Ana Sayfa Blog Sayfa 2177

Tahakküme karşı kılavuz: Günümüz siyasetinin kısa bir muhasebesi

Bu yazı koronavirüs salgını hakkında değil, salgından önceki ve sonraki hayatımıza dair. Bir süredir tahakküm ve şiddet karşısında ne tür eylemlerin yapılabildiği, nelerin yapılamadığı hakkında düşünüyorum. Basitçe söylemek gerekirse, belli bir eylem setine birkaç on yıldır giderek daha az başvurulduğunu ve bunun siyasî hareket sahasını bir hayli daralttığını iddia ediyorum. Sonra da sebepleri üstüne kafa yoruyorum. En sonda sizin de gördüğünüz-katıldığınız çeşitli eyleme biçimlerini kafanızda kısaca tasnif etmenizi ve buradaki fikirleri test etmenizi rica edeceğim.  

 *

Bir kırılma noktasındayız. Ayaklarımızın altındaki zemin sarsılıyor. Kimileri olan bitene “mafya devletlerinin yükselişi” diyor, kimisi ise neoliberalizmin kaçınılmaz sonu… Dünyanın pek çok yerindeki tek adam rejimleri artık vitrine koymak için dahi demokrasiye, güçler ayrılığına, hukukun üstünlüğüne ihtiyaç duymuyor. Seçimler ölmediyse bile can çekişiyor. Tutarlı iki cümleyi arka arkaya edemeyen bir insan, nüfusun yarısının sandığa bile gitmediği seçimlerle, üstelik rakibinden daha az oy alarak hem ülkesinin hem dünyanın lideri oldu. Medya eridi. Alternatif hakikat evrenleri ortaya çıktı. Gazeteciler mesleklerini yapamaz hâle geldi. Adalet esnedi, az sayıdaki kişinin güdümüne girdi. Birçok kurum gözlerimizin önünde çözüldü. Mısır’dan Rusya’ya, Türkiye’den Hindistan’a, Macaristan’dan Filipinler’e uzanan geniş bir coğrafyada, yüz milyonların hayatının idaresini tekeline alan yeni bir lider tipi ortaya çıktı.

Bilmediğimiz bir dünyanın ayak sesleri duyuluyor. İklim değişiyor. Yaşam kuran sistemler (hava, su, toprak, gıda, simbiyotik ilişkilerimizin olduğu diğer türler…) alarm veriyor. Şu içinden geçtiğimiz olağanüstü hâlin, izanın ve ölçünün askıya alındığı, insanların korkuya yenilip güç sahiplerine iyice teslim olduğu rejimlere yol açma ihtimali var. Üstelik bu sorunları çözebilecek, en azından vaziyeti kavramış bir yönetim aklı mevcut mu, tartışılır. Koronavirüs salgınında yapılacaklar üç aşağı beş yukarı belliyken bile pek çok devlet atıl kaldı, daha ziyade görüntüyü kurtarmaya çalıştı. İklim değişikliği, kuraklık gibi çok katmanlı ve daha uzun vadeli sorunlar karşısında ne olacak, belli değil. Dünya Bankası kuraklığa karşı hâlâ özelleştirme tavsiyeleri veriyor, borçların nasıl tahsil edileceği üstüne çalışıyor. “Çevreci” duyarlılığa sahip ülkeler ise bir yandan muazzam miktarda karbon yakıt tüketirken diğer yandan büyümenin yeşil renklisinden bahsediyor.

Uzun bir süredir ev ödevimizi eksik yaptığımızı düşünüyorum. Yeni siyaset modellerine, başka türlü  ilhamlara ihtiyaç var.

Bu görece kısa ve kılavuz mahiyetindeki yazıda siyasete ve eylem biçimlerine dair üç ayaklı bir tasnif sunacağım. Diyeceğim şu olacak: Günümüzdeki siyasî mücadelenin önemli bir bölümü sadece bir hat üzerine yoğunlaşmış durumda. İkinci ayak aksıyor, marjinalleştiriliyor. Sonuncusu ise büyük oranda sindirilmiş/unutulmuş hâlde. Yazının sonunda varacağım noktayı da şimdiden yazayım: Bu üç ayak bir arada yürümediği zaman, kazanım elde etmek, gücü ve zenginliği paylaşmak pek olası değil. O yüzden devletler ve şirketler, bu üç ayağın bir araya gelmemesi için uzun süredir son derece örgütlü bir mücadele veriyor.

Önce bu üç siyasî ayağın ne olduğunu kısaca tarif edeyim, ardından birtakım sonuçlar çıkarmaya çalışacağım.

1-Söze dayalı siyaset: Dili, düşünme kalıplarını değiştirmek

Bu kategorideki eylem biçimleri, yapılan yanlışları ifşa etmek ve böylelikle güçlü olan tarafa geri adım attırmak üzerine kurulu. Basın açıklamaları, sloganlı yürüyüşler, gazetecilik yahut hukukî mücadelenin önemli bölümü bu siyasetin örnekleri olarak görülebilir. Keza bu yazı da öyle… Yeni anlam evrenleri oluşturmak, haksızlığı meşrulaştıran fikirleri eleştirmek ve tasfiye etmek, üstü örtülen ilişkileri açığa çıkarmak bu tarz siyasetin ana hatlarını oluşturuyor. Tarihi ezilenlerin gözünden anlatmak, farklı grupların yaşadığı adaletsizlikleri ve mağduriyetleri ortaklaştıracak bir dil kurmak, insanları yan yana getirmek bu dilin iyi kurulmasıyla mümkün. Çünkü anlamla hareket ediyoruz.

O yüzden söz üretmenin çok kıymetli bir tarafı var. Akademisyen, gazeteci, yönetmen, öğretmen, emekli memur… pek çok insanın temelde yaptığı iş bu. Ancak cahilleri bilinçlendirmek, kitleleri uyandırmak temalı üstten bakan örnekleri de bulunuyor.

Dil kurmak güçlünün de siyaseti aynı zamanda. Medyanın, eğitim kurumlarının, araştırma enstitülerinin, hattâ dolaşımdaki anketlerin bu kadar büyük kapışmalara sahne olması sebepsiz değil. Çünkü bilgi ve anlam üretimi (bu ikisi tümüyle aynı olmasa da şimdilik beraber ele alıyorum) birer siyasî faaliyet.

Bu kısa yazıda anlama dayalı siyasetin farklı katmanlarını tümüyle ele almam mümkün değil. Ancak en azından, bugün üretilen sözün önemli bir bölümünün ya iktidara yahut ortak bir anlam evreni paylaşan yakın gruplara hitap ettiğini söyleyip geçmek istiyorum. Özellikle Türkiye’de baskın olan Sünnî yahut devletçi-laik grupların popülist hikâyelere, komplo teorilerine ve reklamlara teslim olduğunu düşünüyorum.

2- Alternatiflere dayalı siyaset: Yaşam alanlarını, ilişkileri değiştirmek, sözü pratiğe dökmek

Söze dayalı siyaset, tüm baskılara rağmen Türkiye’de hâlâ devam ediyor. Bu umut verici.

Tarif edeceğim ikinci siyaset türü de çok görünür olmasa da varlığını sürdürüyor. Temel ekseni şu: Var olan baskın kurumların, ilişki modellerinin yerine alternatifler sunmak: Alternatif eğitim, alternatif sağlık, alternatif tarım, alternatif aile modelleri… Yani “bakın öyle olmak zorunda değil, bu iş böyle de yapılabilir”i göstermek, icra etmek.

Bu kategoriye girebilecek pek çok örnek var, tek yek yazmıyorum. Bu eylem sırasında da anlam dünyası değişiyor elbette yahut alternatif sunarken bunu söze döken insanlar çıkıyor. O anlamda anlattıklarım birbirini dışlayan kategoriler değil. Ancak yine de birbirinden ayırmak istiyorum. Alternatif siyasetinde hayali kurulan artık her ne ise, kısıtlı imkânlarla da olsa hayata geçiriliyor. Sıfır Atık, Başka Bir Okul Mümkün, Anadolu Meraları, Ovacık Belediyesi, şehir bostanları, göçmen dayanışma ağları… Hepsi de olanın yerine başka bir model hayata geçirmeye çalışıyor.

Bu kategorideki eylem kümesi (istisnaları olmakla birlikte) görece daha az tehlikeli, ama daha meşakkatli. Kolaylıkla marjinalleştirilebiliyor. Eğer ağırlığı artarsa bu defa sistem tarafından yutulabiliyor. Organik piyasasına büyük gıda şirketlerinin el atması gibi yahut mesela İngiltere’de 18. yüzyılın sonunda muhalif gazetelerin ezilip yerine alt sınıflara konuşan, siyasî içeriği tehlikesiz bulvar gazeteleri basılması gibi…

Buraya kadar anlattığım iki siyaset türü de (iyi yapıldığı müddetçe) çok kıymetli. Ancak bir süredir sadece Türkiye’de değil tüm dünyada daha ziyade bu ikisine yoğunlaşıldığını, üçüncünün ise geri planda kaldığını düşünüyorum. Son olarak onu anlatayım.

3- Hayatı durdurmaya dayalı siyaset: Sivil itaatsizlik, grev, vergi vermemek, askere gitmemek…

Hayatı durdurmak veya yavaşlatmak, üstüne çok az konuştuğumuz, konuşunca da hemen geçiştirdiğimiz bir mevzuya dönüşmüş durumda. Kendimden örnek vereyim: Meslektaşlarımız (akademisyenler) tasfiye edilirken biz derslere girmeye devam ettik, öğrenciler mağdur olmasın dedik. Onun yerine gazetelere yazı yazdık, mahkemede beyanatta bulunduk, derslerimizde olan biteni anlattık. (1. tarz siyaset). Yani işleyişi sürdürdük, hayatı durdurmayı denemedik.

Sebebin şu olduğunu düşünüyorum: Bu üçüncü tarz siyasette bedel ödememek mümkün değil. Yazı yazmak, imza atmak, dayanışma dersleri açmak, eğer bir savcı hususî olarak peşine düşmezse radara girmez, hattâ kendi mahallesinden çıkamaz. Ancak örgütlü bir grup vergi vermeyi yahut askere gitmeyi bıraktığı anda üstüne çullanılır.

Siyasetin bu ayağı olmadan, diğer ikisinin aksamaya mahkûm olduğunu düşünüyorum. Yeri geldiğinde karşıdakine, “eğer şunu yapmazsan bedeli bu olur,” demek, itaat etmemek kulağa pek sevimli gelmese de siyasetin vazgeçilmez bir parçası. Utandırmaktan, ifşa etmekten, ikna etmekten farklı. Eğer devletler bizimle aynı anlam evrenini paylaşmıyorsa, aynı ahlakî kaidelere başvurmuyorsa edilecek sözün, sunulacak alternatifin de bir sınırı oluyor.

Direniş…

19. yüzyıl ve 20’nci yüzyıl başı işçi hareketlerinden bahseden Timothy Mitchell, bu dönemki hareketlerin, önceki direnişlerden farklı olan sistemi kitleme kapasitesinden bahseder. “Direniş hep olagelmiştir” der, ancak karbon enerjisine dayalı toplumlarda kömür madenleri durduğu zaman tüm hayatın durduğunu, o yüzden devletlerin maden işçilerine nasıl şiddet uyguladığını, ne büyük bedeller ödendiğini ve ama ardından masaya ancak o şekilde oturulabildiğini anlatır. Yani 8 saat çalışma hakkının insan onuruna daha çok yakıştığı için bahşedilmediğini, elinde önemli bir kozu olan işçiler tarafından söke söke alındığını vurgular (Mitchell 2013).

Bugün de sistemi kitleme potansiyeli olan bir sürü iş kolu var. Çöplerin toplanmadığını, otobüs şoförlerinim çalışmadığını düşünün. İnsanların örgütlü bir şekilde bir ay boyunca AVM’lere gitmediğini hayal edin… Nüfusun tamamının katılması da gerekmiyor; hiçbir toplumsal harekete nüfusun tamamı katılmaz zaten. %10’luk bir kesim bile iyi örgütlenirse, yani sistemin işleyişini aksatmayı başarabilirse masaya elini güçlendirerek oturur, karşısında söyleyeceklerini dinlemek zorunda olan bir muhatap bulur. Tekrar ediyorum: Doğru bilgi, hakikat, ahlâk ne yazık ki her durumda pazarlık şansını arttırmıyor. Hapishanelerde insanlar gün gün senelerini kaybederken, iklim değişikliği için artık her hafta önemli hâle gelmişken başka türlü eylem biçimlerinin devreye girmesi gerekiyor.

Şiddet…

Bu üçüncü kategori kapsamında var olan araçlardan biri de şiddet. Hattâ tarihte en yaygın olarak kullanılan galiba bu yöntem olmuş. Örneğin anarşist gruplar (20. yüzyıl başında) erk sahiplerine suikast düzenlemişler. Verilen mesaj: Eğer sen onlarca insanı işkenceden geçirirsen, sokakta yürüyemezsin. Silahlı Kürt hareketinin, Zapatistaların, anti-kolonyal hareketlerin, kölelerin önemli bölümü şiddet kullanmış, sistemi bu yolla akamete uğratmış; güçlünün bileğini büküp geri adım attırmış.

Ancak şiddet çok tehlikeli bir araç. Çığırından çıkma, daha fazla mağduriyete yol açma ihtimali çok yüksek. Ben kendi adıma ne elime silah almak isterim ne de birinin bana silah doğrultmasını. Diğer yandan günümüz toplumlarının, bilhassa orta sınıfların şiddet araçlarından bu kadar arındırılmış olması, şiddet tekelini tümüyle devlete terk etmeyi kabul etmiş olması belki kendi başına bir sorun olarak da görülebilir. (70 sene öncesine kadar bu hiç de normal değildi. Eski militanların, çetelerin deli misiniz diyeceği bir arınmışlık içindeyiz.)

Şiddetin de başka türlü kipleri, yöntemleri var. Örneğin ABD’de bir tavuk çiftliğinin suları kirletmesi, hayvanlara kötü muamelesi etmesi, yerel halkın itirazları sonucu mahkeme taşınmış. Para, avukatlar, dilekçeler, yazılar, imzalar derken çözülemeyen bir meseleye dönen hadise, bir gece radikal hayvan aktivistlerinin çiftliği basması, hayvanları serbest bırakıp tesisi yakmasıyla sona ermiş.

Bu da şiddet, ama cana değil mala yönelik şiddet…

Keza şiddetin bu ikinci şekli de (yani sabotaj) uzun süredir repertuardan düşmüş durumda. Sabotaj, Hollanda dilinde tahta ayakkabı anlamına geliyor. İşçiler zamanında makineleri kırmak için dişlilerin arasına ayakkabılarını atarlarmış. Yahut makinenin parçalarını yanlarında götürürlermiş. Bu kelime 1897 yılında Genel İşçi Konfederasyonu tarafından işçilerin pazarlık gücünü arttıran bir yöntem olarak resmen tanınmış (Dhawan 2014 s. 71). Bugün benzeri bir eylem yapmak belki olanaksız değil; ama akla dahi gelmez oldu.

Alternatif…

Tekrar başa döneyim: Talebi olmayan, alternatif sunamayan bir blokajın savrulacağı yer muhtemelen derin bir karmaşa olur. Sözün eyleme, eylemin alternatiflere eşlik etmesi gerekiyor. Ancak biz bir süredir üçüncü ayağı rafa kaldırdık. Bunda bedel ödeme korkusunun etkisi büyük. Çünkü üçüncü tarz siyasete doğrudan şiddetle cevap veriliyor, bu eylem kümesi çoğu durumda yasa dışı kabul ediliyor.

Son on yıllar, bu tarz mücadelelerin oldukça koordineli bir süreç sonunda kulvar dışına itilmesiyle, hattâ düşünülemez kılınmasıyla geçti. 80 sonrası apolitize edilen gençlik akla geliyor, benim kuşağım… Fakat ben o dönem tümüyle apolitize olunduğunu düşünmüyorum; daha ziyade bu üçüncü ayak tasfiye edildi. Kendi öğrencilerimle çözümler hakkında yaptığım atölye ve derslerde, “eğitim şart”, “denetimler artsın”, “tüketiciler korunsun”, “kendi gıdamızı-kozmetiğimizi üretelim”, “geri dönüşüme önem verelim”, “kırsala yerleşelim” bandında ilerleyen, birinci ve ikinci kategorilere sıkışmış repertuarlar çıkıyor karşıma. Üçüncüye yakınlaşan bir öneri çoğu zaman akla bile gelmiyor. Dünyada bir terslik olduğunun farkındalar; ama ne yapabileceklerini bilmiyorlar. Bilmiyoruz. Dünyayı biraz olsun değiştirmek, şirketlere kendilerini kaptırmamak için STK’lere yahut akademiye girdikleri zaman ise enerjileri genel olarak ilk iki modele yönlendiriliyor, kaçınılmaz olarak… Bu noktada, siyasetin ve tahayyüllerin de sınıfsal olduğunun altını yeniden çizmek gerekiyor.

Bu üçüncü ayak olmadan yürütülen siyaset, bize uzun süredir mevzi kaybettiriyor. İşçi mücadelelerinin, feminist hareketin, köle direnişlerinin her aşamasında bu tarz eylemlerin de kullanılmış olduğunu görüyoruz. Sürekli değil ama gerektiği yerlerde, darboğazlarda, diğer yöntemlerin soluğunun tıkandığı yerlerde. Kürt hareketi bunu yaptı. Gezi kısmen buydu, hayat durdu. Çok uzun bir süredir, devletlerin tam da bu üç ayağın bir araya gelmesini engellemekle iştigal ettiğini görüyorum. Hayatın, üretimin, tüketimin, derslerin, savaşların durmaksızın devam etmesi gerekiyor.

Peki Korona günlerinde hayat durdu diyebilir miyiz? Evet ve hayır! Çoğu insan için hayat  durdu; ama hayatı durduran toplumsal bir hareket değil. Zaten hayatı devam ettirmek için bazı şartlar ileri sürmüş, kazanımlar bekliyor değiliz. Hattâ aksine şu an yürümekte olan hayatı durdurma eylemleri bu sayede Fransa’da, Hindistan’da bastırılmış oldu. Dolayısıyla sonuçlar aynı gibi gözükse de mevzu eylemin içeriği, bağlamı, hazırlık süreci…

Toparlayayım.

Bu üç yöntem bir araya gelince mevzi kazanılacak, başarı sağlanacak diye bir kaide yok. Sonuç yine de mağlubiyet olabilir. Ancak bu üçünün birbirine destek olmadığı yerde, önceki yüzyıllarda ödenmiş bedellerin mirasından yemeye devam edeceğiz gibi duruyor.

*Bu yazıyla ilgili fikirlerinizi, katkılarınızı, eleştirilerinizi veya aklınıza gelen diğer yöntemleri bana maille ([email protected])  yahut mesela Facebook’tan iletebilirsiniz. Çok makbule geçer.

*

Kaynaklar: 

Dhawan, Nikita. 2014. “Affirmative Sabotage of the Master’s Tools:  The Paradox of Postcolonial Enlightenment.” Decolonizing Enlightment: Transnational Justice, Human Rights and Democracy in a Postcolonial World kitabının içinde, 19–78. Verlag Barbara Budrich.

Mitchell, Timothy. 2013. Carbon Democracy: Political Power in the Age of Oil. Londra: Verso.

Buzulların altındaki virüsler

Hepimiz hayatımızda gördüğümüz en kötü salgının içinde yaşamakta olduğumuzdan ilgilendiğimiz her konuda o salgının bir bağlantısını da görmeye çalışıyoruz. Evde oturup düşünecek vakti olanlar da yeni bir soruya kafa yoruyorlar: “Kutuplardaki buzullar eridiğinde altında kimbilir ne virüsler çıkacak?”

Ben ne virologum ne de tıp doktoru, bu nedenle ortaya çıkabilecek virüslerin ne derece ölümcül olabileceğini anlatamam. Ama bildiğim kadarı ile anlatılabilecek şeyler de bilimle bilim kurgu arasında bir yere düşüyor zaten. Bu salgın günlerinde karşımızdaki sorularla ilgili olarak kafam hep aynı kitaba gidiyor: Connie Willis’in Doomsday Book (Kıyamet Günü Kitabı). Kitap neredeyse bugün yaşadıklarımıza benzer bir konuyu ve soruyu ele alıyor. Geçmişten gelen virüsler ne derece tehlikelidir ve böyle bir virüs salgına yol açarsa neler olur? Okumamış olanlara tavsiye ederim, okumuş olanların da bugünlerde tekrar okumamasını.

Kitabın ana sonucu kutuplardaki virüsler konusuna da biraz ışık tutmaya yönelik: Günlük hayatımızda karşılaşacağımız ve normal mutasyonlar sonucu karşımıza çıkacak virüsler de en azından kutuplardakiler kadar tehlikeli olabilir. Bu gerçeğin de zaten tam ortasında yaşıyoruz. Gerçi önemli bir kısmımız insan yapısı olduğuna emin olduğumuz iklim krizinin doğal olduğunu iddia ederken bir kısmımız da doğal olduğunu bildiğimiz bir virüsün insan yapısı olduğunu düşünüyor. Ne olursa olsun, doğa inanılmaz bir çeşitliliğe sahip ve kendi kendine bırakıldığında her daim bu çeşitliliği artırmaya çalışıyor. Karşımızdaki bu virüs de doğanın çeşitliliğini artırmasının bir ürünü. Ortaya çıkacak bir sonraki virüs de bundan çok daha tehlikeli olabilir ve bunun için geçmişe ya da kutuplara gitmemize gerek yok.

Virüse kafayı takmak

Ancak kutuplar hakkında bilmemiz gereken ve virüslerden daha tehlikeli şeyler var. Kutuplar eriyecek olursa, buzulların altından kötü virüsler çıkabilir de çıkmayabilir de. Kötü virüsler çıkacak olsa bunlar birini hasta edebilecek kadar ortamda kalabilir de kalmayabilir de. Birine bulaşacak olsa o kişiyi hasta edebilir de etmeyebilir de. Bu hastalık normal bir soğuk algınlığı seviyesinde de olabilir, daha da kötü bir hastalık olabilir. Daha kötü bir hastalık olsa da yayılması zor olabilir ya da kolay olabilir.

Kısacası, kutupların erimesinde ortaya çıkabilecek virüslerin Kovid-19 ile kıyaslandığında başımıza çok daha büyük bir bela açma ihtimali konusunda konuşabilmek çok zor. Ama buzullara gitmeden şu ihtimali konuşabiliriz: Kovid-19 SARS ile aynı aileden. SARS Kovid-19 kadar bulaşıcı değil ama neredeyse 10 kat daha öldürücü. Diyelim bir sonraki mutasyonda, önümüzdeki 10-15 yılda, SARS kadar öldürücü ama Kovid-19 kadar da bulaşıcı bir virüs üredi. Ortaya çıkabilecek sorunları hayal etmek çok güç değil. Hatta buzulların altından çıkabilecek öldürücü bir virüs ihtimali ile kıyaslandığından bu SARS varyantı çok daha yüksek bir ihtimalle karşımıza çıkabilir. Bu nedenle buzulların altından çıkabilecek bir virüse kafamızı çok takmamamız gerekli.

Oysa böyle devam edecek olursak buzulların altından çıkacağı neredeyse kesin iki madde var ve bu maddelerin ikisini de gayet iyi tanıyoruz. İlki bildiğiniz gibi su. Dünyadaki buzulların hepsinin bugünden yarına erimesi mümkün değil ama küresel ısınmadaki 2 derece eşiğini aştıktan sonra bu buzulların eninde sonunda erimesini durdurmak artık mümkün olmayacak. Buzullar yavaş yavaş erise bile deniz seviyesinin bu yüzyıl içerisinde bir metreden fazla yükselmesi bekleniyor. Bu da küçük ada ülkeleri ile Bangladeş gibi büyük kısmı deniz seviyesine çok yakın olan ülkelerin çok ciddi sorunlar yaşaması anlamına geliyor. Eğer ülkemizdeki Suriyeli göçmen sayısının bir sorun olduğunu düşünüyorsak, Bangladeşli göçmen sayısı bundan en az 10 kat daha fazla olacak. Bir düşünün isterseniz.

Donmuş metana dikkat

Ama buzulların altından çıkacak diğer gaz çok daha ürkütücü. Kutuplara yakın bölgelerde, özellikle Sibirya’da toprağın 2-5 metre altında binlerce yıldır çürüyerek metan gazı oluşturmuş bitki kökleri var. Bu metan gazı donmuş toprağın içerisinde su buzu ile birlikte karışık bir şekilde çözülmeyi bekliyor. Bu toprağın sıcaklığı, ısınmayla birlikte suyun donma noktasının üzerine çıktığında bu metan gazı da hızla atmosfere karışacak. Metan, karbondioksit gibi bir sera gazı ama atmosferi ısıtma açısından baktığımızda bir metan molekülü bir karbondioksit molekülünden 23-25 kat daha etkili. Buzullar eridiğinde bu metan gazı da açığa çıkacak ve o zaman dünyanın ısınması bugünkünden çok daha hızlanacak.

Bunun daha önce de gerçekleşmiş olduğu düşünülüyor. 252 milyon yıl önce metan gazı aynı şekilde atmosfere sızdığında denizdeki canlı türlerinin %96’sı, karadaki omurgalı türlerinin de %70’i yok olmuş. Bu olaya Büyük Ölüm adı veriliyor. Bununla kıyaslandığında siz hala buzun altından çıkacak virüslerden mi çekiniyorsunuz? Bence buzun altındaki virüslere fazla takılmadan iklim krizine de Kovid-19’a verdiğimiz önemi vermenin vakti geçiyor bile.

Virüs kenti de çökertiyor

Mart ayı başında, “Savaş, Virüs ve Mültecilik, Göç” başlıklı yazının ilk paragraflarında “savaş” ve “virüs” terimleri üzerinde durmuş, ama asıl üzerinden durulacak konunun, “göç ve mültecilik” olacağını yazmıştım. Ancak “virüs” konusu öylesine dehşetli bir düşünce ve toplumsal davranış biçimi/ devlet zoru” halini aldı ki, virüs konusundan uzaklaşmak, mümkün olamadı ve göç konusu, geri plana kaydı.

Mesele hala önceliğini ve ideolojik egemenliğini koruyor. Hepimizin üzerine salınan dehşet, sindirme ve korku, başka bir düşünce ya da söz üretme olanağı bırakmıyor. Göç ve mültecilik sorunları da, en azından Ortadoğu, Türkiye ve savaşların farklı yoğunluklarda seyrettiği (Afganistan, Suriye, Filistin, ya da bazı Afrika devletleri gibi) ülkeler bakımından, bugünün konjonktürü olarak önemini koruyor, ama önceliğini kaybetmiş durumda. Bu nedenle, bu konuya mutlak geri dönmek gerekiyor; ancak yine ertelemek zorundayız galiba…

Gerçekte virüs, göç kavramının tam karşıtı bir durum yarattı. Her türlü yer değiştirme, virüs nedeniyle neredeyse bitti. Sadece uluslararası yolculuklar değil, ülke içindeki yolculuklar ve hatta kent içindeki küçük dolaşımlar bile durdu ya da bazı gruplar için yasaklandı.

Virüsü, doğal olarak, bir sağlık konusu olarak ve sağlık bakımından kayıplar ve kazanımlarla konuşuyoruz. Sağlık ile ilgili sorunlar giderek psikolojik sağlık, bir yerde kapalı kalan ve kendisiyle nasıl ilgilenebileceğini bilmeyen, hobileri-merakları, küçük gündelik yaşam projeleri olmayan bir toplum için, büyük bir sorun alanı oluşturmaya başladı. Kapatılmış insanlar en fazla mutfak hobileriyle ilgileniyor ve televizyon seyrediyor, belki biraz daha küçük bir grup, dergi-gazete-kitap okuyor, film seyrediyor, spor yapıyor ve bilgisayarından dünyayı izliyor. Telefonlar, görüntülü görüşmeler, eskisinden de önemli…

Krizin ekonomiye vereceği zarar ile kente vereceği zarar, aynı değildir.”

Virüs ile ilgili diğer tartışma konuları, biraz politika ve yasal düzenlemeler, biraz ekonomi ve belki çok az da ekolojik konular… Ekonomik konular, genellikle makro-ekonomik düzeyde tartışılıyor: Kriz ekonominin hangi sektörlerini ne biçimlerde vuruyor, finans ve kredi politikaları nasıl düzenlenecek, istihdam/ işsizliğin artışı ilgili sorunlar ve çalışma biçimleriyle ilgili düzenlemeler… Eğer biraz daha derinleşmiş bir bakış açısı varsa, “krizin ekonomik etkilerinin sınıfsal sonuçları, kadınlar ve çocuklar ve emekli olduğu halde çalışmak zorunda olan yaşlılar vb.” bakımından tartışmalar yapılıyor.

Bu yazı ise, kentler, virüsün kentler üzerindeki yıkıcı etkileri, özgür ve çeşitlenmiş kentsel toplumsal yaşam biçimini, dolayısıyla kentlerin kimliğini ve kendine özgü kültürünü oluşturan ögeleri ve etkinlikleri nasıl çökertmekte olduğu üzerinde duracak. Ekonomik kriz, önce en zayıf halkalarını sarsmaya başlar ve asıl kaybedenler, genellikle sermayeleri/ ekonomik birikimleri ve pazar payları en az, en marjinal olan işletmelerdir. Kısacası, bunlar küçük işletmelerdir.

Krizin “ekonomiye” vereceği zarar ile “kente” vereceği zarar, aynı değildir.

Ekonominin krizden çıkması ve yeniden eski “normal” işleyişine kavuşması, büyük ölçüde, büyük sermaye yatırımlarının ve finans sisteminin korunmasıyla sağlanacaktır. Oysa kenti yaşatan ve her şeyden önemlisi kent kültürünü ve her kentin kendine özgü kimliğini oluşturan ve besleyen kültürel etkinliklerin hepsi, ya ekonomi dışı kategorilerde (müzeler, konser salonları ve bazı durumlarda sergi salonları, konferans ya da kültürel etkileşimler için kullanılan küçük salonlar ve kültürel etkinliklerin sponsorları/ desteklileri vb. ile yürütülen sanatsal yaşam vb.) oluşurlar, ya da doğrudan küçük hatta çok küçük üretim türünde faaliyet gösteren işyerlerinde oluşurlar.

Ekonomik olmayan ‘işletmecikler’

Bir kent için önemli olan ve kentin kimliğinin inşasına katkıda bulunan işyerlerini şöyle bir düşünelim: Sekiz-on masalı restoranlar, küçük pub’lar ve biracılar, kafeler ve pastaneler, dondurmacılar, tatlıcılar-şekerciler, köfteciler ve yöresel yemek yapılan yerler, kitapçı dükkanları, sahaflar, edebiyat ve sanat kitaplarının yayınevleri, edebiyat ve sanat dergileri ya da bilim dergileri yayınlayanlar, müzik ile ilgili aletleri ve ürünleri satanlar, küçük zanaat üretimleri yapanlar ve daha çok turistlere yönelik işleri yaratanlar ve eksantrik malları üretenler. Ayrıca butik pansiyonlar ve küçük oteller, hamamlar, gümüş işi yapanlar, koleksiyonerler için çalışanlar, matbaalar, terziler veya moda atölyeleri, berberler, çiçekçiler…

Biraz daha düşünürsek, resim galerileri ve küçük, deneysel ya da alternatif tiyatrolar ve kabareler, küçük müzik holler ve ya küçük grupların müzik yaptığı yerler, inşaat sanayii için üretim yapan mimarlar, heykeltıraşlar ve seramikçiler, amatör işi sinema yapanlar ve deneysel sinema salonları, her alandaki yenilikçiler ve yeni girişimleri hayal edenler (…) hepsi, kapitalist işletmecilik mantığının oldukça uzağında ve amatör, kendi işyerlerini ayakta tutmaya çalışan küçük işyerleri ya da işlerdir. Ama eğer “kendi yağlarıyla da kavrulamazlarsa” hiçbiri yaşayamaz. Birlikte çalışan bir-kaç kişiyi de yaşatamaz.

Küçük üreticilerin, kentin büyüklüğüne göre binlercesi, belki de çok daha fazlası, çok küçük bir parasal sermaye, buna karşılık daha çok sosyal ve kültürel sermaye birikimi ve yatırımlarıyla, ince ağlarla örülü-zarif ve kimlikli kentsel bir doku oluşturur. Ekonomileri, kapitalist iktisat teorisine göre, her zaman sallantıdadır, işlerini bıçak sırtında götürülen “ekonomik” işletmelerdir. Ama her kentin kültürünü ilmek ilmek dokuyanlar, kentin bu küçük zanaatkarları ve sanatçılarıdır.

Paris’i de düşünseniz, kafeleri ve restoranlarıyla, tiyatro ve müzeleriyle, Berlin’i, hatta New York’u düşünseniz, hepsi ya kabareleri, küçük restoranları, kahve-likör, şarap, bira satılan binlerce küçük kafe/ pub’u veya müzeleri, toplumun beğenisine sunulmuş eserleri sergileyen ve daha çok kent kamusunun yararı için çalışan salonları ve müzik üretimi yapan küçük kulüpler aklınıza gelir. Operayı ya da büyük bir tiyatroyu düşünseniz, onlar bile genellikle bıçak sırtında yaşarlar.

Her kent, her gün, bu milyonlarca küçük katkının parmak uçlarında oluşur ve pırıltılar saçmaya başlar.”

Paris ya da Roma, Milano denilince, bir fabrikayı/ büyük ofisleri, ya da bankaları düşünmeyiz, yapıların özgün mimarisini, sokakları ve meydanları, ırmak kenarındaki peyzaj düzenlemelerini, kaldırımın üzerindeki küçük masaların uçuşan örtülerini ve sandalyeleri, şemsiyeleri hatırlarız. Kenti, kimliğini ve derinliğini üreterek var eden yerlerin hemen hemen hepsi, bu krize dayanamayacak güçsüzlükte ve “ekonomik” olmayan “işletmecik”lerdir.

Kentin kültürel yaşamının özgürce ve bütün çoğulluğu ve farklı renkleri ve dokunuşlarıyla oluşmasında güzel sanatlardan ve mimarlıktan, yeme-içme yerlerinden ve giyim tasarımcılarından ve satıcılarından, sinemacılardan-fotoğrafçılardan-grafiticilerden performans sanatçılarına kadar, her etkinlik, biriciktir ve üretildiği yer, kendine ait ayrıntılarla ve özelliklerle donanmış küçük bir doruk yaran bir birimdir. Bu küçük birimler genellikle, kendi sözlerini/ var olma biçimlerini, kent ortamındaki varlıklarını/ manifestasyonlarını önemsedikleri için vardır. Her kent, her gün, bu milyonlarca küçük katkının parmak uçlarında oluşur ve pırıltılar saçmaya başlar.

Onların yokluğu ya da cılızlaşması ise, kentin de ve kent kültürünün de zayıflaması, konjonktürel olarak yok olmaya yüz tutmasıdır. Biliyoruz ki, onlarla birlikte kaybolmaya başlayan (en azından bu kuşağın) yaşadıkları kentin kültürüne yaptıkları/ yapmaya çalıştıkları katkılardır. Kentte en önce eriyecek olan en narin ve en sırça tabaka, parayı önemsemeksizin merak ettikleri işleri yapanlar, yapmayı çok istedikleri şeyleri üretenler, ya da ayakta kalmayı ancak bu ölçekte üreterek becerebilenler, hayallerindeki etkinlikleri/ performansları kentin sahnesine koyanlar, bu kentte başka türlü yaşamayı anlamsız bulacak olanların yarattığı katmanıdır.

Devletin, virüs salgını nedeniyle destek olarak sunacağı yardım programları, büyük işverenlere sunulacak olan yardımlar, eğer politik olarak kayırmacı bir biçimde işletilecekse (ki bunun tersini beklemek, Türkiye için çok zor) bu destek paketlerinin getirebileceği yarar, küçük işletmeler için ya hiç oluşmayacak ya da önemsiz ve güvensiz olacaktır. Kısaca virüs, öncelikle, kentin bu küçük üreticilerini yok etmek üzeredir.

Devrimci kopuş ve ‘büyük temizlik’ olasılığı

Gerçi şöyle de düşünülebilir: Bir tsunami, bir gün ansızın, bütün ögeleri siler-süpürür ve yok ederse, kent her zaman yenilerini yaratır ve yapar. Ve belki de kentin bu boyutlarıyla yeniyi oluşturabilmesi için, ara-sıra böyle büyük yok edicilere/ krizlere ihtiyacı vardır.

Büyük devrimci bir darbe ve kopuş, ardından gelen büyük “temizlik” ve oluşacak boşluğun vaat edebileceklerinin nihilist veya anarşist bir hayal de söz konusu olabilir elbet…

“Kent ve kentin geleceği, virüsün kent (belki burada, ‘eski kent’, hatta ‘post-modern kent’ demek de olası?) üzerindeki yıkıcı etkisinin derecesine göre belirecektir” diyebiliriz.

Ancak bunu umut etmek için, bu düşünceyle birlikte oluşmaya başlamış ve oldukça kıvam bulmuş başka kentsel-toplumsal ve politik gelişmelerin varlığına ya da olgunluk düzeyleri ve yeni yaratıcılıkların beklentisini destekleyecek derecede güçlü ipuçlarına da sahip olmamız gerekirdi.

Oysa virüs sadece, kentin kültürel varlığının ve kimliğinin milyonlarca küçük parçadan oluşan dokusuna zarar vermiyor; bir yandan da dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde, Çin’den başlayarak Hindistan’da, ABD’de ve AB ülkelerinde ve Avrupa’da (Macaristan yeni OHAL yasasını parlamentosundan geçirdi bile) Rusya’da ve Türkiye’de, daha otoriter ve despotik (en iyi olasılıkla Peronist) merkezi devlet yapılarını ve onun tahakkümünü de oluşturuyor. Artık, 1984’den bile daha zifiri ve demir kapaklı kentlerde yaşamaya başladık.

Virüs/ virüsün getirdiği, karantinalı/ ev hapisli ve “sosyal mesafeli”, itaatli yeni durum, kentlerdeki demokrasinin, demokratik yaşam tarzı için gerekli olan kurumların, kentteki özgürlük, protesto ve direnişi olanaklarının ve bütünüyle insan haklarının kullanılabilir olmasını da baskılıyor, askıya alıyor, indirgiyor ve olabildiği kadar ezmeye çalışıyor. Karşı çıkışın ve devletin popülist politikalarının herhangi birine muhalefetin artık eylemli olarak olanaksızlaşması ve bunun neredeyse toplumun bütün kesimleri tarafından kabul edilmişliği, sadece bu günlere özgü ve geçici olabilir.

Ama içinde olduğumuz durumun karakteristikleri neler?

Önce distopyanın kurucu ögelerinin nasıl gelişmekte olduğuna göz atalım:

  • Kentlerin ayrıntılanmış, çeşitlenmiş ve kendine özgü meraklar ve kimliklerle son derece renklenmiş, işlenmiş kültürel dokularının, “kendiliğinden” ayakta kalamayacak hale gelmesi ve çökmeye başlaması, en marjinalinden başlayarak, sıra-dışı harika yaşamlarının/ kültürel etkinliklerin ve örgütsel yapıların sönümlenmesi,
  • Okula bile gitmeyen çocuklarıyla evlerine kapanmış ve korkmuş kent toplumları,
  • Virüs ya da başka bir “büyük felaket ya da seferberlik” nedeniyle merkezi iktidarların OHAL yasaları ilan ederek bütün yetkileri ellerinde toplaması,

ve

  • Küresel ısınmayla, toprakların ve suların ve gökyüzünün kirlenmesi, kaynakların tüketilmesi ve milyonlarca hektar ormanlarının yanması veya sanayileşmiş ormancılık ve tarıma açılması vb. ile dokusunun giderek kopmaya doğru yöneldiği bir ekolojik krizin gelmekte olduğunu anlamaya başladığımız bir gezegen…

Kent için, geleceğe dair, umutlu olmayı sağlayacak ne kalıyor elimizde?

Ancak bütün bunlara rağmen, yine de umutlu olabiliriz elbet.

Eğer çökmekte olan, aynı zamanda, kapitalizmin “neo-liberal” aşaması ya da bütünüyle kendisiyse ve dünyanın bütün halkları, ekolojik krizi ciddiye almaya ve özgür olmaya istekliyse, belki virüsten sonra, daha küçük ve daha temiz üretimlerle ve gezegenle daha barışık ve uyumlu, dayanışmacı ve daha komünal toplumlarda yaşamak için arayış tohumlarını da yeşertiyordur?

Yeniden yabanlaştırma: Salgın günlerinde yabani çözümler 2

Bundan birkaç yıl önce üniversitede verdiğim derslerden tatmin olmamaya başladım. Öğrencilerimin derslerime ilgisi iyiydi, hem onları hem de derslerimi çok seviyordum ama eksik olan bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Bunun huzursuzluğunu epey bir süre içimde taşıdım.

Yıllardır görüşmekte olduğumuz bir arkadaşımız anaokulu açmıştı. Onu ziyaretlerimizden birinde anaokulu öğrencilerine doğa eğitimi verme konusu gündeme geldi. Arkadaşımız bunun olup olamayacağını bana ve eski eşime sordu. ‘Düşünelim’ dedik. Kafama takıldı bu konu. İlk önce biraz yadırgamadım dersem yalan olur. Çok küçük yaştaki çocuklara neyi, nasıl anlatabilecektik? Biraz araştırdığımda genel olarak “orman okulları” olarak adlandırılabilecek uygulamanın Batı’da epey mesafe kat etmiş olduğunu gördüm. Türkiye’de de benzer girişimler filizlenmeye başlamıştı. Amerika merkezli Natural Start Alliance ağına katıldım. Yazışmaları, yayınları, deneyimleri takip ettim. Tartışmalara katıldım.

Bir süre sonra edindiğim bilgilere dayanarak ve Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un koşullarına uyabileceğini düşündüğüm ve adına Magna Natura (Muhteşem Doğa) dediğimiz çocuklar için doğa eğitimi sistemini geliştirdik. Arkadaşımızın anaokulunda bu sistemi denemeye başladık. İstanbul koşullarında çocukları doğal alanlara götürmek çok kolay olmuyordu ama biz bütün şartları zorlayarak, istisnai durumlar hariç derslerimizi açık ve doğal alanlarda yapmaya kararlıydık. Anaokulunun Ataşehir’de olmasının bir sonucu olarak derslerimizin büyük çoğunluğunu Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’nde yapıyor ve soğuk ve yağışlı havalarda bile çocuklardan çok güzel tepkiler alıyorduk. Aşağıdaki fotoğraf bir kış günü yapılan Magna Natura eğitimlerinden birinde çekildi.

 Aslında çocuklara neredeyse hiçbir şey anlatmıyor, sadece onlara doğayı deneyimlemeleri için rehberlik yapıyorduk. Çocukların doğayla temas halinde olduklarında gözlerine yayılan ışığı ve yaşama sevincini görebiliyorduk. Ve ne kadar çabuk öğrenip davranışlarına yansıttıklarını. İşte o zaman üniversite derslerimdeki tatminsizliğimin nedenini anladım. Üniversitede öğrencilerime pek çok şey öğretiyordum. Çoğunu, dersi geçmek için öğreniyorlar ve belki de sonra unutuyorlardı. Daha da önemli sorun, davranış değişikliğini o yaş grubunda yaratmanın son derece güç olmasaydı. Bazı öğrenciler dışarıda kalmak kaydıyla çoğunluk hiç değişmeden yoluna devam ediyordu.

O gün bugündür koşullar elverdikçe Magna Natura derslerine devam ediyorum. Çocuklar bir kere bile beni yanıltmadılar. Çünkü onlar henüz kültürel öğrenme sürecinin yıkıcı etkilerini yaşayıp özlerinden uzaklaşmamışlardı. Çocukların özü doğanın ta kendisiydi aslında ve doğada olduklarında kendilerini çok mutlu hissediyorlardı. Kapalı mekanlarda, okullarda, evlerde ya da alışveriş merkezlerinde, en yüksek teknolojik olanaklara ve konfora sahip olsalar bile aynı mutluluğu hissetmiyorlar ve sürekli bir tatminsizlik duygusuyla didişmek zorunda kalıyorlardı.

Yerlilere ‘kaçanlar’…

Geçen yazımda sözünü ettiğim George Monbiot’un Yaban Yaşamı kitabının sayfaları arasında gezinirken Benjamin Franklin’in İngiliz botanikçi Peter Collinson’a yazdığı mektuptan bir pasaja denk geldim. Olduğu gibi aktarıyorum:

Kızılderili bir çocuk bizim aramızda büyüdüğünde, bizim dilimizi öğrendiğinde ve bizim geleneklerimize alıştığında, kalkıp akrabalarını görmeye gitse ve onlarla birlikte keyfine göre gezip dolaşsa, hiçbir şey onu geri dönmeye ikna edemez, bu sadece Kızılderili oldukları için değil, insan oldukları için doğaldır. Bu şundan açıkça anlaşılıyor: Herhangi cinsiyetten beyazlar genç yaşta Kızılderililer tarafından esir alındığında ve bir süre onların arasında yaşadığında, arkadaşların fidyeyle onları kurtarıp İngilizler arasında kalmaya razı etmek için hayal edilebilecek bütün hoşlukları yaptıklarında bile, kısa sürede bizim yaşam tarzımızdan ve bunu sürdürmek için gereken çabalardan ve acılardan tiksinmiş ve ilk fırsatta yeniden ormanlara kaçmış, bir daha da geri döndürülememişlerdir.”

 “Yerlilere kaçmak” sömürge yetkilileri tarafından Yeni Dünya’ya hükmetme çabalarına en büyük tehditlerden biri olarak görülüyordu. Yerlilere kaçanlar takip edilip, yakalananlar bazen idam cezasına çarptırılıyor olmalarına karşın Avrupalılar savaşta kendilerini esir alan yerlilerle yaşamaya devam ettiler. Peki, neden?

Cevabı 1785 yılında Hector de Crévecoeur, Kızılderililere esir düşüp onlarla yaşayanlarla yaptığı görüşmelere dayanarak şu şekilde veriyor:

Alışkanlığın gücüyle sonunda bu yaban yaşam tarzına tamamen uyum sağlamışlar. Ben oradayken dostları onları kurtarmak için fidye olarak ciddi bir miktarda para gönderdi. Kızılderililer, eski efendileri, seçimi onlara bıraktılar… Onlar kalmayı tercih etti; bana söyledikleri sebep sizi çok şaşırtabilir: En kusursuz özgürlük, yaşama kolaylığı, genellikle bizi esir eden dertlerin ve içimizi kemiren endişelerin yokluğu… Binlerce Avrupalı Kızılderili olmuştu ve yerlilerden bir tanesinin bile kendi tercihiyle Avrupalı olduğunu gösteren bir örnek yoktur!”

Ne yazık ki günümüzde toplumsal açıdan yaban yaşamını uygulamalı olarak öğrenebileceğimiz topluluklar kalmadı ya da o kadar sınırlılar ki onlara ulaşma şansımız neredeyse yok gibi. Modern insan yaban yaşamının üzerinden buldozerle geçer gibi geçti ve bütün dünya insanlığını iç kemiren bir huzursuzluk ve sonu olmayan bir mutsuzluk duygusuyla baş başa bıraktı. Ancak yine de umutsuz ve çaresiz değiliz. Hala güzel bir gezegendeyiz; ormanlar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit bitki ve hayvan birlikte mutlu olmak için kollarını bize açmış bekliyor. İşimiz kolay değil ama ben nereden başlamak gerektiğini biliyorum: Çocuklardan, hiç kuşkusuz çocuklardan.

Nasıl mı?

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim. Beklerim…

İki fotoğraf çok anlam

Birçok şeyin değişmesi gerektiğini yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Artık eski normallerimiz birer birer ortadan kalkacak gibi görünüyor. Bunun yanında eski alışkanlıklarla yapılan salgın sonrası planların yazılı olduğu defterlerin de sayılı yaprakları kalmış gibi. Çoğumuz hala olan bitenin tam olarak ne olduğunu anlayamıyoruz. O kadar ciddi bir bilgi bombardımanı var ki gerçeğin ne olduğunu görebilmek adeta bir keşfe dönüşmek üzere. Aşırı bilgi aynı zamanda bilgiye erişememe ya da gerçeğin ne olduğunun anlaşılamamasına neden oluyor. Nasıl ki aşırı sulama bitkilerin ölmesine neden olabiliyorsa aşırı bilgi de gerçeğin ölmesine neden olmak üzere.  Gerçeğin farkına varmanın zor olduğu ortamda mevcut durumun anlaşılması da imkânsızlaşır. İşte salgın sonrası sanki her şey olağan seyrine tekrar dönecekmiş gibi planlar yapılmasının asıl nedeni de bu! Durumun anlamının kavranamamış olması.

Şu sıralar dolaşımda olan ve durumun ne olduğunu ve olmadığını anlatan iki fotoğraf var. Birincisi Santiago/Şili’den. Şili’deki protestolar esnasında birçok yerde görünen bu yazının anlamı ise aşağı yukarı “Normalimize geri dönmeyeceğiz çünkü eski normalimiz problemin ta kendisi” şeklinde.

Peki, nedir problemin kaynağı olan eski normalimiz? Yaşam tarzımız mı? Ekonomik sistemimiz mi? Siyasal sistemimiz mi? Yoksa hepsi birden mi?

Evet, hepsi birden. Hem de hepsinin birden birleşimi. Birbirini besleyen ve doğadan kopalı çok olmuş bir arızalar manzumesi. Adına ne dersek diyelim. Hepimizin pay sahibi olduğu ancak %1 olarak nitelendirilen servet sahiplerinin asıl pay sahibi olduğu arızalar bütünü. Henüz daha bununla hesaplaşmayı akıl edemiyoruz çünkü başta da söylediğimiz gibi, daha gerçeği henüz keşfedemedik. Bu gidişle keşfetmemiz için çok daha trajik bir zaman diliminden geçmemiz gerekecek gibi. İşte doğayla olan ilişkimizin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu yıkıcılığa neden olan normallerimizin tarihsel seyri, keşfetmemiz gereken gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Önemli olan şartlar olgunlaştığında bu gerçeği görecek bir ışığın çakması. Ancak bunun nasıl ve ne zaman olacağına dair bir öngörü, yapılamayacak kadar fazla değişkenin etkisi altında. Belki de bu salgın, durumun farkında olmayan ve olayın vahametini ekonomik göstergelere indirgeyerek gidereceğini zanneden erkin küresel olarak ciddi bir sarsılma yaşamasına neden olacak. İşte o zaman eski normallerimizin kötülüğünün de farkına varmaya başlayacağız.

Doğa cezalandırmaz, dönüştürür

Peki, bu farkındalık oluştuğunda iş işten geçmiş olmayacak mı? Olacak, olmalı da! Çünkü geçecek olan o iş de aslında eski normalin kendisi olacak. Belki o zaman zincirlerimizden kurtulabilir ve bir alternatife yönelmeye mecbur kalabiliriz.  Ancak bunun basit ve kolay olacağını beklememek de yararımıza. Bedel ödemeden hesap vermeden eski normallerimizden kurtulamayacağız. Bu da bir gerçek. Peki, bedel ödememiz gerekiyorsa bu durumu da hak etmiş olmuyor muyuz? Bana sorarsanız hak ettiğimiz şey tam olarak bu değil. Hak ettiğimiz şey daha başka. Doğaya dönüş. Bu olmadan gerçekleşen tüm yıkım eski normalin zaman içerisinde tekrar ortaya çıkmasına da zemin hazırlayacaktır. Hak ettiğimiz şey, durumun farkına varmak. Farkına varmadan ödeyeceğimiz bedel olsa olsa cezalandırma olur ki bu da doğanın kitabında pek yazmayan bir olgu. Doğa cezalandırmaz, doğa dönüştürür.

Genetik evrimimizin yanında gerçekleşen davranışsal evrimimiz bu dönüştürücülüğün bir kanıtı. (Bu konuda Richard Dawkins’ten daha detaylı bir okuma için tıklayın)  Bu dönüşümü ya yaşayacağız ya da birbiri ardına gelecek olan felaketlerle acı çekmeye devam edeceğiz. Üstelik sorumlusu olduğumuz bu yıkımların yıktığı sadece biz de olmayacağız. O sebeple insanın kendisini virüs olarak niteleyip salgınları da insanın yarattığı tehlikenin ilacı olarak görmek hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Zarar verdiğimiz sadece biz olmuyoruz. İnsanın kendisine spesifik bir yok oluş ne yazık ki mevcut değil. Uzun vadede etkisi azalsa da, ortaya çıkan bu tarz pandemilerin sadece insanı terbiye edeceğini düşünmek yanılsamadır. Kısa vadede etrafındaki tüm çevrede de ciddi bir yıkıma neden olacağı aşikardır. Bakmayın siz sokağa çıkma yasaklarının birçok ekosistemi canlandırdığı iddialarının dolaşımda olmasına, çoğunluğu sadece bir viralden ibaret. Sokağa inen yaban domuzunun ya da yaban keçisinin derdi beslenmek. Yoksa kendine yeni habitatlar bulduğu için değil. Hatırlayın üçüncü havalimanı yapılırken boğazdan yüzerek kaçmaya çalışan yaban domuzlarını. İşte onlar insandan kaçıyorlardı. Şimdi de insanın olmadığı zamanda açlıktan ölmemek üzere yiyecek bulmak için çaresizce caddelerdeler. Hem de insandan başka hiçbir canlının ayak uyduramayacağı beton yığınları arasında. Sizin canlanma olarak gördüğünüz aslında bir can çekişme.

Nitekim İngiltere’de geçtiğimiz hafta dolaşıma giren bir fotoğraf, yazının başında belirttiğimiz ve gerçekliğin ne olmadığını anlatan şeye işaret ediyordu. Sahte bir twitter hesabı Yokoluş İsyancıları’na atfen bir ifadenin yer aldığı afişlerin olduğu bir görsel paylaşmıştı. Olayın inkâr ya da reddedilmiş olması yaklaşımın sakatlığından bir şey eksiltmiyor. Çünkü burada konu Yokoluş İsyancıları değil, konu bu fikri yaklaşım.

Zaten konunun iç yüzü şurada anlatılıyor. Yokoluş İsyanı hareketinin sahip olduğu potansiyele yönelik yapılan bu tahripkar girişim aslında yeni bir fikri içeriğin anlatımı değil. Çok eski zamanlardan beri var olan bu sakat görüş bir anlamda çözümü herkesi bir kod satırına dönüştürüp hastalık kontrolü yapmakta gören otoriterliğin ekofaşist bir yansımasını anlatıyor adeta. Konuyu da bu bağlamda değerlendirmek bizi sanki Yokoluş İsyanı’nın bir görüşünü tartışıyor olmak gibi yanlış bir alana girmekten de uzaklaştırıyor.

Çözüm sistem değişikliğinde

Olayı otoriterlik ekseninde tartışmazsak, bu provakatörlüğü yapanların amaçlarının altında yatan şey olan çevreciliğin ırkçılık ve faşizm ile fikirsel bir bağı olduğu izlenimine hizmet edecektir. O yüzden yok öyle yağma. Yağma şurada var: Çin gibi otoriter bir ülkenin demir yumruk ile bu salgını kontrol ediyor oluşunu bu işin çözümüymüş gibi sunmakta!  Sorunun kaynağı olan yönetim, üretim ve tüketim sistemini revize etmek ya da alaşağı etmek ile hiç ama hiç ilgilenmeyen bir yaklaşımı iyi örnek ya da güzel yaklaşım olarak sunmak ciddi başka problemlerin de ortaya çıkmasına neden olabilir. Karşıtı olan sürü bağışıklığı anlamsızlığını nasıl zırvalık olarak niteliyorsak, insanların farklı renkler altında sınıflandırıp sosyal alanları içerisinde kontrol altında tutmak, uzun vadede norm haline gelme potansiyeli olan bir olağan üstü hal politikasına işaret etmektedir.

Çözümü henüz olmayan ve uzun süre de olacak gibi görünmeyen bir sürecin uzun vadede sosyal ve siyasal sistemi dört duvar arasına sıkıştıracağını görmemiz gerekiyor. İnsanların yaşamsal eski normallerini ortadan kaldırırken olması gereken yeni normaller yerine otoriter bir hukuksuzluklar normallerini uygulamaya sokmak uzun vadede çok daha büyük bir otoriterliği doğuracaktır. Çözüm ne otoriterlikte, ne de mevcut ekonomik sistemin yıkılmaması için uygulanan kapitalist kısıtlı kontrolde! Çözüm, sorunun kaynağı olan eski normallerin yerine yeni bir sistem ve yaşam tarzı arayışında. Ciddi bir sistem değişikliği yaşanmaz ise bir sonraki büyük felaket, bulunduğumuz çevrenin kısıtlı yaşanabilirliğini de ortadan kaldırma riskini taşıyor. Bu tehlikenin nedeni de iklim krizi ve beraberindeki kontrolü imkânsız olaylar zincirinde yatıyor. Tek çözümü de şu: İklimi değil sistemi değiştir. İnsanı değil yaşam tarzını mahkûm et.

Yazıyı Thomas Hobbes’un şu tespitiyle bitirelim:

Auctoritas non veritas facit legem.

Yasayı yapan otoritedir, hakikat değil.

Korona günlerinde İLO standartlarını hatırlamanın tam zamanı

Dünya Sağlık Örgütü’nün (World Health Organisation-WHO) küresel virüs tehdidi karşısında önlemlerin ulusal ölçekte alınacağını ilan etmesi, bu önlemlerin devletlerin karakteristik özelliklerine göre şekilleneceğinin de işaretiydi. Böylece bir süredir “şirket gibi” yönetilen Türkiye kendi tarzını yaşamaya başladı. Yurttaşların gönüllü karantinaya davet edilmesini hükümet tarafından şirketlerin sosyal sorumluluk (Corporate Social responsibility-CSR) projelerini andıran bir bağış kampanyasının başlatılması izledi. Bu kampanya ile emekçiler birer ihtiyaç sahibi haline getirilirken vaadedilen ödemelerin yapılacağı adresleri ne zaman ve nasıl bulacağı ise meçhul.

Lakin salgının  durdurulması için işe fiilen gitmesi gereken ve/veya iş arayışı içinde olan dolaşımdaki milyonlarca insanın geçim derdine ivedilikle çare bulunarak ülke çapındaki karantina sürecine dahil edilmesi gerekiyor. Durumdan vazife çıkaran sivil toplumun temsilcileri, sendikalar, meslek odaları dolaşımdaki bu nüfusun temel ihtiyaçların karşılanarak genel karantinanın ilan edilmesi için hükümetin atması gereken adımları açıklayarak bir imza kampanyası  başlattı ; Sosyal Bilimciler de kamuculuk, planlama ve toplumsal dayanışma zemini oluşturmaya dönük  22 maddelik bir çağrı metni yayımladı. Ne var ki, siyasi iktidar sivil toplumdan gelen bu uyarı ve talepleri dikkate almayarak süreci krize çevirdiği gibi bugüne dek T.C. Devleti kimliğiyle imzalanmış olan Uluslararası Çalışma Örgütü (International Labor Organization-ILO)  sözleşmelerini de ihlal etti.

Herhangi bir ülkenin, emeğin insani koşullarını benimsememesi, kendi ülkelerindeki durumu iyileştirme isteğinde olan diğer ülkeler için bir engel teşkil edecektir.” ILO

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı karışıklık ortamında, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve sosyal adaletin sağlanması adına Birleşmiş Milletler tarafından üst düzenleyici örgüt olarak kurulan ILO’nun 1932 yılından beri üyesi olan Türkiye, 55’i yürürlükte olan 59 sözleşme imzalamıştır. Bu bilgileri edinebileceğiniz ILO Ankara temsilciliğinin web sitesine girdiğinizde karşınıza ilk olarak dünya genelinde tüm insanların aynı gemide olduğunu hatırlatan ILO’ya ait şu söz çıkar: “Herhangi bir ülkenin, emeğin insani koşullarını benimsememesi, kendi ülkelerindeki durumu iyileştirme isteğinde olan diğer ülkeler için bir engel teşkil edecektir.”

Tabii, korona günlerinde sözün önemini daha iyi idrak ederken aklınıza küresel salgın ortamında çalışma yaşamının nasıl düzenleneceğine dair küresel mücadelenin ipuçlarını aramak gelmiş olabilir. İşverenlere ve çalışanlara düşen görev ve sorumluluklar minvalinde mesajların ağırlık kazandığı Türkçe sayfada aradığınızı bulamadığınız için benim yaptığım gibi ILO’nun kendi sayfasına yönelme ihtiyacı da duyabilirsiniz. İşte,Türkçe sayfada göremediğiniz İngilizce ILO Standartlarına dair Covid 19 raporu karşınızda!

Sözleşmeler imzalanıyor ama…

23 Mart 2020 tarihli ILO Standartları ve Covid 19 adlı raporun en önemli özelliği içeriğin üye ülkeler (Türkiye dahil toplam 187 ülke) tarafından yürürlüğe konmuş ya da meclisten onay bekleyen standartlara dayanıyor olması. Zira bu tür sözleşmelerin işlevselliği meclisteki siyasi partilerden sendikalara, basına kadar tüm baskı grupları tarafından tartışılmayı hak etmesiyle yakından ilgili. Nitekim ILO’nun önemini özellikle yaşanmış olan iş kazalarından sonra atılan adımlar gösterir. Hatırlarsanız, 2014 yılında 301 madenciyi yitirdiğimiz Soma maden kazasının ardından madenlerde “yaşam odalarının” kurulmasını şart koşan sözleşmenin imzalanmamış olduğu anlaşılınca baskı grupları devreye girmesinin de etkisiyle  2006 tarih ve 187 sayılı İş Güvenliğini ve Sağlığını Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi kabul edilmişti. Benzer şekilde madencilik ve inşaat sektörlerinde meydana gelen kazalar sonrasında da işverenlerin önlemleri almada kusurlu olduğu anlaşılınca 1988 tarih ve 167 sayılı İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi ile 1995 tarih ve 176 sayılı Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi 23 Mart 2015 tarihinde kabul edilmişti. Şimdi bu durumu tersten yani yürürlükte olan sözleşmelerin etkinleştirilmesi gereği üzerinden düşünelim.

ILO’nun Covid 19 salgını ile mücadeleye yönelik yayımladığı bu raporun amacı genel hatlarıyla işsizlik sorunlarının giderilmesi ve geçim kaynaklarının, gelirin dengelenmek suretiyle ekonominin düzene sokulması… Bu amacın gerçekleştirilebilmesi için ise iş sürekliliğinin korunarak iktisadi ve finansal politikaların devreye sokulması, Türkiye tarafından 13 Aralık 1977’de yürürlüğe konmuş olan 122 sayılı İstihdam Politikası Sözleşmesi gereğince öneriliyor. Yine; tam ya da kısmi gelir kaybının oluşmasına karşılık hükümetlerin ücret ödemelerinin devam ettirilmesi, iş sözleşmesinin feshi halinde işçinin alacak ve haklarının tazmininin sağlanması Türkiye’de 29 Mart 1961’den beri yürürlükte olan 95 sayılı Ücretlerin Korunması Sözleşmesine dayandırılarak tavsiye ediliyor.

Bununla birlikte hükümetlere işverenlerin işin ifası nedeniyle ve iş süresince çalışanlarının risklere maruz bırakmaması için işçilere her türlü koruyucu ekipman ve malzemeyi ücretsiz şekilde temin etmekle yükümlü olduğu Türkiye’nin 1981 yılında imzalayarak 22 Nisan 2005’te yürürlüğe koyduğu 155 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği ile Çalışma Ortamına İlişkin Sözleşme gereğince öneriliyor. İlaveten Türkiye açısından yürürlükteki sözleşmelerin referansıyla atılması mümkün adımlardan bir diğeri de Covid 19 krizi ortamında işçinin iş akdinin işin niteliği, işçinin eylemleri ya da  operasyonel gerekçelerle fesh edilemeyeceği; işçinin hastalık ya da ailevi nedenlerle geçici devamsızlık göstermesi halinde de iş akdinin fesh edilmeyeceği… Ki Türkiye de bu tavsiyeye dayanak oluşturan 158 sayılı Hizmet İlişkisine Son Verilmesine ilişkin Sözleşme’yi 4 Ocak 1995’te yürürlüğe koymuş bulunuyor.

Baskı yapma görevi

ILO bu raporla Covid 19 ile mücadele sürecinde işverenlerin ekonomik, sağlık ya da sosyal nedenlerle iş akdi feshedilen ya da ücreti düşürülenlere işsiz bırakılmalarından doğan tüm haklarının ödenmesi gerektiğini de hükümetlere hatırlatıyor. Ne var ki bu önerinin dayandırıldığı 168 sayılı İstihdamı Geliştirme ve İşsizliğe Karşı Koruma Sözleşmesi’ni Türkiye imzalamışsa da mecliste onaylatmadığı için sözleşme yürürlükte değil. Eğer Türkiye bu sözleşmeyi imzalamış olsaydı misal geçenlerde medyada yer alan koronavirüse yakalandığı için sağlık personelinin ücretinin yarıya indirilmesi gibi durumlarda bu tavsiye kararına uyulması istenebilirdi. Tıpkı  122, 95, 155 ve 158 Sayılı sözleşmelere uyulması yönünde hatırlatmalar yapılabileceği gibi…

Bugün karşımızda TÜİK’in 2020 verilerine göre toplam 83 Milyon nüfus içinde ücretli ya da yevmiyeli işçi konumundaki 19 Milyon 216 bin işçinin hastalanmayı göze alarak işe gittiği gibi bir gerçek var. Salgına %13 seviyelerindeki işsizlik ve %50’lere varan yüksek enflasyon ortamında yakalanan Türkiye’de kapanan işyerleri nedeniyle işsizliğin daha da artarak geçim şartlarının zorlaşacağı da malum.

Ne var ki nüfus içi dolaşım sürdükçe salgın durmayacağı için bildiğimiz neoliberal umursamazlığın işçiyi, emekçiyi hor görmeye devam etmesi artık mümkün değil. Bu nedenle gönüllü karantinasını yaşayan bizlerin emekçinin salgın ortamında çalışmama hakkına, ücretli izin hakkına; işsizin, yoksulun, mültecinin barınma ve diğer temel ihtiyaçlarının giderilerek sağlıklı yaşam hakkına kavuşması için daha talepkar ve ısrarcı olması gerekiyor. Zira öyle bir radde ki bu, 2020 yılı için mega projelere 18,8 Milyar TL garanti ödemesi bulunan siyasi iktidarın önceliklerinde değişikliklik yapması elzem!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

İstanbul Bienali’nden her cuma iki film

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 1987 yılından beri düzenlenen İstanbul Bienali, daha önce İstanbul Bienallerine katılan sanatçılarla işbirliği yaparak her hafta iki sanatçı filmini yedi günlüğüne ücretsiz olarak dijital erişime açıyor. Küresel koronavirüs salgını nedeniyle bugünlerde eve kapanan sanatseverler otuzu aşkın filmin yer aldığı seçkiyi 3 Nisan’dan itibaren İstanbul Bienali’nin web sitesinden ve İKSV Vimeo hesabı üzerinden izleyebilecek.

Her cuma iki yeni sanatçının filmlerinin dijital erişime açılacağı seçkinin ilk haftasında 13. İstanbul Bienali sanatçılarından Basim Magdy’nin Dünyayı Anlamak İçin 13 Temel Kural filmi ve 15. İstanbul Bienali sanatçılarından Volkan Aslan’ın Evim Evim Güzel Evim filmi yer alıyor. Filmler 3-10 Nisan tarihlerinde izlenebilecek.

İstanbul Bienali’nin takip eden haftalarda erişime açacağı seçkide Halil Altındere, Francis Alÿs, Volkan Aslan, Ozan Atalan, Alper Aydın, Rossella Biscotti, Kristina Buch, Vajiko Chachkhiani, Jonathas de Andrade, Elmas Deniz, Jonah Freeman & Justin Lowe, Jorge Galindo & Santiago Sierra, Theaster Gates, Suzanne Husky, Pierre Huyghe, Emre Hüner, Rashid Johnson, Armin Linke, Maider López, Basim Magdy, Melvin Moti, Georgie Nettell, Erkan Özgen, Zeyno Pekünlü, Cheng Ran, Mika Rottenberg, Pelin Tan ve Anton Vidokle, Kaari Upson, Adrián Villar Rojas ve Phillip Zach gibi sanatçıların filmleri yer alıyor.

 

Filmmor çevrimiçi gösterimlere devam ediyor

Koronavirüs salgını nedeniyle festivallerini iptal eden Filmmor internet üzerinden çevrimiçi film gösterimlerine devam ediyor.

Çevrimiçi festival kapsamında dün Türkiye ve Yunanistan halklarının birbirine bakışını konu alan, Nefin Dinç’in yönetmenliğini yaptığı Öteki Kasaba adlı film yayınlandı. Film bugün 16.00’ya kadar şu linkten izlenebilecek.

Filmler her akşam saat 16.00’da yayınlanıyor ve 24 saat boyunca ücretsiz olarak izlenebiliyor.

18. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali‘nin 16 – 28 Mart tarihleri arasında yapılması planlanıyordu.

 

 

Yeni korona kısıtlamaları: 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı, 31 il araç giriş çıkışlarına kapalı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın ardından koronavirüs salgını nedeniyle alınan yeni tedbirler hakkında açıklama yaptı. Bilim Kurulu’nun kendisine önerdiği yeni önlemleri sıralayan Erdoğan, 65 yaş üzerin vatandaşların ardından hasta olsa da semptom göstermeyebilen 20 yaş altı bireylere sokağa çıkma kısıtlaması getirildiğini söyledi.

Erdoğan maske kullanımının da bundan böyle market ve pazar yerleri ile kalabalık alanlarda zorunlu hale getirildiğini söyledi. Alınan kararların bu gece yarısından itibaren hayata geçirileceğini ifade eden Erdoğan, sağlık malzemesi ve gıda maddelerinin üretiminde sıkıntı olmadığını da belirtti.

Türkiye’nin krize en hazırlıklı ülkelerden biri olduğunu öne süren Cumhurbaşkanı, halktan beklentilerinin kendi karantinasını kendi uygulaması olduğunu, ancak buna uyulmadığı görüldüğü için yeni tedbirler aldıklarını kaydetti.

Alınan yeni önlemler şöyle:

  • 30 büyükşehir ve akciğer hastalıklarının yoğun görüldüğü Zonguldak 15 gün araç giriş çıkışına kapatılacak.
  • 20 yaş altı gençler sokağa çıkamayacak.
  • Pazar yeri ve market gibi insanların toplu halde bulunduğu tüm alanlarda maske takılması zorunlu olacak.
  • Sokaklar dahil tüm kamuya açık mekanlarda kalabalık oluşturacak şekilde bir arada bulunulamayacak.

İkazlara uymayarak aksi davranışlar sergileyenlere gereken idari ve adli cezalar uygulanacaktır” ifadesini kullanan Erdoğan, tedbirlerin gerekli görülmesi durumunda İl Pandemi Kurulları tarafından artırılabileceğini vurguladı.

Kampanyada 1 milyar 61 milyon TL toplandı

Cumhurbaşkanı, alınan önlemlerden etkilenen kesimlere destek olmak için başlatılan kampanyada yeni bir destan yazıldığını da ifade ederek, “Kampanyanın 3. gününde SMS hariç, yaklaşık 304 bin kişi ve kuruluşumuz 1 milyar 61 milyon liralık yardım yaparak, kardeşliğimizin gücünü göstermiştir” diye konuştu ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nu eleştirdi.

Erdoğan, konuşmasının sonunda koronavirüs yüzünden hayatını kaybeden İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu’nun adının Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne verileceğini söyledi.

 

Sağlık Bakanı: Koronavirüsten ölenler 415’e, vaka sayısı 20.921’e çıktı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Bilim Kurulu toplantısının ardından Türkiye’deki koronavirüs salgınındaki son duruma ilişkin açıklama yaptı. “Genç nüfusun hareketliliği en zayıf noktalarımızdan biri” diyen Koca, “Bilim kurulumuz salgının riskle seyrettiği yerlerde daha sıkı tedbirler alınması için kararlar aldı” ifadesini kullandı. Koca bu tedbirleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın duyuracağını söyledi.

En çok vaka ve kayıp İstanbul’da

Koca’nın açıklamalarına göre, son 24 saatte koronavirüs nedeniyle 69 kişi daha hayatını kaybetti; böylece ülke genelinde toplam can kaybı 425’e yükseldi. Yine son 24 saatte tespit edilen 2 bin 786 yeni vaka ile toplam enfekte kişi sayısı 20 bin 921’e ulaştı. Bakanın duyurduğu rakamlara göre, İstanbul’da 12 bin 231, İzmir’de 1105, Ankara’da 860, Konya’da 601, Kocaeli’de 500 vaka var. 56 ilde virüs nedeniyle vefat yaşandı.

Bakan ayrıca 1251 hastanın yoğun bakımda, 867’sinin solunum cihazına bağlı, 484 hastanın da iyileşerek taburcu edildiği bilgisini verdi.

Fahrettin Koca, “Şehirler arası hareketliliği daha fazla kısıtlayıcı tedbirlere ihtiyaç var. Başta İstanbul olmak üzere sokak hareketliliği beklenen düzeye inmedi” dedi. Ölenlerin yüzde 78,7’sini 60 yaş üstü kişilerin oluşturduğunu söyleyen Bakan, “50 yaş üzerindeki vefat sayısının giderek daha artmış olduğunu ve özellikle erkek oranının kadınlara göre yüksek olduğunu gördük” diye konuştu. Bakan Koca, hayatını kaybeden sağlık çalışanları için ise “Benim de gönlümden şehit olarak geçmeleri yatar. Önümüzdeki günlerde gündeme gelebilecek bir konu” ifadelerini kullandı.

Maske önerisi

Bilim Kurulu’nun hastalık belirtisi olanların ve market ve pazar yeri gibi ortamlarda herkesin maske takmasını önerdiğini belirten Koca, buşaşunları söyledi:

“Bir kişinin ortalama 2,6 kişiye bulaştırdığını biz biliyoruz. Nereden? Çin’in bilgisi. DSÖ’nün bilgisi. Kendi vakalarımızın analizlerini yapıyoruz. Bizim gördüğümüz İstanbul için söylüyorum, filyasyon dediğimiz analizde bir kişinin bulaştırdığı kişi sayısı 16. 2,6 değil. ”

Virüsün havada kalmasıyla ilgili yapılan araştırmaların detaylarını bilmediklerini anlatan Bakan, “Ancak bulaşıcılığın çok yüksek olduğunu, 1 metreden sonra etkisi olmaz gibi durumdan farklı olduğunu söylebilirim” dedi; umreden gelenlerle diğer ülkelerden gelenler arasında virüsü bulaştırma açısından oransal bir fark olmadığını kaydetti.

Farklı bir kurul 

Bakanın açıklamasına göre, bir Bilim Kurulu üyesinin koronavirüs testi pozitif çıktı. “Bu ortamda da şu an bu virüs olabilir. Bilim Kurulu üyelerinde de pozitif olabilir. Bir arkadaşımızın durumunun böyle olduğunu söyleyebilirim. Fakat isim söylememi beklemeyin” diyen Koca ayrıca, önümüzdeki dönemde psikolojik ve sosyolojik ve din sosyolojisi yönüyle farklı ve yeni bir kurulu oluşturmak için hazırlık yaptıklarını kaydetti.

Fahrettin Koca bir soru üzerine, infaz düzenlemesi kapsamında cezaevinden tahliye edileceklere yönelik gerekli planlamanın yapıldığını bildirdi. Koca son olarak çağrı yaparak, herkesin mümkünse evinde kendini izole etmesini ve zorunlu olmadıkça dışarı çıkmamasını istedi.