Ana Sayfa Blog Sayfa 1711

Bakan Koca: Şu ana kadar 824 bin 119 kişi aşı oldu

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, AK Parti MKYK toplantısında koronavirüs aşısıyla ilgili bilgi verdi. Çin menşeli koronavirüs aşısı SinoVac‘ın ikinci partisinin iki hafta içinde Türkiye’ye ulaşacağını belirten Bakan Koca, kısa süre içinde de 10 milyon doz aşının ülkeye gelmesini beklediklerini söyledi.

Pfizer aşısıyla ilgili de olumlu konuşan Koca, önümüzdeki günlerde ilk partinin Türkiye’ye geleceğini, gerekli incelemeler yapıldıktan sonra da aşı takvimine ekleneceğinin altını çizdi. Ayrıca, Bakan Koca birkaç ay içinde 50 milyon doz aşının tamamlanacağını söylüyor.

Aşı olanların sayısı 824 bin 119

Sağlık Bakanlığı aşı takip sistemine göre bugüne kadar 824 bin 119 kişi koronavirüs aşısı oldu. Önümüzdeki günlerde de üç milyon dozluk aşının yapılması bekleniyor.

Dün açıklanan verilere göre, Türkiye’de koronavirüs vaka sayısı 2 milyon 387 bin 101 oldu. Ağır hasta sayısı 2 bin 201 olarak açıklanırken, 23 bin 997 kişi de virüs sebebiyle hayatını kaybetti.

Rizeliler Çay Çarşısı projesine tepkili: Rize’nin sembolü bardak mı?

Haber: Gençağa Karafazlı 

Rize’nin merkezinde kentsel dönüşüm kapsamında deniz dolgusu üzerine yıllar önce yapılan ve belediyeye ait yapıların temellerinin deniz suyu nedeniyle çürümeye başlaması ve tehlike arz etmeleri gerekçesiyle ay sonu yıkımlara başlanacak.

Ancak buna rağmen şehrin sahil dolgu alanlarında bu kez de Çay Çarşısı Güdümlü Proje yapılmak isteniyor. Projenin yasalara aykırı olduğunu belirten Rizeliler ise buna karşı çıkıyor.

Sayıştay: Kıyı Kanunu hükümlerine aykırı

Sayıştay’ın Doğu Karadeniz Kalkınma Ajansı (DOKA) 2019 Yılı Denetim Raporu’nda dolgu alanına yapılması planlanan ve 19 milyon 533 bin 333 lira 32 kuruşa mal olması beklenen Çay Çarşısı Güdümlü Projesi’nin Kıyı Kanunu’na aykırı olduğu belirlenmişti.

Sayıştay denetçileri Rize Belediyesi’nin proje için kendisine verilen 10 bin 45,57 m2’lik sahil dolgu alanını da ‘hukuka aykırı’ olarak Rize Ticaret Borsası’na tahsis ettiğini tespit etti. Denetçiler raporlarında şu değerlendirmeyi yaptı:

Bu itibarla projenin yapılacağı dolgu alanı arazi ile ilgili yer tahsisinde sorun bulunduğu gibi bu alan üzerine yapımı öngörülen yapılar da Kıyı Kanunu hükümlerine aykırılık teşkil etmektedir. Uygulanmasında mülkiyet, izin, imar, ortaklık ve benzeri hukuki ve teknik engeller bulunan projelerin desteklenmemesi gerekmektedir.”

Seçim vaadiydi

Sayıştay’ın Kıyı Kanunu hükümlerine aykırılık teşkil ettiği ve hukuki olmadığını belirttiği çay çarşısı, 2014 yılı yerel seçimlerinde Rize Belediyesi’nin 10 numara projeleri arasında gösteriliyordu.

Buna rağmen proje belediyeyle hiçbir hukuki bağı olmayan Rize Ticaret Borsası tarafından üstlenildi. DOKA’nın 15 milyon lira parasal destek sağladığı Çay Çarşısı’nın yapımı şu anda devam ediyor.

Yaklaşık 20 milyona mal olacak olan projeye göre Çay Çarşısı içindeki bardak görüntüsündeki bina içinde sinema, müze, seyir terası, çay ve yöresel eşyaların satış alanları, 24 saat yeme içme hizmeti verecek restoran yer alacak.

‘Devasa beton yığınından ince belli bardak’

Proje yapılmaya başlandıktan sonra toplumun her kesiminden de eleştiriler gelmeye başladı. Muhalefete yönelik eleştirileriyle bilinen Kaçkar TV’den Adnan Onay yazısında şu ifadeleri kullandı:

Rizeli yurttaşlar daha önce medya aracılığıyla tanıtımı yapılan projede bir çay bardağı sembolü olacağını bilse de hiç kimse maket görüntüsüne bakarak bunun dokuz-on kat yükselen bir beton bina olacağını düşünmüyordu.

Proje sanıldığı haliyle yapılsaydı proje kimsenin dikkatini çekmeden bitmiş olacaktı ancak, ince belli ardak görüntülü beton bina üst üste katlar atılınca devasa beton yığını herkesin gözüne batar oldu ve böylece tartışmalar başladı.

‘İnce belli bardak kılıfına uydurulmuş’

Çıkan tartışmaların seçilen sembolün yanlışlığına ilişkin devam ettiğini belirten Onay, yazısında asıl odaklanılması gerekenin kalıcı bina yapılmaması gereken alana on katlı bir bina yapılması olduğunu söyleyerek şöyle devam etti:

Burada yükselen binaya baktığımızda bardak sembolü işin sadece maskesi. Anlaşılan; vaktiyle burada yüksek katlı bir bina yapılması tasarlanmış ve işin kılıfına en uygun olan şeyin de çay bardağı olduğu kararına varılmış.

‘İlk tepkinin Erdoğan’dan gelmesi gerek’

Kentsel dönüşümle yenilenen şehir alanında binalarda en fazla beş kata izin verilirken dolgu alana 10 kat yapılmasının mantıksızlığını vurgulayan Onay yazısını şöyle sürdürdü:

Cumhurbaşkanımız R.T. Erdoğan her Rize ziyaretinde yatay mimariden bahsederken denizin kenarına gökdelen dikmek hangi mantığın ürünü bilmiyorum!

Kanaatimce; burada yapılan bu binaya ilk tepki koyacaklardan birisi Sayın Erdoğan olacaktır. Rize’yi ucube bir şehir halinden çıkarmak gerekirken, denizin kıyısına böylesine bir beton yığını yapılmasına kimsenin takılmaması ve işin bardak-çay filizi noktasında tartışılması şehrin kültürel dokusuyla ilgili acıklı bir manzara.

Aksoylu: Bardak doğru tercih değil

Sahil dolgu alanında hukuksuz bir şekilde yapımı devam eden çay çarşına yönelik eleştiri getiren isimlerden bir diğeri ise gazeteci yazar Recep Ali Aksoylu oldu. Aksoylu şu ifadelere yer verdi:

Çay Çarşısı fikrini benimsemekle, desteklemekle beraber bu çarşı ile ilgili paylaşılan görseldeki çay bardağına her seferinde mesafeli oldum. Çay kültürünü, ekonomisini çay bardağı mı, çay bitkisi – endüstrisi mi temsil eder?

Öyle ya Çay’ı simgelemek için tüketimi esnasında en çok tercih edilen nesne olduğundan hareketle bardağı sembol seçersen Adanalı da pamuğu “koza” ile değil pamuktan yapılan tekstille, iplikle sembolleştirir. Fındığı Giresunlu “fındık ezmesi”, Ordulu “Sarelle Kavanozu” ya da gofretle, Denizlilerde şehrin girişinden “Horoz” u kaldırıp yumurta koyarak kentlerini tanıtırlar. Antalya’da domates çok onlarda şehrin girişine menemen görseli mi koyacaklar? Malatya’ya da “kayısı reçeli kavanozu” mu yakışır?

Kandil: Proje başka yere yapılmalıydı 

Yüzlerce yurttaşın tepki gösterdiği Çay Çarşısı Projesi’ne AKP Rize Milletvekili aday adaylarından Avukat Seher Kandil de tepki gösterdi. Kandil şu ifadelerle projeye karşı çıktı:

Bu yapılanı anlamak mümkün değil. Her geçen gün bir sahil kenti olmaktan bizleri çıkartan görüntüler artık içimizi karartıyor. Bu proje sahilde yapılmamalıydı. Bir sahil kentinde yaşamak ve doğduğumuz bu kentte çocuklarımız sahil kentinde yaşadıklarını hissetmeliyiz. Proje başka bir yerde yapılmalıydı.

 

Ahlat Köşkü için 99 milyon TL daha harcanacak

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasıyla yayımlanan 2021 Yılı Yatırım Programı‘na göre, Ahlat Köşkü için 99 milyon TL daha harcanacak.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli‘nin önerisiyle Bitlis‘in Ahlat İlçesi‘nde yapılan köşk, 25 Ağustos 2020 tarihinde Erdoğan ve Bahçeli tarafından açılmıştı. Ayrıca, köşk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imam hatip lisesinden arkadaşına yaptırılmıştı.

Köşkün ödeneği 2019 Yılı Yatırım Programı‘nda 30 milyon TL olarak olarak belirlenmiş, ancak yıl sonuna kadar köşk için 100 milyon TL harcanmıştı. Geçen yılda 25 milyon TL’lik harcama yapılmış ve köşkün maliyeti 125 milyon TL’ye ulaşmıştı.

89 milyon TL bu yıl kullanılacak

BirGün‘den İsmail Arı‘nın haberine göre, Ahlat Köşkü ile Devlet Adamları Konukevi Projesi için 2021 Yılı Yatırım Programı’ndan ayrılan 99 milyon TL’lik bütçenin 89 milyon TL’si bu yıl kullanılacak.

Harcamaların donanım, etüt-proje, makine-teçhizat, 52 bin metrekarelik peyzaj ve beş bin metrekarelik sosyal tesis için yapılacağı belirtildi.

Anayasa Mahkemesi projeyi onaylamamıştı

Anayasa Mahkemesi‘nin (AYM) kıyı kanunun ihlal edildiği gerekçesiyle köşk projesini iptal etme kararına rağmen, köşkün yapımı durdurulmadı.

Karar sonrası köşk, Gençlik ve Spor Bakanlığı‘na devredildi ve köşkün ödeneği bu sebeple 2020 yılı Cumhurbaşkanlığı programına konmadı.

İki ay önce çıkarılan ikinci yasayla da kıyılara resmi kurumlar tarafından inşaat yapılmasının önü açılsa da bu yasanın yürürlüğe girmesinden önce hazırlanan yatırım programına göre köşk, bakanlığın yatırımları arasında sayıldı.

Köşkü Hasan Gürsoy’un şirketi yaptı

Köşk, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liseden arkadaşı olan Hasan Gürsoy‘un şirketi Güryapı Taahhüt Şirketi tarafından yapılıyor.

Çamlıca Cami Projesi, Cumhurbaşkanlığı Huber Köşkü, Süleymaniye Camii, Galatasaray Üniversitesi, Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı‘nın restorasyon işleri ve Okçular Tekkesi’nin restorasyonu da Hasan Gürsoy’un şirketleri tarafından yapılmıştı.

Facebook: Türkiye’ye temsilci atama sürecini başlatmaya karar verdik

VK, YouTube, Dailymotion, TikTok ve LinkedIn‘in ardından sosyal medya platformu Facebook da Türkiye’ye temsilci atama sürecini başlatmaya karar verdi.

Şirket tarafından yapılan açıklamada “Bu kararı alırken, platformumuzun kullanıcıların ifade özgürlüğü haklarını kullanabilecekleri bir yer olmasının bizim için taşıdığı önemin tekrar altını çizmek isteriz. İlkelerimize uygun olmayacak bir şekilde hareket etmemiz için ısrar edilmesi halinde temsilcimizi geri çekeceğimizi belirtmek isteriz” denildi.

‘İfade özgürlüğünü korumak için çaba gösteriyoruz’

Şirket tarafından yapılan açıklamada ilk olarak “Facebook olarak ifade özgürlüğünün temel bir insan hakkı olduğuna inandıklarının ve bu değerleri korumak ve savunmak için küresel çapta çaba gösterdiklerinin belirtildiği açıklamada şu ifadeler yer aldı:

Nitekim Türkiye’deki insanların yarısından fazlası arkadaşlarıyla ve aileleriyle iletişimde kalmak, fikirlerini ifade etmek ve işletmelerini büyütmek için Facebook’a güveniyor.

‘İlkelerimiz değişmeyecek’

Aldıkları kararın Facebook Topluluk Standartları’nı ya da devlet kurumları tarafından yapılan içerik kaldırma taleplerinin incelenme süreçlerini değiştirmeyeceği belirtilen açıklamada “Devletten gelecek talepleri, bu ilkelerimizin yanı sıra Küresel Ağ Girişimi (Global Network Initiative) üyeliğimizin getirdiği sorumluluklarımız doğrultusunda ve Birleşmiş Milletler’in İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri’ne uygun şekilde incelemeye ve değerlendirmeye devam edeceğiz” ifadeleri yer aldı.

Buna ek olarak kısıtlanan içeriklerin detaylarını mevcut şeffaflık süreçlerine uygun bir şekilde paylaşmayı sürdürecekleri aktarıldı.

Açıklama “Türkiye’de yaşayan insanların ifade özgürlüğünün ve diğer insan haklarının korunmasına dair bağlılığımızın değişmeyeceğini kamuoyunun bilgisine sunarız” ifadeleriyle sona erdi.

Neler yaşandı?

1 Ekim 2020’de yürürlüğe giren Sosyal Medya Yasası’na göre, Twitter, Facebook, Instagram gibi bir milyondan fazla hesabı barındıran sosyal ağ sağlayıcılarının Türkiye’de temsilcilik açması gerekiyordu.

Yasada temsilcilik açmayan sosyal ağ sağlayıcılarına ise para cezası, ardından reklam yasağı en nihayetinde de bant daraltılması uygulanacağı belirtiliyordu.

Temsilcilik açmayı kabul etmeyen şirketlere yaptırımların ilk adımında 10 milyon lira, ikinci adımında 30 milyon lira olmak üzere, toplamda 40 milyon lira ceza kesildi ve cezalar şirketlerin yurtdışındaki adreslerine gönderildi. Son olarak reklam yasağı için şirketlere 19 Ocak’a kadar süre verildi.

Bu gelişmenin ardından Facebook temsilcilik açmayı kabul edeceğini duyururken, Instagram, Twitter, Periscope ve Pinterest gibi şirketlerden henüz bu yönde bir adım gelmedi.

2020 yılında Türkiye’deki 198 noktada ekstrem sıcaklık rekoru kırıldı

Meteoroloji Genel Müdürlüğü geçtiğimiz 2020 yılında Türkiye’nin 198 merkezinde sıcaklığın uzun yıllardır kaydedilen sıcaklık ortalamasının üzerine çıkarak ekstrem değerlere ulaştığını duyurdu.

AA’nın aktardığı verilere göre, geçen yıl şubat, mayıs, haziran, ağustos, eylül, ekim ve kasım aylarında ekstrem sıcaklık rekorları yaşandı.

En yüksek sıcaklık yaşanan noktalar

Ekstrem sıcaklık rekorları en çok eylül ayında kırıldı. Söz konusu ayda 93 merkezde ekstrem sıcaklık kayıtlara geçti. Eylül ayını 63 ekstrem sıcaklık ile mayıs, 33 ekstrem sıcaklık ile ekim ayı izledi.

Geçen yıl en yüksek ekstrem sıcaklık rekoru Yumurtalık, Dalaman, Manavgat ve Boyabat‘ta kırıldı. 2020 yılında en yüksek ekstrem sıcaklık değerleri şu şekilde:

Maraş’taki HES internet üzerinden satışa çıkarıldı

Maraş‘ın Nurhak ilçesinde yer alan Göksu Deresi üzerindeki hidroelektrik santral (HES) projesi internet üzerinden satışa çıkarıldı. İlanda HES için 23 milyon lira bedel belirlendi.

HES’in tarım alanlarını, ormanları ve doğayı katlettiğini vurgulayan Nurhak Belediye Başkanı CHP’li İlhami Bozan, HES’in kapatılması gerektiğini belirtti.

‘Dere kurumaya başladı’

Yeni HES projesi için yapılan halkın katılım toplantısında tepkilerini dile getirdiklerini belirten Bozan, “Burası birinci HES’in iletim borularının geçtiği güzergah. Birinci HES’in yapımının üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen her yıl tahribat artarak devam ediyor” dedi.

Göksu Deresi’nin kurumaya başladığını belirten Bozan, “Maalesef HES sahipleri, bizlerin haberi olmadan bu projeleri tekrardan satılığa çıkarıyor. Bizler burada çevremizi, doğamızı, tarım alanlarımızı korumak için canla başla mücadele ederken halktan, toplumdan habersiz dereler, tarım alanları, ormanlar satılıyor” diye konuştu.

Projenin detaylarına yer verildi

Cumhuriyet’in aktardığına göre ilanda satışa çıkarılan HES hakkında şu bilgiler paylaşıldı:

  • Umutlu Barajı ve HES: o Göksu Deresi’nin 1 145.00 m talveg kotunda, talvegden 71.50 m yükseklikte Ön Yüzü Beton Kaplı Kaya Dolgu Baraj ve sağ sahilde radyal kapaklı dolusavak
  • Sol sahilde su alma yapısı, 850 m uzunlukta enerji tüneli-1, 2 875 m uzunlukta CTP boru ve 515 m uzunlukta enerji tüneli-2’den oluşan basınçlı su iletim hattı
  • 11.20 MWm ana santralde, 0.50 MWm cansuyu santralinde olmak üzere toplam 11.70 MWm kurulu güçte 3 adet Francis türbin
  • Şivran Deresi üzerinde Şirvan Regülatörü ve çökeltim havuzu ile toplanan suları baraj rezervuarına aktaracak Şivran derivasyon hattı
  • 9 km uzunlukta enerji nakil hattı
  • Umutlu Barajı ve HES proje alanı, 21 numaralı havza olan Fırat Nehri havzası içinde Kahramanmaraş ili Nurhak ilçesi yakınlarında Göksu nehri üzerinde yer almaktadır. Su potansiyelinin belirlenmesi için proje sahasına yakın olan akım gözlem istasyonları değerlendirilmiş ve hesaplama kriterlerine uygun olan istasyonlar kullanılmıştır.

Satılığa çıkarılan santralın yarattığı tahribatta dikkat çeken yurttaşlar aynı bölgede ikinci bir HES daha yapılmak istendiğini belirtti.

Taş avlulu evin kadınları – Türkan Elçi


dedim ki:kasımpatılar gidenlerin kokusuna kasımpatılar iyi gelir
dedim ki:kasımpatılar karın altında bizi bekler, gitmez bir yerlere, biz gideriz, dedim
dedim ki:bizim de kapı önü olan bir evimiz, sabahlara çıktığımız, gecesinde içimize döndüğümüz, çatısı rüzgârlı, dünyanın kenarında bir evimiz,e vimizin kenarında kasımpatılar vardı
dedim ki:kasımpatılar açınca birileri gider
dedim ki: biz sevince birileri kaybolur

Agos, Hrant Dink‘in yıldönümü için bir yazıyla katkıda bulunmamı isteyince yıl dönümlerini anlatmanın zor olacağını bildiğim halde hayır diyemedim. Agos’un bizim yanımızda ayrı bir yeri vardır. Yıldönümlerinin adım adım yaklaştığını hissedince günler öncesinden kara bir bulut gibi göğsümüzün üzerine çöken ağırlığı anlatmaya sözcük bulamaz insan, gidenlerin ömrübillah unutulmayacak bir zulümle aramızdan koparılışını hangi kalem hakkıyla yazabilir ki?

Kaybettiklerimizin yıldönümleri, acımızın halkasına bir halkanın daha eklendiği, bir çırpıda elimizden kayıp giden zamanların ve elimizden alınanların çetelesinin tutulduğu, bir yanımızın diri, bir yanımızın ölü olduğunu fark ettiğimiz anın diğer adıdır.

Yıldönümleri, dünyanın kenarında inşa ettiğimiz yarım kalan eski hayatımızı, bizlere diğer günlere oranla daha ziyadesiyle hatırlattığı zamanların adıdır. Dünyanın kenarı diyorum, evet, kenarı. Dünyanın kenarındaki evlerimizde kendi halimizde içimize dönerek herkes gibi sabahları bekleyen gecelerden geçen sıradan insanlar olarak, bir anda kendimizi acının ortasında bulduğumuz zamanların adıdır yıldönümleri.

Yıldönümleri evimizdeki saksılarda değil, sevdiklerimizin göğsünün ortasında yeşeren çiçekleri sulamaya gittiğimiz anların, karın altında günden güne kök salan kasımpatıların, gidenlerin bir daha dönmeyeceklerini bize bir kez daha hatırlattığı, kaybolup kaybolmamakta karar kılamayan usumuzun sığınacak başka mekanlar aradığı zamanların adıdır.

Katledilenlerin yıldönümleri, daha başka, başka başka katledilenlerin de hatırlandığı, haksızlığın zulmün büyüyen dalgası karşısında birbirimize kenetlendiğimiz; yüreğimizdeki duygunun kollarımızda dolaşan gücün diğer adıdır.

Suriçi, babaannem ve Ermeniler

Ben Hrant Dink’i her hatırladığımda aklıma çocukluğumun sokakları düşer. “Silah, çatışma operasyon istemiyoruz” haykırışıyla uğruna ölünen sokaklar. Ebeveynimin uzun süre, benim ise dört yaşıma kadar kaldığım Suriçi‘nin, uzun yıllar farklı etnik kökenden ve dine mensup kişilerin meskun olduğu bir yer olduğunu bilmeyen yoktur herhalde.

Koca yürekleriyle dar sokakları genişleten, birbirlerine müsamaha içinde olan taş avlulu evlerdeki sakinlerden biri de babaannemdi. Süryanileri, Keldanileri, Ermenileri ilk ondan duymuştum. Babaannemin son zamanlarına kadar dostluk bağıyla bağlı olduğu en yakınındaki kişi – bugünkü tabiriyle kankası -Ermeni bir kadındı.

Evimizden biri gibiydi, hatta ben uzun süre bizim akrabalarımızdan biri olduğunu zannediyordum. Ermeni olduğunu yıllar sonra öğrenmiştim. Sur dışına taşındıktan sonraki zamanlarda evimize gelirken babaannemle sobanın başına geçip birbirlerine içlerini döktükleri sohbetlerini, beraber yemek pişirip sofra kurduklarını hatırlarım. Tabii o zamanlar samimi misafirlerle sobanın başına oturulur, alevlerin kırmızılığı, ateşin küle dönüşü seyredilirken sohbet koyulaşır, dostluk bağları o sıcaklıkla daha da pekiştirilirdi.

Odun sobasının çıtırtılarını dinlerlerken birinin kulağı ezanda, diğerininki de çan sesindeymiş meğerse. Başkalarının kirli dünyasından çok uzakta, kendilerinin yarattıkları bir dünyada dar sokaklara açılan taş avlulu evlerin kadınlarıydı onlar. Tumas‘ın fırınından ekmek kokusu yayılan mahallede her bir göz odada yaşayanların ortak olarak kullandıkları taş avlularda, kardeşlik meskun mahaldi o zamanlar.

Kiliselerden, camilerden, mezarlıklardan, her gün herkesin ayak izinin değdiği sokaklardan, evlerin duvarlarından, tokmaklı tahta kapılardan, acıdan, kederden süzülmüş ağıtlardan, aşkla bezenmiş türkülerden bilcümle ortak bir hafıza yaratılmıştı, geçmişte her ne kadar kötü şeyler yaşanmışsa da görmezlikten gelmeyi becerebiliyordu o insanlar. En azından ebeveynlerimden duyduklarımdır anlatmaya çalıştığım.

Birbirlerinden farklı renklerle kara taşlara nakışlanmış ve birlikte yaşamanın emaresini bulabileceğimiz, yarınlara elimizden geldiğince taşımaya çabaladığımız kardeşlik duygularımızın resmi olan mahalleydi bizimki.

O duvarlar daracık sokaklara devrildi

Ben ne zaman Hrant Dink’i hatırlasam çocukluğumun o sıcak, huzurlu, eşsiz taş avlulu evleri gelir aklıma. O barış içindeki yaşam birilerini rahatsız etmiş olacak ki bizi bize hatırlatan ortak hafızadan müteşekkil tarihî yerleri yıkıp yok etmek istediler.

Bizim gibi sırt sırta yaslanan evlerin duvarları daracık sokaklara devrildi evvela, birbirimize ulaşacağımız yollar kapandı. Bahçelerimize diktiğimiz dut ağaçlarımız kurudu, kırık dökük hayatlarımızın yalnızlığını pencerelerde kalan susuz fesleğenler anlattı.

“Bu tarihî bölgede silah, çatışma, operasyon istemiyoruz” denildi, duyan olmadı. Çocukluğumuzun geçtiği yerlerle aramıza perdeler gerildi, ayan beyan öldürüldük, üstü örtüldü.

Dışarıda öldürücü zemheri, damımıza kadar kara batmışız, ortada yanan odun sobası, camı buğulanmış penceremizi düşlüyorum, çocuk parmaklarım cama bir şeyler yazıyor. Taş avlulu evlerin kadınlarının hoşgörüsü, taş avlulu evlerin kadınlarının hoşgörüsü. Özlemek, hoşgörüyü özlemek.

(Bu yazı ilk kez Agos’ta yayımlanmıştır.)

Maskenin politiği

*Boston Review’de yayınlanan röportaj Yeşil Gazete için Özde Çakmak tarafından çevrildi.

Donald Trump’ın seçilmesinden bu yana geçen yıllara şiddet içeren sokak düzeyindeki politik yüzleşmelerin yeniden canlanması damgasını vurdu. Faşistler ve muhalifler çok sayıda şehirde savaşa hazırlanırken, ırkçı polis şiddetine karşı yakın zamanlı protestolar güçlü bir harekete dönüştü. Ülkedeki tüm şehirler şimdi açık isyan halinde.

Bu yeni politik istikrarsızlık eleştirel kuramcı Ak Thompson’ın politik şiddet ile beyaz orta sınıf arasındaki yakın bağa ilişkin provokatif bir tez geliştiren Siyah Blok, Beyaz İsyan: Küreselleşme Karşıtlığı ve Muhalefetin Soyağacı (Black Bloc, White Riot: Anti-Globalization and the Genealogy of Dissent)(2010) adlı kitabının onuncu yıl baskısına denk geldi.

Çatışmalarda maske ve üniforma

Thompson’ın anlatısında, siyah blok -çatışmacı çarpışmalarda katılımı kolaylaştırmak için maskelerin ve birörnek üniformaların kullanıldığı bir gösteri taktiği- beyaz orta sınıf seyirciler için hem baştan çıkarıcı hem de rahatsız ediciydi çünkü onları kendi politik yeterliklerinin sınırlarıyla yüzleşmeye zorluyordu.

Bugün, aktivistler bir kez daha şiddet sorunuyla yüzleşirken – ve Covid-19 dünya genelinde toplum içinde maske takılmasını zorunlu kılarken – kitaba ilham veren tartışmalar yeniden alevlendi. Thompson’ın analizinin onu harekete geçiren vaka çalışmasının çok daha ötesinde olası sonuçları var.

Bu röportajda, Thompson’ı konumlarını netleştirmesi ve analizini bugün karşı karşıya kaldığımız sokak düzeyinde politik şiddet biçimlerini ele alacak şekilde değerlendirerek genişletmeye zorladım.

‘Paradoks içerisindeyiz’

Clare O’Connor: Maskelerin uzun süredir politik muhaliflerin elbise dolaplarında olduğu düşünülüyor. Günlük yaşamın bir parçası haline geldiklerinde maskelerin politik önemi nasıl değişti?

AK Thompson: Boston Tea Party’den mevcut pandemiye, ABD’de toplum içinde maske takmak politik kırılma anlarıyla çakışma eğilimindedir.  Yüzyılın başında kurumsal küreselleşmeye yönelik protestolar sırasında siyah bloğun ortaya çıkışı ve İşgal Et hareketi sırasında Anonymous’ın yükselişi de bu açılardan anlaşılmalı. Katılımcılarının politik amaçlarının bakış açısından değerlendirildiğinde, bu vakaların her biri oldukça farklı görünüyor. Onları birbirine bağlayan ise her vakada insanların devletle ilişkilerini dönüştürme mücadelesi vermeye başladıkları anda maskelerin ortaya çıkması.

Bugün kendimizi devletlerin eşzamanlı olarak yüz örtüsünü kriminalize ederken aynı zamanda yasal olarak bunu talep ettikleri paradoksal bir durumda buluyoruz. İster sözde sekülerliğe adanmışlıktan (Fransa’da olduğu gibi) ister soruşturma açma amacıyla protestocuları gözetleme ihtiyacından olsun, devletlerin maske ya da dini başörtülerini yasaklayan yasalar çıkarması mantıksal açıdan öznelerin tanınması üzerine kurulu bir vatandaşlık kavramından gelir. Aynı zamanda, devletin pandeminin etki alanını en aza indirmek için maske takılması talebi beden politikasını sürdürme pahasına bu akıl yürütmeyi askıya alır.

Karantinalara farklı yaklaşımlar

Bu karşıt iki politik amaç, özneleri olarak hem “halk”ı hem de “nüfuslar”ı alan burjuvazi devletlerinde her daim hep birlikte varolmuştur. Bu ikiliğin beyanı, Ulusal Anayasa Meclisi’nin İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’ni kabul ettikleri Fransız Devrimi’nde tespit edilebilir. Belgede eşanlamlı olarak yer alan bu iki kategori arasında belirtilen ayrımın amacı nedir? Devrim’in ardından burjuvazi devletlerin nasıl oluştuğuna bakıldığında, bunun terimlerin modern devlet projesine bağlı iki ayrı politik amaçla – hem gerekli hem de aykırı – çarpıştığına dair sezgisel farkındalıktan doğduğu çıkarılabilir.

Nisan ayının sonunda birdenbire ortaya çıkan Trump destekli karantina karşıtı protestolar belli bir vatandaş kavramına doğru yöneldi. Bunun aksine, sol genellikle eğriyi düzleştirmek için normal faaliyetlerin askıya alınmasını destekledi. Sonuç olarak, devletin denklemin “insan” tarafını koruma projesiyle bazı açılardan işbirliği içerisindeydi. Şimdilik devlet içinde bu girişimleri desteklemeye devam eden fraksiyonlar var ama geri çekiliyor gibi görünüyorlar. Hâlihazırda ülkenin bazı yerlerindeki esnaflar müşterilerin maske takmamasını isteyerek alkol ve tütün satışları için hırsız soruşturması ve kimlik gereklilikleriyle ilgili olarak olarak tanımaya ilişkin kaygılar dile getiriyorlar. Henüz devletten tepki almadılar.

‘Maske bireyin varlığını sorgulatır’

Pandemi sırasında maske takmanın neden vatandaşlık normlarının ihlali olarak anlaşılabileceğini anlamak için vatandaş ile burjuvazi politikalarındaki birey arasındaki yakın kavramsal bağı hatırlamak gerekli. Birey, liberal demokrasinin temel birimi ve vatandaşlık kavramımızın inşa edildiği temeldir. Yasalara uyabilen, vergilerini ödeyebilen ve oy verebilen birey nihayetinde temsil edilebilen bir öznedir. Kriz dönemlerinde maske takmak bu bireyin varlığını derhal sorgulatır.

Siyah blokta maske anonimliğin bir yolu haline gelir. Biraz daha ileri gidildiğinde, yasal rejim tarafından kolaylıkla ele geçirilemeyen müşterek öznellik biçimlerinin ortaya çıkışına neden olur. Trump’ın göreve başlamasına yönelik protestoların yapıldığı 20 Ocak 2017’den sonra ABD başsavcı yardımcısı Jennifer Kerkhoff o günün anti-kapitalist, anti-faşist bloğundaki katılımcıları tek bir komplocu tüzel kişi olarak suçlamaya ve dolayısıyla tüm grubu ayrı katılımcılar tarafından işlenen sözde suçlardan sorumlu tutmaya çalıştı. Bu işe yaramadı: Kolombiya Bölgesi’nin Temyiz Mahkemesinin Mahkeme Başkanı Robert Morin davayı bu dayanakla yürütmeyi reddetti.

Dini başörtüsüne tepki

Bu durum, burjuvazinin birey kavramlarını baltalayan ve dolaylı olarak devletin taleplerini geçersiz kılan müşterek bir aitlik biçimini belirten dini başörtüsüne ilişkin olarak da benzer. İslamafobik tepki koşullarında (ve bireysel niyetlere bakılmaksızın) türban devletin bireyleştirme kararını geri çevirmeyi simgeler.

Bu nedenle, türban karşıtı düşüncenin sıklıkla Şeriat’ın yerleşeceği ve ABD egemenliğini içeriden yok edeceği korkusuna bağlı olduğunu görmek şaşırtıcı değil.

Son olarak, pandemi maskesiyle birlikte, birey miti yoğun bedenleşmiş komplikasyon gerçekliğiyle yüz yüze geliyor. Birey giderek artan “Sen benim ciğerlerimdesin, ben de senin” farkındalığıyla kolay kolay uzlaşamaz. Burada, politikalar tipik özellik olarak esasen solunuma ilişkin açığa çıkar.

‘Nefes alamıyorum’

Pandemiden önce, bu gerçeklik Eric Garner’ın son sözlerini – “Nefes alamıyorum” – güçlü bir şiara dönüştüren Siyah Hayatlar Önemlidir tarafından vurgulandı.

Bugün, aynı sözler George Floyd’un katledilmesinin ardından sokağa fırlayan şehirleri birleştiriyor. Pandemi maskesi politika ile solunum arasındaki bağa dikkat çekerek buna tekabül eden kırılganlığımızı da gözler önüne seriyor.

Siyah blok anonimliğe hassaslık ile karşılık veriyor. Dini başörtüsüyle, kırılganlık kolektif kimlikte antitezini keşfediyor. Pandeminin ortasında, kolektif risk bireyselliğe değil karşılıklı yardım üzerine kurulu bir yaşam boyu bakım ile yüzleşti. Maskeler devletin erkek-vatandaş karşıtlığının tavizle artık çözülemediği bir eşiğin ötesini işaret ediyor.

Bu noktada, maskeler hem koruyucu hem de etkinleştirici haline geliyor. Kırılganlığımızı tüm dünyaya ve bizi vatandaş olarak mahkemeye vermekle “insan sermaye birikimi” olarak kurban etmek arasında gidip gelen egemen güçlere açık ediyorlar. Fakat aynı zamanda birey mitini bozuyor ve bu kırılganlığı doğrudan aktarabilmemizi sağlayan öznelerarası bağları güçlendiriyorlar.

Yeni alanlar açma isteği

CO: Siyah Blok, Beyaz İsyan’da temsili, üretimin yanına koyarak temsil politikalarını eleştiriyor ve yalnızca üretimin özgürlüğe giden bir yol önerdiğini iddia ediyorsunuz. Trump’ın ikinci kez göreve gelme teşebbüsüne bakılacak olursa, eleştirinizin – dikkate alındığı takdirde – insanları onu oy sayımlarıyla yenmeye çalışmaktan kaçınmaya teşvik edeceğinden endişeleniyor musunuz?

AKT: Kitabımda siyah blok şiddetinin temsil dışında varolan bir diğer politika biçimini açıkça ortaya koyması nedeniyle beyaz orta sınıf için hem ayartıcı hem de endişe verici olduğunu öne sürdüm. Siyah blok bu yeni politik alana kararlı bir biçimde taşınamasa da, temsili alanda tuzağa düşüp kalanlar için bir tür sınır durumu işlevi gördü. Siyah blok şiddeti talep etmek yerine yeni sosyallik biçimlerinin ortaya çıkabileceği bölgeler açma eğilimindeydi. Bu şekilde, şiddet, üretim ve politika arasında yakın bir ilişkinin açığa çıkmasına yardımcı oldu.

Göstericiler işyerlerini kapatmak için grev hatları oluşturan grevcilerle birlikte güvenli bölgeye geçtiler. Floyd’un katledilmesinin ardından Minneapolis işgal bölgesindeki protestocular bir otele el koyup onu barınağa çevirdiler. Seattle’da, aktivistler polisin bölgeden çıkarılmasının ardından Capitol Hill’i özerk bir bölgeye dönüştürdüler. Ne var ki, vaatlere rağmen bu tür deneyler daha geniş destek olmaması nedeniyle parçalanma ya da başarısız olma eğiliminde. Sonuç olarak, üretim-olarak-ayaklanmanın gösteri-olarak-ayaklanmaya dönüştüğü temsil alanı içerisinde geri kazanılıyorlar. Bu deneyler temsil alanını sekteye uğratsa bile, her daim onun içerisinden başlamalılar.

Ne yapmalıyız?

Öyleyse, ne yapmalıyız? Kısa vadede, enerjilerini seçime yöneltmeye karar verenler o mücadeleyi gidebileceği yere kadar bastırmaya zorlanmalı. En azından bu Trump’ı oy kullanarak yerinden etmek anlamına geliyor. Bunun dışında, Demokratik platformu mümkün olduğunca sola kaydırmak için çalışmak anlamına geliyor. Ama mevcut kitlesel isyanın politik taban kaymasını teşvik etmek için en başarılı içsel parti çabalarının gerçekleştirebildiğinden de fazlasını yaptığını unutmamalıyız.

Polisin kaynaklarını kesmek ve kaynakları yeniden tahsis etmek tam da isyancılar tarafından dayatılan olumsuz yaptırımlar bu kadar büyük olduğu için popüler politika hedefleri oldular.

Tarihsel olarak, Demokratlar siyah oylarını çantada keklik görmüşlerdir. Kırıntılar teklif ederken onları temsil ettiklerini iddia ederler. Fakat siyah özgürlük mücadeleleri temsil alanının dışında önemli bir faaliyet geliştirdiğinde partiyi taban kayması ile konu dışı olmak arasında tercih yapmaya zorladı. Bunu partinin Dixicrat’larla ittifakını savunulamaz yapan yurttaşlık hakları hareketleri sırasında açıkça gördük. Richard Clowar ile Frances Fox Piven’ın işaret ettiği gibi, bu taban kaymasına katkıda bulunan en büyük unsurlardan biri Kuzey’deki siyah seçmenler arasında seçime katılımdaki kitlesel düşüştü. Sanders’ın zafer kazanmasını umarak partiye katılan aktivistler bugün böyle bir taban kaymasına yol açmak istiyorlarsa, makine içerisinde değil sokaklarda daha etkin olmalılar.

CO: İnsanlar bugün gerçekleşen ayaklanmalara bakarak hiç düşünmeden beyaz katılımcıların provokatör ajan olduğu sonucuna varıyor. Olan bitenler bu şekilde doğru olarak açıklanabilir mi?

AKT: Beyazların isyanlara katılmak için güçlü saikleri var; fakat bunun nedenleri genellikle anlaşılmıyor. Sonuç olarak, eylemler bir kafa karışıklığı kaynağı olabilir. Bu durumda yavaş yavaş çıkış yolunu bulabilmek için buraya nasıl geldiğimizi hatırlamak yararlı olur.

On sekizinci yüzyılın sonunda temsil politikalarına yol açan burjuvazi devrimleri, devletlerin gücün meşru kullanımı üzerinde bir tekel dayatırken eşzamanlı olarak egemenliğin halkta olduğunu ilan ettiği paradoksal bir durum yarattı.

‘Beyaz orta sınıf ideal özne oldu’

Burjuvaziye göre, bu paradoksun çözümü serbestiyette bulunuyordu. İnsanlar seçim yoluyla devleti tayin ederken tekelci iddiasını baltalamamak için şiddet kapasitelerini kuşatacaktı. ABD’de beyaz orta sınıf bu yeni politik rejim için ideal özne olarak doğdu ve onun temsil alanına alınması suç ortağı olduğu şiddete ters düşen bir masumiyet hissini güçlendirdi.

Fakat on dokuzuncu yüzyıla değin James Baldwin ve Frantz Fanon gibi önde gelen siyah entelektüeller beyazların ayrıcalıklı yabancılaşmaları için önemli bir psikolojik bedel ödediklerini gözlemeye başladılar. Baldwin’in Bundan Sonrası Ateş’te (1963) aktardığı gibi, beyaz hayatlar bağlı oldukları temel kopukluğa tekabül eden bir “belirsizlik” ile damgalanmışlardı.

Temsil paradigması tarafından ele geçirilen ancak onun ideal öznesi olamayanlar için bu belirsizlik hissi daha az şiddetliydi; fakat burjuvazi politika projesi tümleyici arzulara sahip olduğu için hala çeşitli biçimlerde kök salıyordu. Örneğin, hip hop kültürü içerisindeki “gerçek”i kanıtlama söylemlerinin tarihi zorunlu parçalanma üzerine kurulu bir sistemin dışında düşünüldüğünde hiçbir anlam ifade etmez.

Eylem repertuarları

Bu dinamikler toplumsal hareketlerde de ifade bulur. Bugün ABD’deki çoğu hareketin yararlandığı eylem repertuarı (kitlesel mitingler, gösteriler, yürüyüşler ve imzalar) temsili politika ve burjuvazi kamu alanı ile beraber yükseldi. Bu repertuar hareketin adına hareket etme gücünü ikna etmeyi amaçlıyordu ve hareket katılımcıları isteklerinin gerçekleşeceğini varsaydıkları için bu amaç mantıklıydı.

Ancak bu repertuar liberal demokrasiler içinde kültürel olarak baskın olurken, tanınma ön şartına bağlı olmayanlar için gerçekte hiçbir zaman mevcut değildi. Haiti Devrimi’nden ırkçı polise yönelik mevcut ayaklanmalara kadar, siyah özgürlük mücadelelerinin tarihsel dinamiği açıkça hem bu dışlamayı hem de bunun üstesinden gelme yollarını yansıtır.

Tanınmak özgürlüğe çıkar mı?

Siyah Deri, Beyaz Maskeler’de (1952), Fanon tanınmanın özgürlüğe çıkan bir yol olarak görülemeyeceğini iddia etti: bu yalnızca seni bunu genişletecek bir konumda olanlara borçlu yapmakla kalmıyor, özsaygı anlayışını da başkasının kuruntularına bağlıyordu. Tarihsel ayrıntılar farklı olsa da, bu durum beyazların kendilerini temsil politikalarına ilişkin buldukları durumla kıyaslanabilir.

Fanon siyahların “dünyanın yeniden yapılandırılmasını” gerçekleştirebilmek için tanınmayı reddettiklerini öne sürdü. Bence beyazlar bizim payımıza temsili ve onun doğurduğu toplumsal hareket repertuvarını reddederek aynı şeyi yapabilirler. Oradan siyah özgürlük mücadelelerinin zor kazanılmış derslerini nihayet öğrenebiliriz.

‘Şiddet tartışmaları sinir bozucu olabiliyor’

CO: Şiddetin en iyi şekilde nesnelerin ilgili kavramlarla bağlarının kesildiği üretici bir ilişki yoluyla anlaşıldığını iddia ettiniz. Örnek olarak, “mimari”nin onu ateşe verir vermez “mülk”e dönüştüğünü söylediniz. Bu görüş çok geniş kapsamlı olduğu için eleştirildi. Öyleyse, sizin önerdiğiniz gibi ilerlemekle ne kazanırız?

AKT: Şiddet hakkındaki hareket tartışmaları sinir bozucu olabilir, özellikle de normatif ile analitiğin sicillerini karıştırmaya ne kadar istekli olduğumuzu açığa çıkardıkları için. Radikaller gücün meşru kullanımı konusunda devlete ve devlet tekeline karşı çıkar fakat genellikle kendi eylemlerimizi şiddetsiz ya da “devletin gerçek şiddeti yanında devede kulak” olarak nitelemek isteriz.

Ölçek ve niyet seviyesinde onların şiddeti ile bizim şiddetimiz arasındaki farkı önemsemiyorum ve devletin iyi tarafında kalmaya çalışmanın stratejik yararını anlıyorum. Bununla birlikte, alışılagelmiş duruşlarımızın alay ettiğimiz devleti tekelleştirmekle (mutlaka meşruluğuyla olmasa da) sonuçlandığı gerçeğini kabul etmeliyiz.

Neyi şiddet kabul etmeliyiz?

Aksine, kitabım şiddet öncelikle analitik açıdan anlaşılabilsin diye normatif iddiaları parantez içine alarak başlıyor. Bu normların önemsiz olduğu anlamına gelmez, ön şarta bağlanmamaları gerektiği anlamına gelir. Bu özellikle devletin neyi şiddet saydığının son derece esnek tanımı yüzünden doğrudur. Sonuç olarak eylemlerimizin her zaman şiddetsiz olması gerektiğini varsayarsak aktivistlerin manevra yapabilecekleri alan kalmaz genellikle.

Şiddet bir nesnenin eylem yoluyla dönüşümünü içerir ve bu dönüşüme o nesnenin bağlı olduğu kavramdan koparılması yoluyla ifade verilir. Bu tür dönüşümler toplumsal alanı değiştirir fakat bu türden her değişikliğin şiddetin sonucu olduğu kabul edilmez. Bu nedenle, bu noktada normlara dönme arzusu karşı konulmaz olabilir. Fakat “iyi” şiddetsiz sonuçlarla “kötü” şiddetli sonuçlar arasında normatif ayrımları (her daim tartışmaya açık ve istikrarsız olmaya mahkûm ayrımlar) yeniden canlandırmaktan ziyade tanımamanın kendisinin toplumsal bir ürün olduğunu önermek analitik açıdan daha anlamlıdır.

Bu hâkim toplumsal ilişkilere göre şiddetli bir dönüşümün sonucudur ve bu nedenle saptanamaz. O halde karşılıklı ilişki şu şekilde olmalı: Dönüşüm ancak bu ilişkilerle çeliştiğinde ya da onların yerini aldığında şiddet kadar tanınabilir hale gelir.

Şiddetin demokratikleştirilmesi

İştirak ettiğimiz dönüşümcü edimlerin çoğunu şiddet olarak değerlendirmememizi onların masumiyetine değil, sonucun normatif olarak tespit edilmesi ve bu yüzden tanınma eşiği dediğim şeyi geçmemesindendir. Örneğin, kişinin kendi çocuğunun kıçına şaplak atmasına ilişkin tarihsel olarak gerçekleşen normatif değişiklikler düşünüldüğünde, bu eşiğin statik olmadığını gözlemleyebiliriz. Fakat onunla nerede karşılaşırsak karşılaşalım, normların gölgelerinin altında gelişen muazzam şiddetle uzlaşmaya zorlanırız.

Buradaki amaç suçlamalarımızın kapsamını genişletmek değil. Bunun yerine, hâlihazırda suç ortağı olduğumuz toplumsal olarak tasdiklenen şiddetin imkânsız boyutuyla uzlaşabilmek için masumiyet varsayımımız ile bir kırılmayı teşvik etmek. Ancak o zaman şunu sorabiliriz: Devletin tekeli kırılırsa ne yaparım? Müşterek şiddet kapasitemizin seferberliği bize kalırsa ne üretiriz?

Radikaller üretim araçlarını kontrolünü ele geçirmekten bahsettiklerinde, bu sürecin öncelikle şiddetin demokratikleşmesi için başvurulduğuna açıklık kazandırmak gerekir. Devlet ve Devrim’de (1917), Lenin’in hem daimi orduyu dağıtmayı hem de halkı tamamen silahlandırmayı öne sürmesi şaşırtıcı değil.

Benzer şekilde, Walter Benjamin yasada asla kodlanmayarak önceki tüm biçimlerin yerini alan “ilahi şiddet” teorisini ortaya attı. Mantıksal açıdan konuşacak olursak, böyle bir sonuç bir halk ile onun egemenliği arasında kusursuz bir karşılıklı ilişki – ancak üretilerin doğrudan yönetimi altında elde edilebilecek bir ilişki – talep eder.

CO: Benjamin’in adı Siyah Blok, Beyaz İsyan’da o kadar göze çarpmıyor ama en son kitabınız Önseziler (Premonitions) (2018) düşüncelerinizin Benjamin tarafından şekillendiği boyutu gözler önüne seriyor. Yıllar geçtikçe bu nasıl derinleşti ve kendinizi onun eserleri hakkındaki literatürde nasıl konumlandırıyorsunuz?

AKT: Artık kendimi bir Benjamin uzmanı olarak düşünsem de, Siyah Blok, Beyaz İsyan’ı yazarken onun fikirleriyle boğuşmaya yeni başlamıştım. Son on yılda, kitabımın onun iç görülerine borcu arttı ama bu entelektüel dönüş beni oldukça kalabalık bir alana yerleştirdi. Benjamin hakkındaki ikincil literatür geniş ve değişkendir ve katılımcılarının çoğu onun politik adanmışlıklarının hakkını vermekte başarısız olur.

Nazi teröründen kaçan Alman bir Yahudi olarak, Benjamin’in bugün yayılmakta olan faşizme karşı mücadele ederken bize öğreteceği çok şey var. Örneğin, polis şiddetine karşı siyahların liderliğindeki mevcut isyanı anlamaya çalışırken onun tarih kavramı hakkındaki ünlü makalesini hatırlamak yararlı olacaktır. Çoğu akademisyen ölümünden hemen önce yazdığı bu makalenin Benjamin’in düşüncelerinin bir özeti olarak okunabileceğinde hemfikir. Sekiz tezinde bugün paha biçilmez olan üç temel argüman geliştiriyor.

‘Acil durum istisna değil kural’

Birincisi, içinde bulunduğumuz acil durum istisna değil kuraldır. Floyd’un katledilmesi çok sayıda kişinin ırkçı polis şiddetinin ısrarına karşı gözünü açsa da, siyah organizatörler (Benjamin’in “ezilenlerin geleneği” olarak adlandırdığı şeyi rehber alarak) deneyimin siyah topluluklarda zaten iyi bilinen şeyleri yalnızca doğruladığına açıklık getirdiler.

İkincisi, acil durumun aslında kural olduğunu kabul etmek Benjamin’in “gerçek bir acil durum” dediği şeyi gerçekleştirmek için gerekenleri tasavvur etmemizi sağlar. Floyd’un katledilmesinin ardından baş gösteren şiddet bu bilgiler ışığında anlaşılabilir. Kanun kisvesi altında her gün yaşam ve ölüm kararları veren polislerin aksine, gerçek acil durum insanların yasanın askıya alınması ve onu takip eden dönüşümüyle deney yaptıkları bir gasp süreci başlatır.

Üçüncüsü, böyle bir durumun gerçekleşmesini sağlamak faşizme karşı mücadelede şansımızı artıracaktır. Ayaklanmanın ilk haftasında, devlet alevleri yatıştırmak için imtiyazlar teklif etmeye başladı. Polisin kaynaklarını kesme çağrısının popülerliği hâlihazırda sonuçlar vermiş ve katil polisler cinayetle suçlanmışlardı. Bunlar önceki hareketlerin elde etmek için mücadele ettiği amaçlardı ama ayaklanmaların öncesinde erişilemeyecek kadar uzak kalıyorlardı. Benjamin’in analizi bu sonuçları neden şimdi gördüğümüzü açıklamaya yarayabilir. Fakat aynı zamanda eylemlerimizi yönlendirmemize yardımcı olur- ve onun asıl vaat ettiği de budur.

Temsilcilik atamayan sosyal ağ sağlayıcılarına reklam yasağı yolda

Türkiye’de temsilcilik açmayan Facebook, Instagram ve Twitter gibi sosyal ağ sağlayıcıları için reklam yasağı geliyor. Bugüne kadar 40’ar milyon TL para cezasına çarptırılan sosyal ağlara, 19 Ocak itibariyle reklam yasağı için sürenin dolduğu bildirilecek.

1 Ekim 2020’de yürürlüğe giren Sosyal Medya Yasası’na göre, Twitter, Facebook, Instagram gibi şirketlerin Türkiye’de temsilcilik açması gerekiyordu. Yasada temsilcilik açmayan sosyal ağ sağlayıcılarına ise para cezası, ardından reklam yasağı en nihayetinde de bant daraltılması uygulanacağı belirtiliyordu.

Bazı şirketler temsilcilik için adım atmadı

Bugüne kadar Rusya’dan VKontakte’nin (VK), YouTube, TikTok ve Dailymotion Türkiye’de temsilcilik açmayı kabul etmişti. Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı Ömer Fatih Sayan, sosyal iş ağı ve paylaşım platformu olan LinkedIn’in de Türkiye’ye temsilci atayacağını bildirmişti.

Facebook, Instagram, Twitter, Periscope ve Pinterest gibi şirketler ise bu konuda henüz bir adım atmamışlardı.

Temsilcilik açmayı kabul etmeyen şirketlere yaptırımların ilk adımında 10 milyon lira, ikinci adımında 30 milyon lira olmak üzere, toplamda 40 milyon lira ceza kesildi ve cezalar şirketlerin yurtdışındaki adreslerine gönderildi.

Düzenlemeye göre, şu ana kadar Türkiye’de temsilcilik açmayan Facebook, Instagram, Twitter, Periscope, Linkedin ve Pinterest belirtilen tarihe kadar temsilcilik açmazsa bundan sonra Türkiye’den reklam alamayacak.

Yaptırımlar devam edecek

Şirketler, reklam yasağı kararının verildiği tarihten itibaren üç ay içinde gerekli yükümlülüğü yerine getirmezse sosyal ağ sitelerinin internet trafiği bant genişliği Sulh Ceza Hakimliği‘nin kararına göre yüzde 50 daraltılabilecek.

Kararın uygulandığı tarihten itibaren 30 gün içinde söz konusu yükümlülüğün yine yerine getirilmemesi durumunda da Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), şirketlerin internet trafiği bant genişliğinin yüzde 90’a kadar daraltılması için hakimliğe müracaat edebilecek.

Ancak, sosyal ağ sağlayıcıları yaklaşık beş ay sonra bile Türkiye’de temsilcilik açmayı kabul etmeleri halinde kendilerine kesilen cezaların yüzde 75’i affedilebilecek.

Kuş gribi salgını nedeniyle Japonya’da 5.8 milyon tavuk öldürüldü

Geçtiğimiz yıl kasım ayında Japonya‘nın Kagawa eyaletinde tavukların yetiştirildiği bir çiftlikte ortaya çıkan ve ülkenin farklı bölgelerine yayılan kuş gribi salgını sebebiyle öldürülen tavuk sayısı 5.8 milyona ulaştı.

15 eyalette görülen toplu kuş gribi vakaları nedeniyle 36 tesiste yaşayan tavuklar öldürüldü. Sayının önümüzdeki günlerde 6 milyona yaklaşması bekleniyor.

DHA’nın aktardığına göre 2005-2006 sezonunda ise virüsün daha az bulaşıcı bir türü nedeniyle 5.78 milyon tavuk katledilmişti.

Güvenlik açığı tespit edildi

Japon kamu yayıncısı, sağlık otoriteleri tarafından tesislerde yapılan incelemelerde bazı üreticilerin yönergelere uymadığının belirlendiğini duyurdu.  Kimi tesislerin dezenfeksiyon işlemlerinde yetersiz kaldığı tespit edilirken, bazı çiftliklerde ise yabani kuşların içeriye girişine imkan verecek güvenlik açıkları belirlendi. Uzmanlar, virüsün kümes hayvanlarına bu yolla bulaşmış olabileceğini belirtiyor.

Japonya’da ilk kez geçtiğimiz kasım ayı başında Kagawa‘da ortaya çıkan toplu kuş gribi vakaları kısa süre içinde 14 farklı eyalete daha sıçramış, salgından etkilenen tesisler ve çevresindeki çiftliklere tedbir amaçlı üretim ve sevkiyat kısıtlamaları getirilmişti.

Yüksek sayıdaki vakalar nedeniyle tavukların öldürülmesi için yapılan çalışmalarına Öz Savunma Kuvvetleri (SDF) de destek vermişti.