylıklarından yararlanan kentlerin gerçekçi bir alternatif olması hedeflenmiştir.

Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi.

Vize ve Çevresine Kömür sondaj çalışması için verilen ÇED Gerekli değildir kararlarına Proje alanını  kapsayan köy muhtarları dava açtı. Edirne İdare Mahkemesi de bu kararı iptal etti.  Yörede yaşayanlar yaşam alanlarını yok edecek her proje karşı ortak mücadeleyi oluşturdular. Bunu yaparken de bilim ve hukuk çerçevesinde bilinçli bir şekilde yaptılar. İnsan olmanın gereğini ve gelecek nesillere yaşanacak bir Dünya  bırakmak için ortak mücadele ettiler. Mücadeleye devam ediyorlar ve edecekler.

Vize’de onbir köyü kapsayan “Linyit Kömür Arama Sondaj sahası” 1 Sınıf Tarım Toprağı-Mera ve Orman ile birlikte Istrancaların temiz kalan, doğası bozulmamış birkaç köyünü de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı.   12402,64 hektar,  ( 124 026,4 dekar )  alanda 295 noktada sondaj çalışma haritası.                 

93

Harita 3. Kırklareli İl’i Vize İlçesi’nin 11 köyünü kapsayan kömür sondajı ruhsat alanı

Istrancaları kaybedersek ne olur..?

TV lerde hava durumunda  “Balkanlardan gelen, soğuk, sıcak, yağışlı, karlı v.b. yurdu etkisi altına alacaktır” derler ya.. Istrancalar hava koridorudur.  Istrancaları kaybedersek, İstanbul’un nefes borusu yok olacak. İçtiği suyu yok olacak. Çünkü İstanbul’a ve ülkemize hava Istrancalar üzerinden gider. Koruyamadığımız zaman  Balkanlar üzerinden duman, kül, radyasyon, toz v.b. gidecektir.

Avrupa’nın en önemli 5 Doğa alanından biri olan Istranca Dağlarında da birçok ekosistem iç içedir.

Dağ, deniz, göl, dere, mağara,orman ve kumular ile bunların üzerine bir de longoz ormanlarını ekleyin. Dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Istranca dağlarının yaklaşık 1218 km²lik bölümü hazırlanan Bilimsel raporlar ile biyosfer rezervi olması teklif edilmiştir. 2008-2009 yıllarında yürütülen çalışma sonucu UNESCO ya sunulmak üzere hazırlanan raporlar raflarda bekletiliyor.

Kaynak: http://yildizdaglari.cevreorman.gov.tr/tr/yildiz-daglari-biyosfer-projesi/proje-alani/

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANLIĞI KIRKLARELİ İLİ DOĞA TURİZMİ MASTER PLANI 2013-2023

94

Orman Su işeri Bakanlığınca hazırlanan Doğa Turizmi Master planına bakıldığında Özellikle Vize’de Turizmin her çeşidi planlanmış. Hiçbir planlamada Kömüre dayalı Termik Santral yer almamıştır. İşte bu yüzden Vize Cittaslow dur.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın hazırladığı ‘Tarım Arazileri ve Gıda Koruma Kamu Spotu’ televizyonlarda ve internette yayınlanmaya devam ediyor. Bakanlığın hazırladığı kamu spotunda şu ifadeler yer alıyor: “Domates biber patlıcan. Gelecek nesiller sadece resimlerini görebilir. Tarıma elverişli alanların tarım dışı kullanımı geleceğimize indirilmiş büyük bir darbedir. Bu gidişe siz “de dur deyin. Ülkemizde yeterince uygun alan var. Binalar tarım alanlarına değil imara uygun alanlarına yapılmalı. Tarım alanlarına yapılacak tarım dışı faaliyetlerine ruhsat verilmeyeceğini kamuoyunun bilgisine saygılarımızla sunarız” denilmektedir

Bir Bakanlık plan yapıyor, Diğer Bakanlık plan değişikliği yapıyor..? Kaybeden geleceğimiz oluyor..

Bir Bulgar dostum Istrancalar için “Tanrı dünyayı yaratırken düşünmüş, hesaplamış, planlamış. Okyanusların, kıtaların, dağların ve nehirlerin yerini belirlemiş.  Ancak Istrancaları yaratırken sadece gülümsemiş”   demişti. Istranca Dağları’nın 1/3 Bulgaristan da. 2/3 Türkiye’de. Karşı tarafta çiçek koparmak, Çadır kurmak bile yasak iken, bizim tarafta tahribat had safhada.

Onlar korurken “kamu yararı kararı” oluyor. Biz ise taş ocağına da, termik santral da,çimento fabrikasına da, altın madenine de “kamu yararı kararı” alıyoruz.

Istrancalarda şehirde de, ormanda da yaşamlar tehdit altında..

Sermaye vahşi madencilik için dağlara çıkınca, dinamitler patlamaya başlamış, İş makineleri çalışmaya ve kamyonlar taşımaya başlayınca yaban hayvanları kaçacak yer aramaya başladı.

Bulgaristan sınırına AB mülteci göçünü önlemek için 4-5 metrelik dikenli teller çekti.  Karşıya gidemeyenlerin feleği şaştı.

99

YER:DEREKÖY HUDUT

Kırklareli’de pazara inen domuzlar, İstanbul’da ise boğaza inmeye başladı.

Kaynak :  http://www.hurriyet.com.tr/istanbul-bogazinda-ucuncu-domuz-vakasi-27553250

http://www.gazetevatan.com/yaban-domuzu-pazara-girdi–495915-gundem/

Haberlerde ve yorumlarda insanımız hala “domuzun pazarda, boğazda  ne işi var..?” diyor.

Ne yapsın… Senin evini başına yıksalar,  evinin içinde dinamitler patlasa, bahçende iş makinaları ve kamyonlar dolaşsa sen ne yapardın..?

Bizler Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi ve  bileşeni olduğumuz Trakya Platformu Bilim, Hukuk ve Yürütme Kurulu olarak konunun yakından takipçisi olacağız.  Anayasal haklarımızı dün savunduğumuz gibi,  bugün ve gelecek adına da yaşamı savunmaya devam edeceğiz.

102-goksal-cidem

 

Göksal Çidem

Trakya Platformu Yürütme Kurulu Üyesi

Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı

                                  

Köşe Yazıları

Karadeniz’de  Güneş Enerjisi – Alper Öktem

Karadeniz’de güneşten elektrik üretmek rantabl değil derler. Çünkü yeterince güneş yoktur yani hep yağmur yağar. Güneş enerjisi yatırımları ancak Toroslar’da ve Güneydoğu’da kendini kurtarır diye konuşulur. Bizde “bilen” çoktur bu işleri.

17

Ama Karadeniz bölgesinde güneşe yatırım yapanlar var, işte birinci ve ikinci örnek:

Karadeniz’de güneş verimliliği konusunda bir de karşılaştırma yapalım, Antep’ten bir örnek alalım

Heyecan verici fotoğrafların altındaki teknik bilgilere bakmayı sevmeyiz. Ama bir satır var ki bakmaya değer, kolay anlaşılır.

Yıllık performans  kWsaat/kW, yani 1 kW kurulu güç yılda kaç kWsaat elektrik üretiyor, buradaki rakamlar farklı.
Diyeceksiniz Antep’in güneşi daha kârlı. Yapılan yatırımın getirisi daha fazla. Doğrudur.
O zaman şöyle mi diyelim, dükkan açıp para kazanacaksan 5. caddede açacaksın, yoksa değmez.
Canım New York’tan söz ediyorum. Peki İstiklal Caddesi diyelim.
Yani yaklaşım şöyle: “Maksimum kâr yoksa  ben bu işte yokum abi”
……………………………..

Bu kaprisler hep güneş enerjisine yapılıyor. Ne kadar çok akıllı var, bu iş olmaz diye hemen ispat eden.
Güneş enerjisinden elektrik üretmek, su ısıtmak (Günısı), kısmen de olsa kalorifer kazan suyu ısıtmak (Solartermi). Bu imkanları Türkiye çok az değerlendiriyor.

Bence ham maddesi bedava olduğu için efsaneler üretiliyor.
Önümüzdeki yıl ham madde masrafı sıfır, santral ürettiği sürece 25-30 yıl sıfır kuruş bu güneş ışını.
Şimdi diyeceksiniz ki ham maddenin bedava olması güneşe yatırıma ikna eden  en önemli argüman. Bu durumu “Güneş Gönüllüsü” yatırımlara köstek diye izah ediyor, (galiba ekonomiden anlamadığım ortaya çıkıyor). Ama bence bu ve başka nedenler güneşten enerji elde etmenin küçük iş olduğunu gösteriyor.  Büyük iş yapamıyor, büyük bir kalem tutmuyor milli ekonomide.
Biraz daha izah etmek için diyorum  güneş enerjisi ile dertleriniz bi nebze azalıyor, petrol fiyatları indi çıktı, cari açık problemleri, tanker kazaları, petrol sahaları savaşları yok. Bakın ekonominin kimi dalları bayağı bi dumura uğrayacak. Tanker imalatından taşımacılığa kadar ekonomik faaliyette gerileme olacak tabii. Silah sanayii ve diğer konuları Yeşil Gazete okuyucusuna anlatmaya gerek yok. Bir tanker kazasının yol açtığı çevre felaketinin giderilmesi ne kadar tutuyor acaba?
Bence % 100 güneş enerjisi demek, dünyadaki milyarder sayısında ciddi azalma bile getirebilir.

Türkiye haritasında Karadeniz mavi, Avrupa haritasında ise yeşilden kırmızıya dek değişen renkler.  Ama rakamlar yanıltmıyor. Orta Avrupa’da yıllık toplam güneş radyasyonu kabaca  metrekare başına 1000 KWh, Türkiye haritasında mavi renk nedeniyle algı  kurbanı  olan Karadeniz bölgesinde ise 1400 KWH civarında

Türkiye haritasında Karadeniz mavi, Avrupa haritasında ise yeşilden kırmızıya dek değişen
renkler. Ama rakamlar yanıltmıyor. Orta Avrupa’da yıllık toplam güneş radyasyonu
kabaca metrekare başına 1000 KWh, Türkiye haritasında mavi renk nedeniyle algı kurbanı
olan Karadeniz bölgesinde ise 1400 KWH civarında

Saymaya devam ediyorum, büyük yatıp dev kalkmaya meraklı olanları biraz ürkütmek için:
Düşmanların gökte uçup senin yerdeki petrol tankerinin fotoğrafını çekip başını derde sokamıyor
Bir  yatırım yapıyorsunuz, o kadar. Ne kömür ithal edeceksiniz, ne doğal gaz.
Düşünsenize, nükleer santral inşaatını almış adam. Büyük para büyük güç sahibi olacak,millete  büyük küfür edebilecek. İstemez tabii, güneş küçük iş der.
Ne atık olacak, ne karbon salıp iklimi değiştireceksiniz.
Bu güneşten ürettiğiniz elektriğin isterseniz nakliye masrafı da yok. Bartın’da üret Bartın’da tüket.
……………………..

Rantabl değilmiş…
Haydi  canım siz de…
Çok para kazandıran bir iş değil bu güneş işi, bu doğru.
Ama çok faydası var.
Torunlara yaşanabilecek bir dünya bırakıyorsunuz: Bu en büyük kar değil mi?

Güneş enerjisinin başka yararları için  eski bir yazıma bakabilirsiniz.

16-Alper-Öktem

Alper Öktem

“Güneş Gönüllüsü”

 

Bilim-TeknolojiManşet

İşte kütle çekim dalgalarını doğrulayan ekip

Doç. Dr. Deirdre Shoemaker, Doktora adayı Karan Jani, ve Postdoktora araştırmacısı James Clark LIGO buluşunun astrofizik alanındaki olası sonuçlarını tartışırken. Fotoğraf: Rob Felt.

Georgia Tech‘de yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Binnaz Çiftçi‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Dünyaya ulaşması neredeyse 1,5 milyar yıl sürdü ve burada 200 milisaniyeden daha kısa bir süre kaldı. Varlığı 2,5 santimlik elektron tüpü çiftini 1/400 proton çapı uzunluğunda yerinden oynattı. Fakat inanılmaz kısa süren ziyareti ve mikroskobik hareketine rağmen, bilim insanlarına yüzyılın fizik dünyasındaki en önemli buluşu yaptırmaya yetti.

Tarihte ilk defa, kütle çekim dalgaları gözlemlendi. Bir küresel araştırma grubu, 11 şubat Salı günü gerçekleşen buluşu duyurdu. Bu buluş, Albert Einstein’in genel görelilik kuramındaki kütle-çekim dalgalarıın var olduğu tahmininden yüz yıl sonra geldi.

Kütle-çekim dalgaları evrenle aynı dokuya sahip, uzayzamanı eğip büken dalgalardır ve şiddetli kozmik karmaşa sırasında oluşurlar.

Bu olayda gözlemlenen kütle-çekimsel dalga, iki kara deliğin yaklaşık 1,5 milyar yıl önce, uzaya ışık hızında savrulan bir dalga göndererek birleştiği zamanda oluşmuştu. Bu dalga, 14 Kasım 2015’de dünyaya ulaştı ve LIGO(Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) tarafından keşfedildi.

Kütle çekim dalgalarıyla ilgili daha fazla ayrıntıyı Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın yazısından öğrenebilirisiniz.

LIGO Bilimsel İşbirliği

LIGO Bilimsel İşbirliği, Georgia Tech Bilim Akademisi’nden 2 fakülte üyesi ve onların 10 kişilik üniversite üye takımı, mezun ve öğrencilerinden oluşuyor. Bunlardan bir tanesi Physics School öğretim üyesi ve LIGO Veri Analizi Merkezi Başkanı Profesör Laura Cadonati.

Laura Cadonati. Fotoğraf: Gatech

Laura Cadonati. Fotoğraf: Gatech

Aşağıdaki videoda Laura Cadonati kütle çekim dalgalarının nasıl gözlemlendiğini ve bu dalgalarına neden evrene karşı daha fazla sırrı ortaya çıkardığını anlatıyor. Video şimdilik maalesef yalnızca İngilizce.

Georgia Tech takımı

Georgia Tech’in takımı

UMUTLARI VE KARİYER HEDEFLERİ GERÇEKLEŞTİ

Dierde Shoemaker

Dierde Shoemaker

Dierde Shoemaker, geçtiğimiz sonbahar kütle-çekim dalgalarına dair kanıtı görünce hissettiği şeyin ferahlama olduğunu söylüyor. Ne de olsa, Georgia Tech’in Relativistik Astrofizik Merkezi yöneticisi olarak, bütün bir kariyerini yüzlerce bilgisayar simülasyonu oluşturarak, varlığını kimsenin garanti edemeyeceği bir şey üzerinde şekillendirdi. LIGO Bilimsel İşbirliği‘nin bir üyesi olan Shoemaker, Einstein’ın ikili karadelik çarpışması denklemleri üzerine çalışıyordu. Tahminlerinin doğru olup olmadığını anlamak için ihtiyacı olan tek şey de gerçek bir kütle-çekim dalgası idi.

”Kütle-çekim dalgaları bize doğru yayılan uzayzaman titreşimleridir. Bilimsel olmayan bir şekilde izah edersek, bir masaya yumruğumu vurmam gibi, eğer masanın diğer tarafından da tutuyorsanız titreşimi hissedersiniz. Düzensiz hızlanım gösteren her kütle, kütle-çekim dalgalarına sebep olur, kolunuzu öne arkaya sallamanız dahi. Ama yalnızca hızlı hareket eden çok yoğun cisimlerin gözlenme şansı var.

LIGO ‘dan gelen sinyal çok fazla insanı hayrete düşürdü. Çoğu kişi ilk algılananın ikili bir nötron yıldızı (bilinen en yoğun yıldız çifti) olduğunu düşündü. Ama bu sinyal çok netti. Astrofizik bilgimize dayalı olarak gözlemlemeyi beklemediğimiz, iki adet kısmen geniş kara delikten geliyordu. Birkaç dakika içinde anladık ki elimizde büyük bir şey vardı. Bundan daha fazla heyecanlanamazdım.

Ben nötron yıldızları üzerine çalışmıyorum. Ben ikili kara delikler üzerine çalışıyorum. Dolayısıyla, sinyali gördüğüm zaman, bu kadar güçlü bir şeyin yalnızca çarpışan kara deliklerden gelebileceğini biliyordum. Georgia Ekibimiz gözlemlenen sinyalin analizinde doğrudan ve çok önemli bir rol oynadı. Dalga LIGO’da ilk yakalandığında, gerçek sinyal ve arka plan gürültüsünün birleşimiydi. Sinyal çözümlendiğinde, ekibimiz onu yüzlerce ikili kara delik birleşmesi simülasyonumuzla karşılaştırabildi. Bu da bize sinyallerin gerçekten de kütleleri eşit, yörünge çizerek kendi eksenleri etrafında dönen ve çarpışarak tek bir kara delik oluşturan iki kara delikten geldiğini doğrulattı.’’

EVREN YAPBOZUNUN BİR PARÇASI DAHA!

Pablo Laguna

Pablo Laguna

Pablo Laguna 1980’lerin başında doktora çalışmalarına başladığında böyle bir gün ancak hayaldi. Kütle çekim dalgaları gözlemlerinin çalışıldığı bir bilim, Physics School başkanı için artık ”somut” bir gerçek. 2008’de kurduğu Georgia Techs Göreli Astrofizik Araştırma Merkezi’ni(CRA) ayakta tutan 3 temel alandan birisi bu .

”Kütle-çekim dalgaları, parçacık astrofiziği ve yüksek enerji astrofiziği. Bunlar, CRA’nın üzerine multi messenger (çoklu-haberci) astrofizikçilerinden oluşan bir araştırma ekibi oluşturduğu 3 temel alan. CRA ülkenin en hızlı gelişen astrofizik merkezlerinden birisi.

Peki neden kendimizi çoklu-haberci astrofiziğine adadık? Evren hakkında bilgi taşıyan yalnızca üç çeşit haberci var: fotonlar (ya da ışık), nötron veya kozmik ışınımlar gibi parçacıklar ve kütle-çekim dalgaları. Sadece CRA gibi merkezler bu kaynaklardan yararlanacak araştırmaları yürütebilecek şekilde konumlanmıştır.

LIGO gözlemleri düzene girince grubumuz ve diğerleri kara delik ve nötron yıldızı toplulukları hakkında daha fazla şey öğrenecek. Bu bulgular, öldükten sonra arkalarında kara delikler ve nötron yıldızları bırakan yıldızların yaşamları hakkında daha fazla bilgi sağlayacak. Bu bulgular sırasıyla yıldızların doğuşları, oluştukları çevre ve buradan hareketle de evrenin hayat döngüsünü tamamlayışına ışık tutacak.

LIGO’nun gözlemlediği, resmi olarak GW150914 diye adlandırılan dalga bize evrenin en müthiş olaylarından birinin, iki kara deliğin birleşmesinin ilk görüntülerini verdi. Bu, yapbozun, yani evrenimizin, en önemli parçalarından biri. Meslektaşlarımın ve benim yalnızca Einstein’ın haklı olup olmadığını test etmemizi değil aynı zamanda kütle-çekimin en güçlü etkisinin nerede olduğuna dair astrofizik fenomenini araştırmamıza imkan veren bir parçası.

Doç. Dr. Deirdre Shoemaker, Doktora adayı Karan Jani, ve Postdoktora araştırmacısı James Clark LIGO buluşunun astrofizik alanındaki olası sonuçlarını tartışırken. Fotoğraf: Rob Felt.

Doç. Dr. Deirdre Shoemaker, Doktora adayı Karan Jani, ve Postdoktora araştırmacısı James Clark LIGO buluşunun astrofizik alanındaki olası sonuçlarını tartışırken. Fotoğraf: Rob Felt.

DİĞER ASTROFİZİKÇİLERİN TEPKİLERİ

David Ballantyne, Tamara Bogdanovic ve Ignacio Taboada

David Ballantyne, Tamara Bogdanovic ve Ignacio Taboada

Laguna’nın belirttiği gibi, kütle-çekim dalgaları Göreli Astrofizik Merkezi’nin (CRA) temel unsurlarından yalnızca birini oluşturuyor. David Ballantyne ve Tamara Bogdanovic özellikle kara deliklere, galaksilere ve yıldızlara odaklanarak, evreni çözümlerken ışığı temel alıyor. Ignacio Taboada ise ışık yerine parçacıkları, yani kozmik ışınımları, nötronları ve gama ışınlarını gözlemliyor.

Taboada: Zamanın başlangıcından günümüze kadar, ışık insanlığın tek astronomik habercisi olageldi. Ardından araştırmacılar ışığın kaçamadığı aşırı yoğun bölgelerde çalışılabilen nötronları keşfettiler. Bu durum nötronların ruh gibi olmasından kaynaklanıyor. Durdurulmadan her şeyin içinden geçebiliyorlar. Ben çoğunlukla galaksimizden uzakta oluşan astrofiziksel nötronları keşfeden IceCube Birliği’nin bir üyesiyim. Tıpkı nötronlar gibi kütle-çekim dalgaları da hiçbir ışığın yayılmadığı fenomeni yakından incelememizi sağlayacak.

Dünya'dan gökyüzünün haritası. İkili kara delik birleşmesinin olası konumları görülebilir. (Görsel: Shane Larson, Northwestern Universitesi)

Dünya’dan gökyüzünün haritası. İkili kara delik birleşiminin olası konumları görülebilir. (Görsel: Shane Larson, Northwestern Universitesi)

Bogdanovic: Kütle-çekim dalgalarını inceleyen bilim insanları, kara deliklerin birbirlerine yaklaştıklarında ve çarpıştıklarında oluşturdukları dalgalarla ilgileniyorlar. Benim gibi astrofizikçilerse boşlukları dolduruyorlar: Kara delikler nereden geldi? Onları birbirlerine çeken neydi? Ne tür galaksilerde yaşıyorlar?

Ballantyne: Son yüzyılın astronomik tekniklerine dayanan bizim alanımız genelde “geleneksel astronomi” olarak adlandırılıyor. Ben genişleyen karadeliklerin ürettiği radyasyonla galaksilerdeki gaz ve toz bulutlarının etkileşimlerine odaklanıyorum. Tüm bu bilgileri, kara deliklerin çevresinde oluşan fiziksel süreçleri ve içinde bulundukları galaksinin evrim sürecine etkilerini saptamak için kullanıyoruz. Kütle-çekim dalgalarını çalışmak evrenin temel yasalarını incelemek demek. Bu da bir senfoninin notalarına bakmaya benziyor. Tamara ve ben bu senfoninin dinleyiciyi nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyoruz.

Bogdanovic: Bu doğru. Kütle-çekim dalgaları bize kara deliklerin çarpışmasını anlatıyor. Haklarındaki diğer her şeyi, içinde bulundukları galakside çevrelerini saran gaz ve yıldızların yaydığı ışıklara bakarak öğreniyorsunuz. Işık ve kütle-çekim dalgalarını bir araya getirirseniz, birleşen kara delikleri daha geniş bir evren bağlamına yerleştirebilirsiniz.

Ballantyne: Genel görelilik kütle-çekiminin iyi bir tanımı olageldi ve insanların tabi tuttuğu her testten geçti. Gözlemlenmelerine şaşırmamış olsam da heyecanlıyım, çünkü kütle-çekim dalgaları evrenin yeni bir penceresini açıyor.

Bogdanovic: Ne zaman bu pencerelerden birisi açılsa, evrenin yepyeni bir resmini sunuyor. Kütle-çekim dalgaları kaçınılmaz olarak önceki bazı tahminlerin doğrulanmasını ve aynı zamanda yeni keşiflere yol gösterecek birtakım sürprizleri beraberinde getirecek. Bunun benim profesyonel kariyerim sırasında gerçekleşiyor olmasından çok mutluyum çünkü böyle gelişmeler çok sık yaşanmıyor.

BİLİMSEL FİKİRLERİN DOĞRULANMASI YENİLİKTEN FAZLASINI GETİRİYOR

Paul Goldbart

Paul Goldbart

Georgia Tech Bilimler Koleji’nin Dekanı Paul Goldbart meslektaşlarının son aylarda ve yıllar içerisinde yaptıkları kütle-çekim dalgalarının duyurulmasına varan çalışmalarından gurur duyduğunu belirtiyor. Kendisi Fizik Okulu’nun eski başkanı ve yeni bulguları muhteşem olarak nitelendiriyor.

“Kütle-çekim dalgaları hakkındaki bu heyecan niye? Bilimsel fikirlerin doğrulanması yenilikten daha fazlasını getiriyor. Aynı zamanda bize önemli gelişmeler de sağlayabilirler. Birbirine güç uygulayan elektrik yüklü iki parçacığı düşünün. Bu Coloumb Kanunu’dur, yüklerin birbirlerinin çekimine karşı koyduğu ve müdahale ettiği mesafeli aksiyona (action-at-a-distance) bir örnek. Faraday ise yüklerin, uzayda yayılan elektrik alanlarına sebep olduğu alan teorisi ile kavrayışımızı başka bir yere getirmişti. Şunu düzeltmeliyiz, elektrik alan sadece mesafeli aksiyonu saklamaya yarayan bir yöntem değil. Kendisine ait mekanik bir gerçekliği var. Peki ya manyetik alanlar ? Onların da varlıkları olmasa da hareketleri (Ampere Kanunu) yüklerden kaynaklanıyor. Manyetik alanlar zaman içinde değişince tekrar elektrik alanlarına sebep oluyorlar (tekrar Faraday Kanunu).

James Clerk Maxwell (1831–1879). Fotoğrafın tarihi bilinmiyor. Kaynak: Wikimedia Commons.

James Clerk Maxwell (1831–1879). Fotoğrafın tarihi bilinmiyor. Kaynak: Wikimedia Commons.

İşte modern fiziğin başladığı yer burası. James Clerk Maxwell, sadece 150 yıl önce, elektrik ve manyetizma hakkında bilinenleri yeniden ele alarak, yapbozun yeni bir parçasını öngördü: Eğer değişen manyetik alanlar elektrik alanlarına sebep oluyorsa, belki değişen elektrik alanları da manyetik alanlar oluşturuyordur? Oluşturuyorlar da! Bu usta vuruşla Maxwell ışığın doğasını açığa çıkarıyor: Değişen manyetik alan değişen elektrik alana o da sonra manyetik alana… Hareketli yükler tarafından yayılan fakat tutulamayan, Maxwell’in teorisinin ortaya koyduğu gibi uzayda “ışık hızında” ilerleyen kendi kendine devam eden bir model oluşturuyor. Gelişmeye dikkat edelim: mesafeli aksiyon, alan kuramı, elektromanyetik radyasyon. Bu ileticiler gökyüzünü gama ışını, x ışını, ışık, mikrodalga ve radyo ışını gibi farklı dalga boyundaki radyasyonlarla doldurarak bize Big Bang olduğundan beri evrenin ve sakinlerinin değerli, detaylı resimlerini sundu.

Şimdi yükün yerine kütleyi koyarsak ne olacağını sorun. Newton bize yerçekimi denen, kütleler arasında işleyen (mesafeli aksiyon) kuvvetini öğretti ve 1700’lerin sonlarında Laplace kütle-çekimsel alan kavramını tanıttı. Ardından, kütle-çekimi ve hareketsizlik anında kütlelerin eşitliğinden yola çıkarak, Einstein kütlenin (ve enerjinin) uzayda ve zamanda bükülmeye yol açtığını ve bu bükülmenin de kendi dinamik gerçekliğinin olduğunu gösteren Genel Görelilik Teorisini ortaya koydu. Bazen şöyle denir, uzay ve zaman artık sahne değil aktör konumundadır.

Bu, meslektaşlarım Laura Codati, Deindre Shoemaker ve LIGO İşbirliği’nin oldukça zorlayıcı deney ve ileri hesaplamaları birleştirerek ilk defa olarak doğrudan gözlemlediği, evrende çok uzaklarda sarsıntılı kütlesel hareketten salınan, gözlemlenmesi çok güç bir kütle-çekimsel ışınım. Pek çok fizikçi yakında, evren hakkında ışığın kütle-çekim kardeşinden yeni mesajlar alacağımızı umuyor.

Yazının İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için Çeviri: Binnaz Çiftçi

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Georgia Tech)

Kategori: Bilim-Teknoloji

Köşe Yazıları

İstanbul Politikalar Merkezi’ndeki “Çernobil ve Sağlık” paneli izlenimleri – Ayşe Ceren Sarı

Çernobil nükleer felaketinin 29. yıldönümü yaklaşırken 14 Nisan’da Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin temel atma töreni gerçekleşti. Aynı tarihte #Çernobil Aksiyon Haftası kapsamında, Avrupa Çernobil Ağı’ndan Dünya Çernobil Ağı’na evrilen grubun bir parçası olarak Yeşil Düşünce Derneği (YDD) ve Nükleersiz.org’un katkılarıyla, İstanbul Politikalar Merkezi’nde Çernobil ve Sağlık Paneli vardı.

Paneldeki ilk konuşmacı Türkiye’ye ilk defa geçen sene yine Yeşil Düşünce&Nükleersiz.org davetiyle gelen “Fukuşima Tanığı” adıyla tanıdığımız Toshiya Morita’ydı.

30

Morita’nın sunumunun odağında radyasyon salımı ve radyasyona maruziyet bulunuyordu. Morita ayrıca Fukuşima’daki nükleer felaket sonrası sağlık durumu ve artan kanser oranları hakkında bilgi verdi ve her Cuma günü Japonya genelindeki 250 noktada, ülkedeki tüm elektrik şirketlerinin önünde eylem yapıldığını belirtti.

Morita’nın sunumunda yer verdiği  verilere bakacak olursak:

– Dünya genelinde sakıncasız radyasyon doz oranı – burada katlanılabilirlik kıstası  göz önünde tutuluyor- 0,114 µ Sv/saat. Bu oran

  • Uluslararası Radyolojik Korunma Komisyonuna göre 10 bin kişin in 5’inin kanser sebebiyle ölümüne neden oluyor.
  • John William Gofman’a göre 10 bin kişiden 40’ının kanser sebebiyle ölümü gerçekleşiyor.
  • Ukrayna hükümeti tarafından açıklanan bilgilere göre ise sadece kanser değil kalp hastalığı gibi diğer hastalıkların oluşumuna da neden oluyor.

Yani risk  derecesi belirtilenden çok daha  yüksek.

– Bölgede Fukuşima Nükleer Felaketi’ne bağlı radyoaktivite bu dozun oldukça üstünde. Fukuşima’da çocuklar okula giderken çekilen bir fotoğrafta 0,81μ Sv/saat radyasyonun tespit edildiği görülüyor. Bu, sakıncasız doz oranının 7 katı yüksekliğinde.

Yüksek radyoaktivite dozunun bölgedeki sağlığa olan etkilerine baktığımızda şunları görüyoruz:

  • Fukuşima bölgesinde şimdiye kadar nükleer felaketle bağlantılı 1.800 ölüm tespit edilmiş.
  • Çocuklardaki tiroit kanseri vakalarında ise büyük bir artış var. Araştırmalarda yaklaşık 385.000 çocukta 118 tiroit kanseri vakası tespit edilmiş. Oysa felaketten önce bu vakaya 0-14 yaş arası 100 bin çocukta 1 kişiden az, 15-19 yaş aralığındaki 1 milyon kişiden ise 5 kişide rastlanıyormuş. Fukuşima’da yapılan araştırmanın %9’u 14 yaş altı için yapılmış ve 1 milyon çocukta 306 çocukta tiroit kanseri çıkmış.
  • Kalp hastalıkları ve ani ölümlerde artış tespit edilmiş. Nükleer felaket öncesi 2010 yılına ait kayıtlarda kalp yetmezliğinin 143 kişide, felaketin gerçekleştiği 2011 yılında 199 kişide, 2012 yılında ise ilk 6 ay içinde 184 kişide görüldüğü, yani nükleer felaketten beri kalp yetmezliğinin 2,57 kat arttığı anlaşılmış.
  • Başka bir araştırmada Ibaraki Eyaleti Toride şehrinde kalp ritminde anomali vakalarında artış görülmüş. Toride şehrinin ilk ve ortaokul 1.sınıf öğrencilerinde çekilen elektrokardiografi ile kalp ritm bozukluğu tespit edilmiş. 2012 yılında ilk tarama 1.655 kişide, hassas tarama ise 73 kişide yapılmış. Oysa 2011 yılında yapılan hassas tarama sayısı 28. Yani kalp ritminde anomali vakaları nükleer felaketle beraber 2,6 kat artmış.
  • 2010 yılında kalp rahatsızlıklarında ölüm riskli vaka sayısı 9 iken, 2011 yılında bu sayı 21, 2012’de ise 24 olmuş.

Paneldeki ikinci sözü Türk Tabipleri Birliği adına Karadeniz’deki kanser vakalarına dair özel bir çalışmaya imza atan, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi  Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda görev yapan Prof. Kayıhan Pala aldı. 

Pala’nın sunumunda yer verdiği çarpıcı noktalar ve araştırmanın verilerine bakacak olursak:

– 26 Nisan 1986’da gerçekleşen Çernobil felaketi Mayıs başında tüm Doğu Karadeniz şeridini etkisi altına aldıktan ve radyasyondan çay ve fındığın etkilenmesinden sonra  hafızalarımıza kazınan, kamera karşısında ‘içiniz rahat olsun’ diye çay içen nükleer facia döneminin Sanayi ve Teknoloji Bakanı ANAP’lı Cahit Aral’ın, Çernobi kazasından tam 6,5 yıl sonra, 17 Aralık 1992’de, gazetelere “İnanılmaz İtiraf” olarak geçen açıklaması:

“Ama artık çok geç kalınmıştı. Halbuki olaydan yarım saat sonra alarm verilip tedbirler alınması gerekirdi. Türk halkı için çok üzgünüm. Radyasyonla ilgili herkesin Türk halkına özür borcu vardır…”

– Çernobil felaketi sonrası yayınlanan araştırma ve yayın sansürü:

Türkiye büyük Millet Meclisi araştırma Komisyonu Raporu: Dönemin YÖK  Başkanlığı tüm üniversite rektörlerine gönderdiği 28.08.1985 gün ve APK.08/25-8372 No.lu yazısı  ile, T. Radyasyon Komitesinin, Türkiye’de radyasyon ölçümleri, sonuçları ve etkileriyle ilgili olarak Komitenin bilgisi ve izi dışında herhangi bir yayın yapılmasını istemediğini belirterek gereğinin yapılmasını istemiştir. 

– Karadeniz  Bölgesi’nde, 1987-1992 yılları arasında lösemi, tiroid kanseri ve nöral tüp defekti görülme sıklıklarında artış gözlemlenmiş.

– Hopa’da kanser görülme sıklığı üzerine tanı konmuş olgular ve ölümler üzerinden yapılan bir değerlendirmenin sonuçlarına baktığımızda:

  • Araştırmada toplam 1939 evde 7.831 kişi hakkında bilgiye ulaşıldığını,
  • Tanısı doğrulanmış 49, tanıları doğrulanmamış 27 kanser olgusuyla karşılaşıldığını,
  • Araştırmanın son bir yılı söz konusu olduğunda (1 Ekim 2004- 30 Eylül 2005) 11 kişiye yeni kanser tanısı konulduğunu,
  • Buna göre yıllık standardize insidans hızının Hopa’da erkeklerde yüz binde 149,5, kadınlarda yüz binde 117,5 olduğunu görüyoruz. Standardize insidans hızı Türkiye genelinde erkeklerde yüz binde 48,3, kadınlarda ise yüz binde 30,3.

Bu çalışma sonucunda, Hopa’da kanser görülme sıklığı ile kanser nedeniyle ölümlerin Türkiye’nin diğer coğrafi alanlarına göre daha fazla görülmesi olasılığının araştırılmaya değer bir durum olduğu ve veri meselesinin ne derecede önemli olduğu ortaya çıkıyor.

– Bu noktada Nükleer Santral Karşıtı Bilim İnsanları Bildirisi (2007)’ne de yer vermekte fayda var: 

“…Nükleer santral kazaları ve atıkları kaynaklı radyasyon, gözlemlenemez olduğu için etkisi geç anlaşılan ve insanlık ve bilim tarihi bakımından yeni; bu nedenle bilimin ve risk altındaki toplum çoğunluğunun yeterince bilmediği riskler grubunda; denetlenemediği için de korkutucu, dünya çapında felaket yapıcı; sonuçları öldürücü, gelecek kuşaklar için çok tehlikeli; kolayca azaltılamayan ve miktarı giderek artan; gönüllü hizmetin olmadığı ve yürürlükteki yasalara uygun olmayan riskler grubundadır.”

Panelin üçüncü kısmında Beyaz Rusya Tıp Akademisi’nden  Dr. Larisa Danilova Çernobil sonrası Beyaz Rusya’daki endokrin hastalıkları hakkında bilgi verdi.

28

 Dr. Larisa Danilova’nın belirttiğine göre;

– Beyaz Rusya’nın nüfusu 1986 Mayıs’ı itibariyle değişkenlik gösteriyor. Beyaz Rusya Cumhuriyeti ağırlıklı olarak hafif ve orta kronik iyot eksikliği  bulunan bir Avrupa ülkesi. Devlet programı olarak iyotlu tuz ile iyot profilaksı 1970’lerde durdurulmuştu ve 12 yıl sonrasında Çernobil felaketinden dolayı tekrar başlatıldı.

– Çernobil felaketinden beri ülkede iyot 131 yoğunluk birikimi var.  Ayrıca Sezyum 137, Stronsiyum-90  ve Plutonyum-238,239, 240 radyoaktif maddeleri konsantrasyonu da artmış durumda.

– Stolin bölgesi 1996-2010 yılları  arasında tiroit ve endokrin hastalıkları üzerine yapılan araştırmalar, Çernobil felaketinden sonra Beyaz Rusya’da tiroid kanserine en çok özellikle çocuklarda ve genç yetişkinlerde rastlandığını, aynı zamanda bu vakayla karşılaşma sıklığının diğer yaş gruplarında da arrtığını gösteriyor. Bu noktada, tiroid nodüllerinin çocuklarda ve genç yetişkinlerde görülmesinin sıradışılığının altını çizmekte fayda var.

– İyot eksikliği  kadınlarda daha fazla olduğu için tiroit nodulleri kadınlarda daha yaygın ve bu durum ileri yaşlarda kanser olasılığı arttırıyor

Panelin dördüncü konuşmacısı 2014 yılında IPPNW (Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Fizikçiler) Avrupa Başkanı olan Dr. Angelika Claußen’dı.

29

Claußen’ın konuşmasının odağında iyonize edici küçük doz radyasyonun sağlığa olan etkileri bulunuyordu:

–  Claußen üç tip radyasyondan  bahsetti: doğal  radyasyon, tıbbi  radyasyon ve nükleer güç santrallarıyla  yaşamaktan dolayı maruz kaldığımız radyasyon

– Doğal radyasyonun zararlı biyolojik etkileri epidemiyolojik olarak gösterilebiliyor. Kapalı mekanlarda radona maruziyet  ile akçiğer kanseri arasında ilişki olduğuna dair ciddi bulgular mevcut . 1 metreküpte bulunan her 100 Bq, kanser riskini %11 arttırıyor.

– Teşhis amaçlı tıbbi radyasyon uygulamaların zararlı biyolojik etkileri epidemiyolojik olarak gösterilebiliyor.  1985-2005 arasında bilgisayar tomografi (BT) muayenesi yapılan 10,9 Milyon hastanın kanser riski bir BT (4,5 mSv) ile %24 artıyor. Birden fazla BT yapıldığı takdirde her BT kanser riskini ayrıca %16 arttırıyor. Hasta ne kadar gençse, risk o kadar artıyor:

  • 1-4 yaş arası: Kanser riski %35 daha fazla
  • 5-9 yaş arası: Kanser riski %25 daha fazla
  • 10-14 yaş arası: Kanser riski %14 daha fazla

– Burnumuzun dibinde bir nükleer güç santraliyle yaşamanın sağlımızı olumsuz etkilemesi için bir nükleer felaket gerçekleşmesine gerek bulunmuyor. Nükleer Güç Santralı’nın kendisi; uranyum zenginleştirme tesisleri; NGS yakıt çubukları tesisleri ve nükleer atık depolarının varlığı düşük dozda nükleer güç santrali kaynaklı radyasyona maruz kalmaya yeterli oluyor. Nükleer enerji kullanımının ve nükleer silahların zararlı biyolojik etkileri epidemiyolojik olarak gösterilebiliyor:

  • Doğu Almanya’daki Wismut uranyum madeninde çalışmış olan 59.001 işçide 1998 yılına dek 2.388 akçiğer kanseri vakası tespit edildi. Radona bağlı radyasyondan dolayı her çalışılan ay başına risk %21 artıyor.
  • Nükleer sektörde (madenler dışında) 154 iş yerinde – 598.000 çalışan ile yapilan çalışmaya göre çalışanların %90’dan fazlasınin aldigi doz 50 mSvden az. Solid tümörler için olan her Sv başına %97, lösemi icin %193 daha yüksek risk hesaplanmis. Çalışma ayrıca nükleer sektörde çalışanlarda ölümlerin %1-2’si radyasyonun etkisine bağlanabileceğini belirtiyor.
  • NGS yakınında yaşayan 5 yaşından küçük çocuklarda kanser riskinde belirgin artış olduğu ve riskin yüksekliğinin NGS’ye olan uzaklık ile bağlantılı olduğu görülüyor:

– 50 km:  %8–18 vaka artışı

– 10 km: %20–40 vaka artışı

– 5 km: %60–75 vaka artışı

– 5 km’den daha yakın yaşayan çocuklarda lösemi riski ikiye katlanıyor

  • Düşük doz yani  0-100 mSv arası radyasyon sağlığı yaygın olarak ve ciddi biçimde etkiliyor:

– Kanser

– Doğrudan radyasyon hedefinde yer almayan komşu hücrelerde genomik instabilite

– Herediter etkiler, genetik mutasyon, konjenital malformasyon

– Yaşlanmanın hızlanması (özellikle likidatörlerde görülmektedir)

– Diğer kanser dışı hastalıklar:

– Kardiyovasküler hastalıklar

– İyi huylu (benign) tiroit hastalıkları

– Çocuklarda uzun süren enfeksyonlar

– Fonksiyonel beyin hastalıkları

Panelin beşinci ve son konuşmacısı Dr. Alper Öktem ise TAEK tarafından yayımlanan Çevresel Radyoaktivite Atlasında Doğu Karadeniz raporunu yorumladı:

– Çevresel Radyoaktivite Atlasında, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından 2002-2011 yılları arasında 81 ilden toprak ve su numuneleri (1913 yüzey ve 1877 içme ve kullanma suyu numunesi) alınarak oluşturuldu. Atlas’da  doğada olmayan, nükleer silah denemeleri ile dünya topraklarının tanıştığı ve yarılanma yolu 30 sene olan  Sezyum 137 radyoaktif maddesinin Türkiye haritasındaki bütün illerde bulunduğunu görülüyor.

– Sezyum 137’un özellikle Doğu Karadeniz’de yer yer çok belirgin olduğu tespit edilmiş:

  • Hopa 100 – 150 Bq/kg
  • Rize Ardeşen 175 – 200 Bq/kg
  • Rize Pazar, Çayeli ve Derepınarı 100 – 150 Bq/kg
  • Trabzon Arsin 150 – 175 Bq/kg
  • Trabzon Tomra, Tonya ve Şalpazarı 100 – 150 Bq/kg

– Sezyum 137’nin topraktaki varlığını toprakta ‘açık kalmış radyoaktif röntgen makinaları’na benzetmek mümkün. Bu radyoaktif madde özellikle meralar yoluyla gıda zincirine giriyor ve madde birikimlerinin detaylı ölçümlerinin yapılması gerekiyor.

– Dr. Alper Öktem iki ayrı numune Rize çayını Almanya’da bir bakkaldan alıp, ölçüm için Umweltinstitut München e.V. (Münih Çevre Enstitüsü)’ne göndermiş. Bir numunede 30 Bq/kg, diğerinde 45 Bq/kg Sezyum 137 tespit edilmiş. Bu ölçüm sonuçları, radyasyonun tehlikelerini küçümsemeyen hekimler açısından üzerine düşünülmeye değer.

Not:

– Sv(sievert): canlı dokunun maruz kaldığı radyasyonun etkisini gösteren ‘doz eşdeğeri’nin Uluslararası Ölçüm Sistemi’ndeki birimi

– Bekerel: atom çekirdeğinin bozunma hızının Uluslararası Ölçüm Sistemi’ndeki birimi.

—-

26 Nisan günü, Çernobil felaketinin 29 .Yıldönümünde Türkiye’de 40 yıldır yaşanan nükleer karşıtı mücadele ve santral tartışmaları artarak devam ederken, bir kez daha bir araya gelip nükleere hayır diyeceğiz. 7 milyon kişinin sağlık koşullarını ve geleceğini etkileyen, 800 bin insanın ‘tahliye görevlisi’ olarak felaketin yaşandığı alanda engelleme ve temizlik çalışmaları yaptığı için engelli olduğu ya da hayatını kaybettiği, 17 bin insanın patlamadan dolayı aile fertlerini kaybettiği insan eliyle yaratılan afet Çernobil. Türkiye’de hiçbir resmi araştırma yapılmadığı için net sonuçları hala bilinmeyen Çernobil’i, 4 yıl önce meydana gelen ancak önümüzdeki 20-30 yıl boyunca da etkilerini deneyimleyerek konuşmaya devam edeceğimiz Fukuşima nükleer felaketine dair her gün yeni bir haber alırken, yeni santrallerin kurulmasında ısrar edildiği için yarınımız adına duyduğumuz endişelerle daha derinden anacağız.

Fotoğraflar: Menekşe Kızıldere

 

12.Ayşe Ceren Sarı

 

Ayşe Ceren Sarı

Köşe Yazıları

Suruç’tan Söke’ye, Söke’den Soma’ya 1 – Sevil Turan

Geçtiğimiz hafta Kobane’ye, uranyum madenleri nedeniyle radyasyon tehlikesi altındaki Söke’nin Kisir Köyü’ne, oradan da kömürün hayatı karartmaya devam ettiği Soma’nın Yırca Köyü’ne ziyarette bulundum.

İlk bakışta farklı meselelere ilişkin gibi gözüken bu ziyaretler sırasında gördüğüm, insanların mağduriyetlerini ve temel haklarını yok sayarak yapılan saldırılara karşı verdikleri mücadelenin önemi ve umuda dair ışığı doğurması oldu.

25 Eylül Perşembe günü, HDP ve birçok siyasal parti ve hareketin oluşturduğu heyet ile yaptığımız ziyarette, Kobane’deki ve sınır komşusu ve kader ortağı olan Suruç’taki savaş ortamını yaşadık. Her geçen dakika durumun değiştiği Kobane ve Suruç’taki değerlendirmeyi, orada bulunduğum iki günle kısıtlı tutmak mümkün değil.

Bu nedenle öncesiyle, bugünüyle ve yarınıyla Türkiye’nin yanı başında, sınırında süre giden bir savaş demek zor. Sınırlara sığmayan bir feryat yükselirken, insanlığın ve siyasetin tüm dillerde aynı olan gerçekliği önümüzde iken bir savaşın içindeyiz diyebiliyorum. Ancak bu savaşa ve insanlık ayıbına sadece tanık ve izleyici olmaya zorlanıyoruz. Suruç’a vardıktan sonra Alizera Köyünde heyet olarak yaptığımız basın açıklaması sırasında, arkamızda silahlar patlamaya devam ediyordu. Alizera ile yaklaşık 2 km mesafedeki Kobane’nin köylerinden birinde çıplak gözle bile görülebilen çatışma sürerken, tel örgüler savaşın gerçekliğini değiştirmiyor, sınır da oluşturmuyor.

Yaşanan durumda yine çıplak gözle görülen bir diğer durum ise eşitsiz bir savaşın devam ediyor olması. Alizera Köyü’nün hemen karşısındaki Kobane’nin köyüne kadar gelen IŞİD, ağır ve uzun menzilli silahlar ile hemen karşı tarafında cephe tutan YPG’nin bulunduğu yere saldırıyor. İlk gittiğimizde 4 kişi, ikinci gece ise 3 kişi Kobane’yi savunurken hayatını kaybetmişti.

IŞİD, Suruç ile yaklaşık 25 km sınır boyunca akraba ve kardeş olan bu köyleri ele geçirirken ne karşıdan izlenilebilir ne de sessiz kalınabilir. Bu nedenle de sınır boyunca 6 yerde nöbet noktaları oluşturulmuş durumda. Gece gündüz bekleyen insanlar, IŞİD’in saldırılarının daha ileriye taşınmasını engellemek için ayakta, IŞİD’e sınır boyunca yapılacak her türlü desteği ve IŞİD militanlarının sınır boyunca sızmasını engellemek üzere bekliyor. Ancak Türkiye hükümetinin bu duruma karşı son birkaç güne kadar sessizliğini koruması ve IŞİD’e doğrudan ve dolaylı olarak yapılan yardım iddialarını boşa çıkarabilecek hiç bir delil sunamaması yetmezmiş gibi, bu eşitsiz savaşa karşı olanların sesini de kesmeye çalışıyor. Suruç’ta geçen hafta önce nöbet tutan halka yapılan saldırı, Pazar günü de İzmir’de Kobane’deki savaşa karşı yürüyen insanların üzerine yöneldi.

Olayın insanlık boyutu ortada iken, IŞİD saldırısının ilk gerçekleştiği an sınırlara akın eden Kobanelilerin sınırda bekletilmesi vicdanları yaralıyor ve barış süreci ile tamir edilme umudu doğan kırgınlığı büyütüyor. Suruç’ta bulunduğu söylenen yaklaşık 20 bin Kobanelinin çoğunluğu akrabaların evlerinde 15-20 kişilik gruplar halinde kalırken bir kısmı da kentte Suruç Belediyesi tarafından kurulan ve yardımlarla ayakta tutulmaya çalışılan çadır kampında kalıyor.

Kamp ziyaretimizde, sığınmacıların ihtiyaçlarını gidermek için canla başla çalışan insanlar vardı. Birçok yerden gelen yardımlarla ihtiyaçlar karşılanırken bir ihtiyaçta gelen yardımların sınıflandırılması ve dağıtılması gibi konularda koordinasyonu yapacak gönüllü bir ekibin kurulması.

Yakınları IŞİD tarafından katledilen Kobanelilerle görüşmemizde en büyük istekleri evlerine dönmek iken, çocuk ve kadın pedi, ayakkabı ve kışlık çocuk giysisi gibi ihtiyaçları mevcut.

Suruç’ta yaptığımız görüşmede DBP İlçe Eş Başkanı Kamuran Yüksek, Kobane’de yaşananların ulusal meselenin ötesinde değerler meselesi olduğunu, Kobane’deki direnişin desteklenmesinin özgürlük, demokrasi ve evrensel insan haklarını desteklemek olduğunu söylüyor. Kobane’de çatışma başladığında sınıra gelen insan sayısının 20 bin civarında olduğunu ancak devletin önceden 450 binlik çadır getirmesinin, bu hazırlığın Kobane ve civarının insansızlaştırılması politikası ile bağlantısı olduğu vurgusu önemliydi. Ancak eş başkan Yüksek’in de belirttiği gibi, bizim de Kobane’ye geçmek üzere sınırda beklerken de gördüğümüz manzara Kobane’ye geri dönüşlerin başlamış olmasıydı. Kimi Suruç’ta ailesini bırakıp savaşa katılmak kimi ise YPG tarafından korunan köylerine ve evlerine gitmek üzere Murşitpınar Sınır Kapısı’ndan geçerek geri dönüyordu. Kamplarda kalanların gözyaşları içinde ifade ettiği eve dönme isteğinin insani ve politik sorumluluğunu yok sayarak hareket edilemez.

Ancak Hükümet ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getirilen açıklamalarda, tampon ya da güvenli bölge olarak adlandırdıkları formülü, sınır boyunca olan Kürt yerleşim yerlerini denetim altına almanın bir aracı olarak kullanmak istediklerini görüyoruz.

Kobane’nin düşmemesi ve Türkiye’nin geliştireceği politikalarının neden önemli olduğu sorusunun yanıtı da burada. İlk olarak Kobane kantonunun varlığı, bölgedeki halkın Ortadoğu’nun savaş ve şiddet ortamından çıkış için alternatif bir yapı olan Rojava ile bağlantısının garantisini sağlıyor. Rojava’da oluşturulan ve bölge için umut olan yapının korunması ve tanınmasının gerekliliği ortada iken Türkiye’nin hemen kapısında vahşet ve katliamın adı olan bir terör örgütünü görme riskini dert etmemesi ve bundan çıkar sağlamaya yönelik politikalar izlemeye devam etmesi, hükümetin içine düştüğü yanlışta ısrar ettiğinin bir göstergesidir. Diğer yandan ise, Türkiye’nin bölgede hegemonik bir güç olma sevdası ile hareket etmesi, güvenli veya tampon bölgeyi önceleyen ve Türkiye tarafından doğrudan askeri müdahale ile savaşı şiddetlendirecek politikalara yönelmesi, bölgede barış sürecinin tam tersi bir yol haritası olarak barış sürecinin selametini tehlikeye atacaktır. Türkiye’nin bölge halklarının kader ortaklığı ile barış ve demokrasi gücünü oluşturabilecek yapıları yok sayarak izleyeceği politikalar, Kürt sorununu tekrar şiddet ve çatışma zeminine çekmesinin yanında radikal islamcı IŞİD’in bölge ve Türkiye siyasetinde ve toplumsal yaşamında rol alacak şekilde önünü açacaktır.

Kobane’yi ziyaretimizde PYD Eş Başkanı Asya Abdullah ve Kobane Kantonu Bakanlar Kurulu Başkanı ile görüşmemizde moralleri yüksekti ancak uluslararası kamuoyunun direnişe desteğinin önemli olduğunu, şimdiye kadar ABD tarafından yapılan müdahalelerin Kobane çevresinde olmadığını ve bölgede IŞİD’i durdurmanın yolunun bölge halkının öz savunma hakkını koruyarak YPG ile işbirliğinden geçtiğini belirtti.

2 Ekim tezkeresi yaklaşırken savaşı değil barışı inşaa etmek için bir politikanın geliştirilmesinin gerekliliği ortada. Kobane’de yaşanan yıkımın sayılarla ifade edilmesi mümkün değil, IŞİD’in durdurulmamasının sonuçları da aynı olacak. Türkiye ve Ortadoğu halkları için çözüm Rojava’nın tanınması ve bölgede demokrasi ve barışın tesisinde rol oynayacak güçlerin desteklenmesinin gerekliğini görerek bir siyasi çözümün geliştirilmesinden geçiyor.

Yazının ikinci bölümüne geçmeden, kömüre karşı yaşam mücadelesi veren Yırca Köylülerinin isyanından alıntı bir cümle ile yazımın ilk bölümünü bitirmek istiyorum.

Soma’nın Yırca Köyü’nden bir kadın, “kömürü çıkarıp bizi nefessiz bıraktılar şimdi de ekmeğimizi elimizden alıp aç susuz bırakmak istiyorlar. Enerji lazımmış, doğudaki insanların bedava kullandıkları elektriği karşılamak için bizi bitiriyorlar. Bedeli neyse gitsin onlardan sorsunlar.” demişti.

Tel örgülerle ve ön yargılarla örülen sınırları aşmadan, insanların hak mücadelelerini kazanmaları mümkün değil. Kobane’de barışı sağlamak için Yırca’nın el uzatmasına, Yırca’daki yaşam mücadelesine de Suruç ve Kobane’den ses verilmesinden başka bir çıkış yolumuz olmayacak. Kobane’de bunun ilk aşaması onlarca otobüs ile Türkiye’nin her yerinden barış nöbeti için giden insanlarla başladı. Şimdi Yırca’daki tel örgü kenarında süren nöbete el vermekte sıra.

Sevil Turan

 

 

Sevil Turan

ManşetYerel

Manisa’daki nükleer uranyum madeni

Uranyum madeninde ölçüm yapılıyor.

Evrensel Gazetesi muhabiri Özer Akdemir’ in haberine göre, Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Enver Yaser Küçükgül ve EGEÇEP Yürütme Kurulu Üyesi Jeoloji Mühendisi Erhan İçöz, Manisa’nın Köprübaşı ilçesinde 1970-1980 yılları arasında faaliyet göstermiş olan uranyum cevher alanlarında ve işletme tesisinde radyasyon ölçümü yaptılar.

18 Ocak tarihli habere göre, bölgede radyasyon seviyesi 16 mikrosiveret seviyesine kadar çıktı. Bu, normal değerlerin 140, Gaziemir nükler atıkların yaydığı radyasyonun 20 katı büyüklükte.

Kaynak eski uranyum madeni

Evrensel muhabiri Özer Akdemir, Köprübaşı İlçesi Kasar Köyünde’ki eski uranyum madenine giderek, Küçükgil ve İçöz’ün yaptığı radyasyon ölçümlerini görüntüledi ve yayınladı. Köydeki radyasyon değeri 0,200 mikrosiveret ölçülürken,  uranyum çıkarılan bölgeye yaklaştıkça 3, 4, 5 mikrosievert düzeyine yükselip, uranyum arama çalışması yapılan bölgede ise 16 mikrosiverete ulaşıyor.

Fırat Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Şaşmaz’ın 2008 tarihli “Köprübaşı uranyum yatağı çevresinde toprak, su, ve bitki örneklerinde uranyum düzeyleri ve olası çevresel etkilerinin belirlenmesi” başlıklı raporunda madenin 1970 ve 1980 yılları arasında Etibank tarafından tesis kurularak, leaching yöntemi ile uranyumun çıkarıldığı, ilk ‘’Sarı Pasta’’ üretiminin 17 Ocak 1975 tarihinde gerçekleştiği ancak daha sonra bu tesislerde sarı pasta üretiminin durdulduğu ve üretim tesisinin terk edilmiş olduğu belirtiliyor. Sarı pasta üretimi için çevre yöredeki yataklardan cevher getirildiği söylenen raporda, Şaşmaz  şu tespitte bulunmuş: ” Cevher getirilen alanlar daha çok Kasar ve Taşharman bölgelerine aittir. Bu bölgelerde derinlikleri yer ye 15-20 m. ye varan kare şekilli arama kuyuları açılmıştır. Bu kuyular hâlihazırda açıldığı şekliyle durmaktadır ve bunların ağızları açık ve herhangi bir koruması da bulunmamaktadır. Bu hali ile kuyular yöre halkı ve yörede yaşayan yabani hayvanlar için tehdit oluşturmakta ve her an bu kuyulara düşme riski taşımaktadırlar. Ayrıca madencilik çalışmaları yapılan bölge ve alanlar, üzerinde herhangi bir iyileştirme çalışmaları yapılmadan olduğu gibi terk edilmiştir. Böyle alanlarda uranyum, hem kısa, hem de uzun dönemde içerisinde, hem yüzey, hem de yer altı suları tarafından sürekli yıkanarak yöredeki toprak, su ve bitki örtüsünün kirlenmesine neden olmaktadır. Bu alanlar mevcut haliyle korunduğu takdirde yüzyıllarca devam edecek bir kirlilik kaynağı olarak kalacaktır. Böyle alanların zaman geçirilmeden kirlilik kaynağı olmaktan çıkartılıp, çevreye zararsız hale gelecek şekilde korunması gerekmektedir. “

18 Ocak tarihli haberde Akdemir’e konuşan Küçükgül, MTA ve ABD personeli tarafından üretilen ve nükleer teknolojide kullanılan sarı pastanın nereye gittiğinin yıllardır bilinmediğini belirtti. Sarı pasta, nükleer reakörlerde ve nükleer silahlarda kullanılıyor.

Çernobil ve Fukuşima Karşılaştırması

Akdemir’in haberinde, ölçülen değerleri yorumlayan Yrd. Doç. Dr. Enver Yaser Küçükgül’ün ifadesi bölgedeki dere suları ile kirliliğin Demirköprü Barajına ve Gediz nehri yolu ile Ege denizine ulaşabileceği yönünde oldu. Haberdeki röportajda Küçükgül, “Biz alanda Gama ışınlarını ölçtük. Elde edilen değerler Birleşmiş Milletler Atom Enerji Komisyonunun tanımladığı yıllık değerin 140 katı. Biz 16 mikrosivert ölçtük. Türkiye’de böyle bir sayı yok. Bu sayı Fukişima’da 40. Çernobil’in Karadeniz kıyılarına yıllık etkisi 0.50 mikrosivert düzeyinde. Karadeniz’deki kanser oranının yüksekliğinin Çernobil nükleer felaketiyle olan ilişkisi yıllardır biliniyor” diye konuştu.

Ayrıca, Gaziemir’deki nükleer bulaşıklı atıkların radyasyon ölçümünü yapan ve bunun üzerine basın açıklaması yapan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Kurucu Üyesi ve IPPNW Üyesi Dr. Alper Öktem ölçümleri şöyle değerlendirdi “doğru anladım değil mi? 0,3 yahut 5,15 vb. rakamlar değil. Doğrudan 3, 5 ve 15 gibi rakamlar bunlar. Bu noktada yanlış anlamayayım. Çünkü, Gaziemir’de radyoaktif cürufta yaptığımız ölçümlerde alet, en fazla 0,850 mikrosievert gösterdi” dedi.  Öktem, asıl önemli olanın, kontaminasyon, yani bulaşma olduğunu söyleyerek, “İzotoplar her yana dağılmış. (Gaziemir de mahalle içinde böyle rakamlar bulamıyoruz). Alanın haritasının çıkartılması ve radyasyon bulgularının işlenmesi lazım ki tehlikeli bölge kapatılsın. Herhalde kontamine toprağın toplanması ve depolanması lazım, Fukushima’da olduğu gibi” dedi.

Radyasyon bitkiler tarafından depolanıyor, bitkilerin dallarına ve tohumlarına iletiliyor.

Çevre ve halk etkileniyor

Akdemir’in haberine göre bölgedeki uranyum arama tesislerinde yıllarca çalıştıktan sonra emekli olan Kasar köylüsü Adil Mergen, radyasyonun köyüne ve civara etkileri ile ilgili herhangi bir sağlık taraması yapılmadığını söyledi. Alanda hala MTA tarafından çeşitli dönemlerde ölçümler yapılarak uranyum arandığını iddia eden Mergen, uranyum yataklarının bulunduğu alandan geçen derenin ucundaki komşu köyde çok sayıda kanser vakası olduğunu da ileri sürdü.

Şaşmaz’ın raporunda çıkarılan haritalamaya göre en yoğun kirlenmiş  alanlar Kasar, Topallı ve Kayran bölgeleri olarak belirlenmiş.  Rapora göre çevredeki bitkiler, toprağa göre daha yüksek oranda uranyum depolamışlar ve radyasyonu köklerinden gövde, dal ve tohumlarına taşımışlardır. Ayrıca raporda ”

“Uranyum, son yıllarda hazırlanan standartlarda en toksik ve istenmeyen elementler sınıfına dahil edilmiştir. WHO, EU ve EPA gibi örgütler, 1990 yıllar ait standartlarda, içme sularındaki uranyum değerlerinin 20-30 ppb arasında olmasını isterken, artık günümüzde bu değerlerin kesinlikle sıfır olması gerektiğini belirtmektedir. Bu bağlamda, yöredeki su örneklerine ait analiz sonuçlarını değerlendirdiğimizde, özellikle Kasar, Ecinlitaş, Kemhallı, Killik ve Kınık bölgelerindeki kaynak sularının önemli oranda uranyum bakımından kirlendiği göstermiştir. Yukarıdaki bölgelerdeki kirlilik miktarları, WHO, EU ve USEPA gibi örgütlerin ortaya koydukları standart değerlerin (20 ppb olduğu kabul edilirse) çok üzerinde, bazen bunun 10 katından daha büyük değerlere sahip olduğu görülmektedir. Bu sular, yöredeki insanlar tarafından hiçbir kısıtlamaya ve uyarıya maruz kalmadan, günlük ihtiyaçlarında içme ve sulama amaçlı olarak kullanmaktadırlar. Bu durum, hem yörede yaşayan insanlar, hem de diğer canlılar için çevresel bir risk oluşturmaktadır. Söz konusu kaynak ve suların içilmemesi ve kullanılmaması sağlanmalı, bunun için gerekli koruma ve önlemler alınmalıdır. Ayrıca bu kaynakların topoğrafik olarak daha alt kotlarındaki dere, kaynak, akifer ve barajları kirletmesi önlenmelidir. Çünkü bölgedeki uranyumca zengin bu sular, Gediz nehrinin başlıca kaynaklarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu durum Gediz vadisinde yaşayan tüm canlıları direk veya dolaylı olarak etkilemektedir.” ifadesine yer verilmiştir.

Sürekli ölçüm yapılması ve bölgenin rehabilite edilmesi gerekiyor

Şaşmaz’ın raporunda, yapılan çalışmanın bir yıl içinde kısıtlı olanaklarla yapıldığı ve özellikle sularda hem 2 aylık hem de 3 yıllık kısa ve uzun dönemli kimyasal analizler yapılması gerektiği belirtilmiştir.

Raporda çevreye etkinin en aza indirgenmesi için şu önerilerde bulunulmuştur:

“Ayrıca çevresel açıdan oldukça toksik ve zararlı maden sahalarının çevreye zarar vermemesi için böyle yataklar üzerinde ve çevresinde iyileştirme çalışmaları yapılmalı, fazla kirlenmiş alanlarda tarım ve ziraat yapılmamalı, bölgeden kaynaklanan yüzey ve yer altı suları içme ve sulama amaçlı kullanılmamalıdır. Bu alandan beslenen suların yapılacak küçük göletler aracılığıyla çöktürülmesi sağlanmalıdır. Bu sayede bölgeden kaynaklanan kirliliğin, aşağı havzalardaki alanları kirletmesi önlenmelidir. Rehabilitasyon işlemleri özellikle hem görsel, hem de uranyumca kirlenmiş alanları, özellikle İngiltere’de eski kömür ve metalik maden işletmelerinde yapıldığı gibi, uygun teraslama yöntemi ile ağaçlandırılmalı ve yeşil kuşak haline dönüştürülmelidir. Bu şekilde çevreye en az zarar verebilecek konuma getirilmelidir. ”

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Manşet

Dünya

Dünyadan Kısa Kısa – 4 Eylül 2013

Suriye’ye Bombardıman Bir Adım Daha Yakın

ABD Senato Dış ilişkiler Komitesi Suriye’ye saldırı konusunda taslak üzerinde anlaşmaya vardı. Taslak Komite’de bugün oylanacak. Taslak hava saldırısına onay veriyor; ancak, ABD askerlerinin bir kara saldırısına katılmasını engelleyen hükümler içeriyor.

Mısır’da Darbeciler Bildiğiniz Gibi

Mısır’ın ‘geçici Devlet Başkanı’ Adli Mansur, olağanüstü halin kaldırılması ve sivil hükümete dönülmesinin yakın olduğunu söyledi. Mansur’un açıkladığı yol haritasına göre Anayasa’da değişiklikler yapılmasını takiben meclis ve başkanlık seçimleri gerçekleştirilecek. Öte yandan, Mısır’da bir yandan Müslüman Kardeşler’e yönelik operasyonlar devam edereken diğer yandan medyaya yönelik engellemeler devam ediyor. Salı günü El Cezire’nin de dahil olduğu 4 uydu kanalı kapatılıdı.

Irak’ta Patlama

Bağdad’ın Şii mahallelerinde meydana gelen bomba patlamaları sonucu en az 50 kişi yaşamını yitirdi, 80 kişi ise yaralandı. Saldırıları şu ana kadar üstlenen olmadı.

Venezüella’nın %70’i karanlığa gömüldü

Venezüella’da ülkenin %70’ini etkileyen büyük bir elektrik kesintisi yaşanması üzerine Devlet Başkanı Nicolas Maduro ‘aşırı sağ ülkeye elektrik darbesi vurma planını tekrar uygulamaya koydu’ iddiasını ortaya attı. İddia doğrulanamadı. Öte yandan, Venezüella’nın dev petrol sektörü kesintiden etkilenmedi.

Britanya Parlamentosu’nda Pornografi Krizi

Resmi kayıtlara göre geçtiğimiz yıl Britanya Parlamentosu’ndan pornografik içerik taşıyan sitelere girmek için 300.000 deneme gerçekleşti. Bahse konu denemelerden Parlamento üyeleri veya çalışanların sorumu olup olmadığı ise anlaşılamadı. Başbakan David Cameron Temmuz ayında Birleşik Krallık’taki hanelerin internet bağlantılarının başlangıç ayarlarının pornografik içeriğe kısıtlı olacağını, talep edilmesi halinde açılacağını öngören bir plan açıklamıştı.

Almanya Geçmişle Hesaplaşmaya Devam Ediyor

Almanya Adalet Bakanlığı yetkilileri tarafından yapılan açıklamaya göre Auschwitz toplama kampında görev yapan 30 eski muhafız hakında dava açılacak. Eski muhafızlardan en yaşlısının 97 yaşında olduğu belirtiliyor.

Geceyarısına Beş Dakika

İklim Değişikliği Üzerine Uluslararası Paneli’nin (IPCC) 5. Değerlendirme Raporu’nun açıklanma tarihi (27 Eylül) yaklaşırken, IPCC Başkanı Rajendra Pachauri’den uyarı geldi. “Bugün artık gezegenimize ne kadar borcumuz olduğunu ve ona ne kadar zarar verdiğimizi anlayabilecek durumdayız. Geceyarısından önceki son 5 dakika içindeyiz. Bu pencere kapanmadan harekete geçmek gerekiyor”.

Pasifik Adaları Forumu Manifestosu

İklim değişikliğinden ilk ve en kötü şekilde etkilenecek adaların hükümet ve devlet başkanlarını bir araya getiren Pasifik Adaları Forumu Marshall Adaları’nda devam ediyor. Toplantının açılışını yapan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry iklim değişikliğinin giderek artan tehlikesine dikkat çekti. Marshall Adaları Devlet Başkanı Christopher Loeak ise iklim değişikliğinin kendi ülkesi ve pek çok başka ülkenin karşısındaki en büyük tehlike olduğunu söyleyerek küresel liderleri iklim değişikliği konusunda geç kalmadan adım atmaya çağırdı. Pasifik Adaları Forumu’ndan bir de manifesto çıktı.

Fukuşima’da Radyasyon Rekoru

Japonya’da Fukişima satrali radyasyon yaymaya devam ediyor. Ölçümler santral çevresinde radyasyon oranının %20 artarak şu ana kadarki en yüksek seviyeye çıktığını gösteriyor. Japonya santralden sızan radyasyonlu suyu kesmek için yaklaşık 500 milyon dolarlık bütçe ayırdı.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Dünya

EnerjiManşet

[Özel Haber] Greenpeace, “Fukuşima’da alarm seviyesi arttırıldı, Şinzo Abe hala Sinop’ta santral kurma peşinde”

Japonya Başbakanı Shinzo Abe (solda) Fukuşima santralini ziyareti sıkrasında yetkililerden bilgi alıyor

Fukuşima nükleer santralinin işletmecisi Tokyo Elektrik Enerji (TEPCO), faaliyeti durdurulan santralin çelik depolama tankından toprağa 300 ton radyoaktif su sızdırdığını duyurdu. Japon Nükleer Düzenleme Kurulu bugün, sızıntının Uluslararası Nükleer ve Radyolojik Olay Ölçeği’ne (INES) göre “anormal” anlamına gelen en düşük seviye 1’den “ciddi” seviyesindeki 3’e yükseltilmesini önerdi.

TEPCO, radyoaktif madde bulaşan su birikintisinin saatte 100 milisievert radyoaktif madde yaydığını bildirdi. Bu miktar, nükleer santralde çalışan bir işçinin beş yılda maruz kalacağı radyasyona bir saatte maruz kalması anlamına geliyor.

Greenpeace Enerji ve İklim kampanya sorumlusu Levi, “Şinzo Abe ülkesi Japonya’da santralleri faaliyete geçiremediği için Sinop’ta kurmak istiyor

Yeşil Gazete olarak Greenpeace Enerji ve İklim kampanya sorumlusu Cenk Levi ile görüştük ve Japonya’nın başı nükleer ile bu denli dertte iken nasıl olupda Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin halen Sinop’ta bir nükleer santral yapma girişiminden vazgeçmediğini sorduk.

Cenk Levi, İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu (Foto: greenpeace Türkiye)

Cenk Levi, Fukuşima öncesi Japonya’da faaliyette olan 54 reaktör bulunduğunu, kazanın ardından bu reaktörlerin hepsinin bakıma alındı açıklaması ile kapatıldığını bugun ise sadece 2 reaktörün faaliyetine yeniden başladığını belirterek, “Japonya Başbakanı Şinzo Abe kendi ülkesinde nükleer santralleri yeniden faaliyete geçiremiyor çünkü Japon halkı buna kesinlikle izin vermiyor bu nedenle de gerek Türkiye gerek Çekoslavakya gibi merkez avrupa ülkeleri gerekse de Vietnam gibi uzak doğu ülkelerinde kendine yeni nükleer santraller kurmak için araştırmalar yapıyor” şeklinde konuştu.

Greenpeace Enerji ve İklim kampanya sorumlusu Levi, geçen hafta Hürriyet gazetesinde Japonya’da foto muhabiri ve gazetecilerden oluşan bir dernek olan Days Japan’ın “nükleer tehdidi” konusunda Türk halkını uyardığı tam sayfa ilanı da anımsatarak, “Japonyada nükleere karşı çok ciddi bir halk muhalefeti oluşmuş durumdai Haftanın belli günlerinde Tokyo gibi metropollerde nükleer karşıtı gösteriler düzenleniyor. Bunun dışında Japon halkı Türkiye örneğinde de olduğu gibi nükleer kurulması düşünülen ülke halklarını da uyarmak için her türlü faaliyeti yürütüyor” diye konuştu.

Fukuşima Nükleer Santrali’ndeki kazadan iki yıl geçmiş olmasına rağmen halen etkilerinin artarak devam etmesi üzerine Sinop’ta nükleer santral inşaatı için Japonya ile anlaşan Türkiye Hükümeti’ni de nükleerden vazgeçmeye çağıran Cenk Levi,

Japonya Başbakanı Shinzo Abe (solda) Fukuşima santralini ziyareti sıkrasında yetkililerden bilgi alıyor

“Fukuşima nükleer felaketinin üzerinden iki yıldan daha fazla bir süre geçmesine rağmen, nükleer santralde yaşanan insani ve ekolojik felaket kontrol altına alınmaktan uzak. Bunca zaman boyunca santralin işleticisi TEPCO’nun felaketi kontrol altına almaktaki başarısızlığına, çıkan sorunları nasıl saklamaya çalıştığına tanık olduk.

300 tondan fazla radyoaktif su depolama tanklarından toprağa sızıyor. TEPCO ve Japonya Hükümeti, Fukuşima felaketinin başlamasından bu yana yaşanan en büyük sızıntının sebebini ve kaynağını hala tespit edebilmiş değil ve felaketi nasıl kontrol edecekleri konusunda bir yol haritası bulunmuyor.  Her geçen gün Fukuşima nükleer santralindeki reaktörler yeni bir alarm veriyor” dedi.

Fukuşima’da yaşanan felaket karşısında aciz kalan Japonya hükümeti ve nükleer endüstrisinin gözünü yeni pazar olarak gördükleri Türkiye’ye, Sinop’a diktiğini ifade eden Levi, “Japon halkı nükleer istemiyor ve ülkelerinin nükleer ithal etmesini de istemiyor. Buna rağmen Hükümet nükleer lobinin çıkarlarını gözetmeyi sürdürüyor” şeklinde konuştu.

Çernobil’den 25 yıl sonra dünyanın en büyük ikinci nükleer kazasının meydana geldiği Fukuşima Nükleer Santrali felaketinin ardından Japonya’da 160,000 kişi evlerinden tahliye edimişti. Aradan iki yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen radyasyonun okyanusa yayılmasının önüne geçilemedi.

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

Dış Köşe

Akkuyu raporunu devlet bile eleştirdi – Mehveş Evin

Çevreciler, muhalifler ve sivil toplum, nükleere karşı oldukları için “istemezükçü” olarak yaftalanır… Ancak neden karşı oldukları atlanır! Sıkı durun: Akkuyu nükleer santrali için Rosatom’un hazırlattığı  ÇED başvuru dosyası o kadar eksik, yanlış ve gayrı ciddi ki, devletin kurumları bile önemli uyarılarda bulunmuş.
Hatırlatma yapalım: Prosedür gereği Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporuna dair ilgili kurum ve uzmanların görüşlerine başvuruyor. Masamda duran yaklaşık 200 sayfalık dosyada tüm bu yazışmalar yer alıyor.
Bazı kurumlar, mesela Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı, “ilave edilecek bir görüşümüz yok” şeklinde görüş belirtmiş. Yahut Kültür ve Turizm Bakanlığı, bölgenin herhangi bir turizm merkezi sınırının içinde kalmadığını beyan etmiş…
Ancak haricindeki pek çok kurum, rapordaki eksikliklere, yanlışlara dikkat çekmiş. Buna Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Nükleer Enerji Proje Uygulama Dairesi Başkanlığı ve TAEK  (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) dahil!

TAEK’ten kritik sorular
Her şeyden evvel Akkuyu raporu, en önemli sorulara cevap vermiyor. Mesela, bölge halkı ne kadar radyasyona maruz kalacak? Radyasyon ölçümleri nasıl yapılacak? İnanabiliyor musunuz, hiçbiri belli değil! TAEK, raporda bulunmayan fakat yanıtlanması elzem soruları tam altı sayfada sıralamış. Yanıt bekleyen sorular, kısaca şöyle:
–  Radyasyondan korunma ve nükleer güvenlik nasıl sağlanacak?
–  Nükleer santral için bir acil durum planı var mı?
–  Radyolojik izleme planı var mı? Ölçüm nasıl yapılacak?
–  Tesisin radyoaktif yakıt yönetimi nasıl olacak? Atıklar nasıl (ve nereye) taşınacak, nasıl depolanacak ve en önemlisi, nasıl bertaraf edilecek?
–  Bölge halkı radyasyona ne şekilde maruz kalacak?
–  Bu tesiste kaza olmaması için ne gibi önlemler alındı?
–  Akkuyu’daki “en büyük” kazada ortaya çıkan senaryo nedir?
–  Tesis işletmeden nasıl çıkarılacak? (Not: Bir nükleer santralin ömrü 40 yıldır. Kurulması kadar kapatılması da ciddi bir iştir.)
–  Projenin alternatifleri ne?

Deprem analizi eski
Aslında sadece bu işin 1 numaralı otoritesi olan TAEK’in yukarıdaki maddelerine bakarak, Akkuyu için hazırlanan raporun ne kadar hayati sorulara yanıt vermediğini anlayabilirsiniz… Keşke bununla kalsa!
Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü, dosyada sunulan bilgilerin jeoloji, hidrojeoloji, ve doğal afet durumları açısından, özellikle tektonik ve tsunami başlıklarında “yetersiz” bulmuş… ODTÜ Jeoloji Mühendisliği’nden Prof. Erdin Bozkurt, dosyada sunulan tüm “depremsellik” bilgilerinin 1990 öncesi raporlara dayandığını belirtiyor. Bu nedenle güncel bir jeolojik çalışma ve fay haritasının çıkarılıp dosyaya eklenmesi gerektiğine işaret etmiş.
Rosatom’un Worley Parsons Nuclear Services ve Dokay Çevre Mühendisliği şirketine hazırlattığı Akkuyu raporu, tam anlamıyla içler acısı. Çevre ve atık yönetimiyle ilgili uzman görüşlerine giremedim, o da yarına…

 

BU SORULARA YANIT VERİN!
Devletin başvurduğu kurum ve uzmanlarının, Akkuyu ÇED dosyasında yanıt bulamadıkları sorular:
–  Doğal afet planı nedir?
–  Planlanan VVER tipi reaktörler dünyada kullanılıyor mu?
–  Jeolojik etüt raporu neden dosyada yok?
–  Santralin denetlenmesi için gereken, ancak Türkiye’de bulunmayan eğitimli kamu personeliaçığı  ne olacak?
–  Santralin işletmesi için gerekli (özel) yakıtın üretimi Rusya’da mı yapılacak?
–  Türkiye’de uranyum zenginleştirme tesisi kurulacak mı?
–  Reaktör, bir saldırı karşısında nasıl korunacak?
–  Nükleer santralin civarında yaşayan halkın sağlık araştırması (kanser vakası gibi) raporda neden yok?

 

Mehveş Evin – Milliyet

 

Kategori: Dış Köşe

Yeşeriyorum

Fukuşima’dan bir yıl sonra gelen açık mektup – Hayrettin Kılıç

Fukuşima nükleer felaketinin birinci yıl dönümünde Japon hükümeti ile BM Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (International Atomic Energy Agency-IAEA), hala bu santralden atmosfere, tarım ve yerleşim alanlarına, denize yayılan terabekerel (becquerel) seviyelerine ulaşan yüzlerce radyoaktif izotopun gerçek değerini açıklamıyor. Yalnız Fukuşima felaketinden sonra, santralı işleten tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO), Japon hükümeti, IAEA’nın ve nükleer endüstrinin bu kazanın küresel radyolojik, ekolojik boyutlarını saklamak ya da saptırmak için yayımladığı bilgilerin nasıl yanıltıcı olduğunu, 20 Ekim 2011 tarihinde Atmospheric Chemistry and Physicis Discussions, 11, 28319-28394, 2011 dergisinde bağımsız araştırmacılar tarafından yayımlanan “Xenon -133 and caesium-137 releasees into atmosphere from Fukushima Dai-Ichci nuclear power plant. A. Stohi et al” (Fukuşima Daiçi Nükleer Santralı’ndan atmosfere yayılan ksenon-133 ve sezyum-137 miktarları) başlıklı bulgular ve raporlar sonucunda kazanın gerçek boyutları ortaya çıktı. (Raporun pdf dosyası)

Japon hükemeti ile IAEA, bu raporun yayımlanmasına kadar olan ilk sekiz aylık sürede, çevreye yayılan radyasyon miktarını, Fukuşima Daiçi Nükleer Santrali’nin eriyen üç reaktörü ve soğutma havuzlarındaki mevcut kullanılmış atık nükleer yakıt çubuklarının tahmini envanterine göre yapıyordu. Yalnız bu araştırmada Fukuşima’dan 11 Mart 2011 tarihinden itibaren çevreye dağılan,  asal gaz olan ksenon-133 (yarılanma ömrü 5,5 gün) ve havaya karışan sezyum-137 (yarılanma ömrü 30 yıl), yani radyoaktif emisyon karakterleri farklı olan bu iki önemli radyoaktif izotopun 20 Nisan 2011 tarihine kadar atmosferdeki  dağılımını, dünyanın 43 değişik bölgesindeki uluslararası anlaşmalara aykırı olarak yapılan nüklere denemeleri saptama merkezlerinde bulunan 80 dedektörden 1000 değişik ölçüm bilgilerinin analizi sonucu, bu izotopların zaman fonksiyonlu olarak küresel yayılım haritası ve  “Inverse Modeling, Lagrengian Particle Depersion Model, FLEXPART” simülasyonu hesapları ile santralda ilk sekiz haftada çevreye yayılan bu iki radyoaktif izotopun dozları saptanmış durumdadır.

Kazadan sonra yapılan birincil salım tahminleri; TEPCO7nun verilerine dayanarak kazandan önce üç reaktördeki toplan sezyum-137 miktarı 940 peta bekerel, artı dört tane soğutma havuzundaki sezyum 137 için 2 bin 200 peta bekerel olarak veriliyordu. Bu 3 bin 140 peta bekerel ve atık yakıt çubuklarındaki sezyum 137 envanterine dayanarak, kaza sonrası çevreye yayılan radyasyon miktarını sezyum 137 izotopu için Avusturya’daki nükleer araştırma kurumları 66 peta bekerel olarak hesaplamıştı ama Fransa’daki nükleer kuruluşlar bu miktarı 30 peta bekerel olarak hesaplamıştı. Yalnız bu araştırmadan haberdar olana Fransız Nükleer Güvenlik ve Radyasyondan Korunma Kurumu (The Institute for Radiological Protection and Nuclear Safety), yeniden yaptığı açıklamada, hesapladıkları değerlerin kazanın birinci haftasındaki emisyonları içermediğini, yalnızca 21 Mart-15 Temmuz 2011 tarihlerinde santraldan çevreye yayılan sezyum-137 miktarının 27,1 guadrillion bekerel, yani yaklaşık 27,1 trilyon bekerel olarak hesaplamıştı. İronik olan ise Japon hükümetinin santraldan çevreye yayılan sezyum-137 miktarını 10-15 peta  bekerel olarak hesaplamasıydı.

Bu raporda kullanılan “lagrengian particle dispersion model- FLEXPART” diye bilinen simülasyon programı, bugüne kadar yaklaşık 2 bin nükleer silah denemesinden yayılan radyasyonu ve Kapsamlı Deneme Yasağı Anlaşması’na (CTBT) aykırı olarak yapılan denemeleri saptamak için geliştirildi. Fukuşima’dan yayılan sezyum-137 hesaplamaları için 10 Mart 2011 günü öğlen saat 12.00’den 20 Nisan 2011 gece yarısına kadar olana sürede CTBT istasyonlarında her üç saatte bir 50-300-1000 metre yüksekliklerde kaydedilen radyoaktif sezyum-137 ve ksenon-133 ölçümleri kullanılarak yapılan 972 simülasyon sonucu FLEXPART modeli ile Fukuşima’dan yayılan radyasyon miktarı hesaplanmış durumda.

Bu araştırmada, CTBT gözetleme istasyonlarından alınan gerçek ölçümleri, verileri, yani bir metreküp havadaki sezyum-137 ya da ksenon-133 seviyesini  1 mikro bekerel seviyesine kadar saptayabilen dedektörlerin her birinden her 24 saatte 20 bin metreküp hava devirdaim ediliyor ve her saniyede doğal fon dozu 10*8 Bq (0,5 mikrobekerel/metreküp) üstüne çıkan ölçümleri kayıt eden bu dedektörlerin 60 tanesi, her üç saat arayla atmosferdeki sezyum-137 miktarını yükseklik ve zaman fonksiyonlu olarak doğrudan Viyana’daki CTBT merkezine gönderiyor. Bu araştırmada, santraldan 11 Mart-20 Nisan tarihlerinden atmosfere dağılan radyoaktif maddelerin taşınımı üç değişik, yani 1-50, 50-300, 300-1000 metrelik katmana bölerek, kuru havadaki partikül yoğunluğu metreküpte 1990 kabul ederek, 927 simülasyon yapılmış durumda.

Bu ölçümlerden başlayarak, radyasyonun asıl miktarını hesaplamak için geliştirilen FLEXPART simülasyonları ile 20 Nisan 2011 tarihine kadar Fukuşima’dan çevreye yayılan ksenon-133 izotopumun miktarı 16,7 eta bekerel olarak hesaplanmış, yani Çernobil’den yayılan 6,5 etabekerelden üç kat fazla. Ayrıca, bugüne kadar nükleer silah denemeleri dışında nükleer santramdan sızan en büyük radyoaktif asal gaz radyasyonu olarak karşımıza çıkıyor. En önemlisi de ksenon-133 sızıntısı depremden hemen sonra başlamış, yani deprem birinci ünitede tsunami dalgalarından önce büyük hasar yaratmış. Ayrıca, bu reaktörlerde sıkışan kripton-85, karbon-14, iyot-129, iyot-131, ksenon-131 gibi radyoaktif gazlar, 12 Mart’ta gece yarısı saat 00.15 ile sabah 05.30 arasında, yani reaktörlerin patlamalarından önce acil havalandırma vanaları açılarak, türbin binaları da dahil sıkışan gazlar çevreye sızdırılmış.

Ayrıca, bu sıkışan gazların sızdırma işlemleri yapılırken, reaktörlerde meydana gelen yüksek basıncı düşürmek için üç reaktörün ana kazanlarındaki acil havalandırma vanaları açılarak yüksek basınç altındaki hidrojen gazının da santralın ana binalarının içine yayılmasına neden olmuş ve bir saat sonra, yani saat 06.30’da reaktör binasındaki hidrojen patlamasını  tetiklemiş. İki numaralı ünitede patlama, 14 Mart 2011 tarihinde saat 02.00’de olmuş. Ayrıca, 1 Nisan-24 Nisan tarihlerinde 3. ünite mox reaktörünün kazanında yeniden basınç ve ısı yükselmesi gözlenmiş. Bu da hala eriyen yakıtın reaktörün alt binasına düşüp, buradaki fisyon paketçikleri meydana getirdiği sanılıyor.

Bu araştırmanın sonuçları yayımlanana kadar Japon hükümeti ve TEPCO, 4 Numaralı soğutma havuzundaki patlamayı ve yangının radyolojik boyutlarını bugüne kadar hala açıklamadı. Yalnız bu rapordaki ölçümler, 14 Mart 2011 tarihinde saat 21.00’de meydana gelen hidrojen patlaması ve akabinde 19 Mart’a kadar devam eden yangın sırasında çevreye, havuzdaki 2.18×10-18 bekerel (reaktörlerdeki sezyum-137 envanterinden fazla) miktarındaki sezyum-137’nin en az yüzde 1’inin bu havuza soğutma suyu bağlanana kadar çevreye yayıldığı hesaplanmış.

Yine, 20 Nisan 2011 tarihine kadar çevreye yayılan sezyum-137 miktarı 35,8 peta bekerel olarak hesaplanmış (reaktördeki envanter toplam 9,38×10-17 bekerel). Yani, Fukuşima kazasının ilk 41 gününde çevreye yayılan sezyum-137 miktarı Çernobil kazasında yayılan toplam 85 peta bekerel sezyum-137 miktarının yüzde 42’sine ulaşmış. Sezyum-137 emisyonu miktarı 12 Mart 2011 tarihinden 19 Mart’a kadar sürükli artmış ve 14 Mart’ta 12.00 ve 15 Mart’ta 03.00 saatleri arasında 2 Numaralı reaktör ve 4 Numaralı soğutma havuzunda meydana gelen patlamalarda çevreye saniyede 370 Gbq gibi maksimum emisyon seviyesine ulaşmış. Bu ölçümler en büyük patlamanın uranyum ile plütonyum karışımı (Mox) nükleer yakıtı kullanan 3. ünitede meydana geldiği ve radyoaktif serpintilerin 1000 metreye kadar yükseldiği saptanmış, sonuçta 4 Numaralı reaktörün sağutma havuzunda 19 Mart’ta su verilmeye başlanınca emisyon miktarı azalmaya başlamış.

Gözlem istasyonlarındaki ölçümler, veriler ışığında yapılan bilgisayar dağılım haritası ve invers-simülasyon hesaplarına göre, ilk 41 günde yayılan 35,8 peta bekerel sezyum-137 miktarı, patlayan üç reaktör ve soğutma havuzlarındaki sezyum-137 envanterinin ancak yüzde 2’si ve bu süre içerisinde yaklaşık 6,4 tera bekerel sezyum-137, yani toplam emisyonun yüzde 19’u Japonya üzerine, diğer geri kalan yüzde 80’i Büyük Okyanus’a ve 0,77 tera bekerel de diğer ülkelere serpilmiş. İlk sezyum-137 ölçümleri, 15 Mart tarihinde ABD’deki, 22 Mart’ta da Avrupa’daki gözlem istasyonları tarafından saptanmış.

Bu tür araştırmalarda radyoaktif emisyonun yayıldığı noktadan itibaren izotopların yayılma, yüzeysel serpinti simülasyon modellerini yaparken en önemli veri-bilgi, o bölgenin atmosferik basınç donelerinin, yükseklik ve zaman içindeki dağılımının iyi bilinmesi gerekiyor. Bu araştırmada hem Japon hükümetinin verdiği hava roporları, hem de üç saat aralıkla Avusturya hükümetinin merkez meteoroloji istasyonunun, diğer ECMWF, NCEP ve Global Forecast (GFS) gibi bağımsız meteoroloji kurumlarının verdiği meteorolojik bilgiler kullanılarak, özellikle 10-26 Mart tarihlerindeki Japonya’daki yerleşim ile tarım alanlarında meydana gelen radyoaktif bulaşma da hesaplanmış. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, Japon hükümetinin verilerinin aksine Fukuşima ve Japonya’nın kuzeydoğusunda ortalama her metrekareye 1000 kilo bekerellik çok yüksek değerlerde sezyum-137 serpintisi olmuş. Eğer reaktörlerdeki patlamalar sonrasında Japonya üzerinde sürekli yağmur yağsaymış, çevreye serpilen radyoaktif partiküllerin miktarı, bu miktardan yüzlerce kat daha fazla olacakmış.

Yine Japon hükümetinin verilerinin aksine bu araştırmaya göre, 11-15 Mart tarihlerinde Fukuşima’dan kuzeydoğu istikametinde Büyük Okyanus’a yayılan radyoaktif bulutlar önce 14 Mart saat 18.00’de daha sonra 18 Mart’ta okyanus üzerinde meydana gelen siklonlar sonucu radyoaktif bulutların güneye sürüklendiği, yani tekrar Japonya üzerine yöneldiğini, 20-22 Mart tarihlerinde Tokyo, Osaka ve diğer büyük kentlerin üzerinden geçen yoğun radyoaktif bulutlar eğer yağmur yağsaydı, 17,7 milyon insanın yaşadığı bu yerleşim alanlarında büyük bir sezyum-137 bulaşması meydana gelecekti.

Küresel yayılım

Fukuşima Nükleer Santralı’nda depremden hemen sonra birinci reaktörün ana koruma kazanında meydana gelen çatlaklar sonucu sızan gazların olan ve 5,5 günde elektron yayınlayarak bozunan radyoaktif ksenon-133 izotopunu Kuzey Yarımküre’ye  15 Mart tarihine kadar yayılmış. Daha sonra meydana gelen tsunami ile iflas eden diğer üç reaktör ve soğutma havuzlarındaki patlamalar sonucu yayılan radyoaktif gazlar, partiküller, Kuzey Amerika kıtasının batı kıyılarına 17 Mart’ta, Avrupa kıtasının batı kıyalarındaki yüksek alanlara da 22 Mart 2011 tarihinde ulaşmış. CTBT istasyonlarından alınan ölçümlerde, Fukuşima’dan yayılan radyasyon bulutları Kuzey Yarımküre’yi 22 Mart tarihinde tümüyle çevrimlediği, Güney Yarımküre’ye, hatta kutup bölgelerine dahi yayıldığı saptanmış. Kazanın daha ilk haftasında Japonya’nın kuzeydoğusundaki bölgelerde, Çernobil ve Beyaz Rusya’daki bölgesel bulaşmanın çok üzerinde, yani ortalama her metrekareye 1000 kilo bekerel değerin üzerinde yüzeysel sezyum-137 bulaşması ölçülmüş.

11 Mart 2011 tarihinde Japon yerel saati ile 14.46’da deprem olmuş ve elektrik üreten üç reaktör otomatik olarak durmuş. Santral dışından gelen elektrik, şebeke devre dışı kalınca dizel jeneratörler devreye girmiş. 50 dakika sonra gelen tsunami dalgaları, dizel jeneratörleri bozarak reaktörlere elektrik enerjisi kesilerek, acil soğutma sistemi iflas etmiş. Üç reaktördeki ana soğutma sistemindeki su hızla kaynarak buharlaşmış ve reaktör içerisindeki su seviyesi düşerek çok yüksek derecede (1000 C üzerinde) ısınan yakıt çubuklarındaki eriyen zirkonyum su buharı ile reaksiyona girmesi sonucunda büyük miktarda ortaya çıkan hidrojen gazı reaktörlerdeki basıncın hızla yükselmasine neden olmuş. Reaktörlerin ana koruma kazanının içinde bir hidrojen patlamasını önlemek için acil havalandırma vanları açılmış ama reaktör binasına yayılan hidrojen gazı hava ile temasa geçince üç reaktör binasında ve 4 Numaralı soğutma havuzunda patlamalar neden oluyor.

Ayrıca, 1 Numaralı ünitedeki patlamanın, reaktörün altındaki baskılama kısmında olduğu sanılıyor. Kaza sırasında bakım-onarımı yapılan 4 Numaralı reaktörden çıkarılan henüz yanma ömrünü bitirmemiş hala 2 megavatlık enerji üreten taze nükleer yakıt, bu havuzun soğutma suyunun iflası sonucu reaktörlerin içinde olduğu gibi hidrojen patlaması meydana gelmiş. Yani, sonuçta dört adet hidrojen patlaması meydana gelmiş.

Fukuşima kazasından sonra atmosfere yayılan, çevreye serpilen radyoaktif gaz ve partiküllere ek olarak 21 Mart ile 30 Nisan arasındaki sürede reaktörleri soğutma işlemleri sırasında yalnızca 4,720 tera bekerel sezyum-137 ve iyot-131 izotoplarını içeren su denize boşaltılmış. Bugüne kadar denize boşaltılan radyoaktif izotopların miktarı 15.000 trilyon bekerel olarak hesaplanıyor. TEPCO’nun 5 Nisan 2011 tarihinde yaptığı açıklamada, bölgedeki denizde ölçülen metreküpteki iyot-131 miktarı, normal seviyeden 15 milyon daha fazla olan 800 bin bekerel olarak saptanmış. Yine aynı tarihte, İberaki Balık Kooperatifi’nin tarafsız bilim insanlarına yaptırılan ölçümlerde, yöresel balıklarda radyoaktif bulaşmanın değerleri 4 bin 80 iyot-131 ve 526 bekerel sezyum-137 olarak saptanmış. Normal deniz suyundaki sezyum-137 miktarı ise litre başına 0,003 bekerel olarak bulunmuş.

Bugün eriyen üç reaktörde 1000 ton erimiş halde nükleer yakıt ve soğutma havuzlarında 375 bin ton atık yakıt demeti var. ABD Harisbur’daki Three Mile Island Nükleer santralı’nda 1979 yılında meydana gelen reaktör erimesinden sonra erimiş yakıtın tahliyesinin 14 yıl sürdüğü göz önüne alınırsa, Fukuşima’daki temizleme işlemlerinin maliyetini hiç kimse hesaplayamıyor ama yalıtım çalışmalarının en az 50 yılı alacağı ortaya çıkıyor.

2011 yılının Mart ayı itibariyle Japonya’da üretilen 1000 teravat/saat elektrik enerjisinin kaynaklara göre dağılımı şöyle: 130 teravat/saat petrolden, 260 teravat/saat kömürden, 280 teravat/saat doğalgazdan, 88 teravat/saat jenilenebilir kaynaklardan ve 264 teravat/saat de 54 adet nükleer reaktörden… Fukuşima felaketinden bir yıl sonra ortaya çıkan gerçek de şöyle: 11 Mart, 2012’de Japonyadaki  54 reaktörden 51’i hala kapalı olacak ve elektrik enerjisi üretemeyecek, bugün için geri kalan üç adet reaktörde ortalama yüzde 10,3 kapasitede çalışıyor, yani bugün Japonya’da nükleer santrallerde bir yildir elektrik üretilmiyor ama yıllardır “Türkiye’de nükleer santraller kurulmazsa karanlıkta kalacağız veya endüstrimiz gelişmeyecek” diye insanımızı tehdit eden bilim insanları ile politikacıların aksine bugün Japonya ne karanlıkta kaldı ne de endüstrisi iflas etti.

 


 

Prof.Dr. Hayrettin Kılıç

İstanbul Aydın Üniversitesi Bilim Kurulu Uyesi.

 

 

 

Kaynak. “Xenon-133 and caesium-137 releases into the atmosphere from the FukushimaDai-ichi nuclear power plant: determination of the source term,atmospheric dispersion, and deposition. A. Stohl1, P. Seibert2, G. Wotawa3, D. Arnold2, 4, J. F. Burkhart1, S. Eckhardt1C. Tapia5, A. Vargas4, and T. J. Yasunari6”

1NILU – Norwegian Institute for Air Research, Kjeller, Norway

2Institute of Meteorology, University of Natural Resources and Life Sciences, Vienna, Austria

3Central Institute for Meteorology and Geodynamics, Vienna, Austria

4Institute of Energy Technologies (INTE), Technical University of Catalonia (UPC), Barcelona,

Spain

5Department of Physics and Nucelar Engineering (FEN),Technical University of Catalonia

(UPC), Barcelona, Spain

6Universities Space Research Association, Goddard Earth Sciences and Technology and

Research, Columbia, MD 21044, USA

 






 

 

 

Kategori: Yeşeriyorum

Dış Köşe

Nükleeri bırak, güneşe bak! Şahin Alpay

 
Yerel yetkililer Kiyoko Okoşi’ye faciaya sahne olan Fukuşima nükleer santralinin 30 km kadar uzağında olan köyünün radyasyondan etkilenmediğine dair güvence verdiler.

Ama Okoşi’nin kızı, çevrede radyasyon ölçümü yapıldığını görmediği için bu güvenceden kuşkulandı. Bayan Okoşi, bunun üzerine, bir sayaç edindi ve nisandan başlamak üzere çevredeki pirinç tarlalarında radyasyon ölçümü yapmaya başladı. Sonunda, bir kanalizasyon çukuru yanında sayaçtan canhıraş sesler çıkmaya başladı: Ölçülen radyasyon saatte 67 mikrosievert, yani insan sağlığına hayli zararlı bir düzeydeydi. Okoşi, hükümet radyoaktif kirlenme konusunda halkı bilerek yanılttığı için ölçümü kendi eline alan, sayıları giderek çoğalan Japonlardan sadece biri. (Bkz. New York Times, 31 Temmuz)

Yukarıda aktardığım haber, nükleer sanayinin en korkutucu taraflarından biriyle ilgili yeni bir bulguyu ortaya koymakta: Nükleer enerjiden yararlanan ülkelerde ilgili makamların radyasyon konusunda yurttaşları aldatma, yanıltma alışkanlığı… Bu gerçek, nükleer enerji belasından sakınma gereğinin sadece bir nedeni.

Bilindiği üzere Japonya, 2050 yılına kadar bütün santralleri kapatma, nükleer enerjiden elini eteğini çekme kararı aldı. Başbakan Naoto Kan, nükleer santrallere ihtiyaç duymayan bir toplum hedeflediklerini açıkladı. Kan, geçen hafta hatalı radyasyon ölçümleri ve nükleer kazaya karşı yetersiz önlemlerden sorumlu tutulan, nükleer enerji politikasının en tepedeki üç yetkilisini görevden aldı. (Bkz. New York Times, 4 Ağustos) Yine geçen hafta Fukuşima santralinin işletmecisi olan Tepco şirketi, AKP hükümetinin Sinop’ta yaptırmak istediği nükleer santral projesinden kendi isteğiyle çekildi. Türkiye Enerji Bakanı ise yeni işbirliği tekliflerinin değerlendirileceğini açıklamakta gecikmedi.

Halkın en az üçte ikisi buna karşı olduğu halde, bizim hükümetin nükleer santraller kurma konusundaki ısrarını anlamakta güçlük çekiyorum. Bu ısrardan midem bulanıyor. Bomba yapma peşindeler mi, yoksa bu işte büyük rüşvetler mi dönüyor? Elimde somut bilgi olmadan kimseyi itham edemem, ama doğrusu midem bulanıyor.

Birçok aklı başında hükümet bundan yakayı kurtarmaya çalışırken Türkiye’nin başına nükleer belayı sarması için hemen hiçbir mantıklı gerekçe yok. Türkiye, zengin yenilenebilir enerji kaynaklarına sahip bir ülke. Bir kamu kuruluşu olan Tübitak tarafından yayımlanan Bilim ve Teknik Dergisi’nin Haziran 2011 tarihli, “Türkiye’nin ve dünyanın enerji sorununa nihai çözüm” başlıklı, bu konuda dosyalarla dolu sayısında bakın ne deniyor:

“Üretim hacmindeki büyüme, Ar-Ge çalışmaları sonucu artan verim ve düşen üretim maliyetleri, fotovoltaik sistemlerin (güneşten elektrik üretimine yarayan piller sisteminin – Ş.A.) fiyatında düzenli bir düşüşe neden oluyor. 2015 modül fiyatlarının 2010 fiyatlarından % 37-50 daha ucuz olması öngörülüyor… Resmi veriler, güneş enerjisi potansiyelimizin ihtiyacımız olan enerjiden çok daha fazlasını güneşten sağlayabileceğimizi gösteriyor. Uluslararası kuruluşlar tarafından yapılan değerlendirmelerde Türkiye, fotovoltaik güç santral yatırımları açısından cazip bir ülke olarak öne çıkıyor.

“Fotovoltaik güç sistemlerindeki maliyetlerin hızla düşme eğilimi, var olan teşviklerle ‘fotovoltaik güç santrali kurmayı’ yakın gelecekte ticari bakımdan çekici hale getirecek… Dünya genelinde büyüme hızı bütün sektörlerin önünde olan fotovoltaik güç sektöründe, ülkemiz sanayisinin hem yurtiçi hem de uluslararası pazarda yer alma ve büyük aktör olma potansiyeli var. Sanayimizin birikimlerini bu alana transfer edebilmesi başlangıçta önemli bir devlet desteğine, bir can suyuna, ilgili prosedürlerin kolaylaştırılmasına ve doğru adımları doğru zamanda atabilmek için sağlıklı bir yol haritasına ihtiyacı var.” (s. 47-49)

Nükleer belayı başımıza sarmayalım. “Kendi otomobilimizi yapalım” diyen hükümet, desteğini güneş enerjisine verirse Türkiye bu alanda dünyaya da öncü olabilir.

Şahin Alpay- Zaman

Kategori: Dış Köşe