Tayvan‘da cuma günü en az 50 kişinin öldüğü, 200’den fazla kişinin yaralandığı tren kazasının ardından Ulaştırma Bakanı Lin Chia-lung, kazanın sorumluluğunu üstlenerek istifa edeceğini açıkladı. Sosyal medya hesabından açıklama yapan Lin, ‘tüm sorumluluğu üstlendiğini’ belirtip ilk kurtarma çalışmalarının son bulmasının ardından görevini bırakacağını duyurdu. Lin, “Son birkaç gündeki bütün eleştirileri kabul etmeliydim ama yeterince iyi bir iş çıkarmadık” dedi.
Başbakan Su Tseng-chang’ın ofisinden yapılan açıklamada ise bakanın sözlü olarak sunduğu istifanın şu an için reddedildiği, çabaların arama kurtarma çabalarına odaklanması için bakandan soruşturma tamamlanana dek görevinin başında kalmasının istendiği belirtildi.
Şantiye şefi özür diledi
Kazaya neden olmakla suçlanan ve gözaltına alınan şantiye şefi Lee Yi-hsiang da, gözaltına alındığı sırada evinin önünde bekleyen gazetecilere yaptığı açıklamada halktan özür diledi. Şantiye şefi, “Bu yaşananlara çok üzgünüm ve en derin özürlerimi sunuyorum” derken, soruşturma ekibiyle işbirliği yapacağını vurguladı.
ilk belirlemelere göre kaza, Lee’nin sorumluluğundaki demiryolu hattının yakınındaki bir tepeye park edilen vincin rayların üzerine kayarak yolcu trenini tünele girmek üzereyken raydan çıkarması nedeniyle yaşandı. Vincin frenlerinin çalışmadığı da iddia ediliyor. Geçmişte bir başka suçtan hüküm giydiği de belirtilen Lee’nin en az iki ay gözaltında tutulabileceği belirtiliyor.
Tatil nedeniyle 500 yolcu vardı
Vincin düşmesi nedeniyle raydan çıkan sekiz vagonlu tren, Taipei’den Taitung‘a gidiyordu. Cuma günü Hualien kenti yakınında yaşanan olay sırasında, aile mezarlarının ziyaret edildiği geleneksel bir uzun hafta sonu tatili nedeniyle trende yaklaşık 500 yolcunun bulunduğu ve bazılarının ayakta seyahat ettiği belirtiliyor. Kazada ölü sayısının artabileceği belirtiliyor.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Taner Yüzgeç, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum‘un odaları ve birliği Kanal İstanbul’a karşı çıkan “hadsiz” olarak nitelemesi üzerine bir açıklama yaptı.
Bakan Kurum’u Kanal İstanbul ile ilgili kamuoyu önünde tartışmaya çağıran Oda, açıklamasında “Bizler projeleri devliğine veya cüceliğine göre değil, faydasına veya zararına göre değerlendiririz” dedi.
Açıklama şöyle:
“Bakan Kurum’un sözleri kabul edilemez ve gerçeklerden uzaktır. Biz Anayasanın 135. Maddesi ve 6235 sayılı yasanın yüklediği misyon gereği, mesleğin halk yararına ve genel menfaatlerin gözetilerek yürütülmesi sorumluluğunu almış bir kurumuz. Toplum yararını gözetmek bizler için sadece mesleki-örgütsel değil aynı zamanda vicdani ve ahlaki bir sorumluluktur.
‘Biz haklı çıkmaktan usandık, onlar haksız ithamlardan usanmadı’
Bakan Kurum bizleri dev projelerine “takoz” koymakla suçluyor. Bizler projeleri devliğine veya cüceliğine göre değil, faydasına veya zararına göre değerlendiririz. Bizler bu projelerin doğaya, topluma, kentlere ve ülkeye katkısına bakarız. Verebileceği hasarları değerlendiririz. Bizim terazimizin ibresi her zaman bilim ve ülke yararını gösterir.
Bizler haklı çıkmaktan usandık fakat iktidar sahipleri haksız ithamlarından usanmadılar. Bizler, siyasetçilerin de doğru kararlar alması için çabalamaktayız. Gün gelip de, Sayın Cumhurbaşkanının ifade ettiği gibi “biz bu kente ihanet ettik” dememeleri için mücadele ediyoruz.
Bizler, ülkenin önündeki en büyük sorunlardan biri olan deprem konusunda somut adımlar atılmasını, kısıtlı olan kamu kaynaklarının doğru kullanılmasını ve İstanbul için depreme odaklanılmasını talep ediyorken, Kanal İstanbul projesinin konuşuluyor olmasından mesleğimiz adına hicap duyuyoruz.
Bizler, Sayın Bakan Kurum’u ve ÇED Raporunu hazırladığı söylenen 200’ün üzerindeki bilim insanını kamuoyu önünde tartışmaya çağırıyoruz. Bu tür projeler hamasetle değil, bilim ve tekniğin ışığında değerlendirilebilir.”
‘Olmaması gereken en çılgın proje’
İnşaat Mühendisleri Odası, Kanal İstanbul’la ilgili şu değerlendirmede bulundu:
“Kanal İstanbul Projesi, gelir getirici fizibil bir proje değildir. Sadece gayrimenkul spekülatörleri kazançlı çıkacaktır.
Kanal İstanbul bir ulaşım ve kentleşme projesi değildir. Makro bir planın parçası değildir.
Kanal İstanbul inşa süreci dışında istihdam yaratmayacaktır.
Başta kanalın kendi yapısı olmak üzere Kanal İstanbul kapsamındaki, karayolu, demiryolu geçiş köprüleri, demiryolu, metro, altyapı tünelleri gibi geçiş tünelleri, altyapı geçiş yapıları (atıksu, içme suyu, enerji nakil hatları, doğalgaz, telekomünikasyon hatları), kıyı-liman yapıları gibi mühendislik yapılarının tamamı mühendislik ve planlama açısından sorunludur ve büyük riskler taşımaktadır.
Kanal İstanbul’un İstanbul depremine etkisi olumsuz yönde kat be kat fazla olacaktır. Afet öncesi ve sonrası açısından, halihazırda hazırlıksız olan kenti tümüyle kaos içine sokacaktır.
Marmara ve Karadeniz’in habitatını tahrip edip, doğaya geri dönülmez zararlar verecektir.
İstanbul binlerce yıllık tarihiyle, kültürüyle, doğasıyla, coğrafyasıyla ve hepsinden önemlisi içinde yaşayan insanlarıyla büyük bir değerdir. Ticari bir mal gibi “marka” olmaya ihtiyacı yoktur.
Kanal İstanbul Projesi sadece ülkemizde değil tüm dünyada da olmaması gereken en çılgın proje olarak ilelebet anılacak bir projedir.”
Afyon Kocatepe Üniversitesi Yaban Hayatını Kurtarma Rehabilitasyon Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (AKUREM), Afyon’da, nesli tükenme tehlikesi altında bulunan yedi kara akbabanın zehirlenme sebebiyle ölmüş şekilde bulunduğunu açıkladı. Zehirlenmelerin, yöre halkının yırtıcı memelileri öldürmek maksadıyla attığı zehirli etlerden kaynaklandığı tahmin ediliyor.
AKUREM’den yapılan açıklamada, yaşanan akbaba ölümlerinin ekolojik denge açısından ciddi boyutları olabileceğine değinilirken, şu ifadelere yer verildi:
“Afyonkarahisar ili Üçler Kayası Keçili mevkiinde, IUCN Kırmızı listede yer alan, nesli tehlike altında ve koruma statüsünde bulunan kara akbaba türüne ait 7 birey (4 dişi, 3 erkek), kimliği henüz belirsiz şahıs ya da şahıslarca yırtıcı memelileri öldürmek maksadıyla atıldığı tahmin edilen zehirli etleri tüketerek, insafsızca öldürüldüler. Duyarlı bir vatandaşın ihbarı üzerine haberdar olduğumuz vakada, yaptığımız incelemelerde hızlı etki gösteren, güçlü bir rodentisit (fare zehiri) kullanıldığını tahmin ediyoruz. Zehirin ayrıntısı Etlik Araştırma Enstitüsüne göndereceğimiz numunelerden tespit edilecektir.”
‘Tükenme riski altındaki popülasyona büyük darbe’
“Yeryüzündeki leşleri temizleyerek salgın hastalıkların yayılmasını engelleyen ve ekolojik sağlığın sürdürülebilirliğini destekleyen akbabaların koruma altında olmalarına rağmen yaşanan bu vahşet, hem büyük bir insanlık ayıbı hem de tükenme tehlikesi altındaki popülasyona vurulan büyük bir darbedir.
Ne yazık ki bu tür zehirlenme vakalarının akbaba ölümlerinde büyük etkisi olmakta, hayvancılık için tehdit olarak görülen kurt, çakal, tilki gibi yırtıcı memelileri öldürmek amacı ile çevreye atılan zehirli etler akbabaları yok etmektedir. Benzer toplu ölüm vakalarına daha önce ilimizin önemli yaban hayatı koruma alanlarından olan Akdağ da da rastlanmıştır. 200 metrekarelik bir alanda çiftler halinde ölüleri bulunan akbabaların üreme sezonundaki kayıpları, yuvalarda kalan yumurtaları aklımıza getirmekte ve acımızı katlayarak artırmaktadır.”
‘Tedbir alınmalı’
Açıklamada, yaban hayvanlarının yaşadığı doğal alanlarda, hayvan yetiştiriciliği yapan duyarsız şahısların gerekli önlemleri alarak hayvan sürülerini korumak yerine, yırtıcı memelileri zehirleyerek ortadan kaldırmaya çalışmaları insanlık suçu olmasının yanı sıra Kara Avcılığı Kanunu 24. Maddesine göre 1-3 yıla kadar hapis ve adli para cezası olan ağır bir suç olduğuna vurgu yapıldı; “Bu tür vakalar ile yeniden karşılaşmamak için gerekli tedbirler alınmalı, bu olayın fail ya da failleri de bulunarak cezalandırılmalıdır. Doğa ve yaban hayatı insan memnuniyetine feda edilemeyecek kadar değerli, yok oluşu ise geri döndürülemeyecek kadar tehlikelidir” denildi.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Avrupa Birliği tarafından ortak yürütülen Şehirlerde Hava Kalitesinin İyileştirilmesi ve Kamuoyu Farkındalığının Artırılması City Air Projesi’nin danışmanlığını yapan İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü, İklim ve Deniz Bilimleri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alper Ünal; yaşlı, hasta ve hamilelerin dikkatli davranmaları konusunda uyarıda bulundu.
Türkiye’de Sinop’tan Antalya’ya kadar 31 ili kapsayan projenin önemli misyonlarından birinin de bu konuda kamuoyu farkındalığı sağlamak olduğuna dikkat çeken Ünal, hava kalitesinin düşük olduğu özellikle havanın soğuk olduğu dönemlerde risk grupları için şu uyarılarda bulunuyor:
Risk grupları için tavsiyeler
Soğuk havalarda yaşlı kişilerin, çocukların, hamilelerin ve kronik hastalığı olanlar dışarıda uzun zaman geçirmemeliler. Eğer çıkmak zorunda kalınırsa ağzı ve burnu atkı, şal ya da maskeyle korumak gerekir.
Akşam saatleri trafiğin yoğun olduğu zamanlarda dışarda olmamaya özen göstermek faydalı olur.
Trafiğin yoğun olduğu yerlere yakın yürüyüş, egzersiz, piknik ve dinlenme gibi aktivitelerden kaçınmak basit ama etkili bir çözümdür.
Sadece yetişkinler için değil, bebek ve çocuklar için de buna dikkat edilmelidir. Zira büyüme dönemindeki çocuklarda akciğerler hala gelişim aşamasında olur ve çocuklar, vücut ağırlıklarına göre daha hızlı soluk alıp verirler. Bu nedenle her nefeste daha fazla hava solunmuş olduğu için hava kalitesi önemlidir. Çocuklar boyları da yetişkinlere göre daha kısa olduğu için trafikten kaynaklı kirlilikten daha fazla etkilenirler. Bu nedenle çocukların hava kalitesinin düşük olduğu dönemlerde yol kenarlarına yakın şekilde gezdirilmemesi gerekir.
Hamile kadınlar her şeyi bebekleriyle paylaşır; yediği, içtiği, soluduğu…
Havanın oluşturabileceği etkiler bazen kendini gizleyebilir. Rutin kontrollerin atlanmaması da önemli bir tedbirdir.
Alt geçit ve tünellerin mümkün olduğunca hassas gruplar ve yaşlılar tarafından kullanılmaması da önerilir. Araçlardan çıkan egzoz, en çok buralarda birikir. Yürüyüşler cadde üzerinden yapılmak yerine ara sokaklardan tercih edilmelidir. Eğer araçla seyahat ediliyorsa, tünel ve alt geçitlerde pencerelerin ve havalandırmaların kapatılması çok kolay ve etkili bir çözümdür.
Hava kirliliği hakkında bilgi edinmek ve olumsuz durumları bildirmek için Alo 181 Çevre Hattı aranabilir.
Hava kirliliği nelere sebep oluyor?
Dünya Sağlık Örgütü 2019 yılında yaptığı araştırmalarda hava kirliliğinin hamilelik sırasında özellikle fetüs için çok zararlı olduğunu ortaya koydu. Hava kirliliği tıpkı sigara içmek gibi gebelik kaybı riskini artırmakta, ayrıca erken doğuma sebep olurken düşük doğum ağırlığı riskini de yükseltiyor.
Yapılan çalışmalar, hava kirliliğinin kadınlarda ve erkeklerde üreme bozukluğuna ve kısırlığa sebep olduğunu ortaya çıkardı. Bazı araştırmalar ise, hava kirliliğinin gebelik kaybına yol açtığını gösteriyor (Environmental Health Perspectives, 2017).
Kısa süreli yüksek hava kirliliğine maruz kalmak düşük riskini artırıyor. (Fertility and Sterility, 2019).
2,5 μm – 10 μm aralığındaki taneciklerin oluşturduğu partikül madde kirliliğindeki artış, erken doğum riskinin önemli ölçüde yükselmesine sebep oluyor (Environmental Resarch, 2019).
Hava kirliliği nedeniyle her yıl 3 milyon bebek erken doğuyor.
Bebeklerde iki buçuk kilonun altı “düşük doğum ağırlığı” olarak kabul edilir. Hamilelik esnasında hava kirliliğine maruz kalmak, bebeklerin düşük ağırlıkla dünyaya gelmelerine neden oluyor (Dünya Sağlık Örgütü, 2019).
Gebelik sırasında partikül madde kirliliğine maruz kalınması, dünyaya gelen bebeklerde otizm riskini iki kat artırıyor. (Journal of Autism and Developmental Disorders, 2017).
Harvard Üniversitesi’nde yapılan çalışmada, yüksek partikül oranına sahip bir karayolu yakınında yaşayan hamilelerin dünyaya getirdiği bebeklerde otizm riskinin iki kat arttığını ortaya koydu. Ayrıca hidrokarbon kirliliğine maruz kalan küçük yaştaki çocuklarda ise, beynin konsantrasyon, muhakeme, yargılama ve problem çözmeye bağlı alanı olumsuz yönde etkileniyor (JAMA Psychiatry, 2015).
Hava kirliliğinin astımı artırdığı bilinen bir gerçek. Hamile kadınlarda bu tehlikeli olabilir, çünkü; astım yüksek tansiyon, karaciğer ve böbrek fonksiyonlarının azalmasına neden olur. Ayrıca, partikül madde kirliliği plasentaya kadar ulaşarak bebeğin daha sonra astım geliştirme ihtimalini artırabilir (Environmental Health Perspectives, 2019).
2019 yılında yapılan bir çalışmada 25 binden fazla yenidoğan incelendi ve Partiküler Madde (PM)’in yenidoğan sarılığı ile bağlantılı olduğu bulundu (Nature, 2019).
CityAir Projesi hakkında
Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği tarafından finanse edilen CityAir Projesi, Türkiye’de 31 ilin hava kalitesinin iyileştirilmesi amacıyla yürütülüyor. Proje kapsamında, hava kalitesinin belediyeler, karar vericiler, çocuklar, kadınlar ve toplumun farklı seviyelerinde anlaşılması ve bu konuda farkındalığın artırılması konusunda çalışmalar yapılıyor.
Kurumlarda hava kalitesi konusunda teknik ve idari karar verme kapasitenin artırılması amacıyla yola çıkılan projede belirtilen 31 ilde yerel temiz hava eylem planının güncellenmesi, ulaşım, sanayi, şehirleşme ve tarım başta olmak üzere sektörel bazda hava kirliliğiyle mücadelede alınacak önlemlerin belirlenmesi ve emisyon azaltımı yol haritasının hazırlanması hedefleniyor.
Hava kirliliğinin belirli eğitim faaliyetleri yoluyla önlenmesi amacıyla 31 şehirdeki nihai faydalanıcı personele yönelik düzenlenecek hava kalitesi modelleme ve envanter eğitimleri ile çalıştayları ve saha ziyaretleri yerel personelin eğitilmesinde büyük önem taşıyor.
Yeryüzü Derneği tarafından bu yıl 10’uncusu düzenlenecek Kent Bahçeleri projesine başvurular başladı.
Proje evinin önünde, terasında, balkonunda, arka bahçesinde toprak bulan her İstanbulluyla birlikte, kol kola ve dayanışma içinde kent bahçeleri kurmayı amaçlıyor. Dernek, kent bahçelerini teşvik etmek üzere atalık tohumları ücretsiz dağıtıyor.
Bu şahane tohumları toprakla ilk defa buluşturmak isteyen herkese ise ücretsiz eğitimler veriliyor. Böylece şehrin betonundan usanmış, hormonlu binalar arasında sıkışmış kentliler bir nebze olsun toprağa dokunuyor, nefes alıyor ve mutlu oluyor.
10 yılda 2 bin 600 kişiye ulaşıldı
“Kendin Yetiştir Kendin Pişir” sloganıyla İstanbul’da hayata geçirilen projede 10 yılda 2 bin 600 kişinin kendi bahçesini kurmaya ön ayak olduklarını belirten Yeryüzü Derneği bu sene 2 bin kişiye ulaşmayı planladıklarını aktardı.
Dernek tarafından yapılan açıklamada “Şehirde yaşarken doğayla iç içe olmak mümkün mü? Tabii ki… Kentliler de temiz toprakla haşır neşir olabilir. En az bir ailenin sebze ve meyve ihtiyacının önemli bölümünü karşılamak amacıyla şehirde oluşturulan ekolojik üretim alanları olan kent bahçeleri, evinin önünde, terasında, balkonunda, arka bahçesinde toprak bulan herkes için var” ifadeleri kullanıldı.
‘Gelin bu kervana siz de katılın’
Yapılan açıklamada “Gıdalarımızı bu kadar uzak ellerden getirdiğimizde öncelikle karbon ayak izimizi artırıp iklim krizini tetikliyoruz. Nakliye ve ulaşım sonucu artan maliyeti belki tüketici olarak biz ödemiyoruz ama bunların gerçek maliyetini ülke olarak hepimiz ödüyoruz. Ürünlerin saklandığı soğuk hava depoları inanılmaz boyutlarda elektrik tüketiyor. İsraf oranı artıyor ve her yıl yeni rekorlar kırıyoruz.” Denildi ve şu çağrıda bulunuldu:
Oysa, güzel şehrimizde, kendimize ait her türlü toprağı, geniş terasları ve balkonları ekip dikmek için kullanabiliriz. Yeryüzü Derneği olarak 2011’den bu yana, tam 10 senedir biz bunu zaten yapıyoruz. Gelin siz de bu kervana katılın, ekip biçin ve kendi ürününüzü kendiniz üretin.
Nasıl dahil olunur?
İlk yapmanız gereken başvuru formunu doldurarak Yeryüzü Derneği’ne göndermek. Formda ekim dikim yapılacak toprağınızın büyüklüğü ve neleri yetiştirmek istediğinizi yazıyorsunuz. Gönüllülerimiz yoğunluk durumuna göre size hızla cevap vereceklerdir.
İkinci aşamada; ekim ve dikim eğitimi veriyoruz. Bu eğitimde; tohum nasıl ekilir, fide nasıl dikilir. Sulama yöntemleri ve su hasatı. Toprak nasıl zenginleştirilir. İşinizi kolaylaştıracak ve doğru bilgiye erişebileceğiniz kitap ve web siteleri. “Kendi gübrenizi nasıl hazırlarsınız? (kompost)”, “Olası hastalıklarla, kimyasal zehir kullanmadan nasıl başa çıkabilirsiniz?”, konuları işlenecek. Eğitim tarihi ise 9 Mayıs Pazar günü, saat 17.00.
Üçüncü aşamada; atalık tohum ve fideler 22 ve 23 Mayıs tarihlerinde dağıtılacak. (Hafta sonu yasakları tekrar gündeme gelirse, tarih revize edilecek). Dağıtım bir kamyonet ile yapılacak. Başvuranların yoğunluğuna göre seçilecek dağıtım noktaları genellikle park ve bostanlar oluyor. Dağıtımlar açık alanda yapılıyor ve sosyal mesafe kurallarına uyularak gerçekleşecek.
Türkiye’nin en batısı, Trakya bölgesi sık sık çevre sorunlarıyla gündeme geliyor. Bölgede bir yanda madencilik faaliyetleri nedeniyle ormanlar ve tarım arazileri yok edilirken, bir yandan da termik santraller yapılmak isteniyor. Son olarak da Saros Körfezi’ne doğalgaz limanı yapımına başlandı.
Yeşil Gazete için Saros Körfezi’nden başlayan yolculuğumuz Bulgaristan sınırında, Istrancalar’da sona erdi. Doğa mucizeleri üzerine yapılmak istenen inşaatlar, imara açılan tarım arazileri, kirletilen sular, ormansızlaştırılan, yok edilen doğal dokuyu hat boyunca izledik, çevre örgütlerinin temsilcileri, hukukçular, yerel yöneticiler ve bilim insanlarıyla konuştuk.
Cennet Saros’a liman ve boru hattı
Edirne’nin Keşan ilçesine bağlı Gökçetepe ve Sazlıdere köyleri arasında yapımına devam edilen doğalgaz taşıma ve yükleme limanı gemi iskelesi (FSRU Liman ve Boru Hattı) olumsuz yönde görüş bildiren üç ayrı bilirkişi raporuna rağmen yapımına devam ediliyor.
Sazlıdere Köyü yolu üzerindeki şantiyeden inşaat alanına gitmek üzere Kara Boru hattına paralel 15-20 metre genişliğinde yapılan yol ile tarım arazileri ve orman alanları tahrip ediliyor.
Kasım 2020’de başlatılan projeye karşı açılan davalar sürecinde yapılan üç ayrı bilirkişi keşfinde de bilirkişi heyetleri projenin inşaat, ziraat, jeoloji, hidrojeoloji, biyoloji ve orman bilimlerine birçok yönden aykırı olduğunu ortaya koyan raporlar vermelerine rağmen projenin inşaat çalışmaları hız kesmeden sürüyor.
Edirne İdare Mahkemesi tarafından Mart 2020’de alınan kararda BOTAŞ şirketi tarafından yapımı planlanan projenin kamu yararına, hukuka ve bilime aykırı olduğu ortaya konarak ÇED Raporu iptal edildi.
Şirket yeni ÇED için başvurdu, yöre halkının tüm tepkilerine rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından şirkete yeni ÇED olumlu belgesi verildi. Bu ÇED raporuna karşı da yeniden dava açılırken, davada yapılan bilirkişi keşfi raporunun beklendiği bir süreçte şirket alana iş makineleri ile girerek inşaat çalışmalarına başladı.
Çalışmaların durdurulmasına dönük hukuki girişimlerden ise bir sonuç çıkmadı.
Bilirkişi raporundaki bazı tespitler şunlar:
Projenin yakın çevresinde birçok duyarlı yörenin bulunduğu, bu alanların projeden dolayı olumsuz yönde etkileneceği ve sonuçlarının telafisinin bölge açısından mümkün olmadığı,
ÇED raporunda yeterli bilimsel verilerin bulunmadığı, alınacak önlemlerin bilimsel ve teknik açıdan ÇED raporunda yeterli şekilde belirtilmediği,
Projenin yer seçiminin hatalı yapıldığı, Saros Körfezi Kültür ve Turizm Koruma Gelişim Bölgesi sınırlarını kapsayan alanda doğal sit alanında tescil çalışmalarının henüz tamamlanmamış olması,
ÇED raporunda fauna türlerinin olmamasının önemli bir eksiklik olduğu,
Raporda orman alanlarından geçecek hat için ve yaban hayvanlarının nizamiyeyle kontrol edilebileceği ifadelerinin ölçülebilir ve net olmaması nedeniyle bilimsellikten uzak olduğu,
Faaliyet alanına ulaşım ve nakliye için orman yolları açısından ÇED raporunda kaç ağaç kesileceğinin bulunmadığı,
FSRU gemisi ve doğal gaz tankerlerinden kaynaklı gaz kaçağı, yangın ve patlama risklerinin ÇED raporunda yeterince değerlendirilmediği,
Proje alanı ve çevresinde çeşitli gözlem ve literatür bilgilerine göre 222 kuş yaşadığı halde ÇED raporunda kuş türünün 10 türle sınırlı yani eksik verildiği,
ÇED raporunda kuş türleri için herhangi bir koruma ve önlem planı verilmemesi…
Üç ayrı iptal davası var
Yeşil Gazete’ye konuşan Saros Gönüllüleri Dayanışması avukatı Bülent Kaçar, “Üç ayrı iptal davası var. Bunlar Edirne İdare Mahkemesinde sürüyor. Mahkemenin açtığımız üç dava için de yürütmeye durdurma kararı vereceğini umuyoruz. BOTAŞ ve alt şirketleri hukuksuzca tarım topraklarını yok ediyor. Deniz fütursuzca dolduruluyor” diyor.
Keşan Kent Konseyi Başkanı Hasan Karagöz ise, “Keşan’da yaşayanların yüzde 99.9’un bu projeye karşı çıkıyor” diye konuşuyor. Karagöz, Saros Körfezi’nin bu proje ile yaşanılmaz bir yer olacağını belirtiyor.
Madencilik faaliyetleri Istrancalar’ı tahrip ediyor
Trakya’da çevre sorunları bir değil, çok sayıda. Saros Körfezi’ne doğalgaz limanı yapılırken bir yandan da bölgenin ve Türkiye’nin en önemli ormanlarından olan Istranca Ormanları’nda madencilik faaliyetleri nedeniyle ciddi tahribatlar yaşanmaya devam ediyor.
Kırklareli İl Genel Meclisi’nin 2021 yılı raporuna göre, bölgede, yaklaşık 155 taş ve maden ocağına ruhsat verilmiş, ancak geçen zaman içerisinde 47’si çalışmalarına aktif şekilde devam ediyor.
Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Göksal Çidem, Istranca ormanlarının Bulgaristan ve Türkiye’ye yayıldığını anlatıyor: “Bulgaristan tarafında kalan Istranca, koruma altında ve biyosfer rezerv alanı.” Bulgaristan tarafında kalan Istrancalar’ın 27 yıldır koruma altında olduğunu belirten Çidem, “Bizim tarafta ise orman alanları daralıyor, su kaynakları zarar görüyor. Yaban hayatı bitmek üzere” ifadelerini kullanıyor.
‘Trakya, İstanbul’un arka bahçesi olarak görülüyor’
Trakya Bölgesi’nin 70’li yıllardan itibaren İstanbul’u arka bahçesi olarak görülmeye başlandığını belirten İstanbul Üniversitesi – Cerrahpaşa Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay da şunları anlatıyor:
“İstanbul’daki sanayinin, İstanbul dışına çıkarılması için yapılan çalışmalarla başladı her şey. İlk önce Zeytinburnu’nda bulunan deri fabrikaları çıkarıldı. Son 15 yıldan beri de Trakya’nın kuzeyinde yer alan ormanlık alanlarda çok yoğun şekilde taş ocakları açılmaya başlandı. Bölgede ayrıca termik ve nükleer santrallerin yapımı da gündemden hiç düşmüyor. Son olarak da Saros Körfezi’nde liman hattı yapılıyor.”
Kamuoyuna yansıyan haberlere göre Brezilya Donanması‘na ait ‘NAe São Paulo’ isimli uçak gemisinin gövdesi, açık artırmayla Aliağa’daki gemi söküm tersanelerinden birine satıldı. Geminin mayıs-haziran ayları arasında sökülmek üzere Aliağa’ya getirilmesi bekleniyor. Bir iki ay içinde Aliağa’daki gemi söküm tesislerinde olması beklenen uçak gemisinin 600 tondan fazla asbest barındırdığı iddia ediliyor.
Asbest veya daha çok bilinen adıyla amyant, lifli yapıda ve insanlar için kesin kanserojen olan bir mineral. Doğada üç tip asbest bulunuyor: Beyaz, kahverengi ve mavi asbest. Her üçü de kanserojen. Solunum yoluyla vücuda girdiğinde başta kanser olmak üzere çeşitli hastalıklara yol açıyor. Asbestin neden olduğu hastalıkların bazıları, akciğer zarları arasında sıvı toplanması, skleroz, akciğer zarı kalınlaşması ve akciğer dokusunda bağ dokusu oluşumu ve akciğer kanserleri… Her yıl dünyada kanser yapıcı maddeleri düzenli olarak özelliklerine göre gruplara ayıran ve Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı bir kuruluş olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), insanlar için kanserojen maddeler listesinde asbesti uzun yıllardan bu yana “kesin kanserojen” tanımlanması ile 1. grupta sınıflandırıyor.
Doğal bir silikat minerali olan asbest ısıyı iletmemesi ve iyi bir yalıtkan olması nedeniyle çok eski çağlardan bu yana yaygın olarak kullanılmış. XIX. yüzyıla kadar yapıların yalıtımında kullanılan asbest, 1850’li yıllardan itibaren ısıyı ve elektriği iyi yalıtması ve doğada bol ve ucuz bulunması nedeniyle hemen hemen her sektörde çok daha yaygın kullanılmış ve özellikle Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da asbest kullanımı 1950’lerden 1980’li yıllara kadar hızla artmış. Fakat insan sağlığı üzerindeki etkilerinin anlaşılmaya başlamasıyla 1980’lerden itibaren tek tek ülkelerinin kullanımını yasaklamaya yönelmesi ile asbest kullanımında hızlı bir düşüş yaşanmaya başladı. Avrupa Birliği’nin 1999 tarihinde benimsediği bir direktifle (1999/77/EC) tüm AB ülkelerinde her türlü asbestin kullanımının ve pazarlanmasının yasaklanması yoluna girildi. Direktifin tüm üye ülkeler için 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girmesi ile Avrupa Birliği’nde asbest yasağı da başladı. Ayrıca işçilerin asbeste maruz kalmalarından doğacak risklere karşı korunmalarına ilişkin 2003 tarihli Direktif (2003/18/EC) ile de asbest çıkarılması ve üretimi/işlenmesi sırasında işçileri asbest liflerine maruz bırakacak tüm faaliyetleri yasaklandı.
DSÖ: Asbest kullanımına son verilmeli
Daha da önemli bir adım atılarak mevcut asbestin temizlenmesi ya da asbestli binaların veya birimlerin bakım onarım veya yıkım işlerinde çalışacak işçilerin maruz kalacakları asbestten korunmaları için son derece sıkı limitler ve önlemler de aynı yıllarda benimsendi. Bu dönemden sonra özellikle içinde asbest kullanılan gemiler başta olmak üzere asbest gelişmiş merkez kapitalist ülkelerden orta ve az gelirli, asbest kullanımı ve temizlenmesi konusunda yasal yapısı zayıf ülkelere gönderilmeye başlandı. Ekim 2006’da Dünya Sağlık Örgütü de “Asbestle Bağlantılı Hastalıkların Ortadan Kaldırılması” başlıklı bir politika belgesiyle asbest kullanımının sağlık açısından tehlikelerini vurguladı. Örgüt bildirisinde asbestin kanser yapıcı etkisi için bir eşik değer konabileceğine dair bir kanıt olmadığını ve çok düşük maruziyet derecelerinde bile kanser riskinin arttığını bu belgesinde açıkça belirtti. Dünya Sağlık Örgütü bu saptamasına bağlı olarak da asbestle bağlantılı hastalıkların ortadan kaldırılabilmesi için en etkin yolun her tür asbestin kullanımına son vermek olacağının özellikle altını çizdi.
Dünyada gemi sökümünün yapıldığı ülkelerin başında Çin, Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Türkiye geliyor. İzmir’in Aliağa ilçesinde 22 tane gemi söküm tesisi bulunuyor. Gemi sökümünün çevresel etkileri geminin türüne, yapımında kullanılan malzemeye ve söküm tekniğine göre değişmekte. En önemli etkileri petrol, motor yağı, poliklorlu bifenil (PCB), asbest ve ağır metallerin başta deniz ve sökümün yapıldığı sahiller olmak üzere çevresel ortama yayılmasıdır. Bu kirleticiler söküm işinde çalışan işçilerin sağlığını olumsuz etkileyebileceği gibi çevrede yaşayanlarda da sağlık sorunlarına neden olabilir. Ayrıca sökümün yapıldığı ve söküm sonucu çıkan malzemelerin depolandığı bölgelerde de ekosistemleri etkileyebilir. Hava ve toprak kirliliğine neden olabilir. Bölgedeki tarım ve balıkçılığı olumsuz etkileyebilir.
Otopan’dan sonra
‘NAe São Paulo’ isimli uçak gemisinin gövdesinin sökülmek üzere Aliağa’ya getirilmek istenmesi 2007 yılında yaşanan Otopan rezaletini hatırlatıyor. O dönemde başta Basel Sözleşmesi olmak üzere, tüm uluslararası sözleşmelere aykırı olarak 60 tona yakın asbest içeren Otopan kuru yük gemisi Hollanda’dan Aliağa’ya gönderilmek istenmişti. Gemi meslek odaları ve çevre örgütlerinin uzun hukuksal mücadeleleri sonucunda Türk karasularına girmeden durdurulabilmiş ve Hollanda’ya geri gönderilerek uluslararası sözleşmelere göre asbestten arındırılmış ve Hollanda’nın Türkiye’ye yaptığı asbest bildirimlerine uygun hale getirilmişti.
Bu skandaldan yaklaşık 14 yıl sonra benzer skandal yeniden ülkemizin ve Aliağa’nın kapısında. Bu kez 600 tondan fazla asbestle yüklü Brezilya’nın hurda uçak gemisi ‘NAe São Paulo’ karasularımıza doğru yola çıktı. Bu sefer çevre örgütleri ve meslek odalarının yanı sıra Asbest Söküm Uzmanları Derneği de endişeli. Dernek yaptığı açıklamada “Brezilya’nın başından attığı bela Aliağa’ya geliyor. Türkiye asbest ve radyoaktif madde çöplüğü değildir’ diyor. Çok doğru, Türkiye asbest ve radyoaktif madde çöplüğü değil. Ege Çevre ve Kültür Platformu(EGEÇEP) Eş sözcüsü Ali Osman Karababa’da “Türkiye’nin gemi sökümü ve buna bağlı hurda demir işleyen fabrikalar gibi çevreyi ve havayı yoğun biçimde kirleten teknolojilere ev sahipliği yapmasının kabul edilemez olduğunu vurguluyor. Bugün gemi söküm tesisleri ve hurda demir çelik işleyen fabrikaların Aliağa ve İzmir’de neden olduğu başta hava kirliliği olmak üzere çevre sorunlarını hepimiz çok iyi biliyoruz.
Kesin bir çözüm için atmamız gereken ilk adım ise sivrisineklerle uğraşmak yerine bataklığı kurutmak değil mi? Dün Otopan bugün ise NAe São Paulo… Artık hiçbir Avrupa ve Kuzey ülkelerinde örneği kalmayan, Aliağa’daki gemi söküm tesislerini bir daha açılmamak üzere kapatmamızın zamanı geldi ve geçiyor…
O zaman önce gemiyi durdurmak, sonra da bataklığı kurutmak için neden hala bekliyoruz?
Bilim insanları, dünyanın en zengin biyoçeşitliliğe sahip olan alanlarından Büyük Set Resifi‘nin küresel ısınma nedeniyle 2025 yılının ardından hızla yok olmaya başlayacağını ortaya koydu.
Büyük Set Resifi, birbirinden ayrı 2 bin 900 resif ve 900 adadan oluşuyor ve 344 bin 400 kilometre alanı ile dünyanın en büyük resif sistemi olarak kabul ediliyor. Zengin bir biyoçeşitliğe sahip resif sistemi, Çin Seddi‘nden daha büyük olmasının yanı sıra, yaklaşık bin 625 balık türüne, 3 bin yumuşakçaya ve 30 farklı balina ve yunus türüne de ev sahipliği yapıyor.
Küresel ısınma bu hızla devam ederse sadece yüzde biri kalacak
Ancak Avustralya Bilim Akademisi, küresel olarak 1,5 derecelik ısınma devam ederse, dünyanın en büyük mercan resif sisteminin sonunda yok olacağını ortaya koydu. Bununla birlikte araştırmacılar, doğa harikasının küçülmesini daha önce bekliyorlardı, fakat söz konusu sıcaklık artışı gerçekleşirse, resifin sadece yüzde biri kalacak.
Bilim insanları, küresel ısınmayı tersine çevirmek için harekete geçmeninin Büyük Set Resifi’ni kurtarmak için tek seçenek olduğunu, ancak hedefe ulaşmanın “neredeyse imkansız” göründüğünü söyledi. Ekip ayrıca, Dünya’nın mevcut emisyon oranları ile 2025 yılına kadar 1,5 derece eşiğini geçeceğini belirtti.
Avustralya dünyanın kalanından daha hızlı ısınıyor
“3 Derece Daha Sıcak Bir Dünyada Avustralya’ya Yönelik Riskler” başlıklı rapor, Avustralya’nın bir iklim felaketine doğru gittiğini ve Büyük Set Resfini de beraberinde götüreceğini belirtiyor. Raporda, yerleşik en kurak kıta olan Avustralya’nın, küresel ısınmanın etkilerine karşı oldukça savunmasız olduğu ifade ediliyor.
Araştırmacılara göre, Sanayi Devrimi‘nden bu yana tüm dünya zaten 1,1 derece ısındı. Sebebi ise hem Avrupa’da hem de ABD’de fosil yakıta dayalı yeni üretim sürecinin benimsenmesiydi.
Daha mekanik süreçlere geçiş yapmanın yanı sıra, dünyadaki kirlilik arttı ve ve makinelere güç sağlamak için doğal kaynaklar tüketildi.
Bununla birlikte, Macquarie Üniversitesi‘nden Profesör Lesley Hughes, Avustralya zaten 1, 4 derece artışla karşı karşıya olduğu için ısınmanın Dünya’yı eşit şekilde etkilemediğini açıkladı. Bana göre, Avustralya gezegenin geri kalanından daha fazla ve daha hızlı ısındığı için özellikle Büyük Set Resifi, iklim değişikliğinden daha fazla yok olma riski altında.
Acil harekete geçilmeli
Öte yandan mercan resiflerinde uzmanlaşmış bir biyolog ve iklim bilimci olan Ove Hoegh-Guldberg ise, insanlar küresel ısınmayı dengeleyebilirse, hayatta kalan mercanların iyileşebileceğini ve tekrar tüm resif boyunca genişleyebileceğini belirtiyor.
Ancak, Hoegh-Guldberg, tersinin gerçekleşmesi durumunda bir zamanlar renkli olan resifin deniz yosunları, bakteriler ve diğer organizmalarla değişeceğini de kaydediyor.
Mercanlar ağarıyor
Alışılmadık derecede yüksek okyanus sıcaklıkları, Büyük Set Resifi’nde yıkıcı mercan ağarma olayını da tetikliyor. Ekim 2020’de son 25 yılda mercanların yarısından fazlasının ağartma nedeniyle yok olduğu keşfedildi.
Mercan ağarması diye tabir edilen durum, mercanların küresel ısınma karşısında okyanus sularının aşırı ısınması ile meydana geliyor. Su çok sıcak olduğunda, mercanlar dokularında yaşayan algleri (zooxanthellae) dışarı atarak resifin tamamen beyazlamasına neden oluyor. Mercanlar ağardıktan sonra hayatta kalabiliyor, ancak bu onların stres altında olduğunu gösteriyor ve toparlanmaları onlarca yıl sürüyor. Suyun ısınması önlenemediğinde ise ölüm gerçekleşiyor.
NewsLabTurkey Research Hub’dan Dr. Sarphan Uzunoğlu ve Verda Uyar,yayınladıkları “Türkiye’de doğru bilgiyi aramak: Çöldeki vahanın peşinde” başlıklı araştırmalarıyla Türkiye’deki doğrulama aktörlerini ele aldı.
Araştırmaya göre Türkiye’deki doğrulama kuruluşları son dönemde en çok sağlık ve bilim gibi konulara eğilirken, siyaset alanındaki doğrulama yapma oranı bazı kurumlarda azalırken kimi kurumlarda da belirli siyasi partilerin ve grupların aleyhine olacak şekilde yoğunlaşıyor.
Siyasi atmosfer etkili
Türkiye’de aktif olarak doğrulama yapan Teyit, Doğruluk Payı, Malumatfuruş, Günün Yalanları gibi platformların temsilcileriyle görüşülen çalışma Türkiye’deki mevcut siyasi atmosferin doğrulama faaliyetlerini kısıtladığını gösteriyor. Kamuoyuyla yanlış bilgi paylaşan siyasi otoriteler sosyal medyada viral olmuş aldatıcı veya sahte içerikler kadar doğrulanmıyor ya da doğrulanamıyor.
Doğrulama kuruluşlarını üç ayrı kuşak içerisinde değerlendiren araştırma Türkiye’nin yanlış bilgiyle mücadele serüveninin kurumsallıktan uzak gönüllü ekiplerin emeğiyle başladığını ve zamanla kendilerini tamamen bu alana adayan, içerik kapsamı, gelir modelleri ve metodoloji bakımından çeşitlenen profesyonel yapıların oluştuğunu belirtiyor.
Anonimlik ve kurumsallık
Araştırma kapsamında konuşulan doğrulamacılar arasında doğrulamanın gazetecilik faaliyeti olup olmadığı konusunda bir uzlaşma bulunmazken, genel olarak kimse doğrulamanın gazetecilik endüstrisiyle ilgisini inkâr etmiyor.
Kurumsallaşmanın ve şeffaf bir şekilde yayıncılık yapmanın doğrulama kuruluşlarının potansiyelini etkileyip etkilemediği sorulduğunda ise verilen yanıtlar çeşitleniyor. Bazı kuruluşlar anonimliğin ve kurumsal olmayan yapının onları daha özgür kıldığını söylerken bazıları da kurumsallığın hem etkiyi artırdığı hem de finansal güç sağladığı görüşünde.
Siyasetteki merkezileşme bilgi edinmeyi engelliyor
Söz konusu Cumhurbaşkanlığı Sistemi olduğunda bile uzun süredir alanda aktif olan doğrulama platformlarında ortak bir kanı hakim. Siyasetteki merkezileşme, bilgi kaynaklarının da merkezileşmesine ve devletin farklı kurumlarından bilgi edinmenin zorlaşmasına yol açmış.
Devletten alınan verilerin de güvenilirliğinin sorgulandığı araştırmada birçok kullanıcı örneğin enflasyon gibi verilerin görmezden gelinemeyeceği; ancak küresel standartlarda üretilmiş başka veri setleriyle birlikte bunların sunulmasının daha doğru olacağı yönünde görüş belirtiyor.
Doğrulama kuruluşlarının birbirlerine olan güvenlerinden farklı veri biçimlerine olan ilgilerine kadar değişik sorular üzerinde duran araştırma NewsLabTurkey.org web sitesi üzerinden okunabiliyor.
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, 103 emekli amiral tarafından kaleme alınan Montrö Bildirisi sonrası bir açıklama yaparak, söz konusu bildirinin Kanal İstanbul projesine yönelik bir tehdit olduğunu ileri sürdü.
Kurum, “Kanal İstanbul’u yapacağız! Şimdi her zamankinden daha çok inanıyoruz” başlığıyla yaptığı açıklamada, Montrö Bildirisi’yle darbe bildileri arasında benzerlik olduğunu iddia etti.
Murat Kurum, yaptığı yazılı açıklamada “Dün gece itibarıyla, Cumhurbaşkanımızın ‘inadına yapacağız’ derken tam olarak neyi, nereleri, hangi mihrakları, kimleri kastettiği ayan beyan ortaya çıkmıştır. Bu sözde emekli Amirallerin yelkenlerini kimin rüzgarıyla şişirdiklerini milletimiz çok iyi bilmektedir. Ve milletimiz her fırsatta onlara; ‘Hükümetlere istikamet verdiğiniz o deniz bitti’ demiştir” ifadelerini kullandı.
‘Ne kadar da birbirlerine benziyor’
Kurum, Montrö Bildirisi’yle darbe bildirisi arasında benzerlik olduğunu ileri sürerek şu açıklamalarda bulundu:
Bugün, ‘Ya Kanal Ya İstanbul’ diyenlerle; ÇED Raporu’nu okumadan televizyonlarda ahkam kesenlerle, Gezi sürecinde hadsizce hükümetimizden tüm dev projelerin durdurulmasını isteyenler, Türkiye’nin tüm projelerine itiraz eden takozcu odalar ve birliklerle; bu ülkedeki her hayra fren olmaya çalışan kör ve sağır muhalefet anlayışı, bundan 1 yıl önce Kanal İstanbul’a dair millet iradesini yok sayan açıklamalarıyla ortaya çıkan 126 emekli büyükelçinin sözleriyle; dün gece yarısı, Kanal İstanbul’u bahane edip, zihinlerindeki antidemokratik kalıntıları izhar eden darbeci bildiriye imza atan 103 emekli amiralin kullandığı ifadeler ne kadar da birbirlerine benzemektedir.”
‘Kanal İstanbul’u millete armağan edeceğiz’
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Kanal İstanbul’un yapılmasında kararlı olunduğunun altını şöyle çizdi:
Bunlar; aynı gönyeyle çizilmiş, aynı tezgâhtan geçirilmiş, aynı merkezden sufle almış, aynı fabrikadan çıkmış, yıllar yılı millet iradesine kast eden vesayetçi odakların son kalıntılarıdır, son sözleridir. Biz dün olduğu gibi bugün de; Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde, ülkemizin ve milletimizin hayrına gördüğümüz projeleri bir bir esere dönüştürmeye devam edeceğiz. Siz bir söyleyeceksiniz, biz bin yapmaya devam edeceğiz. Siz olmaz diyeceksiniz, biz nasıl olduğunu eser üreterek ortaya koymaya devam edeceğiz. Olmaz dediğiniz nice projelerimiz gibi Kanal İstanbul’u da milletimize armağan edeceğiz.”
‘Bir devlet ve millet projesidir’
Kanal İstanbul’un Türkiye’nin en kapsamlı Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Raporu’yla hayata geçirildiğini iddia eden Murat Kurum, açıklamalarını şöyle sürdürdü:
Tamamlandığında denizcilik, ulaşım ve uluslararası ilişkiler tarihini değiştirecek projedir. Bir devlet ve millet projesidir. Bu aziz vatanın istiklalinin, gelecek nesillerimizin istikbalinin garantisidir.
Dünyanın inci gerdanlığı olan İstanbul boğazımızı koruma, kurtarma, özgürlüğünü teminat altına alma projesidir
1400 yıllık sevdamız olan İstanbul’un var olan marka değerini en yüksek noktaya taşıyacak projedir. Türkiye’yi şehircilik, lojistik, ulaşım, ar-ge ve deniz ticaretinin merkez ülkesi konumuna yükseltecektir.
On binlerce gencimize istihdam sağlayacak, yatırım bedelini birkaç yıl içerisinde karşılayacak, her yıl milli ekonomimize milyarlarca liralık katkı sunacak bir projedir.
56 kurum ve kuruluşumuzun, belediyelerimizin, üniversitelerimizin, 200’den fazla bilim adamımızın, medya ve vatandaşlarımızın katkılarıyla hazırlanan Türkiye’nin en kapsamlı ÇED Raporu’yla hayata geçirilmektedir.”
‘Türkiye’nin en çevreci şehircilik projesi’
Kanal İstanbul’un dünyanın en çevreci ve doğaya saygılı projelerinden biri olduğunu ileri süren Kurum, Türkiye’nin en çevreci şehircilik projesi olduğunu da söyledi:
Dünyanın en çevreci ve doğaya saygılı projelerinden biridir. Proje alanının yaklaşık yüzde 52’si yeşil alan olan; sosyal donatı alanları, yürüyüş parkurları, bisiklet yolları, millet bahçeleri ve ekolojik koridorlardan oluşan Türkiye’nin en çevreci şehircilik projesidir.
Deprem Dönüşümü Rezerv Konut Alanı’nda, 500 bin nüfusuyla Dünya’nın en geniş akıllı şehri kurulacaktır. Tüm konutlar; mahalle kültürümüzü yansıtan, az katlı, yatay mimarinin hakim olduğu bir anlayışla inşa edilecektir.
Tüm planlama çalışmalarımızı tamamladık. 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planı bitti. 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı bitti. 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı bitti. Şimdi her adaya göre projelerimizi hazırlıyoruz.
Büyük Türkiye’nin en büyük yatırımı olacak Kanal İstanbul, ülkemize ve milletimize hayırlı olsun.”
Montrö Bildirisi’ne tepkiler
Montrö Sözleşmesi’nin gündeme gelmesinden sonra, 103 emekli amiral Montrö Sözleşmesi’nin bir diplomasi zaferi olduğunu belirtip, sözleşmenin tartışma konusu yapılmaması gerektiğine vurgu yapmıştı.
Yayımlanan bu bildiriye de hükümet kanadından kısa sürede tepkiler gelmişti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Mustafa Şentop, emekli amirallerin yayımladığı bildiriye “Yıllardır içeride, dışarıda vatan ve millet düşmanlarıyla cephe cephe amansız bir mücadele sürerken ortalıkta gözükmeyen emekliler, kendi uydurdukları gündemlerle kaos simsarlığı üstlenmişler” açıklamasını yaparken, AKP Sözcüsü Ömer Çelik, bildirinin hem Cumhurbaşkanına hem de Türk Silahlı Kuvvetleri‘ne karşı bir provakasyon olduğunu dile getirmişti.