Ana Sayfa Blog Sayfa 1592

Avrupa kömürden çıkışta yolu yarıladı

Birleşmiş Milletler Paris İklim Anlaşması’nın beşinci yılında, Avrupa 2030 yılına kadar elektrik üretiminden kömürü çıkarma hedefinde yolu yarıladı.

162’nci kömürlü termik santral olan West Burton santralinin 2022 yılında kapanma kararı dün santralin işletmecisi EDF şirketi tarafından açıklandı.

Bu, Avrupa’nın tüm kömürlü termik santrallerinin yarısının ya kapandığı ya da Paris Anlaşması ile uyumlu şekilde 2030 yılından önce kapanma tarihlerinin açıklandığı anlamına geliyor.

Kömür sektöründe düşüş

Kömür sektörü 2012 yılından beri Avrupa’da ciddi bir düşüş eğiliminde. Buna karşılık, Avrupa 2020 yılının ilk yarısında elektriğinin yüzde 40’ını yenilenebilir enerji kaynaklarından elde etti. Bu bütün fosil yakıtların elektrik üretimindeki toplam payından fazla.

Eğer Avrupa Birliği sera gazı emisyon azaltımı için koyduğu yüzde 55 hedefinin tutturmak istiyorsa yenilenebilir enerji payını ciddi oranda artırması gerekiyor. İyileşme ve adil dönüşüm fonları için planlama yapan AB ülkeleri, yeşil enerji dönüşümünü önceliklendirerek yenilenebilir enerjiye yatırım ve milyonlarca yeni istihdam olanağı sağlamak için tarihsel bir fırsata sahip.

Fotoğraf: Greg McNevin / Europe Beyond Coal

‘Kömür filosunun yarısı tarihe karıştı’

Kömürün Ötesinde Avrupa (Europe Beyond Coal) kampanya direktörü Kathrin Gutmann konu hakkında “Avrupa’da kömür sanayinin sona yaklaştığını görüyoruz. Yıllardır süren sert düşüşün ardından, Avrupa’nın kömür filosunun yarısı tarihe karıştı” ifadelerini kullandı.

Gutmann “Hükümetler, enerji şirketleri ve finans kurumları şimdi 2030 veya daha erken bir yılda kömürden çıkmanın planlarını yapmak, kömür ve fosil gaza akan tüm finansmanı durdurmak ve bunların yerine sürdürülebilir yenilenebilir kaynakları destekleyerek bu dönüşümden etkilenecek topluluklar için adil dönüşümü garanti altına almak zorunda. Önümüzdeki beş yılda kalan termik santrallerin de çoğunun kapandığını göreceğiz” dedi.

Tüm dünyada seferberlik

Kömür, Amerika Birleşik Devletleri’nde de benzer bir çöküş yaşıyor. Ülkede 2010 yılının Ocak ayından beri 338 kömürlü termik santral kapandı. Hatta Donald Trump yönetiminde kapanma hızı yüzde dokuz oranında arttı.

Biden yönetiminin iklim odaklı politika yürütmeyi amaçlaması, Japonya, Güney Kore ve Çin’den gelen net sıfır karbon emisyonu hedeflerinin açıklanması, ve AB’nin küresel olarak kömürden çıkış çağrısı yapması kömürün tüm dünyada sonunun geleceğini gösteriyor.

‘Kömürün geleceği yok’

Gutmann konuyla ilgili  “Ekonomik ve siyasi gerçekler, halkların iklimi koruma ve temiz hava ve su için yoğun talepleriyle birleşince kömürün ve diğer fosil yakıtlarının geleceğinin olmadığını gösteriyor. 14 Avrupa ülkesi bunu anladı ve kömürden kurtuluyor. Geriye kalan ülkelerin önünde çok net bir karar var: ucuz ve temiz yenilenebilir enerjinin faydaları ve enerji dönüşümü için mevcut fonların yardımıyla 2030 yılına kadar kömürden çıkış planlamalarını yağmak veya plansız bir şekilde yurttaşlarına ve işçilerine zarar vererek, kamu bütçelerini feda ederek önümüzdeki yıllarda bu dönüşümü yaşamak zorunda kalmak” değerlendirmesinde bulundu.

 

 

İHD: Eş başkanımız Türkdoğan’ın basın açıklamaları suç unsuru olarak gösteriliyor

İnsan Hakları Derneği (İHD), derneğin eş başkanı Öztürk Türkdoğan‘ın gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakılmasına ilişkin bir açıklama yayınladı.

Türkdoğan 19 Mart günü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında, 10 kişi ile birlikte sabahın erken saatinde evi aranarak gözaltına alınmış, aynı gün içinde savcılık tarafından ifadesi alınarak adli kontrol ve yurt dışı yasağı konulup serbest bırakılmıştı.

‘Basın açıklamaları suç unsuru olarak gösterilmiş’

Yapılan açıklamada “Bu muameleyi hiçbir koşulda kabul edemeyeceğimizi tüm şubelerimiz ve Türkiye’deki insan hakları örgütleri ile birlikte kamuoyu ile paylaşmıştık. Gözaltına alınan 10 kişinin dört günlük gözaltı süresi uzatılmış olup halen gözaltındadırlar” denildi.

Soruşturma gizli olduğu için savcılık sorgusu sırasında sadece polis fezlekesinin incelenebildiği belirtilen açıklamada “Bu fezlekede genel başkanımızın İHD Başkanı olarak basına yaptığı açıklamalar, dernek ve avukatlık mesleki faaliyetleri çerçevesindeki bazı telefon konuşmaları hakkında sorular üretilmiş ve buradan hareketle yasa dışı silahlı örgüt üyeliği suçlaması yöneltilmiştir” bilgisi paylaşıldı.

‘Hukuka aykırılıklar var’

Özgür Türkdoğan’ın ise suçlamanın asılsız olduğunu, tüm faaliyetlerinin insan hakları savunuculuğu kapsamında ve dernek başkanı olarak yürüttüğü çalışmalar olduğunu belirttiği aktarılan açıklamada soruşturmada ilk etapta tespit ettikleri hukuka aykırılıklar şu şekilde sıralandı:

Genel Başkanımızın avukat olmasına rağmen konunun Ankara Barosu Avukat Hakları Merkezi’ne iletilmemesi, İHD Genel Başkanı olması nedeni ile konunun Adalet Bakanlığı’na intikal ettirilmemesi, soruşturmanın gizli olmasına rağmen polis tarafından gözaltına alındıktan sonra emniyete götürülürken çekilen görüntülerin Demirören Haber Ajansı’na sızdırılıp yayın yapılması, soruşturmanın kısıtlamayı gerektirmediği halde keyfi olarak kısıtlama kararlarının alınması, soruşturmanın yapılan basın açıklamalarına dayanması nedeni ile CMK 140’a göre çağrı alma üzerine ifade alma yönteminin uygulanmayıp gözaltı yapılması, tamamen serbest bırakma yerine adli kontrol ve yurt dışı yasağı konulması gibi birçok hukuka aykırılığı belirtebiliriz.

‘Türkiye açık ve kapalı cezaevine dönüştürülüyor’

Dernek Eş Başkanının adli kontrol talebiyle serbest bırakılmasını eleştiren İHD, “Eş genel başkanımız, adeta sürekli bir kontrol altına alınmış, yapacağı insan hakları çalışmaları nedeniyle her an hakkında adli işlem yapılması tehdidi altında bırakılmıştır. Tüm adli sürecin haksızlığı bir yana bu süregelen durumun da kabul edilmesi mümkün değildir” ifadelerini kullandı.

Bu muamelenin Türkiye’de her gün onlarca insana yapıldığı hatırlatılan açıklamada “Bütün bu yaşananlar demokrasi ve insan hakları mücadelesi verenler bakımından Türkiye’nin kapalı ve açık cezaevi haline getirildiğini göstermektedir” denildi.

Süleyman Soylu hedef göstermişti

İçişleri Bakanı’nın 16 Şubat 2021 günü TBMM kürsüsünden doğrudan doğruya İHD’ye yönelik “canı çıkasıca dernek” deyimini kullanarak hedef gösterdiği hatırlatılan açıklamada şu değerlendirmede bulunuldu:

Böyle bir operasyonun yapılması göstermektedir ki İnsan Hakları Eylem Planının hayata geçmesi için İçişleri Bakanlığında değişiklik yapılmasının şart olduğudur. Güvenlikçi anlayış değişmeden Türkiye’nin özgürlüklere yönelmesi mümkün değildir.

Siyasi iktidarın İnsan Hakları Eylem Planını açıklaması ve insan hakları alanında farkındalık yaratacağını taahhüt etmesinin sonucu olarak Türkiye’nin en eski ve en yaygın örgütü olan İHD’nin genel başkanını gözaltına aldırtmak insan hakları alanında oldukça ironik bir görüntü ortaya çıkarmıştır. Bu durumu kamuoyunun taktirine sunuyoruz.

‘Baskı ve gözdağına son verin’

Açıklamada “Türkiye’nin ülke içinde oluşturduğu insan hakları koruma mekanizmalarının bu süreçteki sessizliği bu mekanizmaların bağımsız ve tarafsız olmadığını, siyasi iktidara bağlı çalıştığını bir kez daha göstermiştir” denildi. Açıklama şu ifadelerle sona erdi:

İHD 35 yıldır, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi için çalışmaktadır. İHD Eş Başkanına , insan hakları alanındaki çalışmaları nedeniyle soruşturma açılması, gözaltına alınması, adli kontrole tabi tutulması, yurtdışı yasağı uygulamasına maruz bırakılması Türkiye’nin taraf olduğu ulusalüstü insan hakları belgelerinde yer alan taahhütlerine aykırıdır. İnsan hakları savunucularına yönelik bu baskı ve gözdağı politikası ve uygulamasına son verilmelidir.

KaosGL 28 Mart’ta Feminist Forum’da buluşuyor

Kaos GL Derneği’nin her yıl mart ayında düzenlediği Feminist Forum bu yıl 28 Mart Pazar günü gerçekleşecek. Bu yıl dokuzuncusu düzenlenen forumun teması ise “Karanlığın Tahakkümünden Transfeminist Eleştirinin Ufuklarına” olarak belirlendi.

Açılışını Kaos GL Derneği Akademi ve Kültürel Çalışmalar Programı koordinatörü Aylime Aslı Demir’in yapacağı forumun konuşmacıları Prof. Dr. Susan Stryker ve Transfeminist Manifesto’nun yazarı Emi Koyama. Bu isimlere eşlik edecek moderatörler ise Evren Savcı ve Sema Semih.

Etkinlik programı

Zoom üzerinden gerçekleşecek olan etkinlik herkesin katılımına açık ancak öncesinde [email protected] adresi üzerinden. kayıt olmak gerekiyor.  Etkinlik boyunca İngilizce-Türkçe simültane çeviri yapılacak. Programın akışı şöyle:

  • 18:00 Açılış – Aylime Aslı Demir
  • 18:10 Susan Stryker –  Zeminsizlik Üzerine: Transfobik Feminizm, Toplumsal Cinsiyet İdeolojisi, Transfeminist Eleştiri
    Moderatör: Evren Savcı
  • 20:00 – 21:30 Emi Koyama – Transfeminizmi yeniden düşünmek
    Moderatör: Sema Semih

Ekonomist Abdullah Akyüz: Türkiye ekonomisi yokuş aşağı yuvarlanıyor

Son birkaç günde Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal‘ın görevden alınıp yerine Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu getirilmesi, Türk Lirasındaki ani düşüş ve doların hızlı yükselişi gibi Türkiye ekonomisini yakından ilgilendiren gelişmelerin yaşanması piyasalarda ve insanlarda var olan tedirginliği daha da artırdı.

Bu gelişmelerin ardından akıllara, “Bundan sonra neler olacak?” sorusu geldi. Yeşil Gazete’ye Türkiye ekonomisindeki son gelişmeleri değerlendiren George Washington Üniversitesi öğretim üyesi ve Yeşil Gazete yazarı Abdullah Akyüz, Türkiye’nin yokuş aşağı yuvarlandığı ve önünde hiçbir umudun olmadığını söyledi.

‘Büyüme, dışarıdan alınan borçla finanse ediliyor’

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, birkaç gün önce, gece yarısı kararnamesiyle Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal’ı görevden alıp yerine Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu getirmişti. Böylece, Ağbal Türkiye tarihinde en kısa Merkez Bankası Başkanlığı yapan isimler arasında yerini alırken, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, Merkez Bankası’na 20 ay içinde dördüncü başkan atanmış oldu.

Ekonominin son durumunu ve Cumhurbaşkanı tarafından yapılan bu görev değişikliğini değerlendiren Abdullah Akyüz, şu açıklamalarda bulundu:

Bu kriz, yaklaşık son üç yıldır Türkiye’de ekonomi yönetiminde gördüğümüz tutarsızlığın, değişkenliğin ve de belli yanlışlarda ısrarın bir sonucudur.

Daha önce biz bu filmi görmüştük. Bu hükümet, hep büyümeye öncelik vermek istiyor. Tabi büyüme ekonomi, ülke için güzel bir şeydir. Fakat, bunu nasıl finanse ettiğiniz önemli. Maalesef biz bu büyümeyi kendi tasarrufumuzla finanse edemiyoruz. Dışarıdan borç alıyoruz.

Dışarıdan borç alınca da borç seviyesi belli bir noktaya gelince ve ekonomide bazı tutarsızlıklar, hatta siyasette de bazı sorunlar görünmeye başladığı zaman yabancılar para akışını durduruyorlar veya daha fazla faiz istiyorlar. Oysa biz büyümeyi sürdürebilmek için faizi düşük tutmaya çalışıyoruz.

Geçmişte bunu yaptık ve ne oldu? Döviz aldı başını gitti. Bununla mücadele etmek için döviz sattık ve Merkez Bankası’nın döviz rezervi sıfırlandı. Böyle bir krizin sonucunda da önce Merkez Bankası Başkanı görevden alındı. Sonra da bunun mimarı gibi görünen Sayın Berat Albayrak görevden alındı veya kendisi ayrıldı. Merkez Bankası’nın başına da Naci Ağbal getirildi.”

‘Naci Ağbal doğru adımlar attı’

Akyüz, ekonomide önceden yapılan yanlışların düzeltilmesi için faizlerin yükseltilmesi gerektiğini, Naci Ağbal’ın da bu doğrultuda doğru adımlar attığını, ancak hükümet tarafından desteklenmediğini kaydetti:

Bence Naci Ağbal doğru yolda, doğru şekilde adımlar attı. Tabii ki faizlerin yükseltilmesi koronavirüs salgını gibi bir kriz döneminde doğru bir şey değil. Fakat, ekonomide önceden yapılan yanlışların bir bedeli olarak maalesef artırılması gerekiyordu.

Naci Ağbal da doğru politikaları izledi. Fakat, bunun hükümetin maliye politikalarıyla desteklenmesi gerekiyordu. Hükümet o desteği hiçbir zaman vermedi. Reform paketleri açıkladı ama bunların hepsinin içi boştu.

Demek ki gerçekten bir düzeltme istemiyorlardı. Onun için son iki puanlık daha faiz artışı yaptığında ‘Dur’ dediler ve görevden aldılar. Şimdi Türkiye yine yokuş aşağı yuvarlanıyor. Daha önceki dönemde de gördüğümüz gibi. Bir umut bile yok önümüzde.”

‘Dolar ve Euroyla ilgili durum vahim görünüyor’

Türk Lirasının değer kaybetmesine ve doların yükselmesine de değinen Abdullah Akyüz, şu anda ülkede yabancı yatırımcıya güven verecek hiçbir şeyin olmadığını dile getirdi:

Şu anda yabancı yatırımcıya güven veren hiçbir şey yok ülkede. İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçilmesi bile Türkiye’nin riskini artıran bir unsur. Çünkü içerideki tansiyonu artırıyor. Bir yandan da HDP’nin kapatılması gündemde. Bir Milletvekili, paylaşımından dolayı milletvekilliğinden alınıyor. Ülkenin içinde politik riskler de artıyor.

Bir de koronavirüs sebebiyle Türkiye’nin döviz gelirlerinde önemli yer tutan turizm gelirleri, neredeyse sıfıra yaklaştı. İhracat devam ediyor ama turizm önemli bir döviz kaynağıydı. Dolayısıyla, biz dışarıdan gelecek dövize muhtaçsak ve Türkiye’nin riskleri artmışsa bu dövizin bedeli yani döviz kurları yüksek olacak.

Bir de bir sonraki Merkez Bankası toplantısında faiz düşürülürse riskler daha da artacak. Bundan hiç şüphe yok. Çünkü, artık satarak dövizdeki artışı durduracak elimizde bir döviz rezervi de yok.

Önümüzdeki dönemde içeriden kaynaklı nedenlerle hem euro hem dolarla ilgili durum çok vahim görünüyor.”

‘Büyümenin bedeline bakmıyor’

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın politikacı olarak kısa vadede kendisine göre avantajlı olacak bir yola girmek istediğini, bu yüzden büyümeye yöneldiğini söyleyen Akyüz, ancak bu büyümenin bedelinin kaç yıl sonra misliyle ödeneceğine bakmadığını ifade etti:

Sayın Erdoğan’ın zaten faize karşı bir antipatisi var. Kendisi bir politikacı olarak büyümeyi seven bir politikacı. Büyümek demek faizin düşük olması demektir. Çünkü faizi düşük tutmazsanız insanlar tüketmek için veya işletmeler yatırım yapmak için borç almaları zorlaşır. Genellikle de tüketimden kaynaklanıyor büyüme, yatırım da onu takip ediyor.

Şimdi muhtemelen Cumhurbaşkanı faizi düşürmek istiyor. Tabii Naci Ağbal’ın politikası tam tersiydi ve şu dönem için doğru olandı. Hiçbir zaman uzun vadede faizlerin yüksek olmasını kimse savunmaz. Ama, enflasyonunuz yüksekse faizi yükseltip enflasyonu kontrol etmeniz gerekir ki insanlar Türk Lirasından kaçmasın.

Geçmiş dönemde insanların dövize yönelmesinin bir sebebi de enflasyon yüksekti, faizler düşüktü ve reel faiz negatifti. O zaman ‘Ben neden Türk Lirası olarak paramı bankada tutayım?’ dedi insanlar ve dövize yöneldi. Bir nedeni ekonomiye güvensizlikse bir nedeni de buydu.

Dolayısıyla Sayın Erdoğan, sanıyorum ki büyümeye yönelmek istiyor. ‘Bari seçimlere büyüyerek gireyim, enflasyon önemli değil, Türkiye zaten uzun yıllar enflasyonla yaşadı ve bununla yaşamayı biliyor’ diye düşünüyor olabilir. Büyüme olunca işsizlik azalıyor, insanların cebine para giriyor. Ama ne pahasına büyüme? Bunun bedeli kaç sene sonra nasıl misliyle ödenecek ona bakmıyor. Politikacı olarak kısa vadede kendisine göre avantajlı olacak bir yola girmek istiyor. Bence neden bu.”

Devre kesiciler paniği durdurmak için

Akyüz, borsada bugün itibariyle işlemlerin dördüncü kez durdurulmasıyla ilgili de şu açıklamalarda bulundu:

Ekonomide böyle bir istikrarsızlık ve belirsizlik artışı olunca hisse senetleri de bundan etkilendi. Yabancılar daha hızlı bir şekilde çıkmaya başladılar. Bazı yerli yatırımcılar da durumu görünce muhtemelen paniğe kapıldılar. Bunun sonucunda da ciddi bir satış oldu.

Uygulanan devre kesicilerle hızlı düşüş dönemlerinde insanların paniğe kapılıp da borsanın düşmesine daha da fazla yol açmaması için sistemi belli bir süre durdurarak insanlara bir soluklanma, düşünme fırsatı veriyor. Ondan sonra açılıyor, tabii düşecekse yine düşüyor. O durma, paniğin bir parça azaltılarak insanların biraz daha rasyonel düşünmelerine imkan vermek için. Bu, dünyanın diğer borsalarında da var.”

‘Günlük politikalarla ekonomi yönetilmeye çalışılıyor’

Önümüzdeki süreçte neler olacağına dair görüşlerini de paylaşan George Washington Üniversitesi öğretim üyesi Abdullah Akyüz, günlük politikalarla ekonominin yönetilmeye çalışıldığını ifade etti:

Gerçekten acıklı bir durum. AKP hükümeti ilk yıllarında çok istikrarlı ekonomi politikaları izledi. Seçimler döneminde hiçbir zaman popülist söylemlere kaymadı. AKP’nin kabaca ilk iki dönemi çok başarılı bir dönemdi.

Tabii onda 2001-2002’de yapılan reformların da çok büyük etkisi vardı. AKP de devam ettirdi. Ama şimdi geldiğimiz noktada adeta günlük politikalarla, bir hafta sonrası bile düşünülmeden ekonomi yönetilmeye çalışılıyor. Bu çok üzücü bir durum.”

Yeşiller’in kurulamayış hikayesi

Türkiye’de siyasi partiler konuşulurken mutlaka ama mutlaka söylenen bir klişe vardır: Türkiye’de çok fazla siyasi parti var! Bakınca gerçekten de var. Şu anda faaliyette olan 108 siyasi parti var. Peki, biz nasıl Yeşiller Partisi’ni kuramıyoruz? 108 taneye kadar mı yer varmış? Kimsenin başına gelmeyen bizim başımıza nasıl geldi?

Klişelerden başladık, klişelerden devam edelim. Ankara denildiğinde akla gelenlerden bir tanesi de bürokrasidir. Bürokrasi ve onun uzun, karanlık, kimi zaman insanı dönüp dolaşıp başladığı yere getiren koridorları.

Son olarak da Aziz Nesin’den bahsedelim. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz! Yeşiller Partisi de Ne kurulur… Ne kurulmaz…

‘Siyasi parti kurmak Anayasal haktır’

Hepsini birleştirip biraz ciddiye dönebiliriz. Türkiye’de siyasi parti kurmak Anayasal bir hak. Kolaydır, zordur o bizi ilgilendirmez. Bir hak ve nasıl kullanılacağı yazılı kurallarla belirlenmiş. Belgelerinizi, tüzüğünüzü, programınızı toplarsınız; topladığınız belgeleri yasada belirtilen yere teslim edersiniz; teslim alanlar bakarlar belge belge mi diye; sonra da teslim aldıklarına dair bir “Alındı belgesi” size verirler. Sonra belgelerinizi yine yazılı kurallara uygun şekilde Yargıtay başta olmak üzere gerekli kurumlara yollarlar. Belgelerinizde eksik varsa teslim ettiğiniz İçişleri Bakanlığı bununla ilgilenir; tüzüğünüzün ya da programınızın içinde yazanlarda “fazlalık” varsa onunla da bu metinlerin gittiği yer ilgilenir. İlki fiziki, ikincisi ise biraz daha politik bir incelemedir.

Bizim başımıza ne geldi? Biz politikadan geçtik ama fizikten kaldık. Bürokrasi bizi fizikten bıraktı. Bir birim düşünün. Hiçbir şekilde ulaşılamıyor. Ücra bir köşede de değil. TBMM’ye 100 metre, Genelkurmay’a 200 metre ama içinde kimse yok. Aylardır bir kişi asaleten orada telefon açamıyor. Zaten her 100 aramanızdan da 1 tanesi şans eseri açılıyor. Avukatlar giremiyor, parti eş sözcüleri giremiyor. Böyle bir devlet yapılanması olabilir mi? Yine klişeye başvuralım. Lafa gelince devamlılığın esas olduğu binlerce yıllık devlet geleneği Ankara’nın merkezinde bir telefonu açamıyor! Gizli bir yer değil bakın. Tüm vatandaşlara açık olması gereken, hiçbir özel “eş-dost” ricasına gerek duyulmadan girilmesi, ulaşılması gereken bir yer burası. Tapu Dairesi gibi… Hastane gibi…

Altı aylık bekleme

21 Eylül’de Anayasal hakkımızı kullanmak için yola çıktık. 23 Mart oldu hala Anayasal hakkımızı kullanmak için bekliyoruz. Arada Anayasa Reformu söylentileri çıktı. Herhalde mevcut Anayasa’da problem olan bu hak değildir. Yenisinde bunu çıkarmak için uğraşmayacaklardır. Peki, en temel Anayasal hakkımızı bile kullanamazken bu reform sözlerine kim nasıl inansın?

Başa dönelim. Yeşiller Partisi’nin, Yeşiller’in klişelerle işi yok. Klişelerle işi olsaydı zaten yüzde 50 kadın kotasıyla, eşsözcülük sistemiyle, genç yöneticileriyle küresel bir siyasetin içerisine girmezdik. Bürokrasinin karanlık koridorları halka kapanmasın; Anayasal haklar rahatça kullanılsın; Türkiye daha demokratik bir yer olsun; gençler ümitsizlikten yurtdışına gitmek istemesin, gitmek isteyen de ekonominin halini görünce iyice ümitsizliğe kapılmasın diye yola çıktık. Çağdaş bir yaşam kurmak için yola çıktık. Bürokrasinin, ne yaşar ne yaşamazların, keyfiyetin ülkesi olmamak için siyaset yapma hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz. Türkiye’de Yeşiller Partisi olacak. İleride de bugünleri Türkiye’deki demokrasi mücadelemizin kendimize dair en önemli başarılarından biri olarak anacağız.

Yeni rapor: Büyük moda şirketleri yeşil hedeflerde geride kalıyor

Business of Fashion tarafından pazartesi günü yayınlanan yeni bir rapora göre, borsaya kayıtlı en büyük 15 moda şirketi Paris İklim Anlaşması ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin sosyal ve çevresel hedeflerini karşılama konusunda oldukça geri durumda.

Moda endüstrisi, tüketiciler ve hükümetler tarafından artan bir baskı altında. Dünya Ekonomik Forumu tarafından alıntılanan istatistikler, endüstrinin küresel sera gazı emisyonlarının en az yüzde 4’ünden sorumlu olduğunu gösteriyor.

Şirketler puanlandı

Moda endüstrisi hakkındaki çevrimiçi bir yayın olan Business of Fashion ise birçok markayı sebep oldukları emisyonlar, atıklar, işçi hakları, su ve malzeme kullanımı gibi konularda puanlandı.

Markaların 100 puan üzerinden aldığı notlarla sıralandığı analizde şirketlerin bilgi paylaşımında ne kadar şeffaf oldukları da bir değerlendirme ölçütü olarak yer aldı.

Fotoğraf: Shutterstock

Under Armour en düşük puanı aldı

İncelenen şirketler arasında Kering 49 ile en yüksek puanı Under Armour ise 9 ile en düşük puanı aldı. Şirketlerin ortalaması ise 36 oldu.

Rapor, şirketlerin hedeflere ilişkin bilgileri ifşa etme olasılıklarının, onları gerçekleştirmeye yönelik somut eylemlerden daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

Raporda, “Saydam olmayan uygulamalar ve neyin ‘iyi’ ilerlemeyi oluşturduğunun belirsiz tanımları, işleri daha da karmaşık hale getirerek, endüstrinin nerede olduğuna ve eylemini düzeltmek için hangi adımların gerekli olduğuna dair net bir resim oluşturmanın önüne geçiyor” ifadeleri yer aldı.

Nike ve Kering şeffaflıkta üst sırada

Kering ve Nike şeffaflık konusunda en iyi performansı gösterirken, PVH Corp, Levi Strauss ve VF Corp emisyonları azaltma çabalarında en üst sırada yer aldı.

Under Armour ise LVMH’nin bir puan daha düşük olduğu işçi hakları dışındaki tüm sıralamalarda en düşük puanı aldı.

 

CHP’li 22 belediye Su Manifestosu’nu açıkladı

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 22-23 Mart tarihlerinde düzenlenen Kentlerde Sürdürülebilir Su Politikaları Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor.

Geniş katılımlı zirvede CHP’li belediyeler, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri, kooperatifler, çiftçi örgütleri ve meslek örgütleri Türkiye’nin suyla ilgili sorunlarını ve çözümlerini tartışmak, su yönetimi ile ilgili en iyi uygulamaları ve politikaları görüşmek amacıyla bir araya geldi.

Toplantıların önemli bir çıktısı ise CHP’li belediye başkanlarının imzasıyla çıkan su yönetiminde beş ilkesel değişiklik ve on somut adım öneren manifesto oldu.

İlhan: CHP ile sınırlı kalmamalı

Zirvenin katılımcılarından Su Yönetimi Uzmanı ve Sabancı Üniversitesi’nde öğretim üyesi Dr. Akgün İlhan, Yeşil Gazete’ye yaptığı değerlendirmede “Yapılan bu toplantıyı çok olumlu karşılıyorum. Yıllardır hepimizin söylediklerini derleyen toplayan bir manifesto ortaya çıktı. Tek başına yeterli değil ama önemli bir yol haritası” ifadelerini kullandı.

Bu manifestonun 22 belediye için önemli bir yol haritası olacağını vurgulayan İlhan, “Bu çalışmaya CHP öncülük yaptı. Ancak her partinin yönetimindeki belediyelerde bunu uygulaması ve su konusunda adım atması gerekiyor” dedi.

Kuraklıkla mücadele için beş ilkesel değişiklik

Söz konusu manifestoda iklim krizinin su varlıkları üzerindeki etkisini azaltarak kuraklıkla mücadelede başarılı olabilmek için su yönetiminde beş ilkesel değişiklik yapılması gerektiği belirtiliyor. Bu beş ilke ise şu şekilde sıralanıyor:

  1. Katılımcı bir su yönetim modeli oluşturmak: Su yönetimi, şehir, havza ve ülke ölçeğindeki su kullanıcısı tüm paydaşların; tarım örgütleri, sanayiciler, evsel su kullanıcıları, meslek örgütleri, doğa ve çevre örgütlerinin içinde yer alacağı yepyeni, katılımcı bir anlayışla gerçekleştirilmelidir.
  2. Tüm kullanım alanlarında arzın değil talebin yönetilmesi: Plansız gelişen kullanım talepleri için sürekli daha fazla arz yaratma politikası yerine, başta tarımsal sulama ve sanayi olmak üzere düşük su kullanımıyla yüksek gelir elde edilen ekonomik modeller tasarlanmalı ve teşvik edilmelidir.
  3. Su yatırımlarının havza ölçeğinde planlanması: Su kaynaklarının, yerüstü ve yeraltı sularının miktarının, su bütçesinin hangi kullanımlara tahsis edileceği havza ölçeğinde belirlenmelidir. Verilen tahsisler denetlenmeli, su kullanımlarının sektörel tahsis miktarlarını aşmasına izin verilmemelidir. Her bir havzada planlanan su yatırımlarının birbirini nasıl etkilediği kümülatif olarak ölçülmeli, yatırım kararları havza ölçeğinde bu stratejik değerlendirme yapıldıktan sonra alınmalıdır. Asgari harcama ile azami verim esas olmalıdır.
  4. Doğanın su döngüsünün korunması: 1960’lardan bu yana suyun döngüsüne yapılan müdahaleler sonucunda birçok canlı türü tehlike altına girmiş; göller ve sulak alanlar kurumuş, nehir ekosistemleri zarar görmüştür. Ülkemizdeki su kullanım hedefleri, iklim krizi dikkate alınarak yeniden tarif edilmelidir. Yatırımlar planlanırken yer altındaki, sulak alanlar ve nehirlerdeki ekolojik su varlığının sürdürülebilirliği dikkate alınmalıdır. Canlıların ihtiyacı olan suyun, ekolojik dengeyi ve su döngüsünü bozacak biçimde kirletilmesine, azaltılmasına yol açan uygulama, yapılaşma ve madencilik gibi faaliyetlere izin verilmemelidir.
  5. Suyun ekosistem ve sektörler arası döngüsel kullanımı: Tarımda, sanayide ve evlerde kullanılan atık suyun gerekli arıtma süreçlerinden geçtikten sonra farklı sektörler ve ekosistem arasında transferi sağlanmalıdır. Şehir içinde ve tarım alanlarında yağmur hasadına yönelik yöntemler yaygınlaştırılmalı; su ihtiyacının yerinde temini, kullanımı ve dönüştürülmesine yönelik döngüsel çözümler teşvik edilmelidir.

10 somut adım

“Başka bir su yönetimi mümkün” sloganıyla ve 11 büyükşehir belediyesinin ve 11 il belediyesinin imzasıyla yayınlanan manifestoda ortaya konulan ilkeler doğrultusunda öncelikli olarak yapılması gereken 10 somut adım da listelendi:

  1. Su yönetimiyle ilgili koordinasyonsuzluk ortadan kaldırılmalı, kurumlar arasındaki yetki ve sorumluluk karmaşasına son verilmelidir.
  2. Tüm paydaşların mutabakatı alınarak hazırlanan bir Su Kanunu yürürlüğe konmalı, su havzası planlama ve uygulamalarında yerel yönetimler güçlü ve yetkili yapılar haline getirilmedir.
  3. Su yatırımları havza ölçekli bütüncül planlarla uyumlu olarak su ve atık su master planlarına göre yapılmalı; kamu kaynakları ekonomik ve ekolojik fizibilitesi düşük yatırımlara aktarılmamalıdır. Yerel yönetimlerin çevresel altyapı projelerine yönelik kaynakları artırılmalıdır.
  4. İklim krizi ile etkin mücadele için imzalanan Paris İklim Anlaşması ivedilikle onaylanmalı; iklim değişikliğinin yaratacağı olumsuz etkilerin önlenmesi amacına yönelik hazırlanan İklim Değişikliği Kanunu Tasarısı üzerinde çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır.
  5. Kuruyan göllerin, Salda Gölü, Burdur Gölü, Tuz Gölü, Seyfe Gölü ve diğer sulak alanların tahribatı sonlandırılarak restore edilmeli ve doğal su döngüleri korunmalıdır.
  6. Su havzalarındaki tüm noktasal ve yaygın kirlilik kaynakları kontrol altına alınmalı; merkezi ve yerel idarelerce etkin bir şekilde denetlenmelidir.
  7. Tarımda doğru ürün planlaması yapılarak ve tasarruflu sulama sistemlerine geçilerek su israfı önlenmeli, tarımsal sulama en az %50 oranında azaltılmalıdır. Bu amaçla, ekonomik değeri yüksek ve su talebi olmayan yerel tohum ve hayvan ırkları teşvik edilmelidir.
  8. İstanbul’a yapılmak istenen “Beton Kanal” gibi suyun doğal döngüsüne zarar veren tüm israf projeleri iptal edilmelidir.
  9. Güncelliğini yitiren su ve kanalizasyon idaresi mevzuatı yeniden düzenlenmeli; büyükşehir statüsünde olmayan diğer illerde de su ve kanalizasyon idareleri kurulmalıdır.
  10. Yaşamın vazgeçilmez unsuru olan su, temel kamusal hak olarak kabul edilmeli, ekolojik ve toplumsal bir değer olarak tanımlanmalı, su hizmetlerinde kamu işletmeciliği esas alınmalıdır.

‘Bu ölçekte yapılan ilk toplantı’

Akgün İlhan, ortaya konulan manifesto dışında zirve bünyesinde gerçekleştirilen toplantıların, konuşmaların ve yuvarlak masa toplantılarının da oldukça önemli olduğuna dikkat çekti.

Çok önemli bir buluşma olduğunu belirten Dr. İlhan, “Su yönetimi konusunda daha önce bu ölçekte bir etkinlik yapılmadığı için bu zirve bir milat olacak” değerlendirmesinde bulundu.

İlhan, böyle bir etkinliğin 22 Mart Dünya Su Günü‘nde yapılmasının da oldukça anlamlı olduğunu belirtti.

İki gün süren zirvenin ilk gününde yedi farklı oturumda alanında uzman kişiler tarafından konuşmalar yapıldı. Bir sonraki gün ise zirve bütün aktörleri bir araya getiren yuvarlak masa çalışmalarıyla devam etti.

Konuşmaların canlı yayın kayıtlarına kentlerdesu.org adresi üzerinden ulaşmak mümkün.

 

Uluslararası Af Örgütü: LGBTİ+’ları hedef göstermekten vazgeçin

Uluslararası Af Örgütü Avrupa Bölgesel Ofisi Kıdemli Araştırma Danışmanı Esther Major, Türkiye hükümetinin, ev içi şiddetle mücadele etmek ve şiddeti önlemek için tasarlanmış en önemli sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını haklı göstermek için yayımlanan açıklamayı değerlendirdi.

Major, “Türkiye yetkililerinin, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını LGBTİ+ topluluğuyla ilişkilendirmeye çalışarak, karara ilişkin öne sürdüğü temelsiz ve tehlikeli gerekçe, yapılan hatayı daha da vahim hale getiriyor” dedi.

“Hükümet, LGBTİ+’lara saldırmak ve Sözleşme’den çekilmek yerine LGBTİ+’ların, kadınların ve çocukların şiddete ve istismara karşı korunmasını sağlama çabalarını ikiye katlamalıdır. Sokağa çıkma yasakları gibi COVID-19 tedbirlerinin kadınlara ve kız çocuklara yönelik şiddet ihbarlarında ani bir artışa yol açtığı bir dönemde bu sözleşme her zamankinden daha önemli” diyen Major, şu ifadeleri kullandı: 

Türkiye yetkililerini mevcut durumu geriye götürecek bir karar olan Sözleşme’den çekilme kararını derhal iptal etmeye ve LGBTİ+’ların, kadınların ve kız çocukların haklarını korumak ve geliştirmek için harekete geçmeye çağırıyoruz.

“Ayrıca, yetkililere, LGBTİ+’lar ve kadınlar dahil protestolara katılan herkesin barışçıl toplanma ve ifade özgürlüğü haklarına eksiksiz saygı gösterilmesini ve bu hakların güvence altına alınmasını sağlama çağrısı yapıyoruz.”

Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP‘li yetkililer ve partiye yakın kişilerden LGBTİ+’ları da koruduğu için Türk toplum ve aile yapısına uygun olmadığı öne sürülen İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması üzerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bir açıklama yapmış ve sözleşmeden çekilme kararının eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle edildiği için alındığı iddia etmişti.

 

AYM’den ‘Büyükada davası’nda haksız tutukluluk kararı

Büyükada Davası‘nda yargılanan hak savunucusu Özlem Dalkıran’ın Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı başvuru sonuçlandı.
 
Yüksek Mahkeme, Anayasa’nın 19. Maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ve Dalkıran’a 40 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
 
AYM ayrıca, tutuklamanın hukuki olmamasından dolayı kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın da kabul edilebilir olduğuna oyçokluğuyla karar verdi.
 
Karardaki ilgili bölüm şöyle:
 

“Başvurucu, Uluslararası Ar Örgütü Türkiye Şubesinin kurucularından olup Hrant Dink Vakfı ve Helsinki Yurttaşlar Derneği başta almak üzere Türkiye sivil toplumunda tanınan bir insan hakları savunucusudur.”

‘Tüm insan hakları savunucuları adına…’

Özlem Dalkıran bianet’e yaptığı değerlendirmede, davanın halen Yargıtay aşamasında olduğunu belirterek “Sevindirici bir karar ama daha işimiz bitmedi” dedi.

AYM’nin kendisi hakkında insan hakları savunucusu olduğunu yazdığını belirten Dalkıran, “Tüm insan hakları savunucuları adına başım gözüm üstüne” yorumunu yaptı; yargılamanın yapıldığı İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ve istinaf (Bölge Adliye) mahkemesinin yapması gereken en temel görevin, suçun ispat yükümlülüğünü icra etmediğinin bu kararla ortaya konduğunu söyledi.

‘Gizli toplantı değil, olsa da suç değil’

AYM kararında, toplantının gizli olduğuna dair bir delil olmadığına, ayrıca toplantı gizli de olsa bunun tek başına suç teşkil etmeyeceğine vurgu yapılırken, terör örgütlerine yardım veya casusluk amacıyla yapıldığına,  konuşulan konuların suç teşkil ettiğine ilişkin bir iddia ileri sürülmediği gibi bu yönde herhangi bir delil de gösterilemediğine de işaret edildi. 

Kararda ayrıca, Dalkıran’ın WhatsApp yazışmalarında yer alan ve elektronik cihazların otele gelinceye kadar kapatıldığını söylemesinin neden suça konu edildiğinin de araştırılmadığı belirtildi. 

‘Tutuklama hukuka aykırı’

Tutuklamanın hukuka aykırı olduğunun, ihlale karşılık tazminat ödenmesi gerektiğinin altı çizilen kararda, Dalkıran’ın başvurusundaki gözaltı işleminin hukuka aykırı olması ve gözaltı süresinin aşılması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiayı ise başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez buldu.

Ayrıca, adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi ve şeref ve itibar hakkının ihlal edildiği iddiaları da kabul edilemez bulundu

İstanbul Büyükada‘da atölye çalışması için bir otelde bir araya gelen 10 insan hakları savunucusundan biri olan Özlem Dalkıran, 5 Temmuz’da otele düzenlenen polis baskınıyla gözaltına alınmış, 18 Temmuz’da tutuklanmıştı. Dalkıran, 25 Ekim 2017’ye dek tutuklu kaldı, davada 1 yıl 13 ay hapis cezasına mahkum edildi. Davanın temyiz aşaması halen devam ediyor.

Milli Eğitim Bakanı: Uzaktan eğitim kalıcı olacak

 

Selçuk’un ifadeleri şöyle:  

  • “Bakanlığımızın hâlihazırda var olan altyapısı, uzaktan eğitimin başlaması ile daha da güçlendirilerek öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz ve velilerimiz tarafından daha sık kullanıldı. EBA platformu dünyanın en çok ziyaret edilen eğitim sitesi haline geldi.  Uzaktan eğitimde küçük yaş grubundaki öğrencilerimizde, gelişim düzeyinin getirdiği faktörlere bağlı olarak bazı zorluklar yaşandı. Ortaokul öğrencileri ise uzaktan eğitime daha kolay adapte oldu. Süreci daha kolay yönettik.

‘Yüzde 77 katılım sağlandı’

  • Eğitim yılı 1. dönemi itibarıyla; canlı ders düzenleyen öğretmen sayısı toplamı 884 bin 804 oldu. Öğrencilerin bu derslere katılım yüzdesi, ilkokul seviyesinde yüzde 66, ortaokul seviyesinde yüzde 73, lise seviyesinde yüzde 77 olarak gerçekleşti. Erken çocukluk eğitiminde, sürece ailenin katılımı önemli. Salgın sürecinde bu noktada önemli ilerleme kaydettik. Aileler, çocuk gelişimi ve eğitiminde aktif rol aldılar ve bu konudaki bilinç düzeyi ve çocukların aileleriyle geçirdikleri nitelikli zaman önemli ölçüde arttı.
  • Ayrıca bu süreç bize bazı dersleri uzaktan eğitimle verebileceğimizi gösterdi. Bu durumun devam ettirilebileceğini düşünüyoruz. Eğer salgın olmasaydı yıllar alacak bir deneme sürecini aşmış olduk.”