Dış Köşe

Taş avlulu evin kadınları – Türkan Elçi


dedim ki:kasımpatılar gidenlerin kokusuna kasımpatılar iyi gelir
dedim ki:kasımpatılar karın altında bizi bekler, gitmez bir yerlere, biz gideriz, dedim
dedim ki:bizim de kapı önü olan bir evimiz, sabahlara çıktığımız, gecesinde içimize döndüğümüz, çatısı rüzgârlı, dünyanın kenarında bir evimiz,e vimizin kenarında kasımpatılar vardı
dedim ki:kasımpatılar açınca birileri gider
dedim ki: biz sevince birileri kaybolur

Agos, Hrant Dink‘in yıldönümü için bir yazıyla katkıda bulunmamı isteyince yıl dönümlerini anlatmanın zor olacağını bildiğim halde hayır diyemedim. Agos’un bizim yanımızda ayrı bir yeri vardır. Yıldönümlerinin adım adım yaklaştığını hissedince günler öncesinden kara bir bulut gibi göğsümüzün üzerine çöken ağırlığı anlatmaya sözcük bulamaz insan, gidenlerin ömrübillah unutulmayacak bir zulümle aramızdan koparılışını hangi kalem hakkıyla yazabilir ki?

Kaybettiklerimizin yıldönümleri, acımızın halkasına bir halkanın daha eklendiği, bir çırpıda elimizden kayıp giden zamanların ve elimizden alınanların çetelesinin tutulduğu, bir yanımızın diri, bir yanımızın ölü olduğunu fark ettiğimiz anın diğer adıdır.

Yıldönümleri, dünyanın kenarında inşa ettiğimiz yarım kalan eski hayatımızı, bizlere diğer günlere oranla daha ziyadesiyle hatırlattığı zamanların adıdır. Dünyanın kenarı diyorum, evet, kenarı. Dünyanın kenarındaki evlerimizde kendi halimizde içimize dönerek herkes gibi sabahları bekleyen gecelerden geçen sıradan insanlar olarak, bir anda kendimizi acının ortasında bulduğumuz zamanların adıdır yıldönümleri.

Yıldönümleri evimizdeki saksılarda değil, sevdiklerimizin göğsünün ortasında yeşeren çiçekleri sulamaya gittiğimiz anların, karın altında günden güne kök salan kasımpatıların, gidenlerin bir daha dönmeyeceklerini bize bir kez daha hatırlattığı, kaybolup kaybolmamakta karar kılamayan usumuzun sığınacak başka mekanlar aradığı zamanların adıdır.

Katledilenlerin yıldönümleri, daha başka, başka başka katledilenlerin de hatırlandığı, haksızlığın zulmün büyüyen dalgası karşısında birbirimize kenetlendiğimiz; yüreğimizdeki duygunun kollarımızda dolaşan gücün diğer adıdır.

Suriçi, babaannem ve Ermeniler

Ben Hrant Dink’i her hatırladığımda aklıma çocukluğumun sokakları düşer. “Silah, çatışma operasyon istemiyoruz” haykırışıyla uğruna ölünen sokaklar. Ebeveynimin uzun süre, benim ise dört yaşıma kadar kaldığım Suriçi‘nin, uzun yıllar farklı etnik kökenden ve dine mensup kişilerin meskun olduğu bir yer olduğunu bilmeyen yoktur herhalde.

Koca yürekleriyle dar sokakları genişleten, birbirlerine müsamaha içinde olan taş avlulu evlerdeki sakinlerden biri de babaannemdi. Süryanileri, Keldanileri, Ermenileri ilk ondan duymuştum. Babaannemin son zamanlarına kadar dostluk bağıyla bağlı olduğu en yakınındaki kişi – bugünkü tabiriyle kankası -Ermeni bir kadındı.

Evimizden biri gibiydi, hatta ben uzun süre bizim akrabalarımızdan biri olduğunu zannediyordum. Ermeni olduğunu yıllar sonra öğrenmiştim. Sur dışına taşındıktan sonraki zamanlarda evimize gelirken babaannemle sobanın başına geçip birbirlerine içlerini döktükleri sohbetlerini, beraber yemek pişirip sofra kurduklarını hatırlarım. Tabii o zamanlar samimi misafirlerle sobanın başına oturulur, alevlerin kırmızılığı, ateşin küle dönüşü seyredilirken sohbet koyulaşır, dostluk bağları o sıcaklıkla daha da pekiştirilirdi.

Odun sobasının çıtırtılarını dinlerlerken birinin kulağı ezanda, diğerininki de çan sesindeymiş meğerse. Başkalarının kirli dünyasından çok uzakta, kendilerinin yarattıkları bir dünyada dar sokaklara açılan taş avlulu evlerin kadınlarıydı onlar. Tumas‘ın fırınından ekmek kokusu yayılan mahallede her bir göz odada yaşayanların ortak olarak kullandıkları taş avlularda, kardeşlik meskun mahaldi o zamanlar.

Kiliselerden, camilerden, mezarlıklardan, her gün herkesin ayak izinin değdiği sokaklardan, evlerin duvarlarından, tokmaklı tahta kapılardan, acıdan, kederden süzülmüş ağıtlardan, aşkla bezenmiş türkülerden bilcümle ortak bir hafıza yaratılmıştı, geçmişte her ne kadar kötü şeyler yaşanmışsa da görmezlikten gelmeyi becerebiliyordu o insanlar. En azından ebeveynlerimden duyduklarımdır anlatmaya çalıştığım.

Birbirlerinden farklı renklerle kara taşlara nakışlanmış ve birlikte yaşamanın emaresini bulabileceğimiz, yarınlara elimizden geldiğince taşımaya çabaladığımız kardeşlik duygularımızın resmi olan mahalleydi bizimki.

O duvarlar daracık sokaklara devrildi

Ben ne zaman Hrant Dink’i hatırlasam çocukluğumun o sıcak, huzurlu, eşsiz taş avlulu evleri gelir aklıma. O barış içindeki yaşam birilerini rahatsız etmiş olacak ki bizi bize hatırlatan ortak hafızadan müteşekkil tarihî yerleri yıkıp yok etmek istediler.

Bizim gibi sırt sırta yaslanan evlerin duvarları daracık sokaklara devrildi evvela, birbirimize ulaşacağımız yollar kapandı. Bahçelerimize diktiğimiz dut ağaçlarımız kurudu, kırık dökük hayatlarımızın yalnızlığını pencerelerde kalan susuz fesleğenler anlattı.

“Bu tarihî bölgede silah, çatışma, operasyon istemiyoruz” denildi, duyan olmadı. Çocukluğumuzun geçtiği yerlerle aramıza perdeler gerildi, ayan beyan öldürüldük, üstü örtüldü.

Dışarıda öldürücü zemheri, damımıza kadar kara batmışız, ortada yanan odun sobası, camı buğulanmış penceremizi düşlüyorum, çocuk parmaklarım cama bir şeyler yazıyor. Taş avlulu evlerin kadınlarının hoşgörüsü, taş avlulu evlerin kadınlarının hoşgörüsü. Özlemek, hoşgörüyü özlemek.

(Bu yazı ilk kez Agos’ta yayımlanmıştır.)

Kategori: Dış Köşe