Ana Sayfa Blog Sayfa 2136

(Yine) Temel Gelir üzerine

Geçen yazının sonlarında geleceğe dair olması gerekenlere dair şöyle bir cümle yazmıştım: “Bu virüs ve virüse dayalı önlemler bulutu üstümüzden kalktığında yeniden kurulmaya açık bir yaşam bizi bekliyor olacak. Eğer biz bu yaşamı yine aynı yollarla kurarsak gelecek krizde yine darmadağın olmamız kaçınılmaz. Bu yaşamı bir “Yeşil Restorasyon” programıyla kurmamız halinde ise hem muhtemel krizlere hazırlıklı olacağız hem de en büyük krizimiz olan iklim krizine karşı da mücadelemizde elimizi güçlendireceğiz.”

Be elbette sadece benim düşüncem olamazdı. Çağın ruhu gereği tüm dünyada insanlar salgın sonrası yaşamı konuşuyorlar ve yeniyi eskinin izlerini takip ederek kurmak ile yeniyi yepyeni şekilde kurmak arasında fikirler salınıyor. Güzel örneklere dönelim. Yeniyi farklı şekilde kurmak için adımlar atılmaya başlandı bile. Korona’nın İtalya‘da en çok etkilediği kentlerden olan Milano bu adımları atanlardan. Kentin uzun süredir devam eden bir otomobilsizleşme mücadelesi var. Fakat bunu başarmak konusunda çok sıkıntı çekiyorlar. Şu anda ise bilindiği gibi şehir “kapalı” ve ne arabalar ne de yayalar sokaklara çıkabiliyor. Peki ne yapacaklar? 

Belediye Başkan Yardımcısı Marco Granelli‘ye kulak verelim: “Otomobil kullanımını azaltmak için yıllarca çalıştık. Herkes araba kullanıyorsa, insanlar için yer kalmıyor, hareket edecek yer kalmıyor, dükkanların dışarısında ticari faaliyetler için yer kalmıyor.

Elbette ekonomiyi yeniden açmak istiyoruz, ancak bunu öncekinden farklı bir temelde yapmamız gerektiğini düşünüyoruz. Milano’yu yeni durumun şartlarına göre yeniden düşünmemiz gerektiğini düşünüyoruz.”

Ve Milano, bu krizden çıktığında şu anda sundukları ve “Avrupa’nın en iddialı planlarından biri” olarak nitelendirilen planın gereğini yapacak ve sokakları yayalara ve bisikletlere vermiş olacak. Yaz boyunca 35 km’lik bir dönüşümün tamamlanması planlanıyor. 

İstenirse oluyor

Gördüğünüz gibi olabiliyor. Ekonomi, sosyal yaşam ve bunların doğayla ilişkisi tekrar başladığında her şeyin eskisini tekrar etmemesi gerekli. Eski sistem başarılı olsaydı biz şu anda evlerimizde ya da sağlık tehdidi altında iş yerlerimizde olmaz; hayatımıza alıştığımız şekilde devam ederdik. Fakat doğayı adım adım kemiren ve bunun karşılığında “refah” ve “gelişmişlik” sunduğunu söyleyen sistem bu krizi karşılayamadı.

Karşılayamadığı gibi en büyük adaletsizlikleri de yüzümüze çarptı. Çalışmak zorunda olanlar, çalışmak zorunda olsa da çalışamayanlar, hayatını sürdürmek için yardıma muhtaç olanlar. Ve muhtaçlık üzerinden dönen siyaset. Bunun önüne geçecek temel bir talebimiz olmalı. Yeni bir krizde yine aynı yollardan, aynı yoksunluklardan geçmemeliyiz toplum olarak. Bu talebin adı Temel Gelir.

Ekonomiyi ve toplumu oturtacağımız farklı yapı temel gelir olmalı. Nedir temel gelir?

Bir toplumu oluşturan herkese, koşulsuz olarak ve belirli periyotlarla ödenen asgari bir paradır. Böylece toplumda herkesin hayatta kalabilecek kadar bir gelire sahip olduğu garanti altına alınmış olacak. Göçmenliğin, mülteciliğin, sığınmacılığın toplumların ayrılmaz bir parçası olduğu bir dönemde herkese verilmesiyle belirli haklar yönünden sıkıntı çeken insanlara da bir gelir sağlanmış olacak.

Bireyi güçlendirmenin, ekonomik ve sosyal krize karşı herkesi belli bir oranda hazırlıklı kılmanın yöntemidir temel gelir. Sosyal devletten uzaklaşıldıkça krizlerin ne kadar ağır seyrettiğini en iyi anladığımız dönemdeyiz. Bunun için Yeşil restorasyon için ortaya koymamız gereken programın en üstünde Temel Gelir yazmalı.

Çocuğunuzun silgisi sağlığınızı silmesin

Plastik eklenti maddeleri konusunda toplumda yeterli bilgi ve farkındalık yok. Bunun nedeni de bu eklenti maddeleri ile ilgili yeteri Türkçe içeriğin olmayışı ve bunu dert edinen sivil toplum organizasyonlarının eksikliği. Bunun yanında sağlık ve çevre bakanlıklarının da bu konuda neredeyse hiçbir şey yapmaması durumu da var. Oysaki plastik eklenti maddeleri hayatın her alanında ve 7’den 70’e tüm insanları ve canlıları etkileyen kimyasallar. Halihazırda plastik eklenti maddesi olarak kullanılan yüzlerce eklenti kimyasalı olduğu tahmin ediliyor. Bunlar arasında en popüler olanları ise fitalatlar ve bisfenoller. Bu iki eklenti kimyasalından fitalatlar plastiği yumuşatmaya yararken, bisfenoller ise sertleştirmeye yarar. Her iki eklenti de hormon bozucu ve kanserojen olarak nitelendirilmektedir. Üstelik bir plastik ne kadar yumuşak ya da sert ise bu kimyasalların miktarı da o kadar fazla olabiliyor.  

Örneğin PVC tipteki plastiğin içerisinde fitalatın miktarı toplam PVC miktarının %50’si kadar olabiliyor. Aynı durum mutfak gereci olarak kullandığımız polikarbonat kap kaçak ve damacana su şişeleri için de geçerli. Haliyle bu ürünleri kullandığımızda bu kimyasallara ne kadar maruz kalacağımız da belirleniyor. Yani dostumuz olduğu iddia edilen plastiklerin bizimle dost olabilmesi de içeriğindeki kimyasalın miktarına bağlı. Eğer içerisinde çok miktarda fitalat bulunan bir silgiden bahsediyorsak, bu muhtemelen çocuğunuzun zehirli dostu, çok miktarda bisfenol bulunan bir su damacanasıysa eğer o da tüm ailenizin zehirli dostu olacaktır.

Çin’den korkutucu araştırma

Hazır silgiden bahsetmişken Çin’de yapılan ve sonuçları geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaşılan bir raporu anmamak olmaz. Zaten bu yazının da asıl amacı bu rapor ile ortaya konulan korkutucu bir gerçeği sizlere aktarmaktı. İşin aslı ben de çok istemiyorum böyle kötü haberleri sizlerle paylaşmak ancak durumun gerçekliği de ne yazık ki oldukça korkutucu! Çin’deki bu raporda, çocukların kullanması için satılan plastik silgilerde ciddi oranda bir fitalat çeşidi olan fitalik asit estere rastlandığı anlatılıyor. Bu amaçla 33 tanesi çok iyi bilinen markalara ait 62 silgi markasına ait silgiler teste tabii tutulmuş ve test edilen 62 silginin 21 tanesinde çok ciddi miktarda fitalik asit ester isimli zehirli eklenti kimyasalına rastlanmış. Üstelik zehir tespit edilen bu 21 markanın 18’i de sağlık açısından zararı yok sertifikasıyla satılan markalar.

Yani Çin’deki ilgili kuruluş bu silgilere sağlıklı olduklarına dair sertifika vermiş. İnanılmaz değil mi? Markalar içerisinde Türkiye‘de de çok yaygın kullanılan ve bir zamanlar ÖSYM sınavlarında öğrencilere bedava dağıtılan bir marka da söz konusu. Bu arada yeri gelmişken ÖSYM’nin plastik ayak izinin de en az silgilerdeki zehirli kimyasal miktarı kadar endişe verici olduğunu belirtmekte fayda var. Daha önce bu konu hakkında yazdığım yazıda bu durumun vahametine değinmiştim.

Bu markanın Türkiye’de sattığı silgilerde bu kimyasalın düzeyini bilmiyoruz ancak Çin’den aşağı kalır yanı olmadığından şüphe etmiyoruz. Neden mi? Çünkü buna dair bir denetim yapıldığından emin değiliz. Aslında sadece bir marka değil birçok başka marka daha Türkiye pazarında silgilerini satıyor. Benzer bir zehirlilik çalışmasının Türkiye’de de yapılması şart.

913 kat fazla zehirli kimyasal

Çin’de yapılan bu çalışmada incelenen markalardan bir tanesine ait bir silgide olması gerekenden 913 kat fazla miktarda bu zehirli kimyasaldan bulunmuş. Bu silgilerde bu kadar zehrin olmasının nedeni ise PVC’den yapılmış olmaları. Çünkü PVC’nin içerisine gibi esnekleşsin diye bol miktarda fitalat konuluyor. Burada fitalatın hamileliğin erken dönemlerinde maruz kalındığında doğacak çocuklarda ciddi olumsuz etkiler yaptığına dair çalışmalar olduğundan da bahsetmek lazım. Merak edenler bu linkteki çalışmada detaylı bir tanesini okuyabilirler.

Bu rapordan da anlayacağımız gibi plastik tüketiminin sağladığı iddia edilen kolaylığın bedelleri gün geçtikçe daha da ağır hale geliyor. Hayatımızı kolaylaştırıyor ve aslında çok harika bir ürün diye pazarlanan plastikleri kullanmaya zorlanırken bir yandan da bu zehirleri tüketmeye zorlanıyorsunuz. Çünkü plastik üreticilerinin ve onları denetlemesi gerekenlerin sağlığımızı ya da hayatımızı umursadıkları yok. Bu tür raporlar yayınlandıktan sonra tıpkı diğer çalışmalarda olduğu gibi önce ufak bir homurtu meydana geliyor ve ardından olay unutularak tarihteki yerini “şok edici rapor” olarak alıyor. Olan da hayatının kolaylaşacağı aldatmacası ve plastiği dost kabul eyleyenlerin propagandasına maruz kalan bizlere ve çocuklarımıza oluyor.

 

Türkiye’de koronavirüs: 84 kişi daha hayatını kaybetti, 4 bin 922 kişi iyileşti

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronavirüs salgınına ilişkin son verileri açıkladı. Koca’nın, sosyal medya hesabından paylaştığı verilere göre son 24 saatte 4 bin 922 kişinin daha iyileşmesiyle Covid-19 tedavisi tamamlananların sayısı 53 bin 808 oldu.

 
 

İkizköy’de zeytin ağaçlarının kesimi yerel halk tarafından durduruldu

Muğla’nın İkizköy ilçesi yeni bir termik santral müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. İlçede yer alan zeytin ağaçları, Yeniköy Termik Santrali’ne kömür taşıma bandı yapmak için 1 Mayıs’ta geçerli olan sokağa çıkma yasağı fırsat bilenerek kesilmeye çalışıldı.

Kesimler, İkizköylülerin müdahalesi ile durduruldu ancak İkizköylüler yaptıkları açıklamada kesimi yapan kişilerin “Yarın jandarmayla tekrar geliriz” diye tehdit ettiklerini belirtti. Bölgedeki birkaç çam ağacı ise kesilmekten kurtarılamadı.

Daha önce de suları kesilmişti

Yeniköy ve Kemerköy Termik Santralleri’nin yol açtığı hava kirliliği sebebiyle hali hazırda kötü etkilenen İkizköylüler daha önce de termik santrallerin köyün suyunu kesmesi sebebiyle koronavirüs salgını sırasında üç gün boyunca suya erişememişlerdi.

1 Mayıs kutlaması yasak, ağaç kesimleri değil

Konuyla ilgili Muğla Çevre Platformu’ndan (MUÇEP) yapılan açıklamada “Covid-19 salgınından dolayı ilan edilen sokağa çıkma yasağı nedeni ile emekçilerin bayramı dahi açık alanlarda kutlanamazken, emek ve doğa düşmanlarının ellerini kollarını sallayarak sokaklarda dolaşmalarına izin
verildi” denildi.

Konuyla ilgili suç duyurusunda bulunulduğu belirtilen açıklamada “Yeniköy Termik Santral İşletmesi’nin bu girişimini protesto ediyoruz. İkizköylülerin binbir emek ile var etmeye çalıştıkları yaşam alanlarına saldırmaktan vazgeçin” ifadeleri kullanıldı.

 

 

Trump: Covid-19’un Çin’deki laboratuvardan çıktığına dair kanıt gördüm

 

1 Mayıs Raporu: 18 yılda 24 bin işçi önlenebilir sebepler önlenmediği için öldü

Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, 1 Mayıs vesilesiyle 2002-2020 yılları arasında meydan gelen ihlallerin ele alındığı 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Hak İhlalleri Raporu’nu yayınladı.

Buna göre, AKP iktidarı boyunca 24 bin iş cinayeti “önlenebilir sebeplere” rağmen yaşandı. Raporda 2019 yılında en az 1.736 işçinin yaşamını yitirdiği belirtildi.

Rapora göre, 2019’da en az 112 sığınmacı işçi hayatını kaybetti. 2019 yılında ölenlerin yaş aralığı dikkate alındığında 14 yaşın altında 29 çocuk işçi, 15-17 yaş aralığında 38 çocuk işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.

‘Meslek hastalığına’ on bin kurban

2019 yılında meydana gelen iş cinayetleri işkollarına göre ayrıldığında en fazla ölüm 442 işçinin hayatını kaybettiği tarım, orman işkolunda meydana geldi. 2019 yılında on bin civarında işçi ise “meslek hastalığı” olarak tanımlanan nedenlerle yaşamını yitirdi.

İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği) verilerinden alıntı yapılan raporda 2019 yılında iş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin 23’ünün sendikalı (yüzde 1.32), 1713’ünün (yüzde 98,68) ise sendikasız olduğu belirtildi.

Sendikal örgütlenmenin işçilerin yaşamını korumada önemi vurgulandığı raporda “Ölen işçilerin yüzde 98’i sendika üyesi değildir. Yani sendikasız çalışmak ölüm demektir” denildi.

Beş yaşında çalışan çocuk var

Türkiye genelinde 5-17 yaş grubundaki çocuk sayısının 16 milyon 457 bin olarak tahmin edildiği raporda TÜİK’in “Çocuk İşgücü Anketi Sonuçları 2019” çalışmasından yararlanıldı. Buna göre bir ekonomik faaliyette çalışan 5-17 yaş grubundaki çocuk sayısı 720 binken, çalışan çocuklar arasında beş yaşında bir çocuk da olduğu görüldü.

Raporda, TÜİK’in açıklamasına göre, çocukların çalışma nedenleri sırasıyla yüzde 35.9 ile “hane halkının ekonomik faaliyetine yardımcı olma”, yüzde 34.4 ile “iş öğrenme, meslek sahibi olma”, yüzde 23.2 ile “hane halkı gelirine katkıda bulunma” ve yüzde 6.4 ile “kendi ihtiyaçlarını karşılama” olarak kaydedildi.

TÜİK verileri gerçeği yansıtmıyor

Raporda ayrıca, Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Vakfı’nın TÜİK’in söz konusu araştırmayla ilgili yapmış olduğu, anket için çocuk işçiliğinin en düşük olduğu tarihlerin seçildiği, ayrıca çırakların ve iç savaştan kaçan Suriyeli sığınmacıların kapsam dışı bırakıldığı yolundaki eleştirilere yer verildi

4+4+4 eğitim sisteminin de, özellikle 14 yaş altı çocuklarla ilgili verilerin derlenmesini güçleştirdiği belirtilen raporda şu ifadeler kullanıldı:

4+4+4 eğitim sistemine geçişle birlikte pek çok çocuk ilköğretim çağını 13 yaşında tamamlamaktadır. Bu durumun ilköğretimini tamamlamış ancak 14 yaşını doldurmamış çok sayıda çocuğun işgücü piyasasına girmesine yol açtığı öngörülmekle birlikte, TÜİK’in açıkladığı verilerde 14 yaş altı yaş kırılımlar görülemediği için bu konuda bir değerlendirme yapılamamaktadır. Ancak mikro verilerin açıklanmasından sonra bu konuda analizler yapılabilecektir.

Çocuklar büyüklere çalışıyor

2012’de çalışan çocukların yüzde 52’si ücretliyken 2019’da bu oranın yüzde 63’e çıktığının belirtildği raporda, bu değişimin, çalışan çocuklar arasında kendi hesabına çalışmanın yüzde 60 azalmış olmasıyla birlikte okunduğunda, çocuklar arasında kendi hesabına çalışmanın neredeyse ortadan kalkmış olduğu anlamına geldiği belirtildi.

Ankette çocukların yüzde 1.3’ünün çalıştığı yerde bir yaralanma veya sakatlanma yaşadığı yolundaki verilerin ise gerçeği yansıtmadığı savunuldu ve SGK istatistiklerine göre bu sayının çok daha fazla olduğu belirtildi. SGK’nın verilerine göre, 48 bin kayıtlı çocuk çalışanın bulunduğu 2018’de çocuk işçiler 7 bin 94 kaza yaşadı.

İş öğrenmek ve meslek sahibi olmak amacıyla çalıştığını ifade eden çocuk oranının yüzde 15.20’den yüzde 34.4’e çıkmış olması ise, eğitime erişimde eşitsizliğin giderek derinleşmesinin bir yansıması olarak yorumlandı ve bu tutum değişikliğinin eğitime yapılan yatırımın istihdama katılım olanağı sağlayacağına ilişkin inancın azalmasıyla ilgili olabileceği belirtildi:

Yoksul hanelerdeki çocuklar için nitelikli eğitime erişim imkânı düşüktür ve eğitim giderleri yüksektir. Eğitim için gerekli yatırımı yapmak dahi pek çok genç için insan onuruna yakışır istihdam olanağına erişim sağlamamaktadır (genç işsizliğinin yüzde 27’yi aştığı ülkemizde). Bu durum çocukların (ve ailelerinin) eğitim ve istihdam arasında seçimlerini istihdamdan yana kullanmalarına neden olabilmektedir.

Emekçiler için ve emekçilerle birlikte #Adilİyileşme çağrısı

Koronavirüs sessizliğinin tadını balinalar ve kuşlar çıkarıyor

Koronavirüs salgını sırasında insanların kendilerini karantinaya alması ve ekonomik faaliyetlerini yavaşlatmasıyla birlikte vahşi yaşam da kendine yer bulmaya başladı. Şehirlerdeki gürültü kirliliği yerini kuşların cıvıltılarına, okyanuslardaki su altı gürültüleri ise yerini balinaların şarkılarına bıraktı.

Kanada’da yer alan Vancouver limanı yakınlarındaki Ocean Networks Kanada tarafından işletilen deniz dibindeki gözlemevlerinden gelen sualtı ses sinyallerini inceleyen araştırmacılar gemilerin sebep olduğu düşük frekanslı seslerde önemli bir düşüş olduğunu tespit etti.

‘Balinalar ve deniz memelileri için iyi haber’

Guardian’da yer alan habere göre Araştırmanın yürütücülerinden ve aynı zamanda Dalhousie Üniversitesi’nden okyanus bilimci David Barclay, “Genellikle, bu frekanstaki sualtı gürültüsünün deniz memelileri üzerinde etkileri olduğunu biliyoruz” dedi. Araştırmacılar, bunun balinalar ve diğer deniz memelileri için de iyi haber olabileceğini tahmin ediyor.

Narwhal’da yayınlanan araştırmada 1 Ocak ile 1 Nisan tarihleri arasında dört veya beş desibel değişikliğe yol açan sürekli bir gürültü düşüşü olduğu tespit edildi. Barclay, aynı dönemde limandan alınan ekonomik verilerin ihracat ve ithalatta yaklaşık yüzde 20’lik bir düşüşü gösterdiğini bu yüzden sonuçların tutarlı olduğunu söyledi.

Yaşanan olayı “devasa bir insan deneyi” olarak tanımlayan Barclay, bu sayede okyanus trafiğindeki azalmanın deniz yaşamı üzerindeki etkisini anlamak için bilim insanlarına bir kapı aralandığını söyledi.

Şehirlerden gelen kuş korosu sesleri

Son zamanlarda koronavirüs salgınıyla birlikte dikkat çeken bir başka olay ise özellikle şehirlerde daha fazla duyulur hale gelen kuş sesleri oldu. Kuş gözlemleri gerçekleştiren British Trust for Ornithology’den Paul Stancliffe’ye göre, şu anki gürültü eksikliği şarkı söyleyen kuşların potansiyel eşler ve rakipler tarafından duyulmasına yardımcı olabilir ve böylece üreme başarılarını artırabilir.

Londra Vahşi Yaşam Vakfı’ndan Mathew Frith ise Guardian’a yaptığı açıklamada parkların normalden çok daha sessiz olması sebebiyle birçok kuş türünün artık buraya yuva yapabileceğini böylece şehirlerdeki köpeklerin hedefi olmaktan kurtulabileceklerini söyledi.

Ya sonrası?

Elbette, koronavirüsün faydasını yalnızca kuşlar ve balinalar görmedi. Birçok tür insanlar yüzünden hapsoldukları şehirlerde gezerken görüntülendi. Yaban hayatı korumacıları için esas soru ise bu karantina kısıtlamaları kaldırıldığında ne olacağı.

Yaban hayatı tarafından yapılan herhangi bir kısa vadeli kazanım, insanlar, trafik ve günlük yaşamın diğer yönleri eski haline döndüğünde yok olabilir. Ancak alışkanlıklarımız kalıcı olarak değişirse, birçok insanın umduğu gibi, doğa fayda elde edebilir.

 

 

Netflix’in zorlu Türkiye adaptasyonu sürüyor

Netflix’nin, Türkiye’de yaşadığı çileler bitmiyor. Kurum yaptığı açıklamada “Designated Survivor” dizisinin bir bölümünün “yetkililerin talebi üzerine” Türkiye platformundan kaldırıldığını duyurdu.

Daha öncesinde ise Aşk 101 dizisi henüz başlamadan çeşitli gazetelerde ve sosyal medya hesaplarında hedef gösterilmiş, RTÜK tarafından Netflix’e “Gözümüz üzerinizde” uyarısı yapılmıştı.

Netflix’i yerel kanunlara uydurdular

Variety ve Deadline’ın haberine göre, Netflix yaptığı açıklamada, kaldırma işleminin Türkiye’deki “yerel kanunlarla uyum içinde olmak için” yapıldığını söyledi. Söz konusu bölüm, dünyanın geri kalanında hala platformda.

Dizinin ikinci sezonun yedinci bölümünde, Türkiye’nin cumhurbaşkanını canlandıran “Fatih Turan” (Troy Caylak) adındaki karakter, ABD başkanı Tom Kirkman (Kiefer Sutherland) ile karşı karşıya geliyordu.

Dizinin ilk iki sezonunun yapımcılığını, Amerikan ABC televizyonu, uluslararası dağıtımını ise Netflix üstlenmişti. ABC’nin diziyi iptal etmesi üzerine Netflix yapıma devam ederek üçüncü sezonu çekmişti.

Yapım daha önce Türkiye’de, dizideki ABD başkanı karakterin Türkiye yönetimi ve Türkiye’de gerçekleştiği belirtilen darbe girişimiyle ilgili sözleri nedeniyle eleştirilmişti. Variety, Designated Survivor dizisinin Türkiye ve ABD arasında bir dönem gerilen siyasi ilişkilere yer verdiğini aktarıyor.

1 Mayıs’ta gözaltına alınanlar serbest bırakıldı

Sabah saatlerinde 1 Mayıs İşçi Bayramı sebebiyle Taksim Cumhuriyet Anıtı’na çelenk bırakmak isterken DİSK Genel Merkez önünde gözaltına alınan aralarında sendika yöneticilerin de bulunduğu yaklaşık 20 kişi serbest bırakıldı.

Gözaltına alınanlar arasında DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu‘nun da aralarında olduğu sendika yöneticileri ile Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Halkevleri yöneticileri yer alıyordu.

Valilik: Serbest bırakıldılar

Valilik tarafından yapılan açıklamada sokağa çıkma yasağı hatırlatılarak “Taksim Meydanı’na yürümekte ısrar ederek, yapılan yasal uyarıları kabul etmeyen ve görevli polis memurlarına mukavemette bulunan gruba Cumhuriyet Savcılığı talimatı ile gözaltı işlemi yapılmıştır” denildi. Açıklamada kişilerin ifadeleri alındıktan sonra Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından serbest bırakıldığı söylendi.

Çelenk meydana taşındı

Polis tarafından Taksim’e çıkmaları engellenen DİSK üyelerinin parçalanan çelengini ise CHP, HDP ve TİP milletvekilleri Taksim Meydanı’na taşıdı. Komite içerisinde CHP’li Ali Şeker ve Serra Kadıgil, HDP’li Ahmet Şık, Oya Ersoy, Musa Piroğlu ve Züleyha Gülüm ile TİP’li Erkan Baş ve Barış Atay yer aldı.

DİSK gözaltıları kınayan açıklamasında “Bugün Türkiye’nin dört bir yanında işçi arkadaşlar çalışıyor. Bu kamu kamu düzenini bozmuyor. Ama işçiler adına 25 temsilcinin 1 Mayıs’ta çelenk bırakması bozuyormuş. Bugün 21:00’de balkonlardan hesap soruyoruz!” çağrısında bulundu.