Ancak iki günlük bir sokağa çıkma yasağı ilan edildi diye iki saat öncesinde binlerce vatandaşın itiş kakış fırınlara, marketlere saldırması, yumruk yumruğu kavgaların çıkması, bunca derdin yanında bir de kendi canını ve başkalarınınkini hiçe sayması neyi gösterir?
“Vatandaşın devlete güvenmediğine” diyeceksiniz, biliyorum. Çünkü gece yarısına doğru sokakları dolduranlar muhtemelen yasağın kalıcı olacağını ve hazırlıksız yakalandıklarını düşünüyorlar. Bir arkadaşım şöyle bir mesaj paylaşmış: “Haberi duyar duymaz karşıdaki küçük market açıktı, hemen fırladım ve ne bulduysam aldım. Bir dakika içinde arkamda kuyruk oluştu.”
Vatandaş yasağın iki günle sınırlı kalmayacağını düşünüyor. Ancak anlaşıldığı kadarıyla bu güvensizlik karşılıklı. Devletin de vatandaşına hiç güvenmediği çok açık.
Bakan’ın her akşam yaptığı açıklamada sanki dilinin altında bir şey var. Konuşmasında vatandaşlara sözlerimi dinleyin çağrısı yapıyor. Ama yasaktan söz etmiyor. Belli ki bir panik ihtimaline karşı duyurunun geç saatlere kalması amaçlanıyor. Ama bu daha tehlikeli değil mi?
Birkaç gün önce, güneş yüzünü gösterince polisin yeşil alanda yürüyüş yapan bir çifti siren çalarak kovaladığına tanık oldum. Hoparlörden “kaçma, gel buraya” diye anons yapılıyordu. Ürkütücü bir durum. Peki suç bunun neresinde?
Bu hafta sonu yasağının da bir “teftiş yasağı” olabileceğini düşünüyorum. Yasak hafta sonu ile sınırlıysa, ne amaçlanıyor? Pazartesi sabahı gene toplu taşıma araçları, işyerleri kullanacaksa? Askerlikte komutan teftiş yaptığında gösterilmek için dolapta saklanan, kullanılmayan diş fırçası, sabun, havlu, yastık kılıfı, çarşaf vardır ya onlar gibi. Dolaplarda dokunulmadan dururlar. Kullanılmak değil, itaat edildiğini göstermek için saklanırlar. Yasağın gerekçesi şu olabilir: “Havalar güzel, vatandaş evde durmayacak, gezmek için parklara gidecek. Sonra bu görüntüleri televizyonlar verecek. Bunu gören büyüklerimiz de vatandaş itaat etmiyor diyecek. Belki de yasağın nedeni hafta sonu, güzel havalarda devlet otoritesinin çiğnenmediğini göstermek. Normalde vatandaşlar virüs kaparlarsa yapacak bir şey yok. Ama devlet otoritesini dinlemediklerini gösteriyorlarsa, işte ona müsaade edilemez!”
Mevcut yapılar ne kadar güvenilir?
Toplulukların devlet kurumlarının belirlediği “rasyonel akıl” ile ilişkileri hiç şüphesiz her zaman üzerinde düşünülmesi gereken dikkat çekici bir konu olmuştur, Türkiye’de. Salgınla ilgili ortaya konan önlemler paketinin ilk maddelerinden biri de KDV indirimi yapılarak uçak biletlerinin ucuzlatılması ve seyahatlerin teşvik edilmesiydi. Sorunu çözdüğünü zannettiğimiz yapıların sorun yaratıcı olduğunu görüyoruz.
Cumhurbaşkanı “görünmeyen bir düşmanla savaşıyoruz” dedi, son açıklamasında. Peki bu görünmeyen düşman bir virüs mü, yoksa onu bir felakete çeviren yapılar mı?
Virüs sağlıkbilimsel bir nesne olarak biliniyor. Doktorlar, hemşireler, sağlık personeli bu salgınla mücadele etmek, hastaları yaşatmak, iyileştirmek için çırpınıyorlar. Araştırmacılar onun yapısı, aşılar, ilaçlar üzerinde çalışıyorlar. Peki ya devletler, her boyutuyla, kurumlarıyla bu felaketi yönetebiliyorlar mı?
Virüs insan vücudundaki hücrelerle ilişkiye geçtiğinde yaşayabiliyor, çoğalabiliyor. Virüsün insan hücreleriyle ilişkiye geçtiğinde varlığı tanınıyor ya da nasıl ortaya çıkıyorsa, afet yaratması için de yapılar ile ilişkisinin olması gerekiyor. Virüsün tek başına dünyayı değiştirme kapasitesi yok. Virüs sosyal ve mekansal yapılarla, eylemselliklerle ilişkiye girerek var oluyor. Örneğin son yüzyılda şehirlerde yaşayan insan nüfusunun oranı on kat artmamış olsa, küresel ısınma, yüksek yoğunluklu şehirleşme, endüstriyel hayvancılık gibi gelişmeler yaşanmamış olsa, büyük olasılıkla diğer milyonlarca mikrobiyolojik varlık gibi bu virüsten haberimiz bile olmayacaktı. Dolayısı ile bilim bize virüsün tıpkı bir fotoğrafını çeker gibi bir anlık görüntüsünü veriyor, tam da insan dünyası ile ilişkiye girdiği, karşılaştığı aşamada.
Bu nedenle, bu virüsü, tıpkı deprem gibi bir “sosyal-yapım” olarak niteleyebilir miyiz? Burada kast ettiğim elbette ki bu virüsün laboratuar koşullarında üretilmiş olma ihtimalinden falan söz etmek değil. Virüsün belli koşullar, yapılar, eylemlilikler olmasa, varlığını bile bilmeyeceğimiz, kayda bile geçmeyeceğimiz çok açık.
İnsan faaliyetleri ve sosyal yapılar
Virüsü sosyal yapılardan, durumlardan bağımsız olarak ele almak mümkün mü?
Bu zannedersem pek mümkün değil. Çünkü nasıl bir etkisinin olabileceğini ancak bir nesne olarak değil, bir fail olarak ele aldığımızda anlayabiliyoruz. Tıpkı bir deprem sonrasında olduğu gibi. Ancak bu sağlıkbilimsel nesnenin tıpkı depremdeki gibi bir özelliği var: İnsan faaliyetleri, sosyal eylemlilikler sonucunda ortaya çıkmak.
Nasıl depremin bir nesne olarak bilgisi, fay hatlarının yerleri, şiddeti önemliyse. Her depremden sonra fay hatlarının yerlerini yeniden öğreniyoruz ve bilgi sahibi oluyoruz. Ancak onun bir fail olarak nasıl bir işlev gördüğünü bilinç dışına itiyoruz. Çünkü bu anlık görüntüde görebildiğimiz yalnızca sonuçları.
Yani insanların, daha doğrusu sosyal yapıların yarattıkları bir ortamla karşılaşmak gibi. Yoksa, böyle bir karşılaşma olmasa, belki milyonlarca bilmediğimiz mikro mahluk gibi bize görünmeyecek ve büyük ihtimalle onun farkında bile olmayacağız. Tıpkı keşfedilmemiş niceleri gibi.
Bu nedenle devlet insanları, insan olmayanları nesneleştirdikçe kendisi de akıldan yoksun kalıyor.
Örneğin bildiğimiz siyasal mücadelelerin alanı olan İstanbul‘daki durum. Bir ülke nüfusu kadar insanın yığıldığı benzersiz bir toprak parçası. Kilometrekareye yüzbin insanın düştüğü bir yeri bir futbol sahasında on takımın aynı anda bulunduğu bir alan gibi düşünebilirsiniz.
Sanki şu anda şehrin üzerine çekilmiş bir perde var. Vaka sayıları, ölümler hep Türkiye rakamları üzerinden veriliyor. Eğer nüfusa oranı ile şehir ve semtler bazında verilse, karşılaştırılabilir olsa, İstanbul’un dünyadaki en ürkütücü boyutlardaki bir pandeminin yaşandığı merkezlerinden biri olduğu ortaya çıkabilir. Bu bilgi saklanıyor ve bu acil durumun yönetimi de belirsizlikler üzerine kurulmuş olabilir. Bu yüzden virüsle mücadelenin çok boyutlu olması, yerel yönetimlerin kendi pandemi haritalarını oluşturmaları, mahalle ağları ile ilişkiye girmeleri çok önemli.
Bir çok canlının, kuş, böcek, balık, bitki türlerinin yok olması galiba geçmişteki yönetimleri, sorumluları pek ilgilendirmedi. Bu kayıpları kayda geçen olmadı. Şimdi yalnızca bana dokunduğu ya da virüsten korktuğum için değil, doğduğum şehrin kendi hayatım içinde, özellikle de son kırk senede geçirdiği yıkımın, yok oluşun yalnızca bir tanığı olduğum için bu soruyu soruyorum.
Son birkaç gün içinde dünya değişti. Aralık 2019’da Wuhan şehrinde görülmesinden önce bilmediğimiz bir koronavirüs (SARS-CoV-2) yüz binlerce insani enfekte etti ve çoktan binlerce insanın ölümüne yol açtı. Hastalığa yakalanmayan milyonlarca insanın ise günlük hayat ritmlerinin tamamen değişmesine neden oldu. Yapabilenler evden çalışmaya devam edip sosyal mesafelendirme uyguluyor.
Bütün bu önlemler COVID-19’un yayılmasını kontrol etmek ve ölüm sayılarını azaltmaya yönelik alındı. Ancak tüm bu değişiklikler bazı beklenmedik sonuçlara da yol açtı. Sanayi, ulaşım ağları ve işletmelerin kapanmasıyla karbon emisyonlarında ani bir düşüş gerçekleşti. Geçen yıl aynı zamana kıyasla New York’taki kirlilik seviyeleri virüsü kontrol almak için alınan önlemler nedeniyle neredeyse %50 oranında azaldı.
Çin’de 2019 yılının son çeyreğinden bu yana insanlara evde kalma talimatı verildiği, fabrikalar kapatıldığı ve Çin’in en büyük altı termik santralinde kömür kullanımının %40 oranında azaldığı için emisyonlar yıl başında %25 düştü. Çin Ekoloji ve Cevre Bakanlığı’na göre, gündeki “kaliteli hava” oranı ülkedeki 337 ilde gecen yıla göre %11,4 arttı. Avrupa’da uydu görüntüleri Kuzey İtalya’da azot dioksit (NO2) emisyonlarının azaldığını gösteriyor. Benzer bir durum İspanya ve İngiltere’de de gözleniyor.
Sadece Covid-19 gibi acil ve ciddi bir tehdit bu kadar hızlı bir değişime yol açabilirdi; bu haber yazılırken (27 Mart 2020) dünyadaki toplam ölüm sayısı 20.000’i, vaka sayısı da 400.000’i geçti (Sadece 1 hafta sonra güncel vaka sayısı dünya çapında 1 milyonu aştı- çn.) Küresel salgın, erken ölümlerin yanı sıra iş kayıplarını de beraberinde getirdi ve işletmelerin virüsü kontrol etmek için uyguladığı kısıtlamalarla milyonlarca insanın geçim kaynağı da tehlikeye girdi. Küresel çapta ekonomik faaliyetler durdu ve borsalar düşen karbon emisyonlarıyla birlikte çöktü.
Salgın bittiğinde eskiye mi döneceğiz?
İnsanların hayatlarını tehdit eden küresel bir salgın çevresel değişimi getirmenin bir yolu olarak görülmemelidir. Bir kere emisyonlardaki bu düşüşün ne kadar süreceği kesin değil. Pandemi nihayetinde azaldığında sanki bu yaşadığımız temiz hava dönemi hiç yaşanmamış gibi karbon ve kirletici emisyonlar eski haline geri dönecek mi? Veya bugün gördüğümüz değişikliklerin daha kalıcı etkileri olabilir mi?
İsveç’teki Lund Üniversitesi’nde sürdürülebilirlik araştırmacısı Kimberly Nicholas’in emisyonların düşmesinin farklı nedenleri olduğunu söylüyor. Örneğin, küresel karbon emisyonlarının %23’unu oluşturan ulaşımı ele alalım. Bu emisyonlar, kısa vadede insanları evlerinde tutmak gibi halk sağlığı önlemlerinin gereksiz seyahati engellemesiyle düştü. Ki, kara ve hava taşımacılığı, ulaştırma sektöründeki sera gazı emisyonlarının sırasıyla %72 ve %11’ini oluşturarak ulaşımdan kaynaklanan emisyonlara ciddi katkıda bulunmakta.
Yüksek seviyede hava kirliliğiyle bilinen Beyrut’ta hava temizlendi.
Salgın sırasında azalan seyahat nedeniyle bu emisyonların düşmeye devam edeceğini biliyoruz. Ancak önlemler sonunda kaldırıldığında ne olacak?
“İşe gidip gelmek gibi rutin ulaşımlarda pandemi nedeniyle katedilmeyen kilometreler geri dönmeyecek – evden çalıştığınız tüm zamanları telafi etmek için günde iki kez ofise gitmeyeceksiniz” diyor, Nicholas. Peki diğer seyahat türleri? Bireysel izolasyon, seyahat tekrar bir seçenek olduğunda insanları daha fazla seyahat etmeye teşvik edebilir mi?
Nicholas, “Her iki tarafında da argümanlarını görüyorum” diye konuşuyor: “Şu anda seyahat etmekten kaçınan insanlar aileleriyle zaman geçirmenin değerini çok daha iyi anlıyor ve bu davranış temel önceliklere dönüşüyor olabilir. Krizin bu anları, bu önceliklerin ne kadar önemli olduğunu vurgulayabilir ve insanların aile, arkadaş ve toplum sağlığının refahına odaklanmalarına yardımcı olabilir.”
Eğer pandeminin bir sonucu olarak bu odak değişikliği gerçekleşirse, bu emisyonların daha düşük tutulmasına yardımcı olabilir.
Ama işler farklı bir yol da izleyebilir. Nicholas, “İnsanlar iptal olan uzun mesafeli seyahatleri daha sonra tekrar planlayabilir” diye uyarıyor. Sık uçmak, bunu düzenli olarak yapan insanlar için karbon ayak izlerinin büyük bir kısmını oluşturur, bu nedenle insanlar eski alışkanlıklarına geri dönerse bu emisyonlar geri gelebilir. (Uçus diyeti hakkında daha fazla bilgi için tıklayın)
Tarihi salgın hastalıklar
Şu an deneyimlediğimiz pandemi, bir salgının atmosferik karbondioksit seviyelerine iz bırakmasının tek örneği değil. Tarih boyunca hastalıkların yayılması düşük emisyonlarla ilişkilendirilmiştir, endüstriyel çağdan çok önceki zamanlarda bile.
Münih Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nde fiziki coğrafya ve arazi kullanımı sistemleri profesörü olan Julia Pongratz, antik buz çekirdeklerinde sıkışan küçük hava baloncuklarından yaptığı ölçümlere dayanarak, 14. yüzyılda, Avrupa’da kara vebanın ya da çiçek hastalığı gibi salgın hastalıkların; 16. yüzyılda da İspanyolların Güney Amerika’ya gelmesinin, atmosferik CO2 seviyelerinde küçük işaretler bıraktığını söylüyor.
Kalabalıkların gitmesiyle dünya çapında popüler turistik yerler daha düşük kirlilik seviyeleri bildirdi.
Bu değişiklikler, hastalıklardan ve Amerika kıtasının fethi sürecindeki soykırımlardan kaynaklanan yüksek ölüm oranlarının sonucuydu. Diğer çalışmalar da bu ölümlerin daha önce ekilen arazilerin büyük bölümlerinin terk edildiği, doğal bitkilerin yabani olarak büyüdüğü ve büyük miktarlarda CO2 yutağı anlamına geldiğini göstermiştir.
Bugünkü salgının etkisinin benzer sayıda ölüme neden olacağı tahmin edilmiyor ve arazi kullanımında yaygın bir değişikliğe yol açması da beklenmiyor. Salgının çevresel etkileri 2008 ve 2009 mali krizleri gibi olaylara daha çok benziyor. “ O zaman da küresel emisyonlar bir yıl boyunca son derece düştü” diyor Pongratz.
Söz konusu dönemde emisyonlardaki azalma, karbon emisyonlarına ulaşımın katkısıyla karşılaştırılabilir bir ölçekte, endüstriyel faaliyetlerin azalmasına bağlıydı. Endüstriyel süreçler, üretim ve inşaat kaynaklı emisyonların toplamı antropojenik emisyonların %18,4’ünü oluşturmaktadır. Bu kriz, emisyonlarda %1,3’lük genel bir düşüşe neden oldu. Ancak ekonominin toparlanmasıyla 2010 yılına kadar emisyonlar hızla yükselerek tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.
“Koronavirüs salgınının da aynı şekilde hareket edeceğine dair ipuçları var,” diyor Pongratz: “Örneğin, petrol ürünleri, çelik ve diğer metallere olan talep diğer çıktılardan daha fazla düştü. Ancak rekor düzeyde stoklar var, bu yüzden üretim hızla toplanacak.”
Emisyonların geri dönüp dönmeyeceğini etkileyecek faktörlerden biri de koronavirüs pandemisinin ne kadar süreceği. Pongratz şunları söylüyor: “Şu anda tahmin edilmesi zor. Ama daha uzun vadeli ve daha önemli etkiler görüyor olabiliriz. Eğer koronavirüs salgını yıl sonuna kadar devam ederse, ücret kaybı nedeniyle tüketici talebi düşük kalabilir. Üretim ve fosil yakıt kullanımı, bunları kullanma kapasitesi olsa da bunu çabucak geri kazanamayabilir.”
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) küresel ekonominin koronavirüs nedeniyle büyüme tahminlerinin yarı yarıya düşmesine rağmen 2020’de hala büyüyeceğini tahmin ediyor. Ancak bu iyileşmeyle bile Oslo’daki Uluslararası iklim ve Çevre Araştırmaları Merkezi’nden Glen Peters gibi araştırmacılar, 2020’nin küresel emisyonlarda hala %0,3’lük bir düşüş gösterebileceğini belirtiyor. Yine de ekonomiyi canlandırma çabaları yeşil enerji gibi sektörlere odaklanırsa 2008-09 krizine gore daha az geri tepme fırsatı da var.
Alışkanlıkların gücü
Koronavirüsün sürdürülebilirlik üzerinde daha uzun vadeli bir etkiye sahip olabileceği farklı ve daha az doğrudan yollar da var. Bunlardan biri, iklim krizinin insanların zihinlerinden uzaklaşıyor olması, çünkü insan hayatlarını derhal kurtarma kaygısı öncelik kazanıyor.
Sidney Uluslararası Havaalanı’nda yolcuları uyarılar karşılıyor. 25 Mart Çarşamba gününden itibaren, Avustralya’ya yapılan tum uluslararası seyahatler yasaklandı.
Bir diğeri ise, kitlesel olaylar ertelendiği için iklim konusundaki tartışmaların daha da zorlaşması. Greta Thunberg dijital protestoların koronavirüs salgını yerine fiziksel protestoların yerini alması çağrısında bulunurken yılın en büyük iklim etkinliği olan COP26 salgın nedeniyle ertelendi.
Dünyada meydana gelen davranışsal değişikliklerin mevcut koronavirüs pandemisinin ötesine geçebilmesinin başka bir yolu olabilir.Nicholas, “Sosyal bilim araştırmalarından, müdahalelerin değişim anlarında gerçekleşmeleri durumunda daha etkili olduğunu biliyoruz,” diyor.
İsviçre’deki Zürih Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nde Corinne Moser’in liderliğinde yapılan 2018 tarihli çalışma, insanların otomobillerini kullanamadıklarında ve bunun yerine ücretsiz e-bisiklet erişimi sağlandığında, süreç sonunda araçlarını geri aldıklarında çok daha az sürdüklerini gösterdi. 2011 yılında Japonya’daki Kyoto Üniversitesi’nde yapılan Satashi Fujii liderliğindeki bir araştırma ise bir otoyol kapandığında ve sürücüler toplu taşıma kullanmaya zorlandığında aynı durumun gerçekleştiğini gösterdi: Yol yeniden açıldığında insanlar daha çok toplu taşıma kullanmaya başlamıştı.
Yeni Zelanda hükümetinin seyahat kısıtlamalarını arttırmasıyla Auckland’de otoyollar boşaldı.
Yani, değişim zamanları kalıcı alışkanlıkların ortaya çıkmasına yol açabilir. Koronavirüs salgını sırasında ortaya çıkan ve tesadüfen iklim için iyi olan; daha az seyahat etmek ya da stoklama nedeniyle yaşanan sıkıntılara bağlı olarak gıda israfını azaltmak gibi alışkanlıklar…
Birçok toplum birbirini bu sağlık krizinden korumak için büyük adımlar attı. Verilen cevabın hızı ve kapsamı, “eğer iklim değişikliği de bu kadar ciddiye alınsaydı, onun için de benzer bir yanıt verilebilirdi” umudunu doğurdu.
Yeni Zelanda’da Yeni Güney Galler’in İklim Değişikliği Araştırma Merkezi doçentlerinden Donna Green, CNN’e, “Bu gösteriyor ki ulusal ve uluslararası düzeyde bir aksiyon almamız gerekirse bunu yapabiliriz,” dedi: “Peki neden iklim için bunu yapmadık? Kelimelerle değil, gerçek eylemlerle?”
Ancak Nicholas gibi diğerleri için, topluluk hareketi uzun vadede iklim için umut uyandırdı. Ve Pongratz da öz-izolasyonun sağladığı zamanı, insanların tüketimini değerlendirmek için iyi bir fırsat olarak gördüğünü söyledi.
Emisyonların bu şekilde düşmesini kimsenin istemeyeceğini söyleyebiliriz. Covid-19, aldığı hayatlarla, sağlık hizmetlerine ve iş ve ruh sağlığına olan etkileriyle büyük küresel zararlar verdi. Ancak bir yandan da toplumun birbirlerini kolladıklarında yaratabilecekleri farkı da göstermiş oldu – bu da iklim değişikliği ile basa çıkmada çok değerli olabilecek bir derstir.
Sağlıklı bir diyet, bağışıklık sistemimizi güçlendirmede ve hastalıkları önlemenin sacayaklarından biri. Ancak günümüzde sağlıklı bir bağışıklık sistemi sarımsak, soğan, yeşillikler ve C vitamininden öte bir anlam taşıyor. Çünkü farklı besin değeri içeren gıdalarla beslenmek kadar o gıdaların besleyici değerlerinin yeterli olup olmaması da önemli. Yani soğanın, portakalın, lahananın hangi tohumlardan, hangi ortamlarda, nasıl yetiştirildiği besleyicilik değerlerini de belirliyor.
Endüstriyel tarımda kullanılan ve hormonal sistem, üreme ve sinir sistemi hastalıklarına neden olan pestisitler, hem makro ve mikroçeşitliliği yok ederek hem de vücut direncini düşürerek bağışıklık sistemimizi etkiliyor.
Gıda mühendisi, araştırmacı, yazar Dr. Bülent Şık, pek çok toksik kimyasal gibi pestisitlerin de bağışıklık sistemini zayıflatıcı etkileri olduğunu söylüyor ve ekliyor: ”Pestisitler bağışıklık sistemi üzerinde toksik etkilere yol açar. Bu konuda yapılmış akademik çalışmalar var.”
World Resources Institute’nin Pestisitler ve Bağışıklık Sistemi raporu, yaygın olarak kullanılan pestisitlerin bakterilere, virüslere, parazitlere ve tümörlere karşı bağışıklık tepkilerini baskılayabildiği ve insanları hastalıklara karşı daha savunmasız hale getirebileceğine dair önemli kanıtlar sunuyor. Rapor, özellikle maruziyetin yaygın olduğu ve bulaşıcı hastalıkların ağır bir yük aldığı gelişmekte olan ülkelerde pestisitle ilgili sağlık risklerinin genel olarak bilinenden çok daha ciddi olduğunu belgeliyor.
Prof.Dr. Serdar İskit de, pestisitlerin çift yönlü etkisine dikkat çekiyor: ”Son yıllarda yapılan çalışmalar, önemini farklı şekilde algıladığımız bağırsak mikrobiyotası ile dış çevredeki mikro çeşitliliğin ve onunla kurduğumuz ilişkinin bağlantısını ortaya koydu.” Yani, topraktaki mikrobiyolojik çeşitlilik, o toprağın bünyesinde yetişen gıdalardaki çeşitliliği, gıdalardaki çeşitlilik bağırsaktaki mikrobiyotayı, bu mikrobiyotadaki değişimler de vücudumuzun virüs ve mikroplara karşı direncini etkiliyor.
Ekolojik tarım, o toprakta yetişen ürünlerin besleyici olmasını sağlıyor.
Toprakta ve suda kimyasal kirliliğe yol açan ve tarım zehiri olarak da adlandırılan pestisitlerin kullanıldığı topraklar canlılığını, zenginliğini yitiriyor. Oysa sağlıklı bitkiler ancak sağlıklı topraklarda yetişebilir. Ekolojik tarım, biyodinamik tarım, onarıcı tarım ve benzeri yöntemlerde hayvan gübresi, yeşil gübreleme, kompost gübre ve çoklu ekim gibi toprağın canlılığını koruyan, hatta iyileştiren uygulamalar, o toprakta yetişen ürünlerin besleyici olmasını sağlıyor.
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof.Dr. Uygun Aksoy, insan bağırsağındaki mikrobiyotanın, besin maddelerinden yararlanma, detoksifiye etme, hastalık yapan mikroorganizmalardan koruma, bağışıklık sisteminin gelişmesi, iştahın düzenlenmesi, gerekli vitamin, enzim ve metabolitlerin sentezi gibi çok etkin görevler üstlendiğini söylüyor:
”Pestisitler bağırsaktaki mikrobiyotayı etkileyerek, doğrudan vücudun direnç mekanizmalarına etki ediyor. Beslenme ve yaşadığımız çevrenin bağırsak sistemi üzerinde doğrudan etkisi var. Besin maddelerinin bileşiminde yer alan farklı fitokimyasalların hangi metabolik yollarla etkili olduğu bütünüyle ortaya konmasa da son 15 yılda çok sayıda çalışma yürütüldü. Özellikle polifenoller, diyet lifleri veya kısa zincirli yağ asitleri gibi biyoaktif bileşiklerin bağırsak mikrobiyotasını doğrudan etkilediği ortaya kondu. Bu fitokimyasallar dolaylı olarak da bağışıklık sistemini, enflamasyonu ve metabolik hastalıkların oluşumunu etkiliyor.”
Doğal döngülere saygı
Prof. Dr. Aksoy, tarımsal çeşitlerin ıslahında kısa süre öncesine kadar yüksek verim ve pazar kalitesi öncelikli olsa da son yıllarda fitokimyasal içeriklerin ve besleyici değerlerin de dikkate alınmaya başlandığını vurguluyor, ardından ekliyor: ”Oysa doğal flora ve yabani türlerdeki mevcut çeşitlilik içinde biyoaktif maddece çok daha zengin tipler bulunuyor.”
İngiltere Gıda Standartları Ajansı, Avrupa Birliği ve IFOAM’ın araştırmalarına göre, tarım zehiri olarak da adlandırılan pestisit ve sentetik gübre kullanımını yasaklayan ekolojik tarım ürünlerinde, ekolojik olmayan gıdalara oranla, protein %13, beta-karoten %54, çinko %11, süt ve ürünlerindeki omega 3 %10 ila 60, yeşil sebze ve meyvelerdeki C vitamini %90, sütteki antioksidan miktarı %90 daha fazla.
Prof. Uygun Aksoy, ekolojik tarımın sağlık ilkesini hatırlatıyor: ”Bu ilke, sağlıklı bireyler için sağlıklı bitkiler, hayvanlar ve dünyanın gerekliliğini ve bunların ayrılmaz bir bütünün parçaları olduğunu vurgular.” Doğa dostu yöntemlerin bitkiyi doğrudan beslemeyi değil sürdürülebilir bir toprak verimliliğini hedeflediğini belirten Prof. Dr. Aksoy, ”Bitkilerin beslenme durumunun iyileşmesi, elde edilen ürünlerin bitki besin maddeleri bakımından daha zengin olmasını sağlar. Aşırı gübre, pestisit ve su gibi yoğun girdi kullanılmadığı zaman bitkiler kendi bağışıklık sistemini geliştirmek üzere polifenoller, C vitamini gibi birçok ikincil metabolizma ürünlerini daha fazla salgılar. Bunun sonucunda da biyoaktif maddelerce daha zengin bir içeriğe sahip olur” diyor.
Uluslararası Ekolojik Tarım Hareketleri Federasyonu (IFOAM) tarafından yayınlanan bir rapora göre, ekolojik gıdalar genellikle daha düşük seviyede nitrat, antibiyotik (hayvansal gıdalarda), tarım ilacı kalıntısı (bitkisel gıdalarda) ve daha fazla mineral ve vitamin içeriyor. Bu gıdaların aynı zamanda daha dengeli bir protein profili var. AB tarafından gerçekleştirilen ve kısa zaman önce tamamlanan dört yıllık bir araştırma, ekolojik meyve ve sebzelerin en az yüzde 40 daha fazla antioksidan ve daha yüksek seviyede demir, çinko gibi faydalı mineraller içerdiği sonucuna vardı.
Bu sonuçların kaynağında doğal döngülere saygı var… Ekolojik üretimde yetiştirilen ürünler daha az “zorlanıyor”, yani büyümeleri genellikle daha yavaş oluyor, bu da organizmaların bileşimlerini sentezlemeye zaman bulmaları anlamına geliyor. Besin değeri farklarının nedenlerinden biri de ekolojik yöntemle yetişen bitkilerin kendilerini koruma mekanizmalarını böcek baskısı altında daha fazla geliştirmesi. Bunu yaparken de ikincil metobolizma ürünleri yaratıyorlar. Başka bir neden de, ekolojik ürün çiftçisinin bitki ve hayvan yetiştirirken sadece ürün randımanına göre değil, hastalık ve böceklenmeye karşı dayanıklı, yerel şartlara uyum sağlayabilen bitki ve hayvan türlerini seçmesi. Atalık veya yerel türler, yüksek randımanlı, dayanıklı ve modern türlerden daha fazla besin değerine sahip olabiliyor.
COVİD-19 ve gıda güvenliği
Salgın ile birlikte dünya nüfusunun belli bir kesimi sağlıklı beslenme konusuna daha fazla eğilirken, belli bir kesim de gıdaya erişimde daha fazla güçlük çekmeye başladı. Salgın öncesi verilere göre, gıdaya erişim güçlükleri nedeniyle dünyada yaklaşık 820 milyon insan kronik açlık yaşıyor ve bu insanların hayatta kalabilmek için dış yardıma bağımlılar.
BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), salgının; sınırların kapatılması, karantinalar ve pazar, tedarik zinciri ve ticaretteki aksaklıkların, yüksek düzeyde gıda güvensizliğinden etkilenen ülkelerde, yeterli ve çeşitli besleyicilikte gıda kaynaklarına erişimini kısıtlayabileceği uyarısını yapıyor. Bu uyarılar karşısında FAO, en savunmasız ailelere gıda dağıtımı, özellikle en çok etkilenen ekonomik sektörlerdeki çalışanlar için temel gıda vergilerinden muafiyet, yerel çiftçilerden ve balıkçılardan taze yiyecek dağıtımı gibi çözümler öneriyor.
İklim değişikliği ve sağlık
Lancet Sağlık ve İklim Komisyonu, 2015’teki raporunda iklim değişikliğinin 21. yüzyılın en büyük küresel sağlık tehdidi olduğunu ilan etti. Değişen nem ve sıcaklıkların, hastalıkların artmasında önemli rolü olacağı aşikâr.
Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin, iklim değişikliği nedeniyle subtropikal iklim kuşağının yukarı enlemlere doğru kaymakta olduğunu belirterek bunun sonuçlarını şöyle sıralıyor:
”Görülmedik ölçülerde kuraklık, aşırı yağışlar, sıcaklık artışları ve sıcak dalgaları şimdilik tropikal ve subtropikal bölgelerle sınırlı hastalıkların, ılıman kuşaklara doğru yayılmasına neden oluyor. Bu hastalıkların başında tabii vektörlerle bulaşan sıtma, Batı Nil humması, Deng humması, Lyme hastalığı gibi hastalıklar var. Önümüzdeki yıllarda İngiltere gibi yüzyıllardır bu hastalıkların görülmediği ülkelerde bile sıtma, zika virüs hastalığı gibi sivrisineklerle bulaşan hastalıkların endemik hale gelebileceği bildiriliyor.”
SRM Üniversitesi Epidemiyoloji Bölümü Halk Sağlığı uzmanlarının biyoçeşitlilik ve salgın hastalıklar ile ilgili araştırmasına göre, iklim değişiklikleri sonucunda patojenler tropik iklimden ılıman bölgeye geçtiğinde, tamamen yeni bir ekosistemle karşılaşacak. Yeni alanlardaki biyoçeşitlilik eksikliği, kan emiciler için alternatif kaynak azalması nedeniyle, vektörlerin insanlar üzerinde yoğunlaşma eğilimi olacak ve bu nedenle insanlar üzerindeki enfeksiyon gücü de yüksek olacak. Araştırmacılar, halk sağlığı uzmanlarının, toplumda hastalık bulaşma sıklığı üzerinde güçlü bir etkiye sahip olduğu için biyolojik çeşitliliğin korunmasını savunması gerektiğine işaret ediyor.
Ancak bulaşıcı hastalıkların artışı iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerinden yalnızca biri. İklim krizinin doğrudan bir sonucu olan su kıtlığı da, temiz içme ve kullanma suyuna erişimi daha da zorlaştırarak suyla bulaşan tifo, kolera, leptospiroz gibi hastalıkların artışına neden oluyor.
Dr. Ümit Şahin, iklim değişikliğinin neden olduğu sıcak dalgalarındaki artışın devasa boyutta kalp, damar ve solunum yolları hastalıklarına ve ölümlerde artışa neden olduğuna dikkat çekiyor. Örneğin, 2003 yılında Avrupa’da yaşanan sıcak dalgası bir buçuk ay içinde, çoğu yaşlı 70 bin kişinin ölümüne yol açtı ve bu yanıyla bugün yaşadığımız salgına benziyordu. Ancak sonuçların boyutu çok sonradan tam olarak anlaşılabildi. Ayrıca sıcaklık artışına bağlı olarak çevrede bulunan alerjenlerin artışı alerjik hastalıklar ve astımda da artışa neden olabiliyor.
İklim değişikliğinin neden olacağı gıda ve su krizine de dikkat çeken Şahin, şunları söylüyor: ”Sadece gıda üretiminde nicel bir azalmadan değil, gıdanın besleyici kalitesindeki düşüşten, beslenme açısından en önemli şeylerden biri olan gıda maddelerindeki çeşitliliğin azalmasından, en genel anlamda sağlıklı ve besleyici gıdaya erişimin zorlaşmasından bahsedebiliriz. Deniz seviyelerinin yükselmesi nedeniyle yeraltı sularının tuzlanması da pek çok yerde temiz ve sağlıklı suya erişimi iyice zor hale getiriyor.”
Ümit Şahin, iklim krizinin sağlık etkilerinin yeni bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasından, vektörle bulaşan hastalıkların yayılmasından veya yeni salgınları tetiklemesinden çok daha ağır olacağı konusunda uyarıyor: “Kuraklık ve gıda krizinin tetikleyeceği ekonomik krizler ve çatışmalar; sel, kasırga, kuraklık gibi felaketlere bağlı olarak yaşanacak ülke içi ve sınırlar arası göç ve hareketliliğin artışı, milyonlarca insanın evlerinden uzakta, hatta mülteci kamplarında yaşaması bu ağır etkilerden sadece bir kısmı…”
İklim krizinin ağır sonuçları ortaya çıkmaya başladığında ne ellerimizi yıkamak ne bağışıklığımızı güçlü tutmak ne de evlerimizde kalmak bizi korumayacak. ” Bu nedenle” diyor, Ümit Şahin, ”İklim krizini durdurmak için hemen ve radikal biçimde hareket geçmezsek korona salgınını mumla arayacağımız günlerin gelmesi yakındır.”
Salgın bir gün geçecek ama…
COVİD-19 salgını bir gün geçecek… Ama biyolojik çeşitlilik kaybı, ormansızlaşma, toprak, su, hava ve gıda kirliliği, toksik kimyasallar ve iklim değişikliği salgından önce de vardı, sonra da olacak. Bu yüzden, daha ağır bedeller ödememek için yaygın üretim ve tüketim biçimlerinin hasta ettiği gezegenimizi iyileştirmek üzere bir an önce harekete geçmekten başka çaremiz yok.
Çoğunluğun evlerde kapalı kaldığı bugünlerde, bütünün parçası olduğumuzu unutmadan seçim yapmaya alışmamız gerekiyor. Yapacağımız her tüketim, alacağımız her bir hizmette gerçek ihtiyaçlarımızı düşünmek, acil ihtiyaç dışında olan taleplerden vazgeçmek; hem şu anda çalışmak zorunda olanlar, hem gıdaya erişemeyen risk altındaki insanlar, hem de tehdit altında ve yok olmak üzere olan doğal varlıklar için bir şans olacak.
Dünyada ve Türkiye’de kimyasal atıkların, yok edilen ormanların ve bozkırların, fabrika ve otoyollara kurban edilen tarım arazilerinin, yeterli gıdaya ve temiz suya erişemeyen milyonlarca yoksulun, savaşlar yüzünden göç etmek zorunda kalanların, kuraklık ve seller yüzünden heba olan mahsulün, çiftçilikten geçinemediği için toprağını terk edip kente göç ederek tüketici olanların, termik santrallerden, uçaklardan, arabalardan salınan gazların neden olduğu iklim değişikliklerinin etkilerinin, suyu çekilen nehirlerin, fakirleşen toprağın ve yok olan binlerce hayvan ve bitki türünün farkında olanlar; gezegeni iyileştirmek, ekosistemle uyumlu üretim ve tüketim mekanizmalarını hayata geçirmek üzere modeller oluşturuyor, çeşitliliğin gelecek kuşaklara aktarılması, kirliliğin ve yok oluşun önlenmesi için çalışıyor ve karar vericileri bu yönde ikna etmeye çabalıyor.
Yazının girişindeki kelebek etkisine geri dönersek, yediğimiz domatesin nasıl yetiştiği; elektriği, suyu, arabamızı ne kadar kullandığımız; çöpe gönderdiklerimizin miktarı; kullandığımız temizlik malzemeleri; karar alma süreçlerine ne kadar katıldığımız ve doğayla bağ kurma biçimimiz okyanusun öte yakasında bir fırtınaya neden olabilir.
Sonuç olarak, ”Hastalıklı bir gezegende nasıl sağlıklı kalabiliriz?” sorusunun yanıtı ortada: ”Bu imkânsız… Bütün hastaysa parçaların sağlıklı olması düşünülemez. Sağlıklı olmak istiyorsak önce gezegeni korumalı ve iyileştirmeliyiz.”
Hastalıklarımız ve ayak izimiz
Araştırmalar mikrobiyal yoksunluk ile alerjik reaksiyonlar, hava kirliliği ile astım arasında bağlantıya da dikkat çekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, iç ve dış ortam hava kirliliği dünyada her yıl yaklaşık 8 milyon kişinin ölümüne neden oluyor.
The Lancet dergisinde yayımlanan Küresel Hastalık Yükü Çalışması verilerine göre her yıl 11 milyon kişi beslenmeyle bağlantılı rahatsızlıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.
Dünya Sağlık Örgütü, dünya çapında yıllık grip salgınlarının yaklaşık 3-5 milyon şiddetli hastalık ve yaklaşık 250 bin ila 500 bin ölümle sonuçlandığını tahmin ediyor.
Türkiye’de 10 milyona yakın kronik akciğer hastası olduğu tahmin ediliyor.
Türkiye’de yaklaşık 5 milyon KOAH hastası var ve ancak 500 bini kendisinde KOAH olduğunu biliyor.
Dünyada her yıl 1,8 milyon kişi verem nedeniyle, 7 milyon kişi de tütün kullanımına bağlı hastalıklar nedeniyle yitiriyor.
Kalp ve damar hastalıkları en büyük ölüm nedeni olarak görülüyor. Yüzde 32,3 ile toplam ölümlerin üçte biri bundan kaynaklanıyor. İkinci sırada ise kanser geliyor.
Dünyada hâlâ çok sayıda insanın önlenebilir hastalıklardan ölüyor. 2017’de 1,6 milyon kişinin ölümü ishale yol açan hastalıklardan oldu. İshal ölüm nedenleri arasında ilk 10’da bulunuyor.
DSÖ verilerine göre her yıl, üçte ikisi gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 346 bin kişi kasıtlı olmayan zehirlenmeler sonucu hayatını kaybediyor. Zehirlenmelere neden olan maddeler belli olmasa da çoğunun muhtemelen pestisitler gibi toksik kimyasallar olduğu düşünülüyor.
İnsanın doğal kaynakları tüketme hızı, doğanın kendini yenileme hızının % 50 üzerine çıkmış durumda. Ekolojik ayak izi ölçümlemelerine göre, dünyadaki herkes bir Kuzey Amerikalı kadar tüketse 5, bir Avrupalı kadar tüketse 3, Türkiye’de yaşayan biri kadar tüketse 2 gezegene ihtiyacımız olacak.
Aragon Kralı Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi İsabella 1492’de uzun süren ve pahalı bir savaş sonunda İber Yarımadası’nı Müslümanlardan geri almışlardı. Yoksulluk içinde olmasalar da yaşamış oldukları büyük savaşın maddi yükünü hafifletecek çözüm yolları arayışındaydılar. Bu sırada Kristof Kolomb da Hindistan’a gidecek kısa bir yol için batıdaki okyanusu aşma çabasındaydı. Bu keşif gezisine maddi kaynak bulabilmek için Ferdinand ve İsabella’nın kapısını çaldı. Milattan önce 3. yüzyılda Eratostenes, Dünya’nın çevresini doğruya epey yakın bir biçimde ölçmüştü. Yalnız Kolomb Eratostenes’in bulduğu değeri kullanacak olursa batıya giderek Hindistan’a ulaşamayacağını biliyordu çünkü o değere göre Asya’nın doğu kıyısı Avrupa’dan 20 bin kilometre uzaktaydı.
Aslında bu Avrupa elitleri tarafından gayet iyi bilinen bir hesaptı. Yalnız, bu hesap değişik yollarla Avrupa’ya ulaşmıştı. Bu yollardan biri de El-Farhani’nin yaptığı hesaptı. Bu hesap Eratostenes’in hesabından biraz daha doğru bir sonuç veriyordu. Ancak verdiği uzaklık Arap mili birimindeydi. Kolomb ise bunu daha alışkın olduğu Roma mili olarak algıladı. Ayrıca Asya’yı da olduğundan biraz daha geniş kabul edince hesapları Asya’nın batı kıyısının Avrupa’dan sadece 2 bin kilometre uzaklıkta olduğunu gösterdi. Bu hesaba inanmak isteyen Ferdinand ve İsabella’yı da ikna eden Kolomb yola koyuldu.
İnsan var olduğundan beri benzer bir düzen içerisinde yaşıyoruz. İktidarda olanlar bilimin söylediklerini değil de bu bilimin söyledikleri içerisinde işlerine geleni kabul edip uygulama yolunda ilerliyorlar. Para arayışındaki Ferdinand ve İsabella’ya Kolomb’un açıklaması bu nedenle diğer tüm uzmanların açıklamalarından daha inandırıcı geldi. Bugün de farklı bir düzende yaşamıyoruz.
İklim krizi karşısında makul olan seçilecek mi?
Yeni bir savaştan çıkmamış olsak da bugün önümüzdeki iklim değişikliği problemi önemli maddi boyutu olan bir sorun olarak karşımızda duruyor. Maddi boyutu iki anlamda algılayabiliyoruz. İlki eğer çözüm bulamazsak başımıza gelecek olan belanın yaratacağı hasarın boyutu. Diğeri ise çözüm bulmak için yapmamız gereken harcamanın büyüklüğü. İktidardaki yöneticilerin de bu iki boyutu karşılarına koyup daha makul olanı seçtiklerine inanmak istiyorum.
Bugün iklim krizini durdurmak için yapılması gerekenlerin maliyetini ortaya koymak çok da zor değil. Ancak iklim krizinin verdiği hasarın boyutunu ve bu boyutun gelecekte ne kadar artacağını hesaplamak o kadar da kolay değil. İklim krizinin yarattığı hasarın boyutu üzerine çalışmalar yapan iktisatçı William Nordhaus 2018 yılında ekonomi alanında Nobel Ödülü’ne layık görüldü. Bu karmaşık alanda hesap yapabilmek bile başlı başına önemli bir gelişme olarak algılanıyor. Nordhaus’un 2013 yılında yayımladığı “İklim Kumarı: Isınan Dünyada Risk, Belirsizlik ve İktisat” kitabı bu yılın Ocak ayında Türkçeye çevrilerek yayımlandı. Bu konuya nasıl yaklaşılabileceğini anlayabilmek için önemli bir eser olduğundan okumak isteyebilirsiniz.
İklim krizinin yarattığı hasarlara bir bedel biçebilmek çok zor, ancak bu konuda iki yaklaşım mümkün olabilir. Basitçe anlatmamız gerekirse birincisi, oluşmuş olan hasara bakarız, sonra iklim krizi hiç olmasaydı bu doğa olayının ne boyutta gerçekleşeceğini hesaplarız. Gerçekleşen boyutla iklim krizi olmasa gerçekleşecek olan problemin oranını oluşmuş hasarla çarptığımızda iklim değişikliğinin bu hasarda oynadığı rolü buluruz. İkinci yolda da tek tek hasar yaratan olaylara kafa yormadan tüm dünya için geçerli bir hasar fonksiyonu üretip, tüm dünya ekonomisinin büyüklüğünü hasar fonksiyonu ile çarpıp iklim krizinin ürettiği hasarı buluruz. Bu Nordhaus’un kullandığı yöntem.
Harvey kasırgasının gösterdiği
Climatic Change dergisinde 8 Nisan’da yayımlanan bir makalede bu iki yöntemin sonuçları karşılaştırılıyor. 2017 yılında ABD’nin Houston şehrine büyük hasar veren Harvey Kasırgası bu makalede iklim krizinin yarattığı bir olay olarak ortaya konuluyor. Öncelikle çeşitli kaynaklardan bu kasırganın yarattığı maddi hasar toplanıyor. Bu hasarın ortalama olarak 90 milyar USD olduğu görülüyor. Sonrasında iklim değişikliği hiç olmasaydı bu kasırganın nasıl davranacağı hesaplanıyor. Kısaca, kasırganın verdiği en önemli hasar uzun süre ve şiddetli yağan yağışlardan dolayı olduğundan, iklim krizi olmadan yapılan modellerle artan sera gazları hesaba katılarak yapılan model arasındaki yağış farkı bulunuyor. Hasar selden kaynaklandığı için daha az yağış daha az sel anlamına geliyor. Bu hesapla, iklim krizinin etkisinin en az 30 milyar, en çok da 72 milyar USD olacağı ortaya konuluyor. Ortalama bir değer olarak da 90 milyar dolarlık hasarın 67 milyar dolarının iklim krizi kaynaklı olduğu kararına varılıyor.
Ancak diğer yöntemle gidildiğinde çok farklı bir sonuca ulaşılıyor. Nordhaus’un hasar fonksiyonu D=T2olarak tanımlanıyor. ?T dünyanın ortalama sıcaklık artışı ve 1 derece olarak kabul ediliyor. ? ise hasar katsayısı Nordhaus tarafından 0.00267 olarak kabul ediliyor. Dünya ekonomisinin büyüklüğü yaklaşık 80 trilyon dolar olarak kullanıldığında tüm dünyadaki iklim krizi kaynaklı tüm hasarın toplamı da 218 milyar dolar olarak bulunuyor. Bu hasarların yaklaşık %10’u ABD’de gerçekleştiğinden 2017 yılında 21.3 milyar dolarlık hasarın iklim krizi kaynaklı olduğu sonucuna varılıyor.
Yalnız iş burada da bitmiyor, çünkü Harvey Kasırgası ABD’de gerçekleşen iklim kaynaklı tek felaket değil. Hatta ABD hükümeti 2017 yılında gerçekleşen tüm iklim olaylarının sonucu ortaya çıkan hasarların toplamının 1.5 trilyon dolar ve Harvey Kasırgası’nın maliyetinin de 125 milyar dolar olduğunu söylüyor. Bu oranı da yukarıdaki 21.3 milyar dolarla çarpacak olursak Nordhaus yöntemiyle yapılan hesap sonucu Harvey Kasırgası’nda oluşan hasarın sadece 1.8 milyarlık kısmının iklim krizinden oluştuğu bulunuyor.
Elimizde aynı hesabı yapmak için iki yöntem var. Birini kullandığımızda hasar 67 milyar dolar, diğerini kullandığımızda da sadece 1.8 milyar dolar çıkıyor. Ferdinand ve İsabella Asya’nın 2000 kilometre uzakta olduğunu savunan Kristof Kolomb’a bugünkü değeri 50 milyon dolar olan üç gemi vermişlerdi, Harvey Kasırgası’nın hasarının sadece 1.8 milyarlık kısmının iklim krizinden kaynaklandığını savunan William Nordhaus’a da dünya elitleri ekonomi alanında 2018 Nobel Ödülü’nü verdiler. Ama bu hesap sonunda en azından Başkan Trump’ın iklim krizini neden bu kadar hafife aldığını anlamış olduk. Trump gerçekten bu sorunun ekonomik boyutunun çok yüksek olmadığını düşünüyor.
COVID-19 sürecinde koşu, bisiklet ve yürüyüş için güvenli mesafe nedir? Pek çok ülkede tipik olarak bir ila iki metre olarak tabir edilenden çok daha fazlası!
Birçok ülke COVID-19 döneminde yürüyüş, bisiklet ve koşuyu olumlu karşılıyor, ancak bu tarz aktiviteler esnasında başkalarının kişisel alanlarından uzak durulması gerektiğini aklınızda bulundurmanız önem arz ediyor. Belçika’daki KU Leuven Üniversitesi ve Hollanda’daki TU Eindhoven Üniversitesi‘nin araştırmaları bu uyarıyı destekliyor.
Çoğu ülkenin genel itibarıyla bir ila iki metre olarak belirlediği sosyal mesafelenme kurallarının ancak hane içinde veya rüzgar şiddetinin az olduğu dış ortamlarda işlevsel olduğu düşünülüyor. Koşarken nefes alan, hapşıran veya öksüren kişilerin yaydığı partiküller havada asılı kalmaya devam ettiğinden ötürü yürüyüş, koşu veya bisiklet sürmek amacıyla dışarı çıktığınızda çok daha dikkatli olmanız öneriliyor. Benzer şekilde arkanızdan koşan kişi de koşarken yarattığınız esintinin içinden geçtiğinde bu partiküllerin içinden geçmiş oluyor. Araştırmacılar kişilerin koşu ve yürüyüş aktiviteleri esnasında farklı konumlarda (örneğin, birbirinin yanında, çaprazında, direkt olarak arkasında) ortaya çıkan salya partiküllerini modelleyerek bu sonuca vardılar. Normalde bu tarz modellemeler, birbirlerinin hava akımlarının yarattığı pozitif etkiden dolayı, sporcuların performans seviyesini geliştirme amacıyla kullanılıyor, fakat COVID-19 özelinde bu hava akımının dışında kalınması tavsiye ediliyor.
Birtakım animasyon ve görsellerle sunulan test sonuçlarına bakıldığında bir kişinin ardında bıraktığı hava akımının içerisindeki damlacıklar açıkça görüntülenebiliyor: “Hapşıran veya öksüren kişilerin damlacıkların yayılımına katkısı büyük, ancak yalnızca nefes alanlar dahi partikül oluşumuna neden oluyorlar.”
Görseldeki kırmızı noktalar daha büyük olan partikülleri temsil ediyor. Her ne kadar en yüksek bulaşma riskini barındırsalar da kısa sürede yok oluyorlar. Profesör Bert Blocken’e göre söz konusu hava akımının içerisine doğru koştuğunuzda partiküller yok olmadan önce kıyafetlerinize yapışabiliyor.
Simülasyonların haricinde, kuvvetli rüzgar mevcut olmayan bir ortamda koşan veya yürüyen iki kişi için sosyal mesafelenmenin oynadığı rol pek de belirleyici değil. Damlacıklar, bu iki kişinin arasına düşüyor ve arkada kalan kişinin çapraz bir şekilde pozisyon alması durumunda öndeki kişinin sebep olduğu damlacıklara temas etme riski düşük oluyor. Direkt olarak arka arkaya koşulduğundaysa risk çok daha fazla.
Bu sonuçları baz alan bilim insanları, tek bir hat üzerinde yürüyen kişiler arasındaki mesafenin en az dört ila beş metre; koşan veya düşük hızda bisiklet süren kişiler arasında en az on metre, yüksek hızda bisiklet kullananlar içinse en az yirmi metre olması gerektiğini belirtiyor. Ayrıca, iki kişiden birinin diğerinin yanından geçmek istemesi halinde araya birkaç metre koyacak şekilde farklı hatlar üzerinde bu işlemi gerçekleştirmeleri öneriliyor. Örneğin, bisiklet aktivitesi için bu mesafe yirmi metre.
Çalışma aynı zamanda park gibi kalabalık alanların çıkışlarında benimsenmesi gereken kuralları da içermekte ve benim kişisel olarak kesinlikle dikkate alacağım önermeler ortaya koyuyor. Muhtemelen yapılabilecek en iyi şey tek başına veya arada tatmin edici bir mesafe olmak suretiyle caddede koşmak olacak. Kendinize iyi bakın…
Geçtiğimiz haftaki yazımda üstüne basarak değindiğim, eski normalin değişmesi gerekliliği söyleminin ne kadar haklı bir söylem olduğunu, sonrasında gördüklerimizle birlikte daha da iyi anladım diyebilirim. Son bir haftada Türkiye ve Dünya’nın farklı yerlerinden gelen haberleri görünce kendi adıma sermayenin fırsatçılığına bu denli aleni hiç şahit olmadığımı fark ettim. Bir yandan mevcut pandemi için her türlü imkânını seferber ettiğini PR görselleri aracılığıyla piyasaya sunan sermayenin, diğer yanan yalan bilgiye dayalı olarak nasıl da aleni bir fırsatçılık yaptığını tüm çıplaklığıyla fark ettik. Bu duruma da ne yazık ki öfkelenmekten başka bir şey yapamadığımı fark etmem ise ayrı bir tartışmayı hak ediyor.
Burada bahsettiğim sermaye tanımı içerisine birçok sermaye grubu sokulabilir ancak benim özellikle üzerinde durmak istediğim plastik üreticileri ve onların bizatihi temsilcisi olan PR vakıfları! İnsanlarda pandemi neticesiyle oluşan korku ve paniği suiistimal etmek, fırsatçılığın özel bir boyutu sayılabilir. Benzerini bir de tekel konumundaki üreticilerde görüyoruz. Ancak onların yaptığı sadece kişinin cebini etkiliyor. Plastikçi sermayenin yaptığı ise sadece insan sağlığını değil tüm çevrenin sağlığını da doğrudan etkileme potansiyeli taşıyor.
Son günlerde çeşitli TV kanallarında, gazetelerde ve sosyal medya ortamlarında korona virüs pandemisi nedeniyle oluşan aşırı hassasiyetten faydalanan ve bunu kullanarak plastiğin hijyen sağladığı yalanını yayan haberler ve videolar dolaşımda. Küresel plastik sermayesinin Türkiye ayağında bu işin başını PAGEV çekiyor. PAGEV’in başını çektiği bu dezenformasyon girişimi şimdilik başarıya ulaşmış gibi görünüyor. Çünkü sahip oldukları lobi ağıyla bakanlığı da ikna etmiş ve hijyen sağlıyor diye tüm market ve pazarların adeta poşetle kaplanmasını çeşitli genelge ve kararlarla sağlatmış vaziyetteler. Düne kadar yerel marketlerde gördüğümüz bu durum şimdilerde tüm ulusal marketlerde, sebze ve meyvelerin, ekmeğin ve diğer tüm gıda malzemelerinin poşete konulması şeklinde tezahür ediyor. Gerekçe hijyen. Ortada bunun sağlandığına dair zerre bilimsel veri yok. Ve hatta veriler aksini söylüyor. Veriler koronavirüsün en uzun süreyle plastik yüzeyde kaldığını belirtiyor. Aşağıdaki videoda detaylı bir anlatım mevcut.
Kilit kelime: Hijyen
Yani plastik üreticileri aslında bir nevi sizin korona virüs ile enfekte olmanız için elinden geleni yapıyor. Bunu da aslında sizi düşündükleri yalanını yayarak yapıyorlar. Bilim aksini söylemesine rağmen yapıyorlar bunu. Sermayenin bilimle ancak kendi çıkarlarına uygun ise ilgilendiğini gayet iyi biliyoruz. Sadece bilimle değil, toplum ve çevre sağlığıyla da pek ilgilendikleri söylenemez. İlgilenselerdi, yüzlerce bilimsel yayın ile ortaya konulmuş olan, tek kullanımlık plastiklerin doğa ve insan için hijyen değil ölüm getirdiği gerçeğini bilmeleri gerekirdi. Pek ilgilenmedikleri için bilmezlikten geliyor da olabilirler. Hijyen söylemi önemli bir söylem çünkü bununla herkesi gafil avlıyorlar. İlginçtir; aynı hijyen düşkünü sermayenin birçok ortağı, yabancı ülkelerden getirdikleri plastik çöpleri kimsenin olmadığı zamanlarda açıkta yakmayı, toprağa gömmeyi ya da başıboş terk edilmiş depolara saklamayı pek hijyenle ilişkilendirmiyorlar. Ya da her şeyi poşete koyma girişimi için dillendirilen hijyenin, çevre yasalarını gevşetmekle nasıl bir ilişkisi olduğunu da pek anlatmıyorlar. Ayrıca tek kullanımlık çatal, bıçak ve tabak gibi plastiklerin tıbbi amaçlı kullanımı olan gereçlerle ne gibi bir ilişkisi var açıklamıyorlar. Ancak çatal ve bıçak gibi gereksiz plastikleri ürettikleri ekipmanları doktor ve maske görselleri ile paylaşmayı gayet iyi biliyorlar çünkü tek dert PR ve beraberinde gelecek kâr. Bu durum insanlara sabah akşam “paça için”, “boğazınıza sirke püskürtün” ya da “korkmayın bunlar oyun” diyen şarlatanların, insanların korku ve hijyen kaygısından faydalanmayı amaçlayan girişimlerinden pek bir farkı yok.
Beklenti şirketlerden değil, devletten
Sermayeden genel olarak toplum sağlığı ya da çevre sağlığını düşünmesi tabii ki beklenemez. Ben hiçbir zaman beklemedim çünkü tek kaygısı edeceği kar olan bir yapılanmadan bahsediyoruz. Asıl beklenti devletten. Çünkü devlet düzenleyici ve denetleyici bir organizasyon. Nasıl ki bireyin sorumlulukları varsa, devletin de var. Bu sebeple bilimsel bilgi ile uzaktan yakından alakası olmayan söylemlerle her yere “her şeyi poşetleyin” talimatı göndermesinin bir açıklamasını yapması lazım. Aslında sermayenin etki alanı açısından düşünüldüğünde açıklama az çok beliriyor.
Bu etki alanı o kadar geniş ki Ticaret Bakanlığının, Sağlık Bakanlığı ve Çevre Bakanlığını ilgilendiren bir konuda, işletmelere hijyen konulu yazı göndermesini bile sağlayabiliyor. Daha önce de çöp ticareti için benzer bir girişim ile yasal düzenleme geri çektirilmişti. Yerine de “başkasının çöpünü kurallara göre getirin bari” anlamına gelen bir düzenleme getirtilmişti. Aman üretici zarar görmesin. Gelen çöplerin yarattığı halk sağlığı riski için ise kimsenin ilgilendiği yok. Ayrıca Çevre Bakanlığının “herkes kendi önlemini alsın” olarak özetlenebilecek bir genelge ile şimdilerde sigara izmariti kadar yaygınlaşan tek kullanımlık maske ve eldiven çöpleri için önlem almadığını görünce sorgulamaktan vaz geçiyorsunuz zaten. Aynı devletin diğer yandan da sıfır atık girişimine sahip olması ise başka bir tartışmanın konusu. (Detaylı bir okuma için tıklayın)
Plastikçi sermaye açıktan çevre ve toplum düşmanlığı yapıyor. Bunu da öyle eğilip bükülerek değil, alenen yalan bilgi yayarak yapıyor. Üstelik bir de plastiğin tıbbi olarak kullanımının birçok avantajı olduğunu herkesin kabul etmesini de dezenformasyonunun temeline yerleştiriyor. Henüz mevcut çöplerini yönetemeyen bir ülkede, kolayca çöp olabilen bir malzemeyi (tek kullanımlık plastikler ve poşetler) sınırsızca kullandırma çabası doğa ve insan düşmanlığından başka bir şey değildir. Bunun aleni yapılması ise nasıl bir vampirlikle karşı karşıya olduğumuzun göstergesidir.
2015, 2016 ve 2017 yıllarında, ülkelerin yıllık olarak yayınladıkları deneylerde hayvan kullanım istatistiklerini karşılaştırmak için, içlerinde Avrupa Birliği üyesi ülkelerin de olduğu üç kıtadan 12 ülke seçtim. Bu ülkeler, ortalama ve üzeri hayvan kullanım oranlarına sahip. Ülkemiz, bu üç yıllık süre içinde toplamda en çok hayvanın deneylerde kullanıldığı listenin dokuzuncu sırasında:
Zaman içindeki artış ya da azalmayı görebilmek için 2010 ve 2017 yıllarına ait hayvan kullanımlarına baktığımızda ise tüm ülkelerde belirgin bir azalma olduğunu görüyoruz. Yıllar içinde artan ruhsatlı deney kuruluşu sayısına, araştırmacılara ve buna bağlı olarak artan hayvan kullanım ihtiyacına rağmen hayvan kullanım sayılarında azalmanın olası nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
hayvan deneyleriyle ilgili kısıtlayıcı kurallar içeren yasal metinlerin yürürlüğe girmesi
mevcut yasal metinlerin değişen koşullara uygun olarak yenilenmesi
özellikle 2000’lerden itibaren alternatif bilimsel yöntemlerin yaygınlaşarak bilinir ve güvenilir hale gelmesi
Ülkelerdeki hayvan sayılarının azalma oranlarına baktığımızda, ülkemizdeki oranın epey az olduğu göze çarpıyor. 2011 yılında Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunmasına Dair Yönetmelik ve 2014 yılında Etik Kurulların Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, 2010 ve 2017 yıllarında deneylerde kullanılan hayvan sayıları arasındaki fark sadece 5198 (%1,92).
Bu sekiz ülke arasında en fazla “azaltma” oranı Çek Cumhuriyeti’nde (%33,96). Onu Birleşik Krallık (%30,78) ile ABD (%30,19) izliyor. Yüzde otuzluk bir fark, yıllık hayvan kullanım oranı fazla olan ülkelerde yüzbinlerce hayvan demek.
Türkiye’de yıllara göre deneylerde kullanılan hayvan sayılarına baktığımızda ise, en yüksek rakamın 2016, en düşük rakamın ise 2012 yılına ait olduğunu görüyoruz. Neredeyse üç kat artışın sebebini bilemeyeceğiz belki ama insan “2016 yılında ne oldu?” diye sormadan edemiyor doğrusu.
Ülkemizdeki en az ve en çok hayvan kullanımının yaşandığı 2012 ve 2016 yıllarında diğer ülkeleri incelediğimizde ise -bizdekinin tersine- hepsinde sayılarda düşüş görüyoruz: İtalya’da 2012’de 768,796 ve 2016’da 611,707 hayvan; Hollanda’da 2012’de 589,583 ve 2016’da 386,700 hayvan; Almanya’da 3,080,727 ve 2016’da 2,128,254 hayvan; ABD’de 2012’de 952,855 ve 2016’da 820,812 hayvan deneylerde kullanılmış.
Her yıl, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu, bir önceki yıla ait deneylerde hayvan kullanım istatistiklerini yayınlıyor. 2018 yılına ait istatistikler halen web sitesinde yayınlanmış değil ve bu gecikmenin sebebi sorulduğunda ise “sitedeki teknik bir aksaklık” cevabı veriliyor. Hal böyle iken, 2019 yılında artış olup olmadığını görmek için sanırım epey bekleyeceğiz…
Yıllardır ekoloji ve toplumun işleyişine kafa yoran biri olarak ben de “insan doğanın parçası olmayı bilmezse doğa ne yapacağını bilir” diyenlerdenim. Son zamanlarda daha da sıklaşarak doğanın kendi iç döngüleriyle yarattığı dinamikler, insanın doğa üzerindeki egemenliğine büyük ya da küçük ölçekte ‘dur’ diyor. İklim krizi nedeniyle ekstrem kuraklık, sel felaketi vb olaylar kitlesel zorunlu iklim göçlerine neden olmaya başladı. Ancak koronavirüs pandemisi şimdi bize küresel ölçekte başka şeyler söylüyor.
17’nci yüzyıl ortalarında başlayan Endüstri Devrimi’nden bu yana katlanarak artan masif üretim, doğaya kaynak deposu olarak bakan kapitalizmi doğurdu. Ancak kapitalizm kendini çevreci kılmaya çalışsa da ne yapacağını bilemez durumda. İklim krizi kapitalist tüketim kültürünün insan merkezli pratikleri, Antroposen jeolojik çağını dayattı. Bunun nedenlerine önceki yazılarımda değinmiştim. Bazı düşünürler salgın hastalıkların nedeni olarak insan etkinlikleri, dolayısıyla ekosistemde insan dışı canlıların doğal yaşam alanlarının yok edilmesini göstermekte.
Pandemi atakları…
Hayvanlardan bulaşan sars, mers ve corona gibi hastalıklara dikkat çeken David Quammen (Spillover: Animal Infections and the Next Pandemic kitabının yazarı) New York Times’de çıkan yazısında “Koronovirüsü biz yarattık” diyor ve yakın gelecekte bir dizi daha pandemiyle daha yüz yüze gelebileceğimizi vurguluyor. Yapılaşma, et endüstrisi nedeniyle hayvanlara otlak açma, endüstrileşme, meraların yok edilmesi vb. yalnızca karbon yutaklarını yok etmekle kalmadı. Aynı zamanda ekosistemin bütünlüğü açısından diğer canlıların yaşam ortamları yani habitatları da yok ediliyor. Bu da küresel ölçekte bazen keneden geçen lyme hastalığı, bazen da nedenini bilmediğimiz bir dizi başka salgınlara yol açabiliyor.
“Küresel düşün yerel hareket” deyişi hala geçerli olmasına rağmen koronavirüse çözüm gibi konularda yerel çözümlerin halen uygulanmıyor olması düşündürücü… Bu durumda her ne olursa olsun aynı gökyüzü altında evrensel ve dayanışmacı çözümlerden yana olmak durumundayız. Bu pandemi nedeniyle yakın gelecekte hükümetlerin ve toplumların alacağı kararlar geleceğimizi belirleyecek. Elbette sorumlu yurttaş olarak bizim de yapacaklarımız var: Yurttaş inisiyatifleri kanalıyla alınacak kararlarda etkin olmak. Bugünden başlayan bir gidişatla yalnızca sağlık sistemimiz değil, ekolojik sistemler, ekonomi ve politika dahi buna göre belirlenecek. Hatta gelecekte nasıl üretip tüketeceğimiz buna bağlı olacak. Yeni ama nasıl bir yeni kültürün nasıl şekilleneceği ise büyük bir soru işareti.
Bu virüsleri kim yarattı?
Bir sürü konspirasyon teorilerini bir yana bırakırsak burada önemli bir tespiti düşünmek durumundayız. Endüstriyelleşmenin evriminde bu virüsler insan etkileriyle mi yaratıldı? Evet? Her insanın bunda aynı oranda mı payı var? Kocaman bir Hayır! Hatta bazı insanların bilinçli ya da bilinçsiz bunda hiç payı olmadığını söyleyebilirim: Ömrünü doğa korumaya adayanlarla küresel Güney’in fakir insanları… Oysa iklim krizinden de salgın hastalıklardan da en fazla etkilenen onlar. Hatta şu an salgının en yüksek görüldüğü Amerika’da dahi sağlık sigortası olmadığı için sokaklarda ya da evlerinde ölen binlerce kişi söz konusu. Kısacası küresel kuzeydeki insanları da aynı kefeye koymak zor.
Kapitalist dünyada diğer canlıların yaşam alanlarını gözetmeksizin göllere, nehirlere, meralara, sulak alanlara meta/kaynak gözüyle bakanlar, dünya nüfusunun yalnızca onda biri. Demek ki bilinçli ya da bilinçsiz (ekonomik koşulları elvermediği için) bu tahribatta herkesin payı farklı durumda. 7 Eylül 2011’de New York odaklı gelişip dünyanın her yerine yayılan ‘işgal et’ hareketi bunu çok iyi ortaya koydu. “Onlar %1, biz %99’uz” şiarı adeta belleklerimize kazınmıştı. Umut ediyorum ki bu koronavirüs döneminde de benzeri bir hareket yükselir.
Felaket tellallığı yerine gerçeğe işaret etmek
Doğa insansız da yaşar mı? Evet! İnsansız doğayı birincil doğa, insanın doğayla etkileşimde olduğu doğayı ise ikincil doğa olarak düşünürsek insanın doğa üzerindeki tahakkümünün Antroposen öncesine dayandığını görmek zor değil. Mers, kuş gribi gibi hastalıkların hepsinin yaban hayvanlarının doğal habitatlarını yok etme sonucu olduğu doğrudur. Ancak aynı oranda doğru olan bir şey daha vardır. O da doğanın pasif bir özne olmadığı gerçeği… Onun kendi iç dinamiklerinden yukarıda söz etmiştik. Evrimsel gerçeklik açısından doğanın diyalektiğini de göz önünde bulundurmalıyız. İnsanın doğayla kurduğu sorumsuz iletişim gereği doğa bazen volkan, bazen sel felaketi yaratıp insanları silkeleyip atabiliyor. Kendi evrimi doğrultusunda yol alıyor. Ağaç ve bitki köklerinin dahi birbiriyle karşılıklı besin alışverişi vardır. Demek ki doğadan karşılıklı dayanışmayı ve ilişkilemeyi bütünlüklü olarak öğrenebiliriz. Kısacası bu süreçte insanı, aklını ve etik değerleri kullanma yoluna davet etmeliyiz.
Endüstriyel kapitalizm çarkı 18’nci yüzyılda kömürün yer altından çıkarılıp buhar makinelerine konmasıyla başladı. Her insanın ürettiğinin dört katını tükettiği (hatta hiç üretmeden spekülasyonla para kazandığı) dikkate alınırsa doğa buna ne kadar dayanabilir? Yerine hiçbir şey koymadan daima doğadan alan (hatta gelecek kuşakların hakkından çalan) anlayışa karşı elbette bir öfke oluşacaktır. Küresel emperyalizmin doğa üzerindeki despotizminde eğer insanlı doğada üretim ve tüketim ilişkilerine kafa yormazsak, gelecekte oluşabilecek despot rejimlere şimdiden prim vermiş oluyoruz. Algoritma çağında dünya despotizme de gidebilir öngörüleri bulunuyor.
İnsanın Potansiyeli
Ben insan doğasının rekabetçi olduğuna ya da Sosyal Darwinist görüşe değil, insanın dayanışmacı, yardımlaşmacı ve iyiyi yayma potansiyeline inanıyorum. Koronavirüsü tüm insanların hepsine ceza kesecek şekilde, insanı yeryüzünde bir ur olarak görürsek neoliberalizmi desteklemeye hizmet ederiz. Daima insanın iyi potansiyeli olduğunu ve onu ortaya çıkarmaktan yana olmak daha iyi değil mi?
Ürettiklerimiz (düşünce/eylem) ve tükettiklerimizle (insan ilişkileri/nesnel tüketim) artık geleceğimizi ne şekilde biçimlendireceğimizim önemli olduğunu bir kez daha vurgulayalım. Örneğin bir şey satın almadan önce ‘gerçekten ihtiyacın var mı’ diye düşünmek, sonra o ihtiyacını pazar ekonomisine dokunmadan nasıl giderebileceğini düşünmek; bir başka deyişle ‘dikkatle al’ anlayışı şimdi koronavirüs döneminde belki zorunluluktan hayata geçecek. Bu alışkınlığı yaşamımız boyunca sürdürürsek, doğal yaşam alanlarının restore edilmesinde ne kadar yol kat edebileceğimizi hayal edin. Ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte, artık ekonomik büyümeye değil gerçekten canlı yaşamını ve refahını bütünsel olarak sürdürmeye odaklanmalıyız!
Şimdi farklı üretme, farklı tüketme ve farklı düşünme zamanı! Bu durum yalnızca düşük karbonlu yaşamlar yaratmaktan daha öte bir şey olmalı… Sosyal adaletin her alanına ışık tutabilecek türden… Yoksa insanları karantina anlayışıyla dört duvar arasına hapsederek nehirler bu kadar temiz görünmeye başladı, betonlar arasında dahi gelincikler görünüyor fotoğrafları gerçek tabloyu yansıtmıyor. Sığınmacıları, düşünce özgürlüğü tutsaklarını, yaşlıları, engellileri, yeterli besin alamadığı ve sağlık sigortası olmadığı için hastalıklara dirençsiz olanları, temiz suya ulaşamadığı için zaten salgın hastalıklarla boğuşanları ya da ormansızlaştırma ve kuraklık nedeniyle bir kucak odun ve bir teneke su bulmak için uzaktan gelirken cinsel şiddete maruz bırakılan kadınları (eril gücün hazlarına neden hakim olamadığı ve nereden beslendiği) düşünme zamanı. Hatta düşüncemizin merkezine oturtma zamanı değil mi? Yoksa insansız bir doğa düşünmek ancak despotizme hatta ekofaşizme giden bir yol açabilir.
İnsanlığın ve doğanın iyileşmesi adına karantina günlerinde bunu düşünürken, 1919’da İspanyol gribi salgın döneminde Kitty O’Meara tarafından yazılan şiirinin bir parçasını anımsayarak sonlayalım:
…
ve insanlar evlerinde kaldılar, kitap okudular, dinlediler ve dinlendiler, egzersiz yaptılar, sanat yaptılar ve oyun oynadılar, ve yeni bir yaşam biçimini öğrendiler,
Uçan Süpürge Vakfı’nın gerçekleştirdiği Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bu yıl ilk kez online olarak düzenleniyor. Yirmi iki yıldır aralıksız olarak kadın yönetmenlerin filmlerini sinemaseverlerle buluşturan festivalin 23’üncüsünün başkanı Türkan Şoray.
Festival için sinema alanında uzman 35 kişiden oluşan Danışma Kurulu filmleri seçti. 7-14 Mayıs 2020 tarihlerinde gerçekleşecek olan festivaldeki filmler, son bir yıl içerisinde çekilen kadın yönetmenlerin filmlerinden oluşuyor. Bu yıl 101 ülkeden kadınlara ulaşmayı hedefleyen festivalde Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu da (FIBRESCI) tarihinde ilk kez online jürilik yapıyor.
‘#EvdeKaldık fakat yalnız değiliz’
Festival ekibi, Danışma Kurulu’nun evden hazırladığı 23’üncü festivalin bu dönemde dayanışma adına da çok kıymetli olduğunu dile getirirken, online festivali neden ve nasıl yaptıklarını şöyle anlattı:
23. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali için bu yıl temanın “doğa” olmasını planlamıştık ancak pandeminin yarattığı koşullar nedeniyle temayı değiştirerek #EvdeKaldıkdedik. COVID-19 salgının yarattığı karantina koşulları her birimize salgının büyümesini önlemeye ve kendimizle birlikte toplum sağlığını korumaya dair sorumluluk yüklüyor.Bu sorumluluğu üstlenmekle birlikte, #EvdeKaldık demenin bizim için;hepimizin evlere kapandığı, izole olduğu böyle bir dönemde yalnız olmadığımızı söylemek gibi bir anlamı var.
Dünya, tarih boyunca pek çok krizle karşılaştı ve insanlık olarak bir sağlık kriziyle birlikte ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla da bizleri zorlayan bir dönemden geçiyoruz. #EvdeKaldık derken, işlerine gitmek zorunda oldukları için evde kalamayan onca insanın evde kalabileceği ücretli izin koşullarının sağlanması gerektiğinin de altını çiziyoruz. Aynı zamanda evde kalmanın kadınlar için, ev içi iş bölümünde yüklenen sorumlulukların, eşitsizliğin ve şiddetin artmasıyla sonuçlandığını görüyoruz.
Zorunlu olarak evde kalmanın ve yine zorunlu olarak evde kalamamanın bütün zorluklarını hep birlikte deneyimlediğimiz bir dönemdeyiz. Böyle dönemler, dayanışmanın yükseltilmesi gereken dönemlerdir. #EvdeKaldık fakat yalnız değiliz;
Hep birlikte bir krizi göğüslüyor, benzer şeyleri deneyimliyoruz.” demek için dayanışma göstermeliyiz. Bu nedenle Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali ekibi olarak siz festivale gidermiyorsanız; festival size gelir diyoruz.
İzleyiciyi 23. kez kadın yönetmenlerin filmleriyle buluşturmak için seçici kurul, danışma kurulu ve tüm festival ekibi online festival için evden çalışıyor. Evde çalışıyor, üretiyor, kendi ev hallerimizle baş etmeyi öğreniyoruz. 23. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali vesilesiyle, sanatın, sinemanın; evlerimizin içinde bin bir türlü ev haliyle, kaçınılmaz olanla baş etmeye çalışırken nefes aldıracak molalar yaratmasını umuyoruz.”
2019 için tüm resmi iklim verileri şu anda hazır. Carbon Brief geçen yılın neden gezegenin okyanusları, atmosferi, kriyosferi ve yüzey sıcaklıkları için bu kadar dikkat çekici olduğunu açıkladı.
2019’da kaydedilen rekor iklim olayları şöyle:
2019 kullanılan veri kümesine bağlı olarak yüzey sıcaklığının kaydedildiği ikinci veya üçüncü en sıcak ve büyük bir El Niño olayı olmayan en sıcak yıldı. Alt troposferdeki sıcaklıklar bakımından da ikinci veya üçüncü en sıcak yıl oldu.
2018 ve 2019 arasında belirgin şekilde artan okyanus sıcaklığı bakımından en sıcak yıldı.
Nisan ve ağustos ayları arasında Kuzey Kutbu ve Antarktika‘daki deniz buzlarının yayılım alanı ve hacminde rekor düşmeler görüldü. Eylül ayında ulaşılan en düşük Kuzey Kutup Denizi buz miktarı, ikinci en düşük seviyeye ulaştı.
Küresel deniz seviyeleri ve atmosferik sera gazı konsantrasyonları 2019’da yeni rekor düzeylere ulaşırken, dünyadaki buzullar erimeye devam etti.
İkinci en yüksek yüzey sıcaklıkları
1800’lerin sonlarında, kayıtların başladığından bu yana 2019’daki küresel yüzey sıcaklıkları, çoğu veri setinin en yüksek ikinci sırasında yer aldı. En sıcak yılın aksine – 2016 El Niño koşulları – yılın ilk birkaç ayındaki hafif El Niño koşulları dışında, 2019’un büyük bölümü için etkenler nötrdü. [Buna rağmen] 2019’daki sıcaklıklar, seçilen sıcaklık kaydına bağlı olarak 19. yüzyılın sonlarındaki değerlerden (1880 ve 1900 arasında) 1,1C ile 1,3C arasında daha sıcak geçti.
NASA, NOAA, Berkeley Earth, Cowtan and Way, JMA, JRA-55, NCEP ve Copernicus ERA5’in kayıtları, 2019’u 2016’dan sonraki en sıcak yıl olarak gösterirken, Met Office Hadley Center / UEA HadCRUT4 kayıtları 2019’u en sıcak üçüncü yıl olarak belirledi. Bu farklı derecelendirme, dünyanın en hızlı ısınma bölgelerinden biri olan Kuzey Kutbu’nu kapsayan veri kümeleri arasındaki farklılıkları yansıtıyor.
Aşağıdaki şekilde, 1970 yılından bu yana dünyanın önde gelen araştırma gruplarının küresel yüzey sıcaklık kayıtları gösterilmekte. Bunlar, deniz suyu sıcaklıklarının gemi ve şamandıra tabanlı ölçümleriyle karadaki istasyonlardan elde edilen yüzey hava sıcaklığı okumalarının birleştirilmesiyle oluşturuldu. Sıcaklıklar 1981 ila 2010 ortalamasına göre anomaliler olarak gösteriliyor. 1981-2010 döneminin 1880-1900 öncesi sanayi döneminden 0,6 ila 0,75C daha sıcak olduğunu da unutmamak gerek. (Her sıcaklık kaydı şekil açıklaması kullanılarak açılabilir veya kapatılabilir.)
1970-2019 arası yıllık küresel ortalama yüzey sıcaklıkları. NASA GISTemp, NOAA GlobalTemp, Hadley / UEA HadCRUT4, Berkeley Earth, Cowtan ve Way ve Carbon Brief’in ham sıcaklık rekorundan elde edilen veriler. Copernicus ERA5’ten 1979-2000 sıcaklıklar (reanaliz kaydı 1979’da başladığı için). Anomaliler 1981-2010 temel çizgisine göre çizilmiştir. Grafik: Carbon Brief.
Görülen küresel ısınma, altta yatan sıcaklık kayıtlarında yapılan herhangi bir ayarlamadan kaynaklanmıyor. Şekilde, Carbon Brief tarafından ölçüm tekniklerinde herhangi bir ayarlama veya düzeltmeye tabi olmayan veriler kullanılarak hesaplanan bir “ham kayıtlar” satırı (noktalı bir çizgi olarak gösterilmiştir) bulunuyor. Bu ayarlamalar 1950’den sonraki kayıtlarda çok az fark yaratır. O zamandan önce, ayarlanan sıcaklık kayıtları aslında, ham veriden daha az ısınma gösterir.
Kayıttaki kısa vadeli değişkenlik ise çoğunlukla iklim üzerinde kısa süreli ısıtma veya soğutma etkisi olan El Niño ve La Niña olaylarının etkisinden kaynaklanmakta. 1990’ların ortasındaki gibi, diğer düşüşler büyük volkanik patlamalar ile ilişkilidir. İklimin daha uzun süreli ısınması tamamen CO2 ve insan faaliyetlerinden kaynaklı diğer sera gazlarındaki atmosferik artışlardan oluşmaktadır.
Küresel yüzey sıcaklığı kayıtları 1850’ye kadar hesaplanabiliyor, ancak bazı gruplar daha fazla veri olduğundan, kayıtlarına 1880’den başlamayı seçiyor. 1850’den önce, bazı belirli bölgeler için kayıtlar bulunuyor, ancak küresel sıcaklıkları makul bir doğrulukla hesaplamak için yeterince yaygın değiller. 1850’den bu yana küresel sıcaklık kayıtları aşağıdaki şekilde, yine 1981-2010 taban çizgisinde fark olarak gösterilmiştir.
Önceki tabloyla aynı, ancak 1850’ye kadar uzanan verilerle (veya her bir kaydın mevcut olduğu kadar geri gidebildiği tarihe kadar). Grafik: Carbon Brief.
Kaydın son beş yılı, daha önceki her şeyden çok daha sıcak. Bu, aşağıdaki Berkeley Earth grafiğinde gösteriliyor. Her gölgeli eğri, o yıl için yıllık ortalama sıcaklığı temsil ediyor. Bu eğri sağa doğru ne kadar uzaklaşırsa, o kadar sıcak anlamına geliyor.
Grafikte, her yılın eğrisinin genişliği, yıllık sıcaklık değerlerindeki belirsizliği yansıtıyor. (Ölçüm tekniklerindeki değişiklikler ve dünyanın bazı bölümlerinin nispeten seyrek istasyon kapsama alanına sahip olması gibi faktörler yüzünden.)
Berkeley Earth’teki; belirsizlikleri (eğrilerin genişliği) ile her yıl için küresel ortalama yüzey sıcaklıkları. Burada ısınmanın 1951-1980 döneminin sıcaklığına göre gösterildiğini, ancak yılların göreceli pozisyonunun 1981-2010 temel çizgisi kullanılarak aynı olacağını unutmayın. Grafik: Robert Rohde
2019’daki [artan] sıcaklık; özellikle Kuzey Kutbu, Antarktika, Avustralya, Avrupa, Güney Afrika ve Sibirya’da ölçülen yüksek derecelerle, dünyanın büyücek bölgelerinde görüldü. Berkeley Earth’teki aşağıdaki şekil, yıllık ortalama sıcaklık anomalilerini gösteriyor.
Berkeley Earth’ten 2019 için yüzey sıcaklığı anomalileri. Berkeley, anomalileri hesaplamak için 1951-1980 temel çizgisini kullanıyor.
Öte yandan 2019, 36 ülkede enstrümantal kayıtların başlamasından bu yana en sıcak yıldı: Angola, Avustralya, Belarus, Belize, Botsvana, Bulgaristan, Kamboçya, Komorlar, Cibuti, Gabon, Guatemala, Macaristan, Jamaika, Kenya, Laos, Letonya, Litvanya, Madagaskar, Mauritius, Moldova, Myanmar, Namibya, Polonya, Kongo Cumhuriyeti, Romanya, Sırbistan, Slovakya, Somali, Güney Afrika, Tayvan, Tayland, Tuvalu, Ukrayna, Vietnam, Yemen ve Zimbabve. Buna ek olarak, aynı zamanda Antarktika’da da kayıt yapılan en sıcak yıldı.
Kara ve okyanus üzerinde ısınma çok farklı oranlarda gerçekleşir. Dünya sanayi öncesi dönemden bu yana bir bütün olarak 1,2C civarında ısınırken, kara bölgeleri yaklaşık 1,8C ısınmayı görmüş; okyanuslar ise sadece 0,8C civarında ısınmıştır. Aşağıdaki şekil, NASA’nın verilerine dayanan 1880-1900 sanayi öncesi temel seviyesine göre kara, okyanus ve küresel ısınmayı gösteriyor.
Kara, okyanus ve küresel sıcaklık, NASA GISTEMP v4’ten alınan verilerine göre, 1800’lerin sonundan bu yana düzenli olarak yükseliyor. Değerler 1880-1900 temel çizgisine göre çizilmiştir. Grafik: Carbon Brief.
İklim modelleme projeksiyonlarını yakından takip eden gözlemler
İklim modelleri; gelecekteki emisyonlar, sera gazı konsantrasyonları ve diğer iklimi etkileyen faktörlerle ilgili farklı varsayımlar verildiğinde, gelecekteki ısınmanın fizik tabanlı tahminlerini sunar.
2005 öncesi sıcaklıkların model tahminleri, bilinen geçmiş iklim etkilerini kullanan bir modelken, 2005’ten sonra öngörülen sıcaklıklar, bir şeylerin nasıl değişebileceğine ilişkin tahmine dayanan bir “öngörü” dür.
Aşağıdaki şekilde, Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) beşinci değerlendirme raporunda; (CMIP5 modelleri olarak bilinen) 1950 ile 2020 arasında gri gölgeli ve siyah olarak gösterilen tüm modellerde ortalama projeksiyonda yer alan tekil model tahminlerinin aralığı gösteriliyor. (??) Tekil gözlemsel sıcaklık kayıtları renkli çizgilerle temsil edilmekte.
CMIP5 modellerinden yıllık küresel ortalama yüzey sıcaklıkları ve 1970 ve 2020 arasındaki gözlemler. Modeller 2005’ten sonraki RCP4.5 senaryosunu kullanıyor ve gözlemlerle ölçülenlere uyması için okyanuslar üzerindeki deniz yüzeyi sıcaklıklarını ve kara üzerindeki yüzey hava sıcaklıklarını içeriyorlar. Anomaliler 1981-2010 ana hattına göre çizilmiştir. Grafik: Carbon Brief
Küresel sıcaklıklar, 2005 ile 2014 yılları arasında iklim modellerinin öngördüğü ısınmanın biraz altında gerçekleşirken, son birkaç yıl model ortalamasına oldukça yakın. Bu özellikle NASA, Cowtan ve Way, Berkeley ve Copernicus ERA5 reanalizi gibi global tam sıcaklık kayıtları için geçerlidir.
İklim modeli simülasyonları 1800’lerin ortasından 21’inci yüzyılın sonuna kadar devam etmektedir. Aşağıdaki şekilde, RCP4.5 olarak bilinen, gelecekteki emisyonlar için “stabilizasyon” senaryosunu kullanarak tam dönemler boyunca model projeksiyonları gösteriliyor.
Önceki grafikle aynı, ancak 1850-2100 arasındaki dönem için. Modeller 2005’ten sonra RCP4.5 senaryosunu kullanır. Grafik: Carbon Brief.
Okyanuslarda en sıcak yıl
Sera gazı konsantrasyonlarının artmasıyla ortaya çıkan ısınmanın % 90’ından fazlası okyanuslara gider. Yüzey sıcaklıkları doğal değişkenlik nedeniyle yıldan yıla biraz dalgalanırken, okyanusların ısısı çok daha istikrarlı bir şekilde artmaktadır ve birçok yönden, daha kısa bir tarihsel kayıtla da olsa, Dünya’nın ısınmasına ilişkin daha güvenilir bir göstergedir.
Güncel okyanus ısısı veri tabanını tutan Çin Bilimler Akademisi Atmosferik Fizik Enstitüsü‘ne (IAP-CAS) göre, 1958’de güvenilir kayıtlar tutulmaya başladığından beri en yüksek okyanus ısısı ölçümünde geçen yıl net bir rekor kırıldı.
Aşağıdaki şekilde, okyanus bölgesinde 0 ila 700 metre ve 700 ila 2.000 metre derinlikte (dünya okyanuslarının büyük kısmını içeren), her yıl için okyanus ısısı gösteriliyor. Okyanus ısınması, 1958-1960 ortalamasına göre çizilmiştir.
0-700 metre ve 700-2000 metre katmanlar için yıllık küresel okyanus ısınması (zettajoules – milyar trilyon joule veya 10 ^ 21 joule). 2020’den veriler, Cheng ve diğerleri. Grafik: Carbon Brief.
2019’daki okyanus ısısı, bir sonraki en sıcak yıl olan 2018’den çok daha yüksek olarak ölçüldü. 2016, yüzeydeki en sıcak yıl iken, yüzey sıcaklıklarının okyanustan atmosfere kadar sıcaklığın yeniden dağıtılmasına yardımcı olan El Niño etkinliği olarak, okyanuslar için sadece beşinci en sıcak yıl olmuştu. Okyanus ısısı, sera gazları tarafından hapsedilen ısının artışı, 1992’de Pinatubo volkanik patlaması ve bundan sonraki yıllarda sıcaklıkların yeni rekorlar kırması nedeniyle 1990’dan sonra önemli ölçüde hızlandı.
Uydu verilerinde ısınmanın yakın kayıtları
Dünyadaki ve okyanuslardaki yüzey ölçümlerine ek olarak uydu mikrodalga ölçüm üniteleri, 1979’dan bu yana küresel düşük atmosferik sıcaklık tahminleri veriyor. Bu ölçümler, bazı büyük belirsizlikler içerse de 2019’u rekor seviyeye yakın sıcak bir yıl olarak göstermektedir.
Uzaktan Algılama Sistemleri (RSS) tarafından üretilen kayıtlar 2019’u 2016’dan sonra en sıcak ikinci yıl olarak gösterirken, Alabama Üniversitesi Huntsville‘in (UAH) kaydı 2016 ve 1998’den sonra üçüncü en sıcak olarak belirtiyor. Aşağıdaki şekilde RSS kırmızı ve mavi UAH.
1981-2010 taban çizgisine göre RSS sürüm 4 (kırmızı) ve UAH sürüm 6 (mavi) ‘den küresel ortalama düşük troposfer sıcaklıkları (uydu kayıtları 1979’da başladığı için). Grafik: Carbon Brief.
Bu uydular alt troposferin sıcaklığını ölçer ve yüzeyden yaklaşık 5 km yükseklikte ortalama sıcaklık değişimlerini yakalarlar. Atmosferin bu bölgesi, El Niño ve La Niña olaylarından daha güçlü bir şekilde etkilenme eğilimindedir ve yüzey kayıtları ve uydu kayıtları bu olaylar sırasında daha büyük ısınma veya soğuma artışları göstermektedir. Bu nedenle, örneğin 1998, uydulardan en sıcak yıllardan biri olarak görünür, ancak yüzey kayıtlarında böyle değildir.
Grafikte, iki düşük troposferik sıcaklık kaydının 2000’li yılların başından sonra büyük farklılıklar gösterdiği görülüyor. RSS, yüzey sıcaklık kayıtlarına oldukça benzer bir genel ısınma oranı gösterirken, UAH son yıllarda yüzeyde gözlemlenenden çok daha yavaş ısınma gösteriyor. Ancak her ikisi de son yıllarda, her kaydın önceki sürümlerine kıyasla RSS’yi ısıtan ve UAH’ı soğutan, büyük değişiklikler saptamışlardır.
Deniz seviyeleri daha hızlı yükseliyor
Kara buzullarının erimesi (buzullar ve buz tabakaları gibi), ısındıkça suyun ısıl genleşmesi ve kara suyu depolamasındaki değişikliklerin bir kombinasyonu nedeniyle, günümüz deniz seviyeleri 2019’da adeta eşik atladı. Son yıllarda buz tabakalarının ve buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesine giderek daha büyük bir katkı sağladı. 2018 BAMS İklim Durumu raporuna göre, eriyen buzullar ve buz tabakaları, 2005 ile 2016 yılları arasında toplam deniz seviyesindeki artışın üçte ikisine katkıda bulundu.
İngiltere Met Ofisi‘nden verilen aşağıdaki rakamlar, 1990’ların başında uydu altimetrelerinin ortaya çıkmasından bu yana küresel deniz seviyesi tahminlerinde bir dizi farklı grubun hesaplamalarını göstermektedir.
1993’ten 2019’a kadar olan deniz seviyesi uydu altimetrelerinden hesaplanmıştır. Grafik UK MET Ofisi’ne aittir.
1990’ların başından beri mevcut olan uydu verilerine ek olarak, daha önceki küresel deniz seviyeleri, küresel gelgit göstergesi ölçümleri ağından yeniden oluşturulmuştur. Bu, araştırmacıların 1800’lerin sonlarından bu yana deniz seviyesinin nasıl değiştiğini tahmin etmelerini sağlamaktadır.
1993’ten sonra NASA’dan (siyah) uydu altimetre ölçümleri ile birlikte beş farklı deniz seviyesi yükselme veri seti aşağıdaki şekilde (renkli çizgiler) gösterilmiştir.
Church and White 2011 (kırmızı), Jevrejeva ve diğerleri 2014 (sarı), Ray ve Douglas 2011 (gri), Hay ve diğerleri 2015 (açık mavi) ve Dangendorf ve diğerleri 2019 (koyu mavi) ‘den küresel ortalama deniz seviyesi artış verileri. 1993 (siyah) ‘dan günümüze uydu altimetre verileri NASA’dan alınmıştır. Grafik: Carbon Brief.
Deniz seviyeleri 1900’den beri 0,18 ile 0,2 m (180 – 200 mm) arasında yükseldi. Ancak deniz seviyesi artış tahminleri son on yıllarda 1980 öncesinden büyük farklılıklar gösteriyor.
Bu veri kümelerinin çoğu (Dangendorf, Hay, Kilise ve Beyaz), deniz seviyesindeki yükselme oranının uydu altimetre ile ölçüldüğü gibi, 1940’larda yaşanandan yaklaşık % 50 daha hızlı olduğunu gösteriyor.
Ayrıca, yüksek kaliteli uydu altimetre verilerinin mevcut olduğu 1993 sonrası dönemde, deniz seviyelerinin yükselmesinin hızlandığına dair kanıtlar da bulunuyor. 2018 BAMS İklim Durumu raporuna göre, 1993 sonrası dönemde deniz seviyesindeki artış ivmesi her yıl 0,1 mm civarında. Bu, artış oranının her on yılda bir, 1 mm arttığı anlamına geliyor. (Bkz. Carbon Brief’in iklim değişikliğinin deniz seviyesinin yükselmesini nasıl hızlandırdığına dair açıklaması. )
Buzul erimesi hızlanıyor
Bilim insanları, dünyanın dört bir yanındaki buzulların kütlesini, çeşitli uzaktan algılama teknikleri kullanarak; Dünya’nın yer çekimi alanında olduğu gibi GRACE verileriyle ölçmektedirler. Bir buzulun üzerine düşen kar ile erime veya buz kaybı yoluyla oluşan azalma arasındaki denge, buzulların zamanla büyüyüp küçülmesini belirler.
Dünya Glacier İzleme Servisi adındaki uluslararası bir konsorsiyum, dünyanın 19 farklı bölgesinde 164 farklı buzulu izlemekte. Aşağıdaki şekilde, küresel ortalama buzul kütlesindeki 1950’den 2018’in sonuna kadar olan değişiklik gösteriliyor. (2019 değerleri heüz mevcut değildir). Buzul erimesi, ortalama olarak ne kadar kütlenin kaybolduğunun bir ölçüsü olan metre su eşdeğeri olarak rapor edilmektedir; 25 metre eriyik, tipik bir buzulun 25 metre daha ince olmasına eşdeğer miktarda su kaybettiği anlamına gelir.
Küresel ortalama buzul kaybı, 1950-2018 yılları arasında Dünya Glacier İzleme Servisi. Grafik: Carbon Brief.
İkinci en düşük Arktik deniz buzu rekoru
Deniz buzu 2019’un büyük bir bölümünü Arktik ve Antarktika‘da rekor düşük seviyelerde geçirdi. Kuzey Kutbu’ndaki nisan, mayıs, temmuz, ağustos ve ekim aylarının çoğunda ve mayısdan temmuza kadar Antarktika’da rekor üzerine rekor kırıldı.
Kuzey Kutbu, 2019’un çoğunu 1979-2010 tarihi aralığının çok altında geçirdi. Kayıtlar 1970’lerin sonlarında başladığından beri 2007 ve 2016 yıllarını, en düşük yaz deniz buz oranına sahip olarak tespit etmişti. Kuzey Kutup Bölgesi’nde sadece 2012 yaz deniz asgari buzu daha düşüktü. Ancak Kuzey Kutbu deniz buzları, eylül ayından sonra alışılmadık derecede yavaş bir iyileşme yaşasa da ekim ayında yeniden rekor seviyelere geriledi.
ABD Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi verilerinden Arktik ve Antarktika günlük deniz buzu. Kalın çizgiler günlük 2019 değerlerini göstermektedir, gölgeli alan 1979 ve 2010 arasındaki geçmiş değerlerde iki standart sapma aralığını göstermektedir. Noktalı siyah çizgiler her kutup için rekor düşükleri göstermektedir. Grafik: Carbon Brief.
Deniz buzunun durumu, hikayenin sadece bir kısmını anlatır. Azalan buz oranına ek olarak kalanlar, bölgeyi kaplayan buzdan daha genç ve daha ince olma eğilimindedir. Aşağıdaki şekil, Pan-Arctic Buz Okyanusu Modelleme ve Asimilasyon Sistemi (PIOMAS) verilerini kullanarak, 1979 ile 2019 yılları arasında her yıl için Arktik deniz buz kalınlığını göstermektedir. 2017’den sonra 2019’da ortalama deniz buz hacmi ikinci en düşük seviyesindedir.
Arktik deniz buz kalınlığı 1979-2019 PIOMAS verileri kullanılarak, Zach Labe (twitter).
Yükselen sera gazı konsantrasyonu
Sera gazı konsantrasyonları; fosil yakıtlar, arazi kullanımı ve tarımdan kaynaklanan insan emisyonları nedeniyle 2019’da yeni bir yüksek seviyeye ulaştı.
Üç sera gazı – CO2, metan (CH4) ve azot oksit (N2O) – insan faaliyetleri tarafından yaratılan ek ısı miktarından sorumludur. CO2, 1750 yılından bu yana artışın kabaca % 50’sini oluşturan en büyük faktördür. Metan % 29, azot oksit yaklaşık % 5 oranında etki yaratırken, kalan % 16, karbon monoksit, siyah karbon ve CFC gibi halokarbonlar gibi diğer faktörlerden gelir.
İnsanların sera gazı emisyonları, atmosferik CO2, metan ve azot oksit konsantrasyonlarını, en azından birkaç milyon yıl içinde en yüksek seviyelerine çıkarmıştır. Aşağıdaki şekilde 1980’lerin başından 2019 Eylül’e kadar bu sera gazlarının, CO2 için milyonda partikül (ppm) ve metan ve azot oksit için milyarda partikül (ppb) konsantrasyonlarını içermektedir (şu anda mevcut olan en son veriler).
Küresel CO2, metan (CH4) ve azot oksit (N2O) konsantrasyonları. NOAA’nın Dünya Sistemleri Araştırma Laboratuvarı’ndaki verilere dayanmaktadır. Y eksenlerinin sıfırdan başlamadığını unutmayın. Grafikler: Carbon Brief.