Çin tarafından bir hafta önce Mars‘a gönderilen Zhurong isimli uzaktan kumandalı uzay aracının iniş kapsülünden gezegenin yüzeyine iniş yaptığı duyuruldu.
Çin’in uzaktan kumandalı uzay aracı, geçen hafta Mars’a inen kapsüldeydi. Mars’ın yüzeyine indirilen araç, gezegenin yüzey toprağını, atmosferini incelemek ve yer altı suları veya buzları da dahil olmak üzere yaşam belirtilerinin aranması için gönderilmişti.
Fotoğraflar paylaşılmıştı
Ateş Tanrısı anlamına gelen Zhurong’u taşıyan Tianwen-1 aracı Şubat ayında Mars yörüngesine girmişti ve o günden bu yana kızıl gezegendeki Utopia bölgesinin fotoğraflarını gönderiyordu. Uzay aracı, 15 Mayıs’ta Mars’ın kuzeyindeki Utopia Planitia bölgesine inmiş; Çin Ulusal Uzay İdaresi (CNSA) da Mars’tan gelen fotoğrafları web sayfasında paylaşmıştı.
Temmuz 2020’de yola çıkan Zhurong, yedi ayda Mars’a ulaşmıştı. Uzay aracının yörüngeye oturması yaklaşık üç ayı bulmuştu.
Çinli bilim insanları, aracın en az 90 Mars günü incelemelerini sürdürmesini planlıyor.
Güneş enerjili 240 kiloluk altı tekerlekli Zhurong, gezegenin kuzey yarımküresindeki Utopia Planitia havzasında incelemeler yapacak.
Utopia Planitia, 3 bin kilometreden daha geniş, devasa bir havza. Havzanın Mars’ın oluştuğu ilk yıllardaki bir çarpmanın etkisiyle oluştuğu belirtiliyor. Çok uzun zaman önce bu havzada bir okyanus olduğuna dair belirtiler de var.
Uydu görüntülerine göre havzanın derinliklerinde ciddi miktarda buz kütleleri olması da kuvvetli bir ihtimal.
Organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in pazar günü yayımladığı videoda eski içişleri Bakanı Mehmet Ağar ve arkadaşlarına yönelttiği suçlamalara ilişkin tepkiler gelmeye devam ediyor.
İzmir Barosu, Sedat Peker, Süleyman Soylu, Mehmet Ağar, Tolga Ağar ve Erkan Yıldırım hakkında suç duyurusunda bulundu.
Baro’dan yapılan açıklamada, organize suç örgütü lideri olmak suçlamasıyla aranan Sedat Peker’in yedi ayrı videoda dile getirdiği iddialarla ilgili olarak, Sedat Peker, Süleyman Soylu, Mehmet Ağar, Tolga Ağar, Erkan Yıldırım ve videolar incelenip gerekli araştırmalar yapıldığında savcılıkça tespit edilecek diğer kişiler hakkında suç duyurusunda bulunduğu ifade edildi.
Baronun başvurusunda, videolarda iddia edilen uyuşturucu ticareti, cinayet, tecavüz, yağma ve diğer benzeri iddiaların soruşturulması istendi.
Basın Örgütlerinden açıklama: Savcıları göreve çağırıyoruz, susan herkes suç ortağıdır
Peker’in Uğur Mumcu ve Kutlu Adalı cinayetlerine ilişkin iddialarının ardından basın örgütleri de birer açıklama yayınladı.
Peker, gazeteci Uğur Mumcu suikastına ilişkin Ağar’a işaret etmiş, Uğur Mumcu şehit ediliyor olay yerine ilk gelen kim? Saldırıdan sonra olay yerine ilk giden Mehmet Ağar’dır” ifadelerini kullanmıştı. KKTC’de 1996’da öldürülen gazeteci Kutlu Adalı cinayeti için de Ağar ve Korkut Eken’i suçlamıştı.
Peker’in iddiaları karşısında Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve DİSK Basın-İş de Twitter hesaplarından açıklamalar yaptı.
TGS, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Uğur Mumcu ve Kutlu Adalı cinayetlerine dair iddiaların soruşturulmasını istiyoruz. Şüphelilerin yargılanmasını talep ediyoruz. Savcıları göreve çağırıyoruz. Tuğla çekilsin, duvar yıkılsın!” dedi.
🧱 #UğurMumcu ve #KutluAdalı cinayetlerine dair iddiaların soruşturulmasını istiyoruz. Şüphelilerin yargılanmasını talep ediyoruz. Savcıları göreve çağırıyoruz. Tuğla çekilsin, duvar yıkılsın! pic.twitter.com/viPBLSpqyv
— Gazeteciler Sendikası (@TGS_org_tr) May 23, 2021
DİSK Basın İş de “Biz bu cinayetlerin faillerini hep söyledik. Hep katile katil dedik. İpekçi’nin, Mumcu’nun, Göktepe’nin, Adalı’nın, Dink’in, Anter’in katilleri aynı. Şimdi içeriden itiraf geliyor. Artık susan herkes suç ortağıdır” ifadelerini kullandı.
Biz bu cinayetlerin faillerini hep söyledik. Hep katile katil dedik. İpekçi’nin, Mumcu’nun, Göktepe’nin, Adalı’nın, Dink’in, Anter’in katilleri aynı. Şimdi içeriden itiraf geliyor. Artık susan herkes suç ortağıdır.#UgurMumcupic.twitter.com/ViV8dW3kSf
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu da “90’lı yılların sümenaltı edilen veya azmettiricileri 30 yıldır görmezden gelinen Uğur Mumcu ve Kutlu Adalı cinayetlerine dair Sedat Peker’in yaptığı açıklamalar soruşturulmalıdır. Peker’in meşruiyeti veya konumu sessizliği gerektirmez” dedi
RSF temsilcisi @ErolOnderoglu: 90’lı yılların sümenaltı edilen veya azmettiricileri 30 yıldır görmezden gelinen #UğurMumcu ve #KutluAdalı cinayetlerine dair Sedat Peker’in yaptığı açıklamalar soruşturulmalıdır. Peker’in meşruiyeti veya konumu sessizliği gerektirmez. #Cezasızlıkpic.twitter.com/YzGFHbEj78
Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi‘nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. İhsan Çiçek, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İklim Araştırma Komisyonu’nda “Türkiye’de Kuraklık Riski” başlıklı raporunu sundu.
Prof. Dr. Çiçek hazırladığı raporda, Türkiye’deki kuraklığın şiddeti ve alansal etkisinin artacağını, 100 yılda 10 kat daha fazla kuraklık şiddetiyle karşı karşıya kalınacağını kaydetti.
‘Kuraklık tehlikesi her yerde’
Raporda 2100 yılına kadar 776 bin insanın sel ve fırtınadan etkileneceği ifade edildi ve bunun maliyetinin 16,5 milyar Euro’ya ulaşacağı kaydedildi.
“Bizim kuraklığı, ‘İstanbul kuraklığı’ olmaktan çıkarmamız lazım” diyen Prof. Dr. Çiçek, “İstanbul’da su yüzde 20’ye düştü, bütün basında kuraklıktan bahsediliyordu, yüzde 80’e çıktı kimse konuşmuyor, oysa kuraklık tehlikesi her yerde. Kuraklık en sinsi doğal afet” açıklamasında da bulundu.
‘Göçler artacak’
Prof. Dr. İhsan Çiçek, kuraklıkla birlikte göçlerin de artacağını uyarısında bulunarak, Türkiye’de de bu duruma bağlı göçlerin yaşanacağını kaydetti:
Şu an sahil zonundaki İtalya kapılarına, Avrupa kapılarına dayanan insanların çoğu Cezayir, Nijer gibi ülkelerdeki kuraklıktan etkilenen insanlardır.
Onlar ülkemize de geliyorlar. O yüzden, Türkiye’nin bunu yerinde durdurma, yeşil duvar gibi projelerde katkısı var ama Türkiye’de de tarım alanlarından göç olacaktır kuraklık nedeniyle.
Türkiye’de bunun da hesaplamalarının yapılması lazım. İklim veya kuraklığa bağlı bir göç yaşanacaktır, yaşanıyor.”
İklim krizinin turizme etkisi
Bunun yanında, Ankara Üniversitesi Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mehmet Somuncu tarafından hazırlanan ve TBMM İklim Araştırma Komisyonu’na sunulan “İklim Değişikliği’nin Türkiye Turizmine Etkisi” adlı raporda da kuraklığın turizme olası etkileri konusunda önemli değerlendirmeler yer alıyor.
Raporda yer alan bazı özet tespitler ise şu şekilde:
Yüksek sıcaklık ve kuraklık olacak; bunun turizme ‘mevsimselliğin değişmesi, turistlere ısı stresi, soğutma maliyetleri, bitki-yaban hayatı-böcek popülasyonunda değişiklikler, bulaşıcı hastalıkların yayılışı’ şeklinde etkisi olacak.
Azalan kar örtüsüyle birlikte; ‘kış sporları destinasyonlarında kar yetersizliği, suni kar yapma maliyetlerinde artış, daha kısa kış sporları mevsimi, peyzajın estetiğinin azalması’ söz konusu olacak.
Aşırı fırtınaların yoğunluğu ve sıklığı artacak; böylece ‘turizm tesisleri için risk, sigorta maliyetlerinde artış/sigorta edilebilirlikte kayıp, iş kesintisi maliyetleri’ doğacak.
Bazı bölgelerde buharlaşma artacak, yağış azalacak; bu da ‘su kıtlığı, turizm ve diğer sektörler arasında su konusunda rekabet, çölleşme, talebi etkileyen ve alt yapıyı tehdit eden yangınların artmasına’ yol açacak.
Deniz seviyesinin yükselmesiyle; ‘kıyı erozyonu, plaj alanı kaybı, liman bölgelerini korumak için yüksek maliyetler’ ortaya çıkacak. Daha sık ve büyük orman yangınları çıkacak; sel riskinin artması, turizm alt yapısına zarar gibi etkiler ortaya çıkacak.”
Hindistan, giderek yayılan ölümcül ‘kara mantar’ hastalığıyla bağlantılı 8 bin 800’den fazla vaka kaydedildiğini duyurdu. Covid-19 nedeniyle enfekte olan kişilerde nadir görülen ve mukormikoz olarak bilinen bu hastalıkta ölüm oranı yüzde 50, bazı hastalar ancak tek gözleri alınırsa iyileşebiliyor.
Hekimler, ‘kara mantarın’ Covid tedavisinde kullanılan stereoidlerle bağlantısı olduğunu, özellikle diyabet hastalarının risk altında olduğunu söylüyor.
‘İyileştikten 12-18 gün sonra’
BBC’nin aktardığına göre, kara mantar enfeksiyonu Covid-19 hastalarında iyileştikten 12-18 gün sonra ortaya çıkıyor. Kara mantar bağlantılı vakaların yarısından çoğu ise batı vilayetleri Gujarat ve Maharaştra‘da görüldü.
Ayrıca en az 15 vilayette de sekiz ila 900 arası vaka bildirildi. Vaka sayılarındaki artış nedeniyle Hindistan’ın 29 vilayeti hastalığın salgın olarak ilan edilmesi çağrısı yaptı. Doktorlar, salgından etkilenen hastaların tedavisi için oluşturulan yeni merkezlerin hızla dolduğunu söylüyor. Şimdiye kadar ülkede 7 bin 250 kişide mukormikoz görüldüğünü belirten yetkililer, 219 kişinin bu hastalık nedeniyle hayatını kaybettiğini kaydetti.
Indore şehrinde bulunan 1100 yataklı Maharaja Yeşwantrao Hastanesi‘nin ilaç departmanı başkanı Dr. VP Pandey, hasta sayısının giderek arttığını, hastanenin kara mantar hastalarının tedavisi için toplam 200 yataklı 11 merkez daha oluşturduklarını belirtti. Yalnızca Indore şehrinde en az 400 kara mantar hastası olduğunu belirten Pandey, “Kara mantar enfeksiyonu Covid-19’dan çok zorlu olmaya başladı. Hastalar zamanında ve düzgün bir şekilde tedavi edilmezse ölüm oranı yüzde 94’e çıkabilir. Tedavisi pahalı ve ilaç miktarları yetersiz” dedi.
Pandey’e göre, hastaların çoğu Covid-19’dan iyileşen erkekler. Bu kişilerin önemli bölümü de stereoid tedavisi görmüş ve birçoğunda diyabet gibi altta yatan hastalıklar bulunuyor.
Kara mantar hastalığı nedir?
Mukormikoz ya da zigomikoz terimleriyle bilinen hastalık nadir görülen fakat tehlikeli bir mantar enfeksiyonu. Hastalığa mukor küfü adı verilen ve özellikle toprak, çürüyen bitkiler, gübre ve çürük tahtada bulunan mantar türü sebep oluyor. Mantar tohumlarına maruz kalan kişilerde oluşan hastalık mantarın dokuları yemesiyle ilerliyor. Erken teşhisin hayat kurtarıcı olduğu bu enfeksiyon türünde, tedavide yaşanan gecikmeler ölüme sebebiyet verebiliyor. Hastalık daha çok ılık ve nemli iklimlerde yaygın görülüyor.
Nadir görülen bu hastalık daha çok başka sağlık sorunları bulunan veya vücut direncini zayıflatan ilaç tedavisi gören kişilerde görülüyor. Diyabet, kanser, AIDS, organ nakli, kök hücre nakli, neutropenia (akyuvar sayısında azlık), enjeksiyonla uyuşturucu kullanımı, vücutta fazla demir ya da hemokromatozis, ameliyat sonrası deri enfeksiyonları, yanıklar ve yaralar, premature veya düşük kilolu doğum enfeksiyon riskini arttırıyor.
Kongo Demokratik Cumhuriyeti‘nin (KDC) doğusundaki Nyiragongo Yanardağı’nın patlaması sonucu 15 kişinin öldüğü duyuruldu. Hükümet sözcüsü Patrick Muyaya dokuz kişinin, yerel sakinler bölgeden kaçmaya çalışırken meydana gelen trafik kazasında öldüğünü söyledi.
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu‘ndan (UNICEF) yapılan açıklamada ise en az 170 çocuğun kayıp olduğu belirtildi. Patlamanın ardından yaklaşık 2 milyon nüfuslu Goma kentinde yaşayan 5 bin kişinin sınırı geçerek komşu Ruanda‘ya, 25 bin kişinin ise Sake şehrine gittiği bildirildi.
Tahliye çalışmaları sürerken yetkililer, en az 17 köyün tahrip edildiğini, sağlık merkezlerinin ve altyapıların zarar gördüğünü söyledi.
🚨🚨Activité volcanique aux alentours de Goma: la MONUSCO fait des vols de reconnaissance.
La lave ne semble pas se diriger vers la ville de Goma. Nous restons en alerte. pic.twitter.com/JQmz7v16Ne
Cengiz İnşaat tarafından yapılmak istenen liman projesine hammadde temini için Rize‘nin İkizdere İlçesi’ndeki Eskencidere Vadisi‘nde açılmak istenen taş ocağına karşı bir ayı aşkın süredir direnen bölge halkı, köy meydanında yaptıkları toplantıda proje iptal edilinceye kadar eyleme devam etme kararı aldıklarını duyurdu.
Gürdere Köyü Muhtarı Erdoğan Baş da “Köylüm ne karar verdiyse ben de oradayım” dedi.
‘Gayemiz köyümüzü ve çevremizi korumak’
Cumartesi günü yapılan toplantıda ortak karar aldıklarını ifade eden İkizdere Dernekler Federasyonu (İDEF) Çevre Komisyonu Başkanı Osman Baş, birden fazla taş ocağı açılacağına dair iddialar karşısında da endişeli olduklarını dile getirdi:
Köyümüzün büyük oranda katıldığı bilgi alışverişinde İşkencedere Vadisi’nde yapılmak istenen taş ocağına tepki nöbetlerimize devam kararı alındı. Bizim gayemiz köyümüzü ve çevremizi korumak, sağlıklı ortamda yaşamak.
Taş ocağı söylenen şartlarda kalmaz. Birden çok ocak açılacağı iddiaları bizi endişe sevk ediyor. İki yıl boyunca taş çıkarılacağı söylenen ocakta patlayıcıların zararı olmayacak mı? İçme suyumuz yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Kestane balı üretimimiz ve arılarımız yok olacak. Organik çay topluyoruz, bunun da yok olmasını istemiyoruz. Koruma altındaki vadimizi muhafaza etmek istiyoruz.”
Köylülerden Ömer Tuncer ve İbrahim Tuncer de “Köyümüzün çoğunluğu önemli bir karar verdi. Bizler de bu karara katılırız. Taş ocağı istemiyoruz. Çevreye zarar olmasını istemeyiz” dedi.
‘Ölümle yaşamın kavgası’
İkizdere Dernekleri Federasyonu Çevre Komisyonu Üyesi Asuman Fazlıoğlu dün çektiği bir videoda, bölgede çalışmaların devam ettiğini kaydederek, şu açıklamalarda bulundu:
Çalışmanın olduğu noktadayız. Ben karşı tarafındayım, çok yakınım. Makinelerin seslerini duyuyorsunuz. Bulunduğum yer de çok tekin değil, bir uçurumun üstündeyim.
Bu kavga taşla ağacın, ölümle yaşamın kavgası. Şu an buradaki makineler ölüm saçıyor. Biz bunu durdurmaya çalışıyoruz ama çok da başarılı olduğumuz söylenemez.
Orman direniyor, geçiş vermemeye çalışıyor. Kayalarla önünü kesmeye çalışıyor.
Alttaki taş için üstünü görmeyen insanlarla uğraşıyoruz. Taşı almak isteyenlere üstteki ağacı göstermeye çalışıyoruz.
Lütfen, bu taşı almak isteyenlerin yanında olmayın. Günahına siz de ortak olmayın.”
İYİ Partililere soruşturma
Öte yandan, geçtiğimiz günlerde İkizdere’ye ziyarette bulunan İYİ Parti lideri Meral Akşener ve ekibi bölgeye geldikleri sırada gerginlik yaşanmıştı.
AA‘da yer alan habere göre, bölgede esnaflık yapan Yasin Havuz ve Hüseyin Yılmaz, Akşener’e soru sormak istedikleri sırada küfür ve hakarette bulunup kendilerini darbettikleri gerekçesiyle İYİ Partili iki kişi hakkında şikayetçi oldu.
Şikayet üzerine, Kalkandere Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla İYİ Partililer hakkında soruşturma başlatıldı.
Bir kaç gün önce başta Ayvalık ve Dikili ilçelerini etkileyen fırtına, Türkiye’de görülen aşırı hava olaylarına bir yenisini daha ekledi. Saatte 80 kilometre hıza erişen fırtına onlarca teknenin batmasına ve birçok yapıda hasara neden oldu. Can kaybı olmaması nedeniyle ucuz atlatılan fırtına ve yağış, bir kez daha mevcut altyapının iklim kriziyle şiddetlenen aşırı hava olaylarının etkilerini göğüslemekte geride kaldığını gösterdi.
Türkiye’de görülen aşırı hava olaylarının sayısı 10 yılda iki katına çıktı.
2020’de rekor sayıda aşırı hava olayı
Bilimsel çalışmalar, kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtların kullanılması nedeniyle ortaya çıkan iklim krizinin bir sonucu olarak aşırı hava olaylarının sayısı, sıklığı ve şiddetinde artış görüleceği konusunda uzun zamandır uyarı yapıyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’ne ait veriler de bu uyarıların doğruluğunu gösterir nitelikte.
2020 yılında Türkiye’de 984 aşırı hava olayı görülürken, 2019 yılında bu rakam 935, 2018 yılında ise 840’tı. 2010 yılında ise bu rakam neredeyse 2020’nin yarısı, 556 kadardı. 2020 yılında kaydedilen aşırı hava olaylarının yüzde 30’u şiddetli yağış/sel,yüzde 27’si fırtına ve yüzde 23’ü dolu olmuştu.
Ekosfer Derneği Kampanyalar Direktörü Özgür Gürbüz, Türkiye’de görülen aşırı hava olaylarının sayısının her yıl arttığına dikkat çekerek, “İklim krizini durdurmak veya yavaşlatmakta geciktiğimiz her yıl sorunu da büyütüyor” dedi.
Gürbüz, yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Her aşırı hava olayının kaynağı iklim krizi olmasa da, iklim krizinin bu hava olaylarının sıklığını, şiddetini ve sayısını artırdığını biliyoruz. Daha önceki fırtınalara dayanan çatılarımız artık dayanmıyor. Kentlerde görmeye alışmadığımız dolu felaketleriyle yaşamak zorunda kalıyoruz. Hortumlar kıyılara ve iç bölgelere yaklaşmaya başladı. Hiçbiri tesadüf değil ve altyapı açısından iklim krizine hazırlık yapmayan kentlerde can ve mal kaybının daha büyük olması ne yazık ki kaçınılmaz. Türkiye, Paris Anlaşması’nı onaylamaktan sokaklardaki tabelaları değiştirmeye kadar siyasetten uygulamaya, her alanda gerekeni yapmazsak bugün Ege’de gördüğümüz felaketin bir benzerini yarın başka bir bölgede göreceğiz.”
Tarım ve Orman Bakanlığı, Burdur’da çevrecilerin girişimi sonucu iptal edilen av ihalesi için Danıştay‘a itirazda bulundu. 47 yaban keçisinin avlanmasının kırsal kalkınma için önemli olduğunu savunan bakanlığın talebi reddedildi.
Tarım ve Orman Bakanlığı Burdur 6. Bölge Müdürlüğü, 17 Haziran 2020 tarihinde 47 yaban keçisinin avlanması için ihaleye çıkmıştı. İhaleyi Alpha Safari Turizm Seyahat Acenta’sı kazandı. Antalya, Isparta, Burdur, Denizli, Kaş Platformu (A Platformu) Sözcüsü Hediye Gündüz ile iki çevreci ihaleyi yargıya taşıdı. Isparta İdare Mahkemesi ihaleyi iptal etti. Karar Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından temyiz edildi.
Danıştay temyiz talebini reddetti
Bakanlık dilekçesinde av ihalesini; “Zayıf, hasta, genetik deformasyona sahip ve üreme yeteneği düşük, yaşlı bireylerin ve evcil hayvanlarla çiftleşme sonucu oluşan melezlerin popülasyondan çıkarılması isteniyor. Kırsal kalkınmaya destek vermek amacıyla avlanmaya izin verildi” diye savundu.
Danıştay 13. Dairesi, bakanlığın temyiz talebini reddederek, ilk derece mahkemesinin kararını onadı. Daire, ihaleyi iptal eden ilk mahkemenin kararının usul ve hukuka uygun olduğuna hükmetti.
20 Temmuz 2016’da, Fethullah Gülen cemaatine mensup ordu ve polis güçleri tarafından yapılmak istenen darbe girişimi sonrasında Türkiye genelinde üç ay süreyle olağanüstü hal (OHAL) ilan edildi. 21 Temmuz 2016’da Meclis’te kabul ve ilan edilen OHAL, yedi kez uzatıldı: İki yılın ardından da 18 Temmuz 2018’de tamamen kaldırıldı.
Ancak, bundan haberi olmayan bir il var: Van. 1600 gündür OHAL altında yaşayan Van’da gösteri ve yürüyüş yasakları başta olmak üzere, siyasi her türlü etkinlik yasak. Ancak bu yasaklar sadece hükümete muhalif olduğu ya da olabileceği öngörülen faaliyetler için. İktidar partisi AKP için ise herhangi bir kısıtlama bulunmuyor
İktidar partisinin bizzat ya da iktidara yakın kesimlerin gerçekleştirdiği her türlü eylem ve etkinliğe, kentin her noktasında izin veren Van Valiliği, 2016 yılından bu yana ne hiç bir siyasi parti ve grubun etkinlik, stant açma, basın açıklaması yapma, yürüyüş veya gösteri hakkını kullanmasına, bir kez bile izin vermedi.
İlk koronavirüs vakasının Türkiye’de görüldüğü 2020 yılında ilan edilen pandemi önlemleri ile birlikte söz konusu yasaklamaların etki alanı ve kapsamı da genişletildi. Kentte görev yapan gazeteciler de bu yasaklamalar gerekçe gösterilerek birçok kez gözaltına alındı veya görüntü çekmeleri engellendi.
24 Haziran 2018’de yapılan genel seçimlerde oyların yüzde 59,32’sini alarak Van’da iktidar pozisyonunda bulunan Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) seçmenle buluşmasına, üye toplamasına veya örgütlenme çalışması yapmasına yine bu yasaklama kapsamında izin verilmiyor. HDP ile birlikte diğer siyasi partiler de bu yasaklardan etkileniyor. Kentte, AKP dışında kalan siyasi partilerin stant açması dahi yasak.
05 Mart 2021 günü HDP Van Milletvekilleri Murat Sarısaç ve Muazzez Orhan, kentte 1600 gündür devam eden “etkinlik ve gösteri yasağını” protesto etmek için Valilik binası önüne gelerek basın açıklaması yapmak istedi. Bu sırada görüntü almak isteyen gazeteciler engellendi, milletvekillerinin açıklama yapmasına izin verilmedi.
8 Ocak günü Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) yapmak istediği basın açıklamasına ise gaz bombalı polis müdahalesi oldu ve daha sonra bu açıklamaya katılan gazeteciler ile parti yöneticilerine dava açıldı.
Gülderen Varlı: Sadece AKP’ye yasak yok
DBP Van İl Eş Başkanı Gülderen Varlı yaşananları şöyle anlatıyor:
“1600 günden daha fazla bir süredir yasakla karşı karşıyayız ve halen Van Valiliği 15 günde bir bu yasak kararını yeniden uzatıyor. AKP’ye hiçbir yasak konulmadığı halde, muhalif olan tüm kesimlerin basın açıklaması, toplantı, gösteri yürüyüş yapması yasak. Pandemi ilan edilmesi ile birlikte bu yasakların alanı da genişledi. Örneğin esnafın iş yeri açması yasak, kafe işletmecisinin müşteri alması yasak.”
Uygulanan baskının, AKP’nin bitiş süreci olduğunu düşünen Varlı “Buna karşın AKP’nin kongreleri toplantıları basın açıklamaları çok güzel bir şekilde, hatta lebalep bir şekilde devam ediyor. İktidar, muhalif kesimin sesini keserek, sesini çıkmamasını veya örgütlenmesini engellemek istiyor. Ama kendisi örgütleniyor, örgütlenirken de zaten korku üzerinden örgütlenebildiğini ancak bu şekilde kendini yaşatabileceğini biliyoruz” diyor.
Türkiye’deki Kürt kentlerinin tamamında olduğu gibi seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanan kentlerden birisi de Van. 2019 yerel seçimlerinden önce kayyumla yönetilen belediyeye, seçimler ile birlikte HDP’li Eş Başkanlar Bedia Özgökçe Ertan ve Mustafa Avcı seçildi. Ancak ikisi de seçildikten altı ay sonra İçişleri Bakanlığı tarafından görevlerinden alınarak yerlerine kayyım atandı. Böylece Van, Diyarbakır ve Mardin gibi büyükşehirlerin belediye yönetimlerinde ikinci kayyum dönemi başladı.
Mustafa Avcı: İl ve ilçe binalarımızın önü seyyar karakol
Van Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Mustafa Avcı, kayyım ataması ve yasaklama kararlarının, merkezi iradenin uygulamak istediği politikanın öngörülen sonuçlara yol açmadığını söylüyor:
“Bütün kısıtlamalara rağmen, halkla ilişkilenmenin yollarını buluyoruz. Belki geçmişte olduğu gibi, aynı yöntemlerle olmuyor ama değişik yöntemlerle öyle ya da böyle esnafla iç içeyiz. Van yerelinde uygulananlar, merkezi iktidarın genel politikasından bağımsız değil. Merkezi yönetimin yapmak istediği, özünde toplumu muhtaç hale getirmek. İtiraz sesinin yükselmesini de devletin zor gücünü kullanarak bastırmak ve sosyal yardım paketleri ile toplumu kendine muhtaç hale getirerek iktidardaki ömrünü uzatabilmekten ibarettir.”
8 Ocak günü DBP’nin yapmak istediği basın açıklamasına da değinen Avcı, “Bu kadar zor ve baskıya rağmen toplumu zapturapt altına almışlar gibi gözüküyor ama küçücük de olsa gelişen bir demokratikleşme kırıntısında, toplumun nasıl ayağa kalktığını 8 Ocak’ta gördük” ifadelerini kullanılıyor.
Yerel seçim sürecinde yaşananlara da değinen Avcı şöyle konuşuyor:
“Seçim süreçlerinin biraz daha esnek olması gerekirdi. Bir seçim irtibat bürosunu açma olanağımız bile yoktu. Bizi toplumdan, halktan soyutlamaya çalıştılar. Buna rağmen halkın iradesi açığa çıktı. Şimdi ise il ve ilçe binalarımızın önü seyyar karakollara dönüştürüldü. Tüm bu baskılara rağmen şunda netiz artık: Biz Van Büyükşehir Belediye Başkanlığını yüzde 54 ile aldık, şimdi sandık kurulsa iddia ediyorum, en az 10 puan fazlasıyla yani yüzde 64 – 65 civarında bir oyla gene biz bu belediye başkanlığını alırız.”
Türkiye’nin özellikle pandemi döneminde bir “genelge devleti”ne dönüşmüş olması, kentteki hayatı daha da zorlaştırmış. Van Barosu İnsan Hakları Komisyonu üyesi Avukat Nazan Özgökçe anlatıyor:
“Bu yasaklamalar özelde vatandaşın, genelde Van halkının Anayasal bir hakkı olan gösteri ve yürütüş düzenleme hakkını kısıtlamakta. Zira anayasal haklar, herkes kelimesiyle başlar. Herkes kelimesi tüm vatandaşlar için geçerli olduğu anlamına gelir. Bu yasaklar şu anda büründürüldüğü biçimde belli siyasi partileri veya belli çevrelerin yani aslında herkesin anayasal hakkına Valilikçe konulmuş bir sınır haline gelmiştir”
Van’da yaşayan her bir yurttaşın yasaklamalardan doğrudan etkilendiği için dava açma hakkı olduğunu söyleyen Özgökçe sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bu kapsamda biz baro olarak bir heyet kurduk ve 14-15 dava açtık. Fakat bu açtığımız davaların tamamı reddedildi. Tamamen hukuka aykırı biçimlerde reddedildi üstelik. Örneğin bir tanesine; ‘bu yasaklamaların insanların hayatına aykırı herhangi bir sakıncası bulunmamaktadır’ şeklinde bir gerekçe sunuldu. Oysa insanların anayasal hakkını elinden alan bir yasaktan bahsediyoruz. Dolayısıyla biz buradan bir bilgilendirmede bulunmuş olalım. Bütün vatandaşlar bu yasaklamaların mağdurudurlar, bu sebeple bütün toplum nezdinde herkesin dava açma hakkı bulunmaktadır. Biz de baro olarak dava açmak isteyen her türlü dernek, STK ve vatandaşlara bu konuda destek olacağımızı hatırlatalım.”
Özay İlhan: Beş yıldır basın açıklaması yapılamıyor
İktidarın tamamıyla diğer siyasi partilerin alanını daraltarak siyasi bir yol belirlediğini söyleyen Saadet Partisi Van İl Başkanı Özay İlhan ise önlerine çıkarılan engelleri şöyle açıklıyor:
“Salonlara hınca hınç insanlar dolduruyor Korona yasaklarını bahane ederek herkese engel çıkarıyorlar fakat kendilerine gelince her şeyi serbest ediyorlar. Netice itibariyle de toplumumuzu aptal yerine koyuyorlar. Van, 5 yıldır basın açıklaması yapmanın yasak olduğu 81 ilin içerisindeki yegâne ildir. Van aslında Türkiye’nin kendine has özellikleri sahip olan bir ilidir. Bu yasakların sadece Van’a özel olduğundan asla herhangi bir kuşkuya düşmedik. Van’ın özel bir kent olduğunun bu iktidar da farkında.”
Van Valisine çağrıda bulunan İlhan, “Sayın Van Valisi, siz devletin Valisisiniz her ne kadar iktidar sizi aynı zamanda kayyım olarak atamışsa da, Ak Parti’nin İl Başkanı değilsiniz. Aman sakın Ak Parti İl Başkanlığı gibi hareket etmeyin, gelin bu şehirde devam eden yasaktan vazgeçin, bu yasağı kaldırın ve memleketin her bir bireyine eşit şekilde hareket edin” diyor.
Geçtiğimiz hafta içinde Kuşadası Körfezi’nde arka arkaya meydana gelen, İzmir kent merkezinde de hissedilen 4.3 ve 4.4 büyüklüğündeki iki deprem, İzmirliler arasında kısa süreli de olsa paniğe neden oldu. 30 Ekim Sisam depreminin Bayraklı ve çevresinde yarattığı can kaybı ve yıkımların yaralarını henüz saramayan İzmirliler daha önce pek de etkilenmedikleri bu büyüklükteki depremlerden bile artık tedirgin oluyorlar.
30 Ekim Sisam depreminde Bayraklı’da yaşanan can kayıpları ve yıkımların açtığı derin yaralar ise kenti etkilemeye devam ediyor. Bayraklı, Karşıyaka ve Bornova’da hasar gören apartmanların önlem alınmadan yıkımı kentte yeni bir çevresel tehdidin; asbest tehlikesinin yaşanmasına neden olmasının yanı sıra, Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesine göre yıkıma uğrayan bölgenin ve kentin diğer 30 ilçesinin imar planlarında dev hatalar da yapılamaya devam ediyor.
Yıkılan binaların çoğu ‘mevzuata’ uygun yapılmış
Odaya göre ilgili kurumlardan tüm izinleri alarak inşa edilmiş binalarında ikamet ederken, depremden etkilenen tüm İzmirlilerin uğradıkları can ve mal kayıplarından esas sorumlu bu binalara yasal olarak ruhsat veren kamu idaresi… Kamu idaresince tüm yasa ve yönetmeliklere uygun inşa edildiği belirtilen ve ilgili kurumlar tarafından ruhsatlandırılan binalarda yaşanan her türlü hasarın yine ruhsatlandırmayı yapan kamu idaresi tarafından karşılanması gerekiyor. Oysa 16 Mayıs’ta kamuoyuna bir açıklama yapan Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi yönetim kurulu gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, gerekse Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bırakın depremden zarar görenlerin zararını tazmin etmeyi; yaşanan deprem ve sonuçlarından gerekli dersi almadığını belirtiyor.
Açıklama ile özellikle sorumlu iki kurumun; İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 30 Ekim depremi sonrasında şehircilik ilkeleri, planlama esasları ve kamu yararını hedefleyerek, başta Bayraklı ilçesi olmak üzere İzmir kentine müdahale etmesi gerekirken, bunu yapmadığını vurgulanıyor.
Açıklamaya göre üstelik İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin son kararı sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Bu kararla İzmir Büyükşehir Belediyesi; İzmir’in 30 ilçesinin de aynı planlama süreçlerine, ekonomik, fiziksel ve coğrafi özelliklere sahip olduğu ön kabulüyle, deprem hasarlarını fırsat bilerek, mevcut plan kararları ve imar mevzuatına aykırı olacak şekilde hazırlanan “usul ve esasları”, Belediye Meclisinden Mart ayının başında geçirerek, yürürlüğe sokmuş. Bu kararla Büyükşehir ve ilçe belediyeleri deprem de zarara uğrayanlarla ilgili yasal sorumluluğu üzerinden atarak, konutu yıkılan kent sakinlerini müttehitlerle baş başa bırakmış. Şimdi depremde konutlarını kaybeden Bayraklılar kaybettikleri konutlara yeniden sahip olabilmek için müteahhitlere konut başına 400 bin liraya yakın ödeme yapmak zorunda kalmış. Odanın açıklamasından söz konusu “usul ve esaslar” kararı ile idarenin afetin tüm zararlarını kentin sakinlerinin üzerine bıraktığı gibi, bu kararla İzmir’in birçok ilçesinin, dar sokaklar, yeşil ve toplanma alanı eksikliği gibi alt yapı sorunlarının da içinden çıkılmaz derecede büyüyeceğini de öğreniyoruz.
Yeni ‘usul ve esaslarla’ sorun çözülemez, büyür
Şimdi Büyükşehir Belediyesinin son kararının kent merkezinde ve kentin rantı yüksek bölgelerinde yeni bir yoğunluk artışı getirmesinden korkuluyor. Oysa İzmir hatalı planlama süreçleri, imar afları vb. gerekçeler dikkate alındığında yapı yoğunluğunun oldukça yüksek olduğu, sosyal ve teknik altyapı alanlarının ise yetersiz olduğu kentsel bir yapıya sahip olan bir kent. Son depremde de toplanma alanlarının yetersizliği ortaya çıkmıştı.
Deprem bölgesinde yer alan ve uzmanlara göre yakın gelecekte daha büyük depremler yaşanması kaçınılmaz olan İzmir’in bir an önce ‘depreme dirençli hale getirilmesi gerekiyor. Bu nedenle sıkışık dokuya sahip kentsel alanlarda herhangi bir afet anında müdahalenin hızlı ve etkin olması için başta yol genişlikleri olmak üzere sosyal ve teknik altyapı alanlarının arttırılması büyük önem taşıyor. Dolayısıyla afetlere dirençli bir İzmir’in oluşturulması için yapı güvenliğinin yanı sıra kamusal açık alanlar yaratmak ve ulaşım yapısını geliştirmek de çok önemli… Tüm bunların geliştirilmesinin Büyükşehir Belediye Meclisinin aldığı ve parsel bazında çözüm üretmeye çalışan; “usul ve esaslar” kapsamında yapılamayacağı çok açık.
Belediyeler ve bakanlık birlikte çalışmalı
Çözüm için belediyeler önemli bir maddi kaynağa ve yasal yetkilere sahip. Ancak büyük kentlerimizin yıllardır git gide ağırlaşan imar sorunlarının tek başına belediyeler tarafından çözülmesini ve kentlerimizin bugünkü kırılgan durumundan kurtarılarak, başta depremler olmak üzere afetlere dirençli kentler haline getirilebilmesini beklemek gerçekçi değil. Yerel yönetimlere başta maddi kaynak sağlama ve teknik destek verme olmak üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığının da destek olması şart.
Deprem İstanbul gibi İzmir’de de sürekli kendini hatırlatıyor. Çok hızlı olarak kentlerimizi günümüzdeki kırılgan yapısından kurtarmak için artık doğru adımlar atılmalı. Devletin depremde yıkılan konutları tazmin etmek ve kentlerimizi başta deprem olmak üzere afetlere karşı dirençli hale getirmek için yeterli kaynağı yok diyenlere ‘müşteri garantili yapılan kimsenin geçmediği köprüleri, uçakların inmediği havaalanlarına’ ödenen milyonlarca doları hatırlatmak gerek…