Ana Sayfa Blog Sayfa 1593

Sert düşen borsada ikinci gün de ‘devre kesildi’

Borsa İstanbul, haftanın ilk işlem günü yüzde 10’a yakın kayıp yaşarken, haftanın ikinci işlem gününe de düşüşle başladı ve devre kesici uygulaması gerçekleşti.

Saat 09:55 itibarıyla endekse bağlı devre kesici tetiklenmiş ve Pay Piyasasındaki tüm işlem sıralarında, Vadeli İşlem ve Opsiyon Piyasasındaki (VİOP) Pay ve Pay Endekslerine dayalı sözleşmelerde ve Borçlanma Araçları Piyasası (BAP) Pay Senedi Repo Pazarında işlemler geçici olarak durdurulmuştur. 

Pay Piyasasında sürekli işlem yöntemi uygulanan paylar, gayrimenkul yatırım fonları, girişim sermayesi yatırım fonları ve gayrimenkul sertifikalarında saat 10:20’de tek fiyat emir toplama, 10:25’de eşleştirme yapılacak ve 10:30’dan itibaren işlemlere kaldığı yerden sürekli işlem ile devam edilecektir. Pay Piyasasında tek fiyat işlem yöntemi uygulanan paylarda saat 10:20’de tek fiyat emir toplama yapılacak ve 10:30’dan itibaren seans kaldığı yerden devam edecektir. Varant, sertifika, BYF ve yeni pay alma hakkı kuponu sıralarında işlemler 10:30’dan itibaren kaldığı yerden sürekli işlem ile devam edecektir.

VİOP’taki Pay ve Pay Endekslerine dayalı sözleşmeler ile BAP Pay Senedi Repo Pazarı’nda işlemler saat 10:30’da yeniden başlayacaktır.”

 

Boğaziçi protestolarına çekilen medya barikatı

Boğaziçi Üniversitesi’ne eski AKP Milletvekili adayı Melih Bulu‘nun rektör olarak atanmasının ardından başlayan protestolar 11 haftayı geride bıraktı.

Demokratik yöntemle seçilen bir rektör isteyen öğrenciler yaratıcı eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyor. Öğretim üyeleri ise polis barikatıyla çevrili kampüste her gün basın açıklaması gerçekleştiriyor.

Ancak üniversite kampüsünün etrafını saran polis barikatının bir benzeri öğrenciler ve medya çalışanları arasına çekilmiş durumda. Gazeteciler, kampüse girişlerine izin verilmediği gibi kampüs dışarısında gerçekleştirilen eylemlerde de polis müdahalesiyle karşı karşıya kalıyor.

Fotoğraf: Cumhuriyet

Polis tarafından gaz kapsülüyle vuruldu

Freelance gazeteci ve belgesel yapımcısı Kazım Kızıl da bu isimlerden biri. 2 Şubat günü Kadıköy’de gerçekleştirilen protestoya video çekmek için katılan Kızıl, polisin attığı golf topu gaz kapsülüyle gözünün hemen üzerinden vuruldu. Kızıl, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada yaşadığı o anları şu şekilde anlattı:

Mehmet Ayvalıtaş Parkı’nda polisleri gördüm. Baktım kitle aşağı doğru inmeye başlıyor ben de o tarafa gittim. Kameraya çevirince kırmızı bir şey geldi ve kaşımın tam altından vurdu. Refleks olarak gözümü tutmaya başladım. Bir baktım elim kan içerisinde…

https://twitter.com/kazimkizil/status/1356710175919456256

 ‘Sol gözümde görme kaybı var’

Çevredeki insanların yardımıyla ilk olarak gözünü buz tuttuğunu anlatan Kazım Kızıl, bir hastaneye gittiğini ve orada gözüne ilk müdahalenin yapıldığını söyledi. Daha sonrasında ise gittiği hastanede göz hekimi olmadığı için Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne gittiğini aktardı:

Orada gözümde yüzde 20 görme kaybı olduğunu söylediler. Sol gözüm için iki ilaç verildi. Adli rapor da orada tutuldu. Ancak arkadaşlarımın ısrarına rağmen şikayetçi olmadım. ‘Kimi kime şikâyet ediyoruz?’ diye düşündüm.

‘Şu anda daha bulanık görüyorum’

Kazım Kızıl daha sonra İzmir’de gittiği bir hastanede sol gözündeki görme kaybının yüzde 40 olarak ölçüldüğünü söyledi. Ancak en son göz muayenesini beş yıl önce yaptırdığını belirten Kızıl, doktorun görme kaybının polis müdahalesi sebebiyle olup olmadığından emin olamadığını belirtti:

Bunu nasıl değerlendirmek gerekir bilmiyorum. Sonuç olarak daha önce böyle bir şey yaşamamıştım ama şimdi sol gözümle baktığımda daha bulanık gördüğümü fark ediyorum.

Fotoğraf: DHA

‘Plastik mermi olmadığını fark ettim’

İlk etapta gözüne gelenin plastik mermi olduğunu zannettiğini belirten Kızıl, “Ertesi gün vurulduğum sokağa gittiğimde plastik mermiyle değil golf topu şeklinde biber gazı kapsülüyle vurulduğumu anladım” dedi.

Bu gaz kapsülünün polis tarafından yaralanmaların önüne geçmek için kullanılmaya başladığını öğrendiğini belirten Kızıl, “Bir yere çarpınca sert lastik kırılıyor ve içerisindeki yoğun toz dışarıya çıkıyor. Normalde bunu yere nişanlamaları gerekiyor ve daha güvenli olduğunu iddia ediyorlar. Ancak yaşadığım olaydan sonra hangisi daha tehlikeli emin olamıyorum” ifadelerini kullandı.

‘Hukuk dışı eylemlerini gizlemek istiyorlar’

Medya çalışanlarına yönelik müdahalenin polisin ve hükümetin genel bir tutumu olduğunu dile getiren Kazım Kızıl şu değerlendirmede bulundu:

Polisinden amirine, bakanlığından rektörlüğüne kadar yaptıkları uygulamaların hukuki olmadığını onlar da biliyor. Bu hukuk dışı eylemlerin görünür olmasını istemiyorlar. Bunu görünür kılan da gazeteciler. İlkel bir tepki olarak gazetecilerin iş yapmasını engellemeye çalışıyorlar.

Gazeteci olduğunu söylemesine rağmen müdahale

DİSK Basın-İş Yönetim Kurulu üyesi ve gazeteci Elif Akgül de polis tarafından işini yapması engellenen kişilerden biri. Akgül, Kadıköy’de düzenlenen eylem sırasında polisin sözlü ve fiziki müdahalesiyle karşılaştı.

Defalarca gazeteci olduğunu söylemesine rağmen, polis onu iteklemeye devam etti. Konuyla ilgili bir açıklama yayınlayan DİSK Basın-İş “Yönetim Kurulu üyemiz Elif Akgül polis tarafından tartaklandı. Görevini yapan meslektaşlarımıza yapılan muamele kabul edilemez” sözleriyle gazetecilere yönelik müdahaleye tepki gösterdi.

 

Peki bu müdahale ne kadar etkili oluyor?

Kazım Kızıl bu soruya “İki gün sonra haber yapmaya devam ettim. İşte bu kadar etkiliyor. Onlar hukuksuzluğa devam ettikçe birileri de bu hukuksuzlukları göstermek için haber yapmaya takip etmeye devam edecek” cevabını verdi.

Demokratik haklarını kullanan öğrenciler ise protestolarına çekilen medya barikatını aşmak için farklı yöntemler geliştirmeye başladı. Milyonlarca kişi basının girişine izin verilmediği kampüste yaşananları öğrencilerin yaptığı canlı yayınlar sayesinde takip edebildi.

‘Ana akım dışındaki gazeteciler kampüse alınmıyor’

Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü’nde lisans öğrencisi Taha Ercoşkun medya barikatını kırmaya çalışan onlarca öğrenciden birisi. Arkadaşlarıyla beraber, kampüs içerisinde yaşananları aktardıkları Boğaziçi TV’yi kurdu. Ercoşkun, Boğaziçi TV’nin kuruluş hikayesini ise şu şekilde anlattı:

Protestolar devam ederken gazeteciler kampüse alınmıyordu. Hatta o hafta hiçbir gazeteci alınmazken CNN Türk muhabiri okula girebilmiş ve Melih Bulu ile röportaj yapmıştı. Ancak bu yayında eylemlere yer verilmedi.

‘Sesimizi yeterince duyuramıyorduk’

Ana akımda çalışan gazeteciler dışında basının kampüse girişinin engellenmesinin görünürlüğü azalttığını vurgulayan Ercoşkun şu ifadeleri kullandı:

Sesimizi yeterince duyuramadığımızı fark ettik. Elbette Cüneyt Özdemir, Nevşin Mengü gibi isimlerin yaptığı yayınlar bu alanı bir nebze sağladı. Ancak bunu düzenli bir şekilde yapacak bir platformumuz yoktu. Biz de kendi sesimizi duyurmak için okulun Facebook grubunda Uğur Ünal tarafından yapılan öneriyle yola çıktık.”

Taha Ercoşkun

‘Boğaziçililerin gayri resmi TV’si’

Ercoşkun “Mümkün olduğunca bilgilendirici bir yayın yapmayı amaçlıyoruz. Biz istiyoruz ki bir süre sonra eylemler bir şekilde sona erdiğinde de Boğaziçililerin gayri resmi TV’si olmaya devam edelim” dedi.

Youtube üzerinden yapılan yayınlarda öğrenciler hem kampüs içerisinde yaşanan eylemleri aktarıyor hem de özel yayınlarla Boğaziçi gündemini dışarıya aktarıyor.

Eylemler sırasındaki canlı yayınlar dışarısında ana haber bülteni, hocaların konuk olduğu açık dersler, toplumda ‘öteki’ kabul edilen kişilere yer verilen ‘Others’, sanatçıların yer aldığı ‘Boğaziçili sanatçılar’ programları da bu kanal üzerinden yayınlanıyor.

Çağlayan’da Boğaziçi davasını takip eden Boğaziçi TV gönüllüleri

‘Bizim neslin TV’si Youtube’

Daha önce üniversite içerisinde benzer medya üretimi inisiyatifleri oluşturulduğunu hatırlatan Ercoşkun şunları söyledi:

Bu işi 40 sene önce mecmualarla, 30 sene önce dergiyle, 20 sene önce radyo ile yapmışlar. TV, 158 senelik üniversite tarihi içerisindeki medya üretim geleneğinin son halkası. TV ama elbette Türksat’tan yayın yapan bir yer değil. Hepimiz dijital çağa doğduk. Bizim neslin TV’si de Youtube. Bizim ana akımımız bu.

Tüm bu süreçte beklediklerinin üzerinde destek aldıklarını belirten Ercoşkun, “Dört gün içerisinde 20 bin aboneyi geçtik. Okul dışarısından, yurtdışından takip edenler var. En büyük faktör de merak. İçeride neler oluyor? Biz de mümkün oldukça bilgilendirici yayınlar yapmaya devam etmek istiyoruz” dedi.

 

Birleşik Krallık, yurt dışı seyahat kısıtlamalarını uzatacak

Birleşik Krallık basını, ülkede koronavirüs salgınıyla mücadele kapsamında uygulanan yurt dışı seyahat kısıtlamalarının haziran ayı sonuna kadar devam edeceğini açıkladı.

Ayrıca, kurallara aykırı bir şekilde ülkeden ayrılmak isteyenlere 5 bin sterlin para cezası uygulanacak.

Hükümet, yasa tasarısı hazırlığı yapıyor

Hükümet, önümüzdeki aylarda kısıtlamalarla ilgili uygulanacak olan kuralların oluşturulduğu yasa tasarısı hazırlığında. Tasarının perşembe günü Parlamento‘da oylanması ve 29 Mart’ta da yürürlüğe girmesi planlanıyor.

Bu düzenlemeyle birlikte de yurt dışı seyahat kısıtlamalarının 30 Haziran’a kadar devam etmesi bekleniyor.

Hükümet tarafından oluşturulan bir çalışma grubu, 12 Nisan tarihinde yurt dışı seyahatlere izin verilmesiyle ilgili de rapor açıklayacak.

‘Ülkenin kıyılarını vuracak’

Dün yaptığı bir açıklamada Avrupa’da son dönemde koronavirüs vaka sayılarında artış yaşandığını hatırlatan Başbakan Boris Johnson, üçüncü dalganın Birleşik Krallık’ın kıyılarını vuracağını vurguladı.

Yetkililer, yaz tatili için rezervasyon ve planlama konusunda acele edilmemesi uyarısı yaparken, Sağlık Bakanı Matt Hancock da Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden gelişlerin yasaklanabileceğini açıkladı.

Ülkede, 126 bin kişi koronavirüs sebebiyle hayatını kaybetti. Vaka sayısı ise 4,3 milyon oldu.

2020 yılında 508 bin 862 hektar alan için maden sahası ruhsatı düzenlendi

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, CHP Aydın Milletvekili Süleyman Bülbül‘ün Türkiye’de verilen maden ruhsatlarına ilişkin soru önergesini yanıtladı.

Dönmez, verdiği yanıtta 2020 yılında 508 bin 862 hektar alan için maden sahası ruhsatı düzenlendiğini açıkladı. 2020 yılında ihaleye çıkarılan 2 bin 114 adet maden sahasının 901 adedi için ruhsat düzenlendiğini bildirdi.

‘Sadece Aydın’da 264 ruhsat var’

Sözcü’den Deniz Ayhan’ın haberine göre CHP’li vekil Bülbül, “Şirketler kazansın diye yurttaşların yaşam alanları talan ediliyor, bunun toplumsal maliyeti ile evinden sağlığından olan vatandaş düşünülmüyor” diye tepki gösterdi.

Bülbül, yaptığı açıklamada, “Sadece Aydın’da 264 maden arama ve işletme ruhsatı bulunuyor. AKP iktidarı ise ruhsat ve izin vermeyi bir bürokratik işlem gibi görerek ihale etmeye devam ediyor. Tüm bunlara bir an önce son verilmeli ve yaşam alanlarımız korunmalıdır” değerlendirmesini yaptı.

Aydın Söke-Karakaya Kuvarsit Ocağı

8 milyon hektara yakın toprağa ruhsat verildi

Türkiye’de 2015 ve 2020 yılları arasında 3 bin 987 maden ruhsat ihalesi yapıldığı ve ihale edilen sahalardan bin 148’inin ruhsata dönüştüğü açıklanmıştı.

2020 yılında da ihaleye çıkarılan 2 bin 114 adet maden sahasının 901 adedi için ruhsat düzenlendi. 2020 yılı itibarıyla Türkiye’de maden arama ruhsat sahalarının toplam alanı 7 milyon 709 bin 205 hektar olarak açıklandı.

Ekrem İmamoğlu, Gezi Parkı’nın devredilmesini yorumladı: Trajikomik bir karar

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Taksim Gezi Parkı‘nın mülkiyetinin Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı‘na devredilmesine ilişkin dayandırılan kanunun kültür varlıklarıyla ilgili olduğunu, Gezi Parkı’nın da kültür varlığı olmadığını kaydetti.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü, geçtiğimiz hafta Taksim Gezi Parkı’nın mülkiyetinin Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı’na geçtiğini açıklamıştı.

‘Çok trajikomik bir karar’

Ekrem İmamoğlu, İzmir‘de düzenlenen Kentlerde Sürdürülebilir Su Politikaları Zirvesi sonrasında gazetecilerin sorularını yanıtladı. İmamoğlu, Taksim Gezi Parkı’nın mülkiyetinin devredilmesiyle ilgili bir soruya şöyle yanıt verdi:

Çok trajikomik bir karar. 2008’de, yanılmıyorsam vakıflarla ilgili kanunun 30. maddesine dayanılarak yapılmış bir hamle. Ama o kanun da aslında o kadar net yazılmış ki; ‘Vakıf eliyle yapılan’ diye tarifleniyor. Geçmişte vakıf eliyle yapılan, eğer bugün İl Özel İdaresi’nde, belediyede ya da kamunun herhangi bir kurumunda mülkiyet olarak duruyorsa, bunun Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devri, diye tanımlanmış kanun ama bunun Gezi Parkı ile uyan hiçbir tarafı yok.

Bir kere Sultan Bayezid Vakfı diye bir vakıftan bahsediliyor. Bu vakfın da ne yazık ki temelinde çok sıkıntılı, sorunlu haller var. Ama daha da önemlisi burası Gezi Parkı, kültür varlığı değil. Yani Gezi Parkı, kültür varlığı değil. Kanun, kültür varlıkları ile ilgili. Gezi Parkı’nda 100 sene önce bir Topçu Kışlası yapılmış. Ama o Topçu Kışlası, Selim zamanında yapılmış. Bayezid Han Hazretleri Vakfı ile alakalı değil. Yani, okudukça insanın gülesi geliyor. Böyle uydurma, mesnetsiz kararla İstanbul halkına ait güzel bir parkın, akşamdan sabaha bir kararla, bir yazıyla, bekler gibi hazır halde, tapuyu da Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tescil edilmesi, İstanbulluya karşı hiçbir kural dinlemeksizin, kendi bildiğini yapmaya çalışan bir aklın sonucu.”

‘Davamızı başlatıyorum’

İBB Başkanı İmamoğlu, bir mülkiyet davası açacaklarını belirtti ve bu mantıkla bakılırsa el koyulmayacak yerin olmadığını ifade etti:

İstanbul halkına ait, 100 senedir İBB’ye ait bir alanın, ki Bayezid Han zamanında orada park yoktu, bina yoktu, yapı yoktu. Bugün Genel Sekreter Yardımcımız güzel bir örnek verdi. Örneğin; Bayezid Camii yapılırken, vakıf onun için kurulur. Ki İstanbul’da birçok cami, birçok han, hamam böyledir.

O vakfın himayesinde o cami yapılır. O cami kesinlikle, o vakıfa aittir. Ama burada böyle bir durum yok. Bildiğiniz bomboş arsa. 400 sene önce. O zaman İstanbul’da ya da bulunduğumuz İzmir’de belki de Ankara’da, el koyamayacakları yer yok, böyle bakarsak olaya. Hızlıca yasanın ışık tuttuğu şekilde, tekrar İstanbul halkı lehine bir karar çıkacağını umut ediyorum, davamızı başlatıyorum.”

‘En büyük dersi kadınlar verecektir’

İmamoğlu, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi‘nden ayrılmasıyla ilgili bir soruyu da şöyle yanıtladı:

İstanbul Sözleşmesi ile ilgili saatlerce konuşabiliriz. Gündem yoğun. Gündemin içerisinde, hafta sonunda bizi en çok üzen konulardan bir tanesi İstanbul Sözleşmesi’nin devre dışı bırakılmasıydı. Kadını koruyan, cinsiyet eşitliğini topluma aktaran, anlatan ve bunu himayesi altına alan ve de İstanbul ile anılan uluslararası bir sözleşmenin İstanbul’da yapılıyor olması bu kadar kıymetliyken, bunu bertaraf etmeyi bir avuç insanın aklı olarak görüyorum.

Bütün İstanbul, bütün Türkiye buna karşı. Bütün kadınların buna karşı bir direnç göstermesi lazım. Kadını koruyan belki de genç kız ve çocuklarımızın hayata bakışlarını, çağdaş bir ülkede yaşama direncini, sevincini artıran böyle bir sözleşmeyi bertaraf ettikten sonra bence en büyük dersi, bunu bertaraf edenlere kadınlar verecektir, diye düşünüyorum.”

Colorado’da süpermarkete silahlı saldırı: Biri polis 10 kişi yaşamını yitirdi

Amerika Birleşik Devletleri‘nin Colorado eyaletinde bir süpermarkete silahlı saldırı düzenlendi.  Boulder Polis Departmanı, Boulder kentindeki süpermarkete düzenlenen saldırıda ölenlerin sayısının 10’a çıktığını açıkladı.

Ölenler arasındaki bir kişi ise saldırgana müdahale etmek için olay yerine gelen bir polis memuruydu.  USA Today’in aktardığına göre ölen polis memurunun 2010’dan beri görev yapan 51 yaşındaki Eric Talley olduğu belirtidi.

Boulder Bölge Savcısı Michael Dougherty, “Bu bölgemiz için bir trajedi ve kabus. Hem eyalet hem de federal yetkililerle iş birliği halindeyiz” dedi.

AA’nın aktardığına göre yetkililer saldırıya ilişkin soruşturma başlatırken, yaralanan saldırgan ise gözaltına alındı. Saldırganın kimliği ve öldürme sebebi ise henüz açıklanmadı.

Bir haftada ikinci silahlı saldırı

Çatışma, altı tanesi Asya kökenli kadın olan sekiz kişinin Atlanta yakındaki bir ilçedeki üç kaplıcada silahlı bir kişi tarafından öldürülmesinden altı gün sonra gerçekleşti.

Bölge sakinlerinden Roberto Rivero USA Today’e yaptığı açıklamada “Umarım bu trajedi … yasaları, özellikle silah yasalarını değiştirmeye yardımcı olur ve hepimiz çocuklarımız için daha iyi, daha barışçıl bir dünya yaratmak için birlikte çalışabiliriz” ifadelerini kullandı.

Selahattin Demirtaş’a ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ten 3.5 yıl hapis cezası

Edirne Cezaevi‘nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘a 2015 yılında Atatürk Havalimanı’nda yaptığı bir açıklamada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘a hakaret ettiği iddiasıyla açılan davada karar çıktı. Selahattin Demirtaş’a en üst sınırdan ve indirim uygulanmadan üç yıl altı ay hapis cezası verildi. 

Bakırköy 46. Asliye Ceza Mahkemesi‘nde görülen duruşmada Selahattin Demirtaş, Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) üzerinden savunma yaptı. Demirtaş  savunmasında; “Niye o kadar az söyledim diye şu anda üzgünüm” dedi.

İki defa Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu, yıllardır siyaset yaptığını ifade eden Demirtaş şu ifadeleri kullandı:

Dış politika kararlarını eleştirdiğim için hakkımda çok sayıda hakaret davası açıldı. İki cümle eleştiri kurdum diye iki ayrı iddianame düzenlendi. Uzatmanın anlamı yok, hükümeti eleştirdim. Cumhurbaşkanı ve Başbakanı direkt hedefe almadım. Niye o kadar az söyledim diye şu anda üzgünüm. Çok yumuşak açıklama yapmışım. Hükümeti eleştirmek demokratik toplumun görevidir.”

Savcı: İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez, en ağır ceza verilsin

Duruşmada esas hakkındaki mütalaasını açıklayan Cumhuriyet savcısı, Demirtaş’ın 24 Aralık 2015‘te Atatürk Havalimanı’nda basın mensuplarına yaptığı açıklamada, olay tarihinde Başbakan olan Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alarak söylemlerde bulunduğunu anlattı.

Mütalaada, sanığın söylemiş olduğu ifadelerin görüş, açıklama ve eleştiri sınırını aştığını öne süren savcı, söz konusu ifadelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü 10. Maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceğini savundu. Mütalaada, Demirtaş’ın tek bir eylemle “hakaret” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” suçları işlediğine yer verilerek, en ağır cezayı gerektiren suçtan cezalandırılması gerektiği öne sürüldü.

En üst sınırdan ceza

Mütalaada, Demirtaş’ın “Cumhurbaşkanına hakaret” suçundan bir yıl iki aydan dört yıl sekiz aya kadar hapis cezasına çarptırılması istendi. Mahkeme heyeti, davayı karara bağlamak üzere duruşmaya ara verdi. Daha sonra kararını açıklayan mahkeme Selahattin Demirtaş’a “Cumhurbaşkanına hakaret”ten üç yıl altı ay hapis cezası verdi.

‘Hakaret davalarında verilmiş en büyük ceza’

Demirtaş’ın avukatlarından Ramazan Demir, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, hükmedilen cezanın şimdiye dek Cumhurbaşkanı’na hakaretten verilmiş en yüksek cezalardan biri olduğunu söyledi:

Selahattin Demirtaş’a cumhurbaşkanına hakaretten 3 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Mahkeme en üst sınırdan ve indirim uygulamadan cezayı verdi. Cumhurbaşkanına hakaret davalarında bugüne kadar verilmiş en yüksek cezalardan biri. Mahkeme kendisinden önceki mahkemenin lehe verdiği kararı da kaldırarak, dava kapsamında sunulan hiçbir talebi kabul etmedi. Diğer mahkemeler gibi AİHM kararı bizi bağlamaz diyerek cezaya verdi.”

Ne demişti?

Demirtaş’ın, ceza aldığı 24 Aralık 2015’te Rusya ziyaretinin ardından geldiği İstanbul Atatürk Havalimanı’nda yaptığı açıklama şöyle:

Rusya ziyaretimiz uzun bir süredir planlanmış, uzun süredir hazırlığı yapılan bir ziyaretti. Türkiye’de aslında toplumun Rusya veya başka bir ülkeyle savaş istediği falan yok. Bu AKP hükümetinin verdiği yanlış kararın sonucunda oluşmuş bir gerilimdir. Bunun bir hata olduğunu bizden önce Cumhurbaşkanı ve Başbakan ifade etmişti. Avrupa’da Paris’teki konferansta koridor koridor Putin ve Lavrov’la karşılaşıp bir görüntü verebilmek için çırpındılar. Halen Dışişleri Bakanı veya Cumhurbaşkanı, Rusya ile temas kurabilmek için bir telefon görüşmesi yapabilmek için çırpınıyor. Madem bu kadar doğru bir iş yaptınız, madem bunun arkasındasınız, o zaman ilkeli durun, dik durun. Çünkü yaptıkları hatanın farkındalar.

Milyonlarca insan şu anda mağdur olmuş durumda. Rusya’da iş yapan, ticaret yapan, ithalat-ihracat yapan, ihale almış olanlar, öğrenciler, çalışmaya giden işçiler, herkes mağdur olmuş durumda. Hükümet ne yapıyor, kılını kıpırdatabiliyor mu? Hayır. Sadece kim yapabilir? Biz yapabiliyoruz. İçeride ve dışarıda, istikrarlı ve ilkeli barış politikası savunabildiğimiz için bunu yapabiliyoruz. Öyle hamasetle, ‘Ülkeye ihanet ettiler, millete ihanet ettiler’ teraneleriyle kendi hatalarını örtemezler. Çaldığınız, çırptığınız, bu ülkeye ihanet ettiğinizin haddi hesabı yok, şimdi bunları örtmek için büyük laflar ederek, yarın öbür gün yutacakları büyük laflar ederek, bugün bizim üzerimizden kendi hatalarını kapatmaya çalışıyorlar.”

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü: 1014 taşınmaz vakıflara tescil edildi

Vakıflar Genel Müdürlüğü, mülkiyeti İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde bulunan Gezi Parkı‘nın Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı‘na devredilmesine dair yazılı bir açıklama yaptı.

Yapılan açıklamada parkın bulunduğu arazinin Osmanlı döneminde söz konusu vakfa ait olduğu ve 1939-1941 yıllarında belediyeye devredildiği belirtildi. Müdürlük, kuruluşları Osmanlı ve Selçuklu’ya dayanan günümüzde ise yöneticisi kalmayan mazbut vakıfların kendileri tarafından korunduğunu savundu.

Vakıflar Genel Müdürlüğü, Galata Kulesi, Selimiye Kışlası, Adile Sultan Sarayı, Pera Palas Otel, Vefa Lisesi, Şişli Etfal Hastanesi, Sait Halim Paşa Yalısı gibi birçok önemli yapı ve taşınmazın vakıflara devredildiğini açıkladı.

‘Birçok taşınmaz vakfedildi’

Söz konusu devire gerekçe olarak ise 2008’de yürürlüğe giren 5737 sayılı vakıflar kanununun 30’uncu maddesini gösterdi. Yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Sultan Beyazıt’ın 911 H. (1505 M.) tarihli vakfiyesinde İstanbul’da bulunan camii, medrese, mektep ve imaretten oluşan külliyesi için çok sayıda dükkân, ev, bostan, mera, arazi ve arsa vakfetmiştir. Vakfedilen taşınmazlardan önemli bir bölümü ise Beyoğlu, Şişli ve Galata bölgesinde yer almaktadır.

Ahkamü’l-Evkaf’a (Osmanlı döneminde yürüklükte olan vakıf kanunları) göre vakıf kurucusu veya mütevellileri bu yerleri tek kira (icare), çift kira (icareteyn) veya mukataa (zemin kirası) yoluyla işletmişlerdir.

‘Taşınmazların vakfa geçmesi gerekiyordu’

Bu bağlamda; 3’üncü Selim döneminde yukarıda bahsi geçen taşınmazlar mukataaya bağlanarak belli bir zemin kira karşılığı ödenerek, taşınmazın üzerine kışla, talimhane, mescit ve çeşmeden oluşan müştemilat yapılmıştır.

Topçular Kışlası olarak uzun süre hizmet verilen bu binalar daha sonra işlevini kaybetmiştir. O dönemde yürürlükte olan Ahkamü’l-Evkaf’a göre vakfına geçmesi gerekirken taşınmazlar belediye mülkiyetine geçmiştir.

Vakıflar Genel Müdürlüğümüzce yürütülen çalışmalarda Vakıflar Kanunu’nun ilgili maddeleri uyarınca evveliyat kayıtları incelenmiş ve bu taşınmazların “Sultan Beyazıt Hanı Veli Vakfı”na ait taşınmazlardan olduğu tespit edilmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruluş amacı ve görevini yerine getirerek, yönetim ve temsilini yaptığı Mazbut Vakıflar’ın haklarını korumaktadır.

‘1014 taşınmaz devredildi’

2008’de yürürlüğe giren 5737 sayılı vakıflar kanununun 30. Maddesi “Vakıf yoluyla meydana gelip, her ne suretle olursa olsun hazine, belediye, özel idareler, köy ve tüzel kişiliğin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur” hükmü yer almaktadır.

Kanun hükmü gereğince İstanbul özelinde ve Belediye Mülkleri ile sınırlı kalmaksızın Kule-i Zemin Vakfına ait Galata Kulesi, 3. Selim döneminde inşaa edilen Selimiye Kışlası, Sultan 1. Mahmud Vakfı adına Adile Sultan Sarayı, Beyazıt Hanı Veli Vakfından Pera Palas Otel, Vefa Lisesi, Şişli Etfal Hastanesi, Sait Halim Paşa Yalısı gibi İstanbul’da ve Türkiye genelinde 1014 taşınmaz Vakıfları adına tescil edilmiştir.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün görevlerinden biri kendisine emanet edilen Vakıf mallarına sahip çıkmak, vakıf kurucularının bizlere emanet ettiği, her biri bir şaheser olan eserleri koruyup ihya etmek ve bu köklü mirası gelecek nesillere aktarmaktır.”

Türkiye’de ormanlar tehlike altında

21 Mart Dünya Orman Günü’nde Türkiye Ormancılar Derneği, TMMOB Orman Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, Tarım Orkam-sen, Tarım Orman-iş ve Orman Teknikerleri Derneği yazılı bir açıklama yaparak kamuoyunu ormanlara sahip çıkmaya çağırdı.

Koronavirüs salgınının yaşamın teminatı ormanların değerini bir kez daha ortaya koyduğu belirtilen açıklamada bu süreçte dahi orman ekosistemlerinin yok edildiğine dikkat çekildi.

Ormansızlaştırma artıyor

Yılda ortalama 4,7 milyon hektar ormanın yok edildiği belirtilen açıklamada Türkiye’de de durumun farklı olmadığı belirtildi.

Açıklamada “Her ne kadar ülkemiz orman alanlarını artıran ender ülkelerden biri olarak görülse de (Resmi verilere göre 1973 yılında 20,2 milyon ha günümüzde 22,9 milyon ha), özellikle ormancılık dışı amaçlarla yapılan tahsisler nedeniyle ormanlarımızın hem alansal olarak azaldığı hem de bozulduğu yönünde ciddi bulgular vardır” denildi.

Orman Kanunu’nda 18 yılda 29 değişiklik

6831 sayılı Orman Kanunu’nda, 1956’dan-2003 yılına kadar 15 kez, 2003’ten 2021’e kadar 29 kez değişikliğe gidildiği belirtilen metinde “Toplam 44 kez değiştirilen orman yasası her seferinde ormanların aleyhine işletilmiştir” ifadesi yer aldı.

Açıklamaya göre 39 bin hektar büyüklüğündeki orman alanları ormancılık dışı amaçlarla kullanılmak üzere madencilik, enerji, turizm vb. etkinliklere tahsis edildi. Bu sayıya büyük bir bölümü orman ekosistemi oluşturmaktan oldukça uzak olan 135 bin hektar civarındaki özel ağaçlandırma tahsisleri ise dahil değil.

‘Ormanlar parçalanıyor’

Bu tür tahsisler sonucu ormanlardaki parçalama miktarının arttığı belirtilen açıklamada şı ifadeler kullanıldı:

Resmi verilere göre sadece 2008 ile 2019 yılları arasındaki 11yıllık kısa süre içinde, ormanlarımızdaki parça sayısı 102 binden, 159 bine çıkarak %56 artmış, 10 hektardan büyük orman alanlarının sayısı azalırken, 10 hektardan küçük orman alanlarının sayısı %118 artmıştır. Bu veriler büyük orman alanlarının, hızla parçalanarak küçük alanlara dönüştüğünün kanıtıdır.”

‘Odun üretimindeki artış yüzde 53’ü buldu’

Son yıllarda ormanların; ekonomik kriz bahane edilerek, piyasa ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olarak yoğun bir üretim baskısı altına alındığı belirtilen açıklamada “2005 yılında 13 milyon m3 olan odun üretimi 2017 yılında 18,5 milyon m3, 2020 yılında ise 28,5 milyon m3 ‘e çıkarılmıştır. Son dört yılda (2017-2020) odun üretimindeki artış oranı yüzde 53’ü bulmuştur” bilgisi paylaşıldı.

Açıklamada “Odun üretimindeki aşırı artış ormanlarımızın geleceğini tehdit etmektedir. Bunun yanında milli parkların da odun üretimine açılmasını sağlayacak hazırlıkların yapılıyor olması meslek kamuoyunda yoğun bir kaygı uyandırmaktadır” ifadeleri yer aldı.

 ‘Sözleşmeli işe alımlar sıkıntı yaratacak’

Orman yangınlarıyla mücadelede de büyük eksiklikler olduğu söylenen açıklamada teknolojik olanakların gelişmiş olmasına rağmen liyakate dayalı personel politikası terkedilmiş olduğu için, yangınla mücadelede yetersiz kalındığı aktarıldı.

Bunun yanı sıra 2020 yılında OGM bünyesinde çalıştırılmak üzere orman mühendisi ve muhafaza memurlarının, sözleşmeli personel olarak (4b) kapsamında işe alınmalarının kamu hizmetinin yürütülmesinde ciddi sıkıntılar yaratacağı belirtildi.

‘Torba yasa ormansızlaşmayı artıracak’

28 Nisan 2018 tarihinde yürürlüğe giren 7139 sayılı torba yasa ile 6831 sayılı orman kanununa eklenen Ek.16. madde ile ülkede yaşanmakta olan ormansızlaşma konusunda yeni bir aşamaya geçildiği belirtildi. Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Bu değişiklikle orman alanı dışına çıkarma işlemleri daha da kolaylaştırılmıştır. Açıkça anayasaya aykırı olan bu değişiklik, yargı denetiminin evrensel hukuk normlarına göre yapılmaması nedeniyle yürürlüğe girmiş ve ormanlar üzerinde yasal koruyuculuğu sağlayan anlayış büyük bir darbe almıştır.”

‘İzmir’de yapılaşma yeni felaket doğurur’

Açıklamada “Bu tür orman dışına çıkarma işlemleri İzmir Bayraklı ’da olduğu gibi her ne kadar depremde zarar görmüş vatandaşların yerleşimleri için alan açmak için yapıldığı söylense de; bu alanın 1995 yılında meydana gelen sel felaketinde 58 yurttaşımızın sel nedeniyle yaşamını yitirdiği Laka Deresi Havzası’nda olduğu gözden kaçırılmamalıdır” denildi. Açıklamanın devamında şu ifadeler kullanıldı:

İZSU’nun da katkılarıyla dönemin Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğü görevlilerince yapılan çalışmalarla bu alandaki yüzeysel akış durdurularak bir felaketin önüne geçilmiştir. Ancak alanın yeniden yapılaşmaya açılması ile adeta bir başka felakete davetiye çıkarılmaktadır. Bu alanın ağaçlandırılması için yapılmış olan milyonlarca liralık masraf bir yana, yer altı su rezervlerinin dengesi ve yeşil alan bakımından kıt kaynaklara sahip İzmir için ayrı bir öneme sahip bu alanın olduğu gibi korunması gerekmektedir. Bu işlemin iptali için TMMOB tarafından başlatılmış olan yargı süreci devam etmektedir.

‘Ranta yönelik projelerden vazgeçin’

İstanbul’da Kanal İstanbul, İzmir’de de Çeşme Turizm Projesi vb. bilimsel dayanaktan yoksun, şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına ve yürürlükteki mevzuata aykırı projelerle doğa ve orman varlıkları üzerindeki yıkımların şiddeti hızla arttırılmak istenmektedir. Ranta yönelik bu tür projelerden bir an önce vazgeçilmelidir.

Bu açıklamanın yazıldığı sırada, (22 Mart’ta kutlanacak olan “Dünya Su Günü”nden sadece üç gün önce) 19 Mart 2021 tarihinde “Sulak Alanlar Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle; yönetmeliğe “Bakanlığa tahsis edilen yerlerde koruma, yönetim, işletme, tanıtım, sportif, eğlenme, dinlenme ve benzeri hizmetler için gerekli altyapı, üstyapı ve diğer tesisler Genel Müdürlükçe yapılır veya yaptırılır. Söz konusu tesislerin işletilmesi ve/veya işlettirilmesi Genel Müdürlükçe yapılır veya yaptırılır.” şeklinde bir ifade eklenmesini, tıpkı daha önce kent (şehir) ormanları ve tabiat parklarında yapıldığı gibi, korunan alanların piyasaya açılmasının ve sermayeye peşkeş çekilmesinin artık rutinleşmiş son örneği olarak görüyoruz.

‘Seyirci kalırsak yok olacağız’

Doğanın kolayca alınıp satılabilir bir meta olması, bugün yaşadığımız Covid-19 pandemisinden daha vahim durumlarla karşılaşabileceğimizin habercisidir. Doğaya yapılan her müdahale, sadece doğayı değil, insanlığın geleceğini de yok edecektir.

Yukarıda bahsettiğimiz olumsuzluklara daha birçok örnek eklenebilir.  Yaşanan tüm olumsuz koşullara rağmen TMMOB’ye bağlı meslek odaları ve Türkiye Ormancılar Derneği olarak bilgi birikimimizi, ülkemizin kalıcı çıkarları için kullanmak ve sermayenin saldırılarına karşı ülkemizi ve doğamızı korumak, toplumsal sorumluluğumuzun bir gereğidir. Ya insanlığın ve yaşamın teminatı olan ormanlarımızı ve doğal varlıklarımızı bütüncül bir koruma anlayışı ile sonuna kadar taviz vermeden koruyacağız, ya da bu varlıklarımızın küresel sermayeye ve ranta kurban edilmesine seyirci kalarak hep birlikte yok olacağız.

CHP’li Ali Öztunç: AKP var olanı tüketmeyi tercih ettiği için su fakirliğinden bahsediyoruz

CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Maraş Milletvekili Ali Öztunç, Dünya Su Günü‘nde AKP’nin su politikalarına yönelik eleştirilerde bulundu.

Öztunç, “AKP var olanı korumak, geliştirmek yerine son damlasına kadar tüketmeyi tercih ettiği için bugün su fakirliğini konuşuyoruz” dedi.

‘AKP, sorunların gerçek nedenlerini anlamıyor’

Büyük kentlerde yaşanan su krizinin nedenlerinden birisinin tarımsal sulamadaki plansızlık ve kontrolsüzlük olduğuna dikkat çeken Ali Öztunç, şu yorumlarda bulundu:

AKP sorunların gerçek nedenlerini ya anlamıyor ya da anlamak istemiyor. Günümüzde, özellikle büyük kentlerde yaşanan su krizinin aktif nedenlerinden birisi, tarımsal sulamadaki plansızlık ve kontrolsüzlükten kaynaklanıyor. AKP Hükümeti Onbirinci Kalkınma Planına tarımsal sulamaya yönelik kaynak arzını büyütmek amacıyla eklediği yer altı barajlarını, içme suyu kaynağı olarak lanse ediyor.”

‘Bütüncül politikalar yapılmalı’

Öztunç, bütüncül planlamalar yapılmadan su kaynaklarının baraj, Hidroelektrik Santral (HES) ve balık çiftliği gibi projeler altında özelleştirilmemesi gerektiğini kaydetti:

AKP yanlış su politikalarından vazgeçmek yerine, her seferinde yeni bir yatırım alanı yaratmak peşinde koşmaktadır.

Su kayıp ve kaçak oranlarını önlemeye yönelik yatırımlar daha acil durumdadır. Bütüncül planlamalar yapılmadan, su kaynakları baraj, HES, balık çiftliği gibi projeler altında özelleştirilmemelidir. Yüzeysel ve yeraltı su kaynaklarının koruma ve beslenme alanlarında maden, atık tesisi vb. işletmelere izin verilmemelidir.

Doğru tarımsal planlamalarla, iklim ve coğrafi özellikleri önceleyen tarımsal ürün desenlerinin yetiştirilmesine sevk edilmelidir. Daha fazla su, daha fazla ilaç kullanılmasına sevk eden endüstriyel tarım uygulamaları terk edilmelidir. Barajlardan tarlaya suyu götüren kanallardaki su kayıplarını önlemek adına, kapalı devre sulama sistemleri teşvik edilmelidir.”

‘Su Kanunu için çalışma yürütüyoruz’

Ali Öztunç, CHP’li 11 Büyükşehir Belediyesinin “Başka Bir Su Yönetimi Mümkün” başlığıyla İzmir’de yapacağı su çalıştayından önemli sonuçlar çıkacağını kaydetti:

Ayrım gözetmeksizin tüm yurttaşların ücretsiz ve güvenilir içme suyuna erişebilmelerini yasal güvenceye almak, kişi başına düşen kullanılabilir su oranındaki eşitsizlikleri gidermek gerekiyor.

CHP Doğa Hakları olarak su havzalarını, sulak alanları koruyan ve varlığını sürdürmesini sağlayan bir yaklaşımla düzenlenecek Su Kanunu için çalışma yürütüyoruz.”