DünyaManşet

Maskenin politiği

*Boston Review’de yayınlanan röportaj Yeşil Gazete için Özde Çakmak tarafından çevrildi.

Donald Trump’ın seçilmesinden bu yana geçen yıllara şiddet içeren sokak düzeyindeki politik yüzleşmelerin yeniden canlanması damgasını vurdu. Faşistler ve muhalifler çok sayıda şehirde savaşa hazırlanırken, ırkçı polis şiddetine karşı yakın zamanlı protestolar güçlü bir harekete dönüştü. Ülkedeki tüm şehirler şimdi açık isyan halinde.

Bu yeni politik istikrarsızlık eleştirel kuramcı Ak Thompson’ın politik şiddet ile beyaz orta sınıf arasındaki yakın bağa ilişkin provokatif bir tez geliştiren Siyah Blok, Beyaz İsyan: Küreselleşme Karşıtlığı ve Muhalefetin Soyağacı (Black Bloc, White Riot: Anti-Globalization and the Genealogy of Dissent)(2010) adlı kitabının onuncu yıl baskısına denk geldi.

Çatışmalarda maske ve üniforma

Thompson’ın anlatısında, siyah blok -çatışmacı çarpışmalarda katılımı kolaylaştırmak için maskelerin ve birörnek üniformaların kullanıldığı bir gösteri taktiği- beyaz orta sınıf seyirciler için hem baştan çıkarıcı hem de rahatsız ediciydi çünkü onları kendi politik yeterliklerinin sınırlarıyla yüzleşmeye zorluyordu.

Bugün, aktivistler bir kez daha şiddet sorunuyla yüzleşirken – ve Covid-19 dünya genelinde toplum içinde maske takılmasını zorunlu kılarken – kitaba ilham veren tartışmalar yeniden alevlendi. Thompson’ın analizinin onu harekete geçiren vaka çalışmasının çok daha ötesinde olası sonuçları var.

Bu röportajda, Thompson’ı konumlarını netleştirmesi ve analizini bugün karşı karşıya kaldığımız sokak düzeyinde politik şiddet biçimlerini ele alacak şekilde değerlendirerek genişletmeye zorladım.

‘Paradoks içerisindeyiz’

Clare O’Connor: Maskelerin uzun süredir politik muhaliflerin elbise dolaplarında olduğu düşünülüyor. Günlük yaşamın bir parçası haline geldiklerinde maskelerin politik önemi nasıl değişti?

AK Thompson: Boston Tea Party’den mevcut pandemiye, ABD’de toplum içinde maske takmak politik kırılma anlarıyla çakışma eğilimindedir.  Yüzyılın başında kurumsal küreselleşmeye yönelik protestolar sırasında siyah bloğun ortaya çıkışı ve İşgal Et hareketi sırasında Anonymous’ın yükselişi de bu açılardan anlaşılmalı. Katılımcılarının politik amaçlarının bakış açısından değerlendirildiğinde, bu vakaların her biri oldukça farklı görünüyor. Onları birbirine bağlayan ise her vakada insanların devletle ilişkilerini dönüştürme mücadelesi vermeye başladıkları anda maskelerin ortaya çıkması.

Bugün kendimizi devletlerin eşzamanlı olarak yüz örtüsünü kriminalize ederken aynı zamanda yasal olarak bunu talep ettikleri paradoksal bir durumda buluyoruz. İster sözde sekülerliğe adanmışlıktan (Fransa’da olduğu gibi) ister soruşturma açma amacıyla protestocuları gözetleme ihtiyacından olsun, devletlerin maske ya da dini başörtülerini yasaklayan yasalar çıkarması mantıksal açıdan öznelerin tanınması üzerine kurulu bir vatandaşlık kavramından gelir. Aynı zamanda, devletin pandeminin etki alanını en aza indirmek için maske takılması talebi beden politikasını sürdürme pahasına bu akıl yürütmeyi askıya alır.

Karantinalara farklı yaklaşımlar

Bu karşıt iki politik amaç, özneleri olarak hem “halk”ı hem de “nüfuslar”ı alan burjuvazi devletlerinde her daim hep birlikte varolmuştur. Bu ikiliğin beyanı, Ulusal Anayasa Meclisi’nin İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’ni kabul ettikleri Fransız Devrimi’nde tespit edilebilir. Belgede eşanlamlı olarak yer alan bu iki kategori arasında belirtilen ayrımın amacı nedir? Devrim’in ardından burjuvazi devletlerin nasıl oluştuğuna bakıldığında, bunun terimlerin modern devlet projesine bağlı iki ayrı politik amaçla – hem gerekli hem de aykırı – çarpıştığına dair sezgisel farkındalıktan doğduğu çıkarılabilir.

Nisan ayının sonunda birdenbire ortaya çıkan Trump destekli karantina karşıtı protestolar belli bir vatandaş kavramına doğru yöneldi. Bunun aksine, sol genellikle eğriyi düzleştirmek için normal faaliyetlerin askıya alınmasını destekledi. Sonuç olarak, devletin denklemin “insan” tarafını koruma projesiyle bazı açılardan işbirliği içerisindeydi. Şimdilik devlet içinde bu girişimleri desteklemeye devam eden fraksiyonlar var ama geri çekiliyor gibi görünüyorlar. Hâlihazırda ülkenin bazı yerlerindeki esnaflar müşterilerin maske takmamasını isteyerek alkol ve tütün satışları için hırsız soruşturması ve kimlik gereklilikleriyle ilgili olarak olarak tanımaya ilişkin kaygılar dile getiriyorlar. Henüz devletten tepki almadılar.

‘Maske bireyin varlığını sorgulatır’

Pandemi sırasında maske takmanın neden vatandaşlık normlarının ihlali olarak anlaşılabileceğini anlamak için vatandaş ile burjuvazi politikalarındaki birey arasındaki yakın kavramsal bağı hatırlamak gerekli. Birey, liberal demokrasinin temel birimi ve vatandaşlık kavramımızın inşa edildiği temeldir. Yasalara uyabilen, vergilerini ödeyebilen ve oy verebilen birey nihayetinde temsil edilebilen bir öznedir. Kriz dönemlerinde maske takmak bu bireyin varlığını derhal sorgulatır.

Siyah blokta maske anonimliğin bir yolu haline gelir. Biraz daha ileri gidildiğinde, yasal rejim tarafından kolaylıkla ele geçirilemeyen müşterek öznellik biçimlerinin ortaya çıkışına neden olur. Trump’ın göreve başlamasına yönelik protestoların yapıldığı 20 Ocak 2017’den sonra ABD başsavcı yardımcısı Jennifer Kerkhoff o günün anti-kapitalist, anti-faşist bloğundaki katılımcıları tek bir komplocu tüzel kişi olarak suçlamaya ve dolayısıyla tüm grubu ayrı katılımcılar tarafından işlenen sözde suçlardan sorumlu tutmaya çalıştı. Bu işe yaramadı: Kolombiya Bölgesi’nin Temyiz Mahkemesinin Mahkeme Başkanı Robert Morin davayı bu dayanakla yürütmeyi reddetti.

Dini başörtüsüne tepki

Bu durum, burjuvazinin birey kavramlarını baltalayan ve dolaylı olarak devletin taleplerini geçersiz kılan müşterek bir aitlik biçimini belirten dini başörtüsüne ilişkin olarak da benzer. İslamafobik tepki koşullarında (ve bireysel niyetlere bakılmaksızın) türban devletin bireyleştirme kararını geri çevirmeyi simgeler.

Bu nedenle, türban karşıtı düşüncenin sıklıkla Şeriat’ın yerleşeceği ve ABD egemenliğini içeriden yok edeceği korkusuna bağlı olduğunu görmek şaşırtıcı değil.

Son olarak, pandemi maskesiyle birlikte, birey miti yoğun bedenleşmiş komplikasyon gerçekliğiyle yüz yüze geliyor. Birey giderek artan “Sen benim ciğerlerimdesin, ben de senin” farkındalığıyla kolay kolay uzlaşamaz. Burada, politikalar tipik özellik olarak esasen solunuma ilişkin açığa çıkar.

‘Nefes alamıyorum’

Pandemiden önce, bu gerçeklik Eric Garner’ın son sözlerini – “Nefes alamıyorum” – güçlü bir şiara dönüştüren Siyah Hayatlar Önemlidir tarafından vurgulandı.

Bugün, aynı sözler George Floyd’un katledilmesinin ardından sokağa fırlayan şehirleri birleştiriyor. Pandemi maskesi politika ile solunum arasındaki bağa dikkat çekerek buna tekabül eden kırılganlığımızı da gözler önüne seriyor.

Siyah blok anonimliğe hassaslık ile karşılık veriyor. Dini başörtüsüyle, kırılganlık kolektif kimlikte antitezini keşfediyor. Pandeminin ortasında, kolektif risk bireyselliğe değil karşılıklı yardım üzerine kurulu bir yaşam boyu bakım ile yüzleşti. Maskeler devletin erkek-vatandaş karşıtlığının tavizle artık çözülemediği bir eşiğin ötesini işaret ediyor.

Bu noktada, maskeler hem koruyucu hem de etkinleştirici haline geliyor. Kırılganlığımızı tüm dünyaya ve bizi vatandaş olarak mahkemeye vermekle “insan sermaye birikimi” olarak kurban etmek arasında gidip gelen egemen güçlere açık ediyorlar. Fakat aynı zamanda birey mitini bozuyor ve bu kırılganlığı doğrudan aktarabilmemizi sağlayan öznelerarası bağları güçlendiriyorlar.

Yeni alanlar açma isteği

CO: Siyah Blok, Beyaz İsyan’da temsili, üretimin yanına koyarak temsil politikalarını eleştiriyor ve yalnızca üretimin özgürlüğe giden bir yol önerdiğini iddia ediyorsunuz. Trump’ın ikinci kez göreve gelme teşebbüsüne bakılacak olursa, eleştirinizin – dikkate alındığı takdirde – insanları onu oy sayımlarıyla yenmeye çalışmaktan kaçınmaya teşvik edeceğinden endişeleniyor musunuz?

AKT: Kitabımda siyah blok şiddetinin temsil dışında varolan bir diğer politika biçimini açıkça ortaya koyması nedeniyle beyaz orta sınıf için hem ayartıcı hem de endişe verici olduğunu öne sürdüm. Siyah blok bu yeni politik alana kararlı bir biçimde taşınamasa da, temsili alanda tuzağa düşüp kalanlar için bir tür sınır durumu işlevi gördü. Siyah blok şiddeti talep etmek yerine yeni sosyallik biçimlerinin ortaya çıkabileceği bölgeler açma eğilimindeydi. Bu şekilde, şiddet, üretim ve politika arasında yakın bir ilişkinin açığa çıkmasına yardımcı oldu.

Göstericiler işyerlerini kapatmak için grev hatları oluşturan grevcilerle birlikte güvenli bölgeye geçtiler. Floyd’un katledilmesinin ardından Minneapolis işgal bölgesindeki protestocular bir otele el koyup onu barınağa çevirdiler. Seattle’da, aktivistler polisin bölgeden çıkarılmasının ardından Capitol Hill’i özerk bir bölgeye dönüştürdüler. Ne var ki, vaatlere rağmen bu tür deneyler daha geniş destek olmaması nedeniyle parçalanma ya da başarısız olma eğiliminde. Sonuç olarak, üretim-olarak-ayaklanmanın gösteri-olarak-ayaklanmaya dönüştüğü temsil alanı içerisinde geri kazanılıyorlar. Bu deneyler temsil alanını sekteye uğratsa bile, her daim onun içerisinden başlamalılar.

Ne yapmalıyız?

Öyleyse, ne yapmalıyız? Kısa vadede, enerjilerini seçime yöneltmeye karar verenler o mücadeleyi gidebileceği yere kadar bastırmaya zorlanmalı. En azından bu Trump’ı oy kullanarak yerinden etmek anlamına geliyor. Bunun dışında, Demokratik platformu mümkün olduğunca sola kaydırmak için çalışmak anlamına geliyor. Ama mevcut kitlesel isyanın politik taban kaymasını teşvik etmek için en başarılı içsel parti çabalarının gerçekleştirebildiğinden de fazlasını yaptığını unutmamalıyız.

Polisin kaynaklarını kesmek ve kaynakları yeniden tahsis etmek tam da isyancılar tarafından dayatılan olumsuz yaptırımlar bu kadar büyük olduğu için popüler politika hedefleri oldular.

Tarihsel olarak, Demokratlar siyah oylarını çantada keklik görmüşlerdir. Kırıntılar teklif ederken onları temsil ettiklerini iddia ederler. Fakat siyah özgürlük mücadeleleri temsil alanının dışında önemli bir faaliyet geliştirdiğinde partiyi taban kayması ile konu dışı olmak arasında tercih yapmaya zorladı. Bunu partinin Dixicrat’larla ittifakını savunulamaz yapan yurttaşlık hakları hareketleri sırasında açıkça gördük. Richard Clowar ile Frances Fox Piven’ın işaret ettiği gibi, bu taban kaymasına katkıda bulunan en büyük unsurlardan biri Kuzey’deki siyah seçmenler arasında seçime katılımdaki kitlesel düşüştü. Sanders’ın zafer kazanmasını umarak partiye katılan aktivistler bugün böyle bir taban kaymasına yol açmak istiyorlarsa, makine içerisinde değil sokaklarda daha etkin olmalılar.

CO: İnsanlar bugün gerçekleşen ayaklanmalara bakarak hiç düşünmeden beyaz katılımcıların provokatör ajan olduğu sonucuna varıyor. Olan bitenler bu şekilde doğru olarak açıklanabilir mi?

AKT: Beyazların isyanlara katılmak için güçlü saikleri var; fakat bunun nedenleri genellikle anlaşılmıyor. Sonuç olarak, eylemler bir kafa karışıklığı kaynağı olabilir. Bu durumda yavaş yavaş çıkış yolunu bulabilmek için buraya nasıl geldiğimizi hatırlamak yararlı olur.

On sekizinci yüzyılın sonunda temsil politikalarına yol açan burjuvazi devrimleri, devletlerin gücün meşru kullanımı üzerinde bir tekel dayatırken eşzamanlı olarak egemenliğin halkta olduğunu ilan ettiği paradoksal bir durum yarattı.

‘Beyaz orta sınıf ideal özne oldu’

Burjuvaziye göre, bu paradoksun çözümü serbestiyette bulunuyordu. İnsanlar seçim yoluyla devleti tayin ederken tekelci iddiasını baltalamamak için şiddet kapasitelerini kuşatacaktı. ABD’de beyaz orta sınıf bu yeni politik rejim için ideal özne olarak doğdu ve onun temsil alanına alınması suç ortağı olduğu şiddete ters düşen bir masumiyet hissini güçlendirdi.

Fakat on dokuzuncu yüzyıla değin James Baldwin ve Frantz Fanon gibi önde gelen siyah entelektüeller beyazların ayrıcalıklı yabancılaşmaları için önemli bir psikolojik bedel ödediklerini gözlemeye başladılar. Baldwin’in Bundan Sonrası Ateş’te (1963) aktardığı gibi, beyaz hayatlar bağlı oldukları temel kopukluğa tekabül eden bir “belirsizlik” ile damgalanmışlardı.

Temsil paradigması tarafından ele geçirilen ancak onun ideal öznesi olamayanlar için bu belirsizlik hissi daha az şiddetliydi; fakat burjuvazi politika projesi tümleyici arzulara sahip olduğu için hala çeşitli biçimlerde kök salıyordu. Örneğin, hip hop kültürü içerisindeki “gerçek”i kanıtlama söylemlerinin tarihi zorunlu parçalanma üzerine kurulu bir sistemin dışında düşünüldüğünde hiçbir anlam ifade etmez.

Eylem repertuarları

Bu dinamikler toplumsal hareketlerde de ifade bulur. Bugün ABD’deki çoğu hareketin yararlandığı eylem repertuarı (kitlesel mitingler, gösteriler, yürüyüşler ve imzalar) temsili politika ve burjuvazi kamu alanı ile beraber yükseldi. Bu repertuar hareketin adına hareket etme gücünü ikna etmeyi amaçlıyordu ve hareket katılımcıları isteklerinin gerçekleşeceğini varsaydıkları için bu amaç mantıklıydı.

Ancak bu repertuar liberal demokrasiler içinde kültürel olarak baskın olurken, tanınma ön şartına bağlı olmayanlar için gerçekte hiçbir zaman mevcut değildi. Haiti Devrimi’nden ırkçı polise yönelik mevcut ayaklanmalara kadar, siyah özgürlük mücadelelerinin tarihsel dinamiği açıkça hem bu dışlamayı hem de bunun üstesinden gelme yollarını yansıtır.

Tanınmak özgürlüğe çıkar mı?

Siyah Deri, Beyaz Maskeler’de (1952), Fanon tanınmanın özgürlüğe çıkan bir yol olarak görülemeyeceğini iddia etti: bu yalnızca seni bunu genişletecek bir konumda olanlara borçlu yapmakla kalmıyor, özsaygı anlayışını da başkasının kuruntularına bağlıyordu. Tarihsel ayrıntılar farklı olsa da, bu durum beyazların kendilerini temsil politikalarına ilişkin buldukları durumla kıyaslanabilir.

Fanon siyahların “dünyanın yeniden yapılandırılmasını” gerçekleştirebilmek için tanınmayı reddettiklerini öne sürdü. Bence beyazlar bizim payımıza temsili ve onun doğurduğu toplumsal hareket repertuvarını reddederek aynı şeyi yapabilirler. Oradan siyah özgürlük mücadelelerinin zor kazanılmış derslerini nihayet öğrenebiliriz.

‘Şiddet tartışmaları sinir bozucu olabiliyor’

CO: Şiddetin en iyi şekilde nesnelerin ilgili kavramlarla bağlarının kesildiği üretici bir ilişki yoluyla anlaşıldığını iddia ettiniz. Örnek olarak, “mimari”nin onu ateşe verir vermez “mülk”e dönüştüğünü söylediniz. Bu görüş çok geniş kapsamlı olduğu için eleştirildi. Öyleyse, sizin önerdiğiniz gibi ilerlemekle ne kazanırız?

AKT: Şiddet hakkındaki hareket tartışmaları sinir bozucu olabilir, özellikle de normatif ile analitiğin sicillerini karıştırmaya ne kadar istekli olduğumuzu açığa çıkardıkları için. Radikaller gücün meşru kullanımı konusunda devlete ve devlet tekeline karşı çıkar fakat genellikle kendi eylemlerimizi şiddetsiz ya da “devletin gerçek şiddeti yanında devede kulak” olarak nitelemek isteriz.

Ölçek ve niyet seviyesinde onların şiddeti ile bizim şiddetimiz arasındaki farkı önemsemiyorum ve devletin iyi tarafında kalmaya çalışmanın stratejik yararını anlıyorum. Bununla birlikte, alışılagelmiş duruşlarımızın alay ettiğimiz devleti tekelleştirmekle (mutlaka meşruluğuyla olmasa da) sonuçlandığı gerçeğini kabul etmeliyiz.

Neyi şiddet kabul etmeliyiz?

Aksine, kitabım şiddet öncelikle analitik açıdan anlaşılabilsin diye normatif iddiaları parantez içine alarak başlıyor. Bu normların önemsiz olduğu anlamına gelmez, ön şarta bağlanmamaları gerektiği anlamına gelir. Bu özellikle devletin neyi şiddet saydığının son derece esnek tanımı yüzünden doğrudur. Sonuç olarak eylemlerimizin her zaman şiddetsiz olması gerektiğini varsayarsak aktivistlerin manevra yapabilecekleri alan kalmaz genellikle.

Şiddet bir nesnenin eylem yoluyla dönüşümünü içerir ve bu dönüşüme o nesnenin bağlı olduğu kavramdan koparılması yoluyla ifade verilir. Bu tür dönüşümler toplumsal alanı değiştirir fakat bu türden her değişikliğin şiddetin sonucu olduğu kabul edilmez. Bu nedenle, bu noktada normlara dönme arzusu karşı konulmaz olabilir. Fakat “iyi” şiddetsiz sonuçlarla “kötü” şiddetli sonuçlar arasında normatif ayrımları (her daim tartışmaya açık ve istikrarsız olmaya mahkûm ayrımlar) yeniden canlandırmaktan ziyade tanımamanın kendisinin toplumsal bir ürün olduğunu önermek analitik açıdan daha anlamlıdır.

Bu hâkim toplumsal ilişkilere göre şiddetli bir dönüşümün sonucudur ve bu nedenle saptanamaz. O halde karşılıklı ilişki şu şekilde olmalı: Dönüşüm ancak bu ilişkilerle çeliştiğinde ya da onların yerini aldığında şiddet kadar tanınabilir hale gelir.

Şiddetin demokratikleştirilmesi

İştirak ettiğimiz dönüşümcü edimlerin çoğunu şiddet olarak değerlendirmememizi onların masumiyetine değil, sonucun normatif olarak tespit edilmesi ve bu yüzden tanınma eşiği dediğim şeyi geçmemesindendir. Örneğin, kişinin kendi çocuğunun kıçına şaplak atmasına ilişkin tarihsel olarak gerçekleşen normatif değişiklikler düşünüldüğünde, bu eşiğin statik olmadığını gözlemleyebiliriz. Fakat onunla nerede karşılaşırsak karşılaşalım, normların gölgelerinin altında gelişen muazzam şiddetle uzlaşmaya zorlanırız.

Buradaki amaç suçlamalarımızın kapsamını genişletmek değil. Bunun yerine, hâlihazırda suç ortağı olduğumuz toplumsal olarak tasdiklenen şiddetin imkânsız boyutuyla uzlaşabilmek için masumiyet varsayımımız ile bir kırılmayı teşvik etmek. Ancak o zaman şunu sorabiliriz: Devletin tekeli kırılırsa ne yaparım? Müşterek şiddet kapasitemizin seferberliği bize kalırsa ne üretiriz?

Radikaller üretim araçlarını kontrolünü ele geçirmekten bahsettiklerinde, bu sürecin öncelikle şiddetin demokratikleşmesi için başvurulduğuna açıklık kazandırmak gerekir. Devlet ve Devrim’de (1917), Lenin’in hem daimi orduyu dağıtmayı hem de halkı tamamen silahlandırmayı öne sürmesi şaşırtıcı değil.

Benzer şekilde, Walter Benjamin yasada asla kodlanmayarak önceki tüm biçimlerin yerini alan “ilahi şiddet” teorisini ortaya attı. Mantıksal açıdan konuşacak olursak, böyle bir sonuç bir halk ile onun egemenliği arasında kusursuz bir karşılıklı ilişki – ancak üretilerin doğrudan yönetimi altında elde edilebilecek bir ilişki – talep eder.

CO: Benjamin’in adı Siyah Blok, Beyaz İsyan’da o kadar göze çarpmıyor ama en son kitabınız Önseziler (Premonitions) (2018) düşüncelerinizin Benjamin tarafından şekillendiği boyutu gözler önüne seriyor. Yıllar geçtikçe bu nasıl derinleşti ve kendinizi onun eserleri hakkındaki literatürde nasıl konumlandırıyorsunuz?

AKT: Artık kendimi bir Benjamin uzmanı olarak düşünsem de, Siyah Blok, Beyaz İsyan’ı yazarken onun fikirleriyle boğuşmaya yeni başlamıştım. Son on yılda, kitabımın onun iç görülerine borcu arttı ama bu entelektüel dönüş beni oldukça kalabalık bir alana yerleştirdi. Benjamin hakkındaki ikincil literatür geniş ve değişkendir ve katılımcılarının çoğu onun politik adanmışlıklarının hakkını vermekte başarısız olur.

Nazi teröründen kaçan Alman bir Yahudi olarak, Benjamin’in bugün yayılmakta olan faşizme karşı mücadele ederken bize öğreteceği çok şey var. Örneğin, polis şiddetine karşı siyahların liderliğindeki mevcut isyanı anlamaya çalışırken onun tarih kavramı hakkındaki ünlü makalesini hatırlamak yararlı olacaktır. Çoğu akademisyen ölümünden hemen önce yazdığı bu makalenin Benjamin’in düşüncelerinin bir özeti olarak okunabileceğinde hemfikir. Sekiz tezinde bugün paha biçilmez olan üç temel argüman geliştiriyor.

‘Acil durum istisna değil kural’

Birincisi, içinde bulunduğumuz acil durum istisna değil kuraldır. Floyd’un katledilmesi çok sayıda kişinin ırkçı polis şiddetinin ısrarına karşı gözünü açsa da, siyah organizatörler (Benjamin’in “ezilenlerin geleneği” olarak adlandırdığı şeyi rehber alarak) deneyimin siyah topluluklarda zaten iyi bilinen şeyleri yalnızca doğruladığına açıklık getirdiler.

İkincisi, acil durumun aslında kural olduğunu kabul etmek Benjamin’in “gerçek bir acil durum” dediği şeyi gerçekleştirmek için gerekenleri tasavvur etmemizi sağlar. Floyd’un katledilmesinin ardından baş gösteren şiddet bu bilgiler ışığında anlaşılabilir. Kanun kisvesi altında her gün yaşam ve ölüm kararları veren polislerin aksine, gerçek acil durum insanların yasanın askıya alınması ve onu takip eden dönüşümüyle deney yaptıkları bir gasp süreci başlatır.

Üçüncüsü, böyle bir durumun gerçekleşmesini sağlamak faşizme karşı mücadelede şansımızı artıracaktır. Ayaklanmanın ilk haftasında, devlet alevleri yatıştırmak için imtiyazlar teklif etmeye başladı. Polisin kaynaklarını kesme çağrısının popülerliği hâlihazırda sonuçlar vermiş ve katil polisler cinayetle suçlanmışlardı. Bunlar önceki hareketlerin elde etmek için mücadele ettiği amaçlardı ama ayaklanmaların öncesinde erişilemeyecek kadar uzak kalıyorlardı. Benjamin’in analizi bu sonuçları neden şimdi gördüğümüzü açıklamaya yarayabilir. Fakat aynı zamanda eylemlerimizi yönlendirmemize yardımcı olur- ve onun asıl vaat ettiği de budur.

Kategori: Dünya