Ana Sayfa Blog Sayfa 1742

Sağlık çalışanlarının toplu taşımadan ücretsiz yararlanma süresi uzatıldı

Sağlık çalışanlarının toplu taşıma hizmetlerinden ücretsiz yararlanma süresi altı ay daha uzatıldı.

Koronavirüs pandemisi nedeniyle sağlık çalışanlarına tanınan ücretsiz toplu taşıma hakkında süre, 31 Aralık itibariyle sona eriyordu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzalı yeni bir kararla süre, 30 Haziran 2021 tarihine kadar uzatıldı.

Sağlık çalışanları, bu tarihe kadar Marmaray, Başkentray ve İzban dahil belediyelerle bağlı kuruluşlarının sağladığı toplu taşıma hizmetlerinden ücretsiz yararlanabilecek.

Muğla’da izinsiz çalışan kalker ocağı Valilik kararıyla kapatıldı

Muğla‘nın Dalaman İlçesi Kapukargın ve Çeştepe Mahallesi‘nde Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu olmadan ve Tarım İl Müdürlüğü‘nün de onayı bulunmadan faaliyet gösteren kalker ocağının Valilik tarafından geçici olarak kapatıldığı duyuruldu.

Muğla Valiliği, yapılan inceleme sonucunda taş ocağına 150 metre mesafede ekonomik verim çağında ve çok sayıda zeytin ağaçları olduğunu saptadıklarını belirtti.

Çok sayıda zeytinlik alan var

Evrensel’in aktardığına göre Valilik bu alan içerisinde tapu vasfı zeytinlik olarak kaydedilmiş mevcut alanların da olduğunu da aktardı. Kalker ocağı da zeytinlik alan olarak tapulanmış arazi üzerinde bulunuyor. Ayrıca, Muğla Valiliği ilgili yasanın şu maddesini hatırlattı:

Zeytinlik sahalar içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinlerin vejetatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan toz, duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez.”

‘ÇED gerekli değildir’ kararı var

Valilik, ocağın faaliyeti hakkında ÇED gerekli değildir kararının bulunduğunu, bu durumda işletmenin İl Tarım ve Orman Müdürlüğü’nden uygun görüş alması gerektiğini söyledi.

Ancak, böyle bir görüş de alınmadığı için bu taahhüt yerine getirilene kadar işletmenin faaliyetlerini durdurma kararı aldı. Kapatma tutanağının da en kısa sürede Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü‘ne gönderilmesi gerektiğini vurguladı.

Yeşiller Partisi’nden yeni yıl mesajı: Mutlu ve yeşil bir yıl olsun

Yeşiller Partisi eş sözcüleri Koray Doğan Urbarlı ve Emine Özkan yeni yıl için bir video mesaj yayınladı.

2020’nin herkes için oldukça sarsıcı ve olağanüstü bir yıl olduğu belirtilen videoda “Pandemi hayatlarımızı, alışkanlıklarımızı ve yaşam ritimlerimizi değiştirdi ve dönüştürdü. Ardındaysa zor ve oldukça acı koşullarda öğrenilmiş dersler bıraktı” denildi.

‘Sağlıklı, adil, çoğulcu ve eşit bir dünya’

Bu dersler ışığında 2021’den temel beklentilerin “İnsanlar ve yeryüzünde yaşayan tüm canlılar için sağlık” ve “İklim adaleti ve sosyal adalet ışığında daha adil, daha çoğulcu daha eşit bir dünya” olduğu belirtildi.

Daha yaşanabilir bir ülke ve dünyanın ancak onun için mücadele edilirse mümkün olacağı belirtilen açıklamada şu çağrıda bulunuldu:

Partimiz 2020’nin son aylarında iklim krizine, ırkçılığa, eşitsizliğe, türcülüğe, cinsiyetçiliğe, savaşlara, nükleer denemelere karşı mücadele etmek için kuruldu. 2021’de yeni ve yeşil bir dünya için mücadele etmek isteyen herkesi bizimle birlikte olmaya bekliyoruz.

Moğolistan’da dünya yüksek hava basıncı rekoru kırılmış olabilir

Moğolistan‘ın Tsetsen-Uul bölgesinde deniz seviyesinde 1094,3 milibarlık yüksek hava basıncı tespit edildi. Bunun yanında basınca eşlik eden hava sıcaklığının sıfırın altında 45,5 santigrat olduğu da belirtildi.

Tespit edilen bu basınç Dünya Meteoroloji Örgütü‘nün Tsetsen-Uul bölgesinde 30 Aralık 2004’te kaydettiği 1089,4 milibar seviyesini ve Tosontsengel bölgesinde kaydedilen 1091,9 milibar seviyesini geride bıraktı.

AA’nın haberine göre araştırmacılar ülkede ölçülen yüksek hava basıncının 2004’teki rekorunun kırılmasının yanında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya‘daki rekorların da kırılmış olabileceğini vurguluyor.

ABD’de en yüksek hava basıncı 1983 yılında 1064 milibar, Rusya’daki en yüksek hava basıncı ise 1968 yılında 1083,8 milibar olarak kaydedilmişti.

Kesin netlik yakalamak zor

Dünya genelinde yüksek basıncı ölçmek için 15 farklı metot kullanılıyor. Fakat, hem metot farklılıkları hem de kaydedilen hava sıcaklığının deniz seviyesinden yüksekliği konusundaki coğrafi farklılıktan kaynaklı değişkenler sebebiyle ölçüm konusunda kesin bir netlik yakalanması zor.

Dünya Meteoroloji Örgütü‘nün yüksek hava basıncını ölçmek için iki irtifa kategorisi var. Bu da yüksek irtifa istasyonlarında ölçülen hava basıncını deniz seviyesindeki eşdeğerine dönüştürmek için kullanılan formüllerdeki doğal belirsizliklerden kaynaklı.

Bu etkenler sebebiyle Moğolistan’da dün ölçülen en yüksek hava basıncıyla meydana gelen sıfırın altında 45,5 dereceyle 2004’te ölçülen sıfırın altında 44,8’lik derecenin birbirine çok yakın olması yüksek basınç arasındaki farkı da oldukça daraltıyor.

[2020’nin ardından] Plastik bataklığında bir yıl

Şüphesiz 2020 yılının en önemli olayı Çin’de ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgınıydı. Hayatımızın her alanını esir alan pandemi insanlığın doğa ile olan ilişkisinin sorgulanmasını da sağladı ancak ondan öte herhangi kayda değer bir değişim sinyali de vermedi.

Ne yaşadığımız hayatın tarzının yanlış olduğu fark edildi ne de doğa ile kurduğumuz ilişki dönüştü. Üstelik bunlar olmazken daha da vahim ve gelecekteki başka krizleri de derinleştirecek birçok farklı tercihler bile yapıldı.

Maden sahalarının sayısı arttırıldı, çöp ithalatı tam bir suç faaliyetine dönüştü, plastik tüketimi çığırından çıktı, totaliterleşme arttı, ormansızlaşma şiddetlendi ve kısacası hiçbir şeyden ders alınmamış bir şekilde yıl tamamlandı.

Yeşil Gazete‘deki köşemde de sık sık belirttiğim birçok olay 2020 yılı için en önemli olaylar listesine girebilir elbette. Ancak bana göre en önemli 4 olay şöyle:

1- İthal edilen plastik çöplerin yasadışı imhası

Benim için 2020 yılının şüphesiz en önemli olayı, Çeşitli Avrupa ülkelerinden ithal edilen plastik çöplerin Adana’da yol kenarlarında yakılması oldu. Çünkü plastik endüstrisinin ve onun karar alıcı uzantılarının sürekli savunduğu şey olan “ham madde ihtiyacı” yalanı söndü ve bu işin tıpkı çöp gibi kirli bir iş olduğu açık ve seçik ortaya serpildi.

2020 yılı içerisinde Türkiye’nin çöp ithalatıyla ilgili ulusal ve uluslararası birçok medya kuruluşunda çeşitli haber, belgesel ve soruşturma haberi yapıldı. İşte onların listesi:

2- 65’ten fazla geri dönüşüm/plastik fabrikası yandı

2020 yılının Ağustos ayının sonunda İnterpol bir rapor yayınlamış ve çöp ticaretinin artık bir suç faaliyetine dönüştüğünü ortaya koymuştu. Bu faaliyetlerin Türkiye’de de olabileceği ihtimali konuşulmuş ve olayın ihtimal değil gerçek olduğu Adana’da ortaya çıkartılan yasadışı çöp yakma olayları neticesinde netleşmişti.

Ancak bu suç faaliyetleri bununla sınırlı değildi. 2019 yılı sonunda Adana’da fark ettiğimiz ve içerisinde bolca ithal çöpün bulunduğu bir tesis yangını sonrası bu tür yangınların izini sürmüş ve yaptığımız aramalar sonucu 2020 yılı içinde 65’ten fazla benzer yangın olduğunu gördük.

Bu yangınların sadece basına yansıyan yangınlar olduğunu belirtmekte fayda var. Bu yangınlar çöp ticareti, geri dönüşüm ve plastik üretiminde ne türden bir denetimsizlik ve yozlaşmışlık olduğunu da ortaya koyuyor.

3- Polipropilen üretim fabrikaları

Türkiye Avrupa’nın en büyük ikinci plastik üreticisi konumunda. Bu ünvanı 2020 yılı için de geçerli. Bu durumun en önemli belirleyicisi de plastik tüketimi. Doğrusu tüketimin ana kaynağı üretim. Çünkü plastik üretilmediği sürece, tüketimi de söz konusu olamaz. İşte bu denli devasa üretim de beraberinde bir ham madde ihtiyacı doğuruyor.

Türkiye bu anlamda ciddi bir ham madde ihracatçısı. İşte bunu fark eden uyanık yatırımcıların girişimiyle 2020 yılında Adana ve Mersin illerine iki adet devada petrokimya fabrikası kurulması planlanıyor. O da yetmiyor bir de plastik ipliklerin ve pet şişelerin ana malzemesi olan PET plastik ham maddeleri için de bir fabrika yine Adana’ya kurulmayı bekliyor.

Yani hali hazırda son tüketiciden sonra ortaya çıkan plastik çöpün yakıldığı şehre bir de ham plastik fabrikaları kurmak gerçekten dahiyane. Böylelikle çöpün son olarak zehre dönüştüğü yere zehrin kaynağını kurmak gerekir. Böylelikle Hindistan’da meydana gelen bir zehir sızıntısı gibi bir sızıntısı ile zincirin tamamlanması gerekiyor.

4-  Plasticenta: Doğmamış bebeğin payına düşen

Plastik artık hayatımızın her alanında olduğu için, her türlü ortamda, organda ya da dokuda plastiğe denk gelinmesi şaşırtıcı olma özelliğini yitirmiştir. Ancak plastiğin bu kadar yaygın olarak hayatımızın içine girmesi sonucunda plasenta da dâhil mikroplastiğe rastlanıyor olması hayatı nasıl da yanlış yaşıyor olduğumuzu gösteriyor.

Bir grup İtalyan araştırıcının gerçekleştirdiği araştırma, her ne kadar benim için sürpriz olmayan sonuçlar içerse de bu kadar da olmasın dedirten bazı sonuçlar içeriyordu. Annenin beslenmesi ve yaşadığı çevredeki atmosferde bulunan mikroplastiklerin solunum yoluyla plasentaya ulaştığının tahmin edildiği çalışmada dört adet plasentada toplamda 12 adet mikroplastik bulunduğu rapor edilmişti. İşte bu plastik konusunda bardağı taşırması gereken en önemli olaylardan biriydi.

 

Beyaz Saray yeni uzay stratejisini açıkladı

Beyaz Saray, Dünya’nın ve diğer gezegenlerin birbirine biyolojik kirlilik yoluyla zarar vermesini önlemek için hazırladığı gezegen koruma stratejisini 30 Aralık’ta yayımladı.

ABD Ulusal Uzay Konseyi ve Bilim ve Teknoloji Politikaları Ofisi liderliğindeki bir çalışma grubu, Ulusal Gezegen Koruma Stratejisi’nde hem bilimsel ilerlemeleri hem de uzay araştırmalarındaki ilerlemeleri göz önünde bulundurarak, gezegen koruma politikalarını güncellemek için 2021’de yapılacak çalışmaları özetliyor.

Gezegen koruması, keşif faaliyetleri sonucunda diğer gezegenlerin Dünya’ya ait biyolojik malzemelerle kirlenmesini önlemeyi ve Dünya’nın biyosferini de geri dönen uzay araçlarının yaratabileceği zararlı biyo-kirlilikten korumayı, gelecekteki bilimsel araştırmaları da bu hassasiyetlere göre düzenlemeyi hedefliyor.

Fotoğraf: Shutterstock

Yeni yılda üç hedef

Ulusal Gezegen Koruma Stratejisi, 2020’nin sona ermesine birkaç gün kala ABD’nin ulusal uzay politikası kapsamındaki önemli bir adımı. Bu stratejinin hedefleri arasında, “başka gezegenlerin ve Dünya’nın zararlı biyolojik kirlenmeden uygun şekilde korunması için bilimsel ve ticari ortaklarla birlikte çalışarak, ulusal ve uluslararası gezegen koruma kılavuzlarının geliştirilmesi” de yer alıyor.

Yetkililer böylelikle, ABD’nin federal uzay kurumlarının sorumluluklarının güncellenmesini, özel uzay faaliyetlerinin sürekli denetlenmesini ve gezegenleri koruma çabalarının maliyetini azaltacak yenilikçi teknolojilerin geliştirilmesini teşvik etmeyi amaçlıyor. Bu çabalar kapsamında belirlenen üç kapsayıcı hedef şu şekilde:

  • Hedef 1: Risk değerlendirmesi ve bilimsel yönergeler geliştirip uygulamak ve kurumlar arası kargo inceleme sürecini güncelleyerek ileriye dönük zararlı kirliliği önlemek.
  • Hedef 2: Dünya dışı yaşamın gezegenimize getirildiği durumda Dünya çevresi üzerindeki olumsuz etkilere karşı koruma sağlamak için Sınırlandırılmış Geri Dönüş Programı geliştirmek ve kirliliği önlemek.
  • Hedef 3: Özel sektörden geri bildirimler almak ve sektörün ihtiyaçlarıyla bakış açısını değerlendirmek. Böylelikle gezegensel koruma gerektirebilecek özel sektör faaliyetlerine ilişkin kılavuzlar geliştirmek.

*Scitech Daily’te yer alan haber Independent Türkçe tarafından çevrildi

Covid-19 gölgesinde 2020 Türkiyesi: Ülke birçok alanda sınıfta kaldı

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Fethi Açıkel, Covid-19 gölgesinde 2020 Türkiyesi isimli bir çalışma hazırladı. Bu çalışmada 2020 yılı sağlık, ekonomi, demokrasi, eğitim sosyal politika ve dış politika başlıklarıyla ele alındı.

Cumhuriyet’in haberine göre, çalışmada şu sonuçlar ortaya kondu:

Türkiye son sırada

Türkiye, 36 ülkenin sağlık, ekonomi ve iletişim yeterliliği üzerinden değerlendirildiği Covid-19 Küresel Müdahale Endeksi’nde 100 üzerinden 38.1 puanla en alt sıralarda yer aldı.

Covid-19 dirençlilik sıralamasında ekim ayında 53 ülke arasında 30’uncu olan Türkiye, kasım ayında 45’inci sıraya düştü. 2020 yılının yalnızca ilk dokuz ayında yurtdışında çalışmak için gerekli olan belgeyi Türk Tabipleri Birliği’nden isteyen hekimlerin sayısı ise 702 oldu.

Fotoğraf: DHA

En yüksek enflasyona sahip 15 ülkeden biri

Dünya Sefalet Endeksi’nde 96 ülke arasında Türkiye ekonomisi, 2020 tahminlerinde dördüncü sırada yer aldı. Türkiye; AB, OECD, G20 ülke gruplarında en yüksek enflasyona sahip ülke konumuna geldi. Dünya ülkeleri sıralamasında da 190 ülke arasında en yüksek enflasyona sahip 15 ülke arasına girdi.

İşsizlik bakımından dünyanın en kötü 20 ülkesinden biri olan Türkiye, genç işsizliği bakımından ise dünyanın en kötü 35 ülkesinden biri oldu. Gelir adaleti bakımından Türkiye, Meksika ve Şili‘nin ardından sondan üçüncü sırada yer aldı.

Türkiye, özgür olmayan ülkeler kategorisinde

Türkiye son 10 yılda hesap verebilirlik alanında 65, hukukun üstünlüğü alanında 60, yönetimde etkililik alanlarında ise 50 sıra geriledi ve Lübnan, Cezayir, Nijerya gibi ülkelerle aynı seviyelere geldi. T

ürkiye, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri arasında hukukun üstünlüğü sıralamalarında en hızlı gerileyen ülke oldu. Dünya Özgürlükler Endeksi’nde ise 100 üzerinden 32 puanla özgür olmayan ülkeler kategorisinde değerlendirildi. Türkiye, Burundi ve Mali ile birlikte son 10 yılda özgürlüklerin en çok gerilediği üç ülkeden biri oldu.

Eğitim konusunda da sıralama kötü

Türkiye, 2010 yılında nitelikli eğitime erişimde 102. sıradayken, 2020 itibariyle 118. sıraya düştü.

Öğrencilere yüksek kalitede, eşitlikçi ve verimli bir eğitim sunabilmede ise 41 ülke arasında Macaristan’dan sonra en kötü durumdaki ülke oldu.

Küresel Emeklilik Endeksi’nde sonda üçüncü sırada

163 ülkenin temel insani ihtiyaçlar, iyilik hali ve fırsatlar üzerinden değerlendirildiği Toplumsal İlerleme Endeksi’nde Türkiye 92. sırada yer alarak son bir yılda 20 sıra geriledi.

Ayrıca, 39 ülkenin emeklilik sistemlerinin yeterlilik, sürdürülebilirlik, sağlamlık kategorileri üzerinden değerlendirildiği Küresel Emeklilik Endeksi’nde de Türkiye sondan üçüncü sırada yer aldı.

Barışçıl ülkeler sıralamasında son sırada

Siyasi istikrarsızlığın, siyasi terörün ve muhalefeti susturma girişimlerinin artması nedeniyle Türkiye, barışçıl ülkeler sıralamasında 163 ülke arasında 150’nci sıraya geriledi ve Avrupa’daki ülkeler arasında ise son sırada yer aldı. Pasaport gücü bakımından da 199 ülke arasında 95’inci sırada yer aldı.

AİHM kararı sonrası Demirtaş için Kobani iddianamesi hazırlandı

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi‘nin Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş hakkında verdiği derhal serbest bırakılmalı kararının ardından, aralarında Demirtaş’ın da olduğu 108 kişi hakkında 6-8 Ekim 2014’te düzenlenen Kobani olayları soruşturması kapsamında bir iddianame hazırladı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçlarını Soruşturma Bürosu tarafından hazırlanan ve Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi‘ne gönderilen iddianamede 2 bin 676 mağdur müştekinin olduğu öğrenildi.
27’si tutuklu, altısı adli kontrollü, 75’i yakalamalı olmak üzere toplam 108 şüpheli için devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozma, 37 kez insan öldürme ve 31 kez öldürmeye teşebbüs gibi çeşitli suçlardan ceza talep edildi.

Ayrıca, bayrak yakma, Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefetten de cezalandırılmaları istendi.

Ne olmuştu?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Kobani soruşturması kapsamında araslarında HDP eski milletvekilleri ve yöneticilerinin de bulunduğu 82 kişi hakkında 25 Eylül 2020’de gözaltı kararı çıkarmıştı.

Başsavcılıktan yapılan yazılı açıklamada “6, 7, 8 Ekim 2014 tarihlerinde, ülke genelinde ‘Kobani’ olayları olarak bilinen terör amaçlı eylemlerde PKK/KCK terör örgütü sözde yöneticileri, örgütün gençlik yapılanması, kadın yapılanması ve şehir silahlı yapılanması ile HDP MYK üyeleri ve eş başkanlarınca sosyal medya hesapları ile PKK/KCK terör örgütünün bazı basın yayın organlarında, Fırat Haber Ajansı ve gençlik yapılanması, kadın yapılanması vb üzerinden halka sokağa çıkıp terör eylemleri gerçekleştirmeleri yönünde çok sayıda çağrı yapıldığı” iddialarında bulunulmuştu.

[2020’nin ardından] Salgın ve ekonomik kriz kıskacında kentler

Dünyanın hiçbir kenti için 2020, hayırla anılacak bir yıl olmayacak. Türkiye kentleri için de öyle… Belki kazanımlar da var, ama kayıplar öylesine büyük ki, önce onlara değinmek gerek.

Dünyada ve Türkiye’deki ekonomik durum ve neo-liberal çöküşlerden ötürü, kentsel üretim/sanayi üretimi ve kentsel hizmetler krize doğru sürüklendi. İşsizlik artarak devam ederken, virüs salgını başladı ve bakalım, kentlere neler oldu?

  • Sokaklar boşaldı. Zorla/ sokağa çıkma yasaklarıyla, salgın korkusuyla sokaklar-meydanlar,-parklar boşaldı/ boşaltıldı.
  • Tüketim azaldı. Başta en az gereksizler olmak üzere, tüketim/ tüketimcilik ve özellikle gösterişçi tüketimcilik, azaldı.
  • Kentsel trafik azaldı. Ama kamu taşımacılığını kullanmaktan başka çaresi olmayanlar için, hastalık riski ve zorluklar çoğaldı.

Çalışanlar için kent

  • Kentlerin ve sokakların/ çarşıların sakinleşmesi, kentte en çok küçük esnafı, küçük bir sermaye ile mal veya hizmet üreterek bıçak sırtında yaşamak zorunda olan küçük üreticiyi etkiledi; borca ve iflasa sürükledi.
  • İşyerleri kapanmaya, işten çıkarmalar/ işsizlik, artmaya başladı; orta sınıflar yoksullaştı, daha alt gelir grubundakiler ise, gıda/ ulaşım/ enerji ve gündelik ihtiyaçların karşılanması bakımından, iyice aşağıya doğru sürüklendi. Kamu, asgari ücrette, zorunlu izinlerde veya işten çıkarmalarda, işçileri/ işlerini kaybedenleri/ işsizleri ve yoksulları koruyamadı. Gelir dağılımı daha da bozuldu ve kentlerdeki fark, uçurumlaştı.
  • Metropolleri kaybettiği için iktidar, daha çok bakanlıkları eliyle, TOKİ’yle, kentsel rantın yağmasını sürdürmek ve yenilerini eklemek için, büyük çaba gösterdi. “Büyük proje” olarak nitelediği ve kentleri son derece olumsuz etkileyen, “Kanal İstanbul”, “millet bahçeleri”, “şehir hastaneleri” vb. gibi, sadece rant ve inşaat sektöründeki kayırmacı siyaseti beslemeyi amaçlayan, yandaşlara rant ve kamusal kaynak yağmalatan saldırıları, hiç hız kesmedi.
Fotoğraf: AA

Kentlerde zorbalık

  • Kentlerde zorbalık arttı. Kentsel demokrasi geriledi. Kentlerde zorbalık, çok farklı düzeylerde/ biçimlerde yoğunlaştı: Kürt seçmenlerin oylarıyla seçilmiş belediyelerin tamamına yakını, kayyuma devredildi. Kentliler, rant projelerini kabule zorlandı. Emekçiler yoksulluğa ve işsizliğe itildi. Kadınlar, erkek şiddeti karşısında korumasız kaldı. Erkek saldırganlığı arttı ve derinleşti; buna karşılık “cezasızlık” yaygınlaştı. Kentler, ayrımcı uygulamalar, zorbalık, özellikle kadın cinayetleri bakımından, yaşanması güç yerler oldu.
  • Salgın, kentlerdeki toplumsal sınıfları ve toplum kesimlerini eşit bir biçimde etkilemedi. Yoksul/ işçi sınıfı mahalleleri, bu kesimin kullanabildiği sağlık örgütleri, salgından daha olumsuz etkilendi ve daha çok kayıp verdi. Yaşlılara ve gençlere/ genç işsizlere ayrımcılık uygulandı. Zaten güç durumdaki mülteci/ göçmen grubunun durumu daha da kritikleşti.
  • Eğitim, zaten politik İslam’ın daha fazla etkisi altına girmekte olan müfredat ve din içerikli olmayan okulların azaltılması bakımından kötüleşirken, salgın nedeniyle, neredeyse, özellikle yoksul çocukları için işlevini bütünüyle yitirdi. Eğitim kurumları, zaten, gerçekten bir öğrenme sağlamadıklarından, büyük ölçüde ideolojik propaganda örgütleyicisine dönüştürüldüğünden, okulsuzlaşmayı belki önemsemeyebiliriz. Ama, kentlerdeki yeni kuşaklar bakımından, bilmek/ öğrenmek, tartışmak, bilimle/ bilimsel bilginin kazanımlarıyla ilişki kurmak için yeni kanallar da geliştirilememiş olması nedeniyle, kayıp bir dönem oldu.

Protesto ve direniş

  • Ekonomik kriz, kentsel üretimlerin ve tüketimin azalması, kentsel ekoloji ve bazı kirlenme düzeylerinde (başta hava kirliliği olmak üzere) olumlu etkiler yarattı ve iklim değişikliği ile ilgili zorunlu önlemler bakımından (geçici) iyileşmeler oluştu. Bu “istenmeden ve planlanmadan” kendiliğinden ve olumsuzluklardan ötürü ortaya çıkan bir sonuç. Kentlerin durumu, daha iyi performans sağlanabileceğini, küçülmenin planlanabileceğini ve bunu başarabileceklerini gösterdi.
  • Kentlerde protestolar, karşı çıkışlar ve direnişler, salgın gerekçesiyle, nerdeyse sıfırlandı. Yine de, sendikalaşma, asgari ücret vb. gibi haklar için, az da olsa ses duyurma çalışanlar, işçiler oldu. Ancak bu baskıcı ortam, merkezi ve yerel (bazıları kayyum) otoritelerin daha fazla baskıcı uygulamaları hızlandırabilmesi için kullanılan bir araç haline getirildi. Böylece, “iktidar salgın/ kriz gibi fırsatları, otoriterliğini artırmak için kullanır/ kent toplumunun hak kullanması/ örgütlenmesi güçleşir” önermesi, doğrulandı. Salgınlar otoriteryanlıktan anlar, merkezi otoritereler de salgını sever. Kentlerde despotizm yükselişe geçti, demokrasi ise giderek sönümlenmekte.
  • Kitle iletişimi, salgından sonra evlerine kapanarak tam olarak yalıtılmış hale getirilen toplum kesimlerini, iktidar propagandasına boğmak, gerçeği yalanlarla örtmek ve aykırı olan her düşünceyi susturmak ve yaşatmamak amacına göre, daha güçlü bir biçimde örgütlendi. Sansür ve oto-sansür olağanlaştı. Buna karşılık toplumsal medyanın daha özgür bir biçimde kullanılması olanaklarını da kontrol edebilmek için yeni yasa ve araçlar geliştirildi. Teknoloji, merkezi otoritenin denetimlerini/ baskısını ve sansürlerini uygulayabilmesi doğrultusunda daha etkin biçimde kullanıldı. Kentler, iletişimsel özgürlükler bakımından, çölleşti.

Asıl kayıp hangisi?

Yine de, kentlerde yoğunlaşan bu olumsuzluklar, salgının etkisinin azalması ve aşı uygulamasının yaygınlaşmasıyla, iyi bir yönetim/ (katılımcı) yönetim planlaması ile düzeltilebilir. İklim değişikliği bakımından kendiliğinden ortaya çıkan olumlu sonuçlar, bilinçli seçimlerle sürdürülebilir hale getirilebilir. Ancak kentlerdeki kültürel gerilemeleri ve çöküşleri, nerdeyse bütün sanat alanlarında ortaya çıkan kayıpları ve sanatçıların yaşam soluğunun kesilmesini, henüz tartışmadık.

Acaba kentin maddi yaşamındaki, yani yoksulluğun artması, gelir düzeyleri arasındaki uçurumun büyümesi, işsizlik/ kapanan küçük ve orta ölçekli işyerleri ve giderek daha büyük borç batağına gömülmek, gelecekten de çalarak yaşamak zorunda olmak mı daha kötü, yoksa kentlerde o son derece sırçadan yapılmış ve büyük inceliklerle ve dikkatle örülmüş ve zor bir dengede var olabilen kentin kültürel ve sanatsal yaşamının nerdeyse balta darbeleriyle parçalanarak yok edilmesi mi, daha kalıcı bir kayıp?

Bu yanlış bir soru. Kentlerdeki milyonlarca insan, yeterli beslenemez hatta açlık sınırında yaşar ve ısınmaya/ enerjiye yetecek para bulamazken, tiyatrodan, sinemadan, müzikten filan bahsetmek, tam gamsız ve tuzu-kuru bir burjuva aymazlığı gibi duruyor. Kentli insanlar evlerine/ çocuklarına götürecek ekmek için, işini kaybetmemek için, hastaneye düşmemek için, canını dişine takmış yaşamaya çalışıyorken, “kentlerin 2020’de karşılaştığı en ciddi sorun nedir?” diye soramayız. Yanıt, apaçık: Kentsel yaşamın ekonomik ve toplumsal zorluklarla dolu, boğulmakta olan bir sürükleniş içinde olmasıdır.

Kentlerde sanat ve kültür

Peki, kentlerdeki kültürün çökmesi, sanatsal üretimin durması, neden bunca yoksulluğun/ sefaletin yanında, önemsenmesi gereken bir durum olarak duruyor?

Kentte üretilen sanat, kentin en yaratıcı ve yenilikçi, ileriye yönelik arayışların en yoğun biçimde tartışıldığı alan olduğu ve onca baskı ve zulme karşı; özgürlüklerin, karşı çıkışların ve direnişlerin en fazla parladığı ve direngen bir dinamizmin ocağı olduğu, için önemlidir. Sanatlar ve sanatçılar, kentin hem yaşayan ruhunu, hem de geleceğe doğru bakarken en zor koşullarda bile geleceği hayal edebilmenin o hafifletici atmosferini yaratırlar durmadan… Eğer kültürel ve sanatsal çalışmalar yoksa, kentte özgürlükleri/ yaratıcılığı ve yeniyi tartışmak ve anlamak zorlaşır.

Gündelik yaşamının rutin döngüsü ve otoriter bir despotizmin boğucu havası çöker kentin üzerine. Kentin kültürünün oluşması zor ve bir çok olasılığın olumlu beraberliğine bağlı olarak geliştirilebilen bir durumdur. Kültürel ve sanatsal üretimlerinin yaratılması, sürekli olarak, çok sayıda ögenin dengesine ve bu dengedeki dinamizmin sürdürülebilmesindeki yaratıcı başarıya bağlıdır. En çok risk altında olanlar ve bunalım zamanlarında en çabuk kırılabilecek dengeler, doğal olarak, kültürel alanda yaşayabilme savaşımı içindedir.

Onarılması vakit alacak

Biriktirilebilmesi, bu birikimin tutuculaşmadan, statükoyla / sermayenin ya da ideolojinin egemenliğine boyun eğmeden birikebilmesi ve bu kentsel birikimlerin anlamlı bir biçimde çoğaltılabilmesi ve bir bellek oluşturması, mekanik bir durum değildir. Kütüphane, güzel sanatlar akademisi, müze ve sergi salonu/ tiyatro- performans salonları, müzikholler kurmakla olabilecek bir şey değildir. O ancak, toplumla-sanatçıların özgür ve içten, anlık iletişimi ve anlaşmalarıyla beslenirse, kentin bütün insanlarına yeni esinler verebilmeye devam ederse, anlamlı biçimde yaratılmış olur.

Bütün bu nedenlerle, kentlerdeki ekonomik ve toplumsal çöküşleri ve ortaya çıkan zorlukları birincil olarak ele almak gerekmekle birlikte, bu alanlardaki kötüleşmenin etkileri de düzelmesi de, hızlı olabilir. Oysa kültürel ve sanatsal yaşamdaki çöküşlerin onarılabilmesi ve kendisini yenileyerek kentin sahnesine yeniden çıkabilmesi, çok daha güçtür. Çok daha fazla sayıda, içtenlikli ve özgürlük dolu ögenin, kendiliğinden etkileşebilmesine bağlı bir olasılıktır. Bu tür kayıpların onarılması çok daha uzun zaman alır. Eğer bu gerçekleştirilemezse, kentlerin kültürü, kaba bir farstan öteye geçemez.

Bu durumda, 2020 kentlerindeki durum ile ilgili son maddeyi de yazabiliriz artık:

  • Kentlerde kültürel etkinlikler durdu. En deneysel/ yenilikçi olanları başta olmak üzere, tiyatrolar, müzikholler, galeriler kapandı; kırk yıllık kitapçılar, sahaflar, eski meyhaneler ve restoranlar seyreldi ve yok oluş eğilimine girdi, sinema televizyona hapsoldu ve dans edilemiyor artık…

Yılbaşında ev partilerine müdahale hukuka uygun mu?

Türkiye, koronavirüs tedbirleri kapsamında yeni yıla girmeye hazırlanıyor. Ülke genelinde uyulanacak dört günlük sokağa çıkma yasağının yanı sıra ev partilerine de izin verilmeyeceği belirtildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı açıklamada “Bir defa bu tür partiler, otellerde olsun, villalarda, şurada, burada olsun yani bütün güvenlik güçlerimiz her türlü tedbiri alacaktır. Bunlara müsaade etmemiz mümkün değil. Yani istihbaratımız nerede bu tür şeylerin olduğunu görür, tespit ederse oralara gerekli operasyonu yapar” ifadelerini kullandı.

Peki yılbaşında eve yapılacak müdahale hukuka uygun mu? Polis koronavirüs salgını gerekçesiyle eve girebilir mi? Ceza kesilebilir mi? Kesilen cezaya itiraz edilebilir mi? Independent Türkçe’den Ali Kemal Erdem merak edilen soruları avukatlara sordu.

‘Ölçüsüz ve hukuk dışı’

Avukat Mehmet Zengin‘e göre ev partisi, doğrudan hukuki karşılığı olan bir ifade değil, insanların özel yaşam alanındaki keyfi tasarruflarını yansıtıyor.Bu alana müdahale edilmesinin özel hayata yönelik bir müdahale anlamını taşıdığını belirtin Zengin, konuyla ilgili istihbarat çalışmalarından bahsedilmesini son derece abartılı olduğunu dile getirerek şunları söyledi:

İstihbarat birimlerimiz, yüksek meşguliyetlerini bir kenara bırakıp kimin kiminle nerede parti yaptığıyla mı ilgilenecek? Takibatın, ev partisi düzeyine düşürülmesi, bu yöndeki uygulamalar, ölçüsüz ve hukuk dışı olacaktır.

‘Müdahale mümkün değil’

Ev partilerine hukuken müdahalenin mümkün olmadığını belirten  Avukat Bahar Topsakal da, şu değerlendirmede bulundu:

Şunu ifade etmem gerekir ki, tabiri caizse ‘ev partileri’ bakımından genelge ile bir düzenleme yapıldığını söylemek aslında mümkün değil. Kaldı ki her Türk vatandaşının Anayasa ile teminat altına alınmış yerleşme ve seyahat hürriyeti var. Ve bu hürriyet ancak ilgili maddede yazılan özel sınırlama sebeplerine bağlı olarak kısıtlanabilir. Sokağa çıkma yasağı ve bu yasağa ilişkin tartışmanın dışında söylüyorum; vatandaşların bu hürriyetlerine, arkadaş gruplarıyla yapılacak ‘ev partilerine’ hukuken müdahale etmek mümkün değildir.

Topsakal’a göre, polisin temel hak ve hürriyetlerin kullanılması bakımından ihlal teşkil edecek şekilde yılbaşında evlere baskın yapması, kapıların açılmaması halinde kapıyı kırıp içeri girmesi, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde tartışılmaması gereken bir durum olup; vatandaşın kapısının kırılarak evine girilmesi halinde “mala zarar verme”, “konut dokunulmazlığının ihlali” ve “özel hayatın gizliğini ihlal” gibi suçların oluşabileceği konusunda da tereddüt yok.

Para cezası nedir?

Avukat Furkan Akbulut ise ‘ev partilerine’ katılanlar için kesilebilecek ceza miktarlarına dikkati çekti.  Akbulut, para cezalarının muhtemel dayanak noktasının 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 282’inci maddesi ile Kabahatler Kanunu‘nun 32’inci maddesi olduğunu belirtti. 

Akbulut, “Yılbaşında yapılacak partilere gerçekleştirilecek olası baskınlar sonucunda  orada bulunan kişilere, İl Hıfzıssıhha Kurulunca ikametlerinde izolasyonda olmaları gerekirken evlerinden ayrılan veya bu alınan kararlara aykırı davrandıkları gerekçesiyle Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 282’inci maddesine göre üç bin yüz elli Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilebilecektir” dedi.

Bunun dışında Kabahatler Kanunu’nun 32’inci maddesine göre de para cezası kesilebileceğini belirten Akbulut, “‘Yetkili makamlar tarafından adlî işlemler nedeniyle ya da kamu güvenliği, kamu düzeni veya genel sağlığın korunması amacıyla, hukuka uygun olarak verilen emre aykırı hareket edildiği’ gerekçesiyle de üç yüz doksan iki Türk Lirası idarî para cezası verilebilecektir” dedi.

‘Para cezasına itiraz edilebilir’

Verilen bu para cezalarına karşı kişilerin itiraz hakkı olduğunu belirten Akbulut, “Ancak, polisin doğrudan ceza kesme yetkisi olmadığını, sadece cezaya dayanak olarak tutanak tanzim edebileceğini, son Yargıtay kararı ile beraber cezanın ancak mülki amir tarafından kesilebileceğini vurgulayalım. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, itirazın belli bir sürede yapılacak olmasıdır. İdari para cezalarının tebliğinden itibaren 15 gün içinde Sulh Ceza Hakimliğine itiraz edilmesi gerekmektedir” açıklamasında bulundu.

Eve giren polis kimlik kontrolü ve gözaltı yapamaz’

“Peki ya eve girilmişse ve kimlik gösterilmezse ne olacak?” sorusunu yanıtlayan Avukat Yiğit Gökçehan Koçoğlu “Öncelikle ifade etmem gerekir ki göreviyle bağlantılı olması halinde kimliği bildirmemek bir kabahattir ve idari para cezası uygulanır. Dahası, kimlik beyan etmekten kaçınılması halinde kişinin kimliği açık şekilde anlaşılıncaya kadar gözaltına alınması durumu da bulunmaktadır” ifadesini kullandı.

Ancak, bu hükmün korona tedbirleri kapsamında eve giren emniyet mensuplarının sordukları kimlik için uygulanamayacağını belirten Koçoğlu, “Zira hepimizin de ifade ettiği gibi emniyet mensubu evde hukuka aykırı şekilde bulunmaktadır ve hukuka aykırı olarak bulunduğu yerde kimlik kontrolü yapamaz, kimlik kontrolü yapmaya kalktığında da kendisine kimlik ibrazında bulunulmadığı için kişi hakkında idari para cezası da kesilemez, kişi gözaltına da alınamaz” dedi.