Ana Sayfa Blog Sayfa 1473

Süleyman Soylu, TV programında konuştu: Türkiye bir operasyona tabi tutuluyor

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, dün katıldığı televizyon programında gazeteciler Merdan Yanardağ, İsmail Saymaz, Veysi Ateş ve Mehmet Akif Ersoy‘un sorularını yanıtladı.

Süleyman Soylu, Türkiye’de siyasi istikrarsızlığın olmadığını; ülkede terör olaylarının unutulduğunu iddia etti.

‘Bu iddiaların hepsi saçmalık’

Soylu, suç örgütü lideri Sedat Peker‘in videolarında yaptığı açıklamalara “saçmalık” yorumunda bulundu:

Organize suç şüphelisinin, suçlusunun, yıllarca herkesin bildiği, tanıdığı birisinin bu iddialarının hepsi saçmalık. Bunlarla ilgili hiç muhatap değiliz. Dikkat ederseniz birinci ve ikinci videoda şahsımla alakalı bir durum yok ve ben o zaman devreye girdim. Bir şey gördüm. Hepimiz eski Türkiye’yi biliyoruz. Bugün karşı karşıya kaldığımız süreçleri de biliyoruz. Bir siyasal kadastrasyon gördük. Bir tasarım, bir kötü plan, bir kirli plan. Bir delinin, her türlü sapkınlığın içinde olan bir kişinin ipe sapa gelmez açıklamaları diye görmedim.”

Süleyman Soylu, Peker’in iddialarına yönelik ülkede bir sessizlik hakim olduğunu vurgulayarak şu açıklamayı da yaptı: “İddiaları ve iftiraları tamamen boş olsa da devleti hedef alıyor. Türkiye’ye güya kendi adına tırnak içinde bir vesayet koymaya çalışıyor. Herkese ipiniz elimde diyor ve bir sessizlik hakim.”

Davutoğlu’na yönelik açıklamalar

Süleyman Soylu, Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve ekibinin 2015 genel seçimleri sonrasında AKP-CHP iktidarı için mücadele ettiğini ifade etti:

Sayın Davutoğlu ve ekibi CHP’yle AK Parti’nin iktidarı için canhıraş mücadele verdiler. Bir kısım arkadaşlarımız bunun doğru olmayacağını, Türk siyasetinin doğasına aykırı olduğunu, Türkiye’yi başka bir tarafa doğru getirebileceğini ortaya koydu.”

‘Sizi dinletiyorum dedi’

Soylu, 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi Ahmet Davutoğlu’nun bir MYK toplantısında “Biz HDP ile anayasa yapabiliriz” dediğini ileri sürdü. İçişleri Bakanı, Davutoğlu’nun kendilerini dinlettiğini de iddia etti:

Büyük bir mücadele başladı. Bir taraftan HDP ile anayasa yapabilme kabiliyeti ortaya koyan birisi. Dert Recep Tayyip Erdoğan. Onu külliyede enterne edip, hareketsiz halde bırakan, ABD’nin Avrupa üzerinden uyguladığı politikayı Türkiye’de hakim kılmak. Bunun doğru olmadığını söyledik. Tartışmalar o kadar şiddetli oluyordu ki, bir ara sayın Davutoğlu’nun tam anlamıyla dengesi kayboldu, ‘Hepinizin odalarında neler konuştuğunu dinletiyorum ve biliyorum’ dedi. 7 Haziran 2015-1 Kasım 2015 arasındaki süreci anlatıyorum.”

‘Hedef Türkiye’

Soylu, Türkiye’nin bir operasyona tabi tutulduğunu da söyledi:

Türkiye bir operasyona tabi tutuluyor. Türkiye’nin üzerine getirilmeye çalışılan tam da budur. Bir operasyondur.

(Neden kimse tepki göstermiyor sorusu) Ben olayın tamamen fotoğrafını görüp, eski Türkiye’nin son kalıntılarını süpüreceği anda birileri devreye girdiler. Bugün Suriye’de bir devlet kurulmaya çalışılıyor. ABD’nin üslerinin sayısı 6’dan 14’e çıktı. Türkiye’ye karşı bir ekonomik saldırı var. Türkiye’nin kendine ait bir anayasası olsun, Türkiye Suriye konumuna düşsün istediler. Burada hedef Türkiye. Çok basit bir operasyon var.”

‘Terör olaylarını unuttuk’

Türkiye’de siyasal istikrarsızlığın olmadığını kaydeden İçişleri Bakanı, ülkede terör olaylarının unutulduğunu öne sürdü:

Türkiye bugün siyasal istikrarı nasıl sağlıyor? Milliyetçi Hareket Partisi’yle AK Parti’nin işbirliğiyle. Tartışılmayacak bir siyasi üstünlük var, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi var ve Türkiye’de siyasal istikrarsızlık yok. Terörden bir şey yapılabiliyor mu? Unuttuk terör olaylarını. Her gün bir bombanın patladığı, her gün insanların… İstanbul’da kapanmayı göze alan alışveriş merkezleri vardı. Türkiye dönem dönem böyle saldırılar altında kalmıştır. Özne ben değilim. Ben olaya şahsi olarak soruyorsanız, olaya tamamen fotoğrafını görüp, eski Türkiye’nin son kalıntılarını süpürmeye geldiği andan itibaren devreye girdiler.”

‘Tecavüzden dolayı karakola götürüldü’

Süleyman Soylu, Peker’in bir kıza tecavüz ettiğini, Peker’in karakola götürüldüğünü ve orada her şeyin kapandığını ifade etti:

Özel Harp Dairesi ne zaman kuruldu Türkiye’de? Parasını kim verdi? Bunu kim söyledi? Rahmetli Ecevit, böyleymiş sonra öğrendim dedi. Bugünün işi mi? Erhan Tuncel, Hrant Dink cinayetinin azmettircilerinden biri olarak görünmüyor mu? Kim Sedat Peker’e emanet eder? Bu kadar cürümün içerisinde olan bir kişi tecavüz etmiş bir kız, karakola gidip teşhis ediyor, o dosya kapanıyor. İddianın sahibi değilim, belge var. Tecavüzden dolayı karakola götürülüyor, orada her şey kapanıyor. Oradaki iki kişi, biz Bilecik’ten aldık diyor. Silah ruhsatlarını Bilecik’ten aldık diyor. Bilecik’te kim var? Veli Küçük var. Doğru mu? Meselenin hangi iklimde oluştuğunu ifade etmek için anlatıyorum bunu.”

‘Sadece şikayet dilekçesi vermeye gittim’

Program esnasında yayınla ilgili sosyal medya hesabından paylaşımlarda bulunan Sedat Peker, konuyla ilgili şunları söyledi:

Bahsi geçen tecavüz olayı ile ilgili karakola hiçbir zaman gitmedim. Sadece beykoz savcılığına giderek basına bu yanlış bilgiyi veren polislerle ilgili şikayet dilekçesi vermeye gittim. süslü sülü yine yalan söylüyor. Delilleriyle kanıtlamaya hazırım.”

‘Genellemek çok yanlış olur’

Programda Gazeteci İsmail Saymaz, Soylu’ya “Peker 2015’te miting yaptı. Erdoğan ile fotoğrafını koydu. Kimse de ne işi var burda demedi. AKP’nin kanallarında yayın yaptı. Hayırsever, Türk Hakanı ünvanı verildi. AKP’den iltifat gördü. 2013’teki tecavüz davası, mafya olduğu bilinmiyor muydu?” sorusu yöneltti. Soylu ise “Genellemek çok yanlış bir şey olur” dedi.

‘Peker’in korumaya ihtiyacı mı var?’

İsmail Saymaz’ın “Akademisyenlerin kanıyla duş alacağız dedi. Kendisini tebrik etti AK Partililer. CHP lideri Kılıçdaroğlu’na tehdit içeren mektuplar geldi. Ben Feyzi İşbaşaran’ı dövdürttüm dedi. Ben Doğan Grubu’nu bastırttım dedi. Bunu benden milletvekili istedi. Bir CHP’li böyle bir şeyle anılsaydı hakkında işlem yapılmaz mıydı? Bununla ilgili Metin Külünk hakkında işlem yapılmayacak mı?” sorusuna İçişleri Bakanı şöyle yanıt verdi:

Terör örgütlerinde yer alan isimler kendi meşruiyetini oluşturmaya çalışırlar. Sedat Peker’in korumaya ihtiyacı mı var? Ben akademisyenlerin kanıyla duş alacağım demesi AK Parti’nin aleyhine midir? Amacı ne? Birisinin bu lehimize mi, aleyhimize mi? Bunların hepsi AK Parti’nin aleyhine. Bütün bunların tamamı organize suç mensuplarının bir takım yerel zaafiyetlerden yararlanılması sonucu. Rize’deki toplantısına suç duyurusunda bulunuldu.”

‘Yurt dışına çıktığında koruması yanında değildi’

Soylu, Sedat Peker’e koruma verildiğini 2018 yılında öğrendiğini, yurt dışına çıktığında korumasının yanında olmadığını ifade etti:

Ben bunu 2018’in ortalarından sonra öğrendim. Sedat Peker’in bir polis koruması olduğunu. Mesela HDP’nin Eş Başkanı Pervin Buldan’a korumayı ben verdim. Bir provokasyonla karşı karşıya kalmamak için. Sezai Temelli’ye de korumayı ben verdim. Öğrendiğimde ne oldu? Başından ben bu korumayı verir miydim? Vermem. İstihbarat başkanı dedi ki, bir operasyondayız, biraz sabredin ne olursunuz. Yurt dışına çıktığında koruması yanında değildi. Kimin burada bir istismarı varsa, bir imtiyazı, bir kurgusu, bunun hesabı da sorulacak.”

‘Faili meçhul cinayet var mı?’

İçişleri Bakanı, programda kendi dönemlerinde faili meçhul cinayetler olmadığını da ileri sürdü:

Bizim dönemimizde bir Hablemitoğlu, onun dışında bir tane faili meçhul cinayet var mı? Biz terörle mücadele ediyoruz değil mi? 4,5 yıldır bakanlık yapıyorum ben, iç güvenlikle ilgili terörle mücadele meselesi kime ait? Ne olursunuz söyleyin, eğer böyle bir şey varsa, bakın ben boş kağıda imza atmaya hazırım, terörle mücadelede bu başarının altında gayri hukuki, beyaz Toros, faili meçhul cinayetler varsa, getirin boş kağıtlar getirin istifa edeyim.”

Süleyman Soylu, Mehmet Ağar’la ilgili olarak da “Ben bir devlet bürokratının bir sivil siyasi partide aktif siyasette yer almasına karşıyım. Ağar’ın marinada yer alması doğru değil. Ben olsam 48 saat içinde oradan ayrılırım. Bu tip adamlar bu gibi yerlerde bulunsa bunu bir yerlere yormak kolaydır” ifadelerini kullandı.

‘Yargıya başvurdum’

Soylu, 10 bin dolar alan siyasetçi kim sorusuna da şöyle yanıt verdi:

Ben bir siyasetçi dedim partisini söylemedim. Ben işin bir parçasını söyledim. Biraz daha ötesi var. Ben yargıya başvurdum arkadaşlar, yargı beni çağıracak ve diyeceğim ki, bu suç örgütü lideri Bursa’daki şu olayda 18 kişi tutuklandı. Bu suç örgütünün dosyası niçin ayrıldı, neden yakalama emri çıkarmadınız? İstanbul’da 2018’de başlayan bu soruşturma emniyetten 2019 tarihinde gittikten sonra 3 gün sonra suç örgütü elebaşısı yurtdışına çıktı. O tarihten bundan 3 ay öncesine kadar İstanbul Emniyeti bana sorduğunda gereğini yerine getireceğiz dediniz. Ben sadece bu meselenin nasıl olduğunun hukuki izahatini isteyeceğim.”

Süleyman Soylu, Sedat Peker’in kendisine “dönüş biletimdin” demesine yönelik de “Dönüş biletim diyor, böyle bir şey yok” ifadesini kullandı.

Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali 27 Mayıs’ta başlıyor, tema Araftan Çıkmak

Bu yıl 24’üncü kez düzenlenecek Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, 27 Mayıs Perşembe günü başlıyor. Bu yılın teması  teması ‘araftan çıkmak’.

11 Haziran’a kadar sürecek festivalde, 3 Haziran’a kadarki gösterimler çevrim içi olacak. 4-11 Haziran’da sinemaseverlerle buluşacak filmlerin adresi ise Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi ve CerModern Açık Hava Sineması.

Çevrimiçi gösterimler ise 7 Mayıs-3 Haziran tarihlerindeki çevrimiçi gösterimler şu adresten yapılacak.

13 film üç gün gösterimde kalacak

Uçan Süpürge Vakfı tarafından 1998’den beri düzenlenen, Türkiye’nin ilk kadın filmleri festivalinde, dünyaca ünlü kadın yönetmenlerin eserleri tanıtılacak. Programda, kadının çağdaş dünyadaki önemi ve değerini vurgulayan filmler yer alıyor. Bu yıl dünyanın çeşitli bölgelerinden 13 filmin gösterimi yapılacak ve filmler festivalin sitesinde online olarak üç gün gösterimde kalacak.

Sinemadaki kadın emeğinin önemini vurgulamak ve yeni kuşak kadın sinemacıları cesaretlendirmek üzere verilen ödüller, 4 Haziran’da sahiplerini bulacak.

Bu yıl onur ödülleri oyuncu Nur Sürer ve oyuncu-şarkıcı Zuhal Olcay’a, Bilge Olgaç Başarı Ödülleri oyuncu-şarkıcı Ayta Sözeri, oyuncu Demet Evgar, müzisyen Ekin Fil ile Köprüde Buluşmalar Yöneticisi Gülin Üstün’e, Genç Cadı Ödülü ise oyuncu Ahsen Eroğlu’na verilecek.

Filmler, biletler ve geniş bilgi için tıklayın

 

Savcılık, vaaz sırasında ırkçı ifadelerde bulunan Müftü hakkında soruşturma başlattı

Akçakoca Müftüsü Şaban Soytekinoğlu hakkında Sakarya’nın Karasu ilçesinde bir camideki vaazı sırasında sarf ettiği sözler nedeniyle Karasu Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma başlatıldı.

Soytekinoğlu vaazında, “Selanik göçmenlerinin yüzde 90’ı Sabetayist” ifadelerini kullanmıştı.

Vaazdaki açıklamalar

DHA‘da yer alan habere göre, Ramazan Bayramı’nda akrabalarını ziyaret etmek için Karasu’ya gelen Düzce’nin Akçakoca Müftüsü, burada camide verdiği vaaz sırasında Selanik göçmenleriyle ilgili şu sözleri sarf etmişti:

Yüzde 90’ı Selanik göçmeni ve sabetayist. Ne demek sabetayist? Müslümanlığa girmiş gözüken Yahudiler. Aslında Müslüman değil.

Hatta şunu da söyleyeyim İstanbul’da Gezi olaylarında otellerinde barındıran kimlerdi? Yine Yahudilerdi. (Ali Koç’u kastederek) Şu an bir şirketin, bir takımın da başkanı.”

 

Diyanet İşleri Başkanlığı, Soytekinoğlu hakkında soruşturma sonuçlanıncaya kadar tedbiren görevden uzaklaştırılmasına karar vermişti.

Soruşturma başlatıldı

Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığı‘nın talimatıyla Karasu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Akçakoca Müftüsü Şaban Soytekinoğlu hakkında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı.

Düzce Müftülüğü de Şaban Soytekinoğlu hakkında bir açıklama yaparak “Akçakoca İlçe Müftüsünün ‘Selanik göçmenleriyle’ alakalı sarf ettiği sözlerden dolayı soruşturma başlatılmıştır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur” ifadelerini kullandı.

Soruşturma için medyaya yansıyan delillerin toplanmaya başladığı ve Soytekinoğlu’nun da ifadeye çağrıldığı belirtildi.

IPM’de Peter Rosset’le agroekoloji buluşması

İstanbul Politikalar Merkezi (IPM) Kıdemli Araştırmacısı Fikret Adaman’ın girişimiyle başlatılan  Türkiye’de “Gıdanın Politik Ekolojisi” webinar serisinin altıncı buluşması 26 Mayıs Çarşamba günü saat 16.00’da gerçekleşecek.

Webinarda, gıda güvenliği, agroekoloji ve köylü hareketleri üzerine çalışan akademisyen/aktivist Peter Rosset, tarım ve gıda sektörünün ekonomi politiğine dair görüşlerini paylaşacak. Tarım ve gıdada yaşanmakta olan değişimin eleştirel bir değerlendirmesinin ardından agroekolojinin uygulanma pratiklerinin değerlendirileceği toplantıda, agroekolojinin iklim krizi karşısında açtığı pencereler, tarım ve gıda alanında adil ve sürdürülebilir bir patikanın nasıl oluşturulabileceği de tartışılacak.

Gıdanın Politik Ekolojisi webinar serisinde, Türkiye’de gıda sisteminin yapısı ve bu yapının sosyal, ekonomik ve ekolojik etkileri tartışılarak, daha adil ve sürdürülebilir bir gıda sisteminin kurulmasına katkı sunulması hedefleniyor.  Gıda sistemi bağlamında; üretim kaynaklarına erişim, kırsal yaşamdaki sosyo-ekonomik dönüşümler, teknolojik değişimler, ekosistem dinamikleri, tüketim kültürü, tarım ve gıda politikaları gibi çok çeşitli boyutların disiplinerarası ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınması amaçlanıyor.

Gıdanın Politik Ekolojisi – 6
26 Mayıs 2021, 16:00
Peter Rosset: Agroekoloji—Fırsatlar ve Zorluklar”

Konuşmacılar:
Peter Rosset – Meksika Kırsal Değişim Araştırmaları Merkezi
Moderatör: Fikret Adaman

Etkinlik dili İngilizce’dir ve simultane çeviri sağlanacaktır.

Etkinliği izlemek için buraya tıklayın.

Soma maden faciasının yeniden yargılanmasında ikinci duruşma: Reddi hakim talepleri reddedildi

Manisa‘nın Soma ilçesinde 13 Mayıs 2014’te 301 madencinin yaşamını yitirdiği kömür ocağı faciası davasında yeniden yargılanan Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, yönetim kurulu üyesi Haluk Evinç ve mühendisler Efkan Kurt ile Adem Osmanoğlu‘nun yeniden yargılamalarında, ikinci duruşma Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.

İlk yargılamada, mahkeme heyeti, aralarında Can Gürkan’ın da bulunduğu tutuklu 5 sanık için 15 yıldan 22 yıl 6 aya kadar, 9 tutuksuz sanık için de 6 yıldan 10 yıla kadar hapis cezaları vermiş; şirketin patronu Alp Gürkan’ın da aralarında bulunduğu 37 sanık ise beraat etmişti.

Yargıtay 12’nci Ceza Dairesi, ‘olası kastla insan öldürme’ suçundan ceza alan Can Gürkan’ın da aralarında bulunduğu dört sanığın ‘bilinçli taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma’ suçundan cezalandırılmalarını istedi. Bunun üzerine  dava 13 Nisan’da yeniden görülmeye başladı.

310 maden işçisinin yakını ‘Adalet’ sesleriyle yürüdü

Davasının ikinci duruşması öncesi iş cinayetinde hayatını kaybeden 301 madencinin  yakınları, sivil toplum örgütleriyle birlikte ‘Adalet’ taleplerini dile getirerek yürüdü.

Ellerinde döviz ve pankartlarla alana gelen kalabalık, duruşmanın yapılacağı salonun girişinde basın açıklaması yaptı. Açıklamaya CHP Manisa Milletvekilleri Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu, Bekir Başevirgen de katıldı.

Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nin önünde yapılan basın açıklamasında konuşan madenci yakınlarının avukatı Can Atalay, Soma’da adalet sağlanana kadar mücadelelerin devam edeceğini dile getirdi.

Avukat Can Atalay yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

“7 yıldır olanı olduğu gibi görmemek için olmadık dümen çevirdiler. Türkiye’de en ucuz maliyet kalemi işçi canı. Bu düzen böyle gitmek. İşçilerin canını hiçe sayarak sadece cebinizi dolduruyorsunuz. Bu ülkede kimse ekmeğini kazanırken işçilerin öldürülmemesi için mücadele ediyoruz. Suçüstü yakalandılar. Avukat arkadaşlarımızı tutukladılar, arkadaşlarımıza ceza verdiler. Bu davayı takip ettikleri için ceza aldılar. Savcılara tekliflerde bulundular. Duruşma salonunda hakim tehdit etti bunlar…Eylülde karar veren Yargıtay’ı Ocak’ta değiştirdiler. Tezgahın ne kadar, dönen paranın ne kadar büyük olduğuna ve kullanılan paranın ne kadar büyük olduğunu görüyoruz. Bu kanıttır. Ocak ayında dönen dolabı herkes biliyor. Biz dönen bu oyunu bozacağız.”

Duruşmanın yapılacağı salon ve çevresinde geniş güvenlik önlemleri alındı. Salonun çevresi polis barikatlarıyla çevrilirken, bağlı bulunan sokaklar yaya ve araç trafiğine de kapatıldı.

Bugünkü duruşmaya yeniden yargılanan dört kişiden tutuksuz sanık Can Gürkan, SEGBİS ile katıldı. Diğer sanıkların ise ifadeleri bulundukları yerde alındığı için celseye katılmalarına gerek görülmediğine karar verildi. Duruşma öncesi söz alan madenci ailelerin avukatlarından Melike Polat, sanık Can Gürkan’ın ekrana sırtı dönük şekilde oturmasına tepki gösterdi. Bunun üzerine mahkeme başkanı, teknik arıza nedeniyle Gürkan’ın sırtı dönük oturduğunu belirtti.

Bilirkişi raporu istendi

Avukat Polat, sanık Haluk Evinç’in beyanları ve tanıkların ifadelerinden havalandırmayı ters çevirdiğini kabul ettiğine dikkati çekip, bu şekilde kaç kişinin ölümüne neden olduğuna yönelik bilirkişi raporu istediklerini söyledi.

Madencilerin avukatlarından Can Atalay ise bir gazetecinin köşe yazısında bazı bürokratların bu dava için araya girdiğini yazdığını belirtip, “Bu yazı yokmuş gibi mi yapacağız? Bu dava, Türkiye işçi sınıfının hak davasıdır” dedi.

Mahkeme heyeti, avukatların Evinç için bilirkişi raporu alınması ve gazetede çıkan iddiaların araştırılması konusundaki kovuşturmanın genişletilmesi talebini reddetti.

Reddi hakim talebi

Ailelerin avukatı Nergis Tuğba Aslan ise reddi hakim talebinde bulundu. Aslan, “Mahkeme başkanı ve iki üyeyi reddediyoruz. Savcının mütalaası da evlere şenlik. Zaten bozma kararını bire bir kopyalamış. 2 üye sadece sayıyı tamamlamak için orada oturuyor. Haluk Evinç, daha fazla insanın ölümünden ve yaralanmasından sorumludur. Havalandırmanın ters çevrilmesi sebebiyle 23 kişi ölmüş, 100’den fazla işçi de yaralanmıştır. Bunların faillerini araştırmayacak mıyız? Bir gazeteci, Soma davasında araya bürokratların girdiğini iddia ediyor. Eğer bunu değerlendirmiyorsanız bu sizi adaletli olmadığınızı gösterir. Verdiğiniz kararlarla dosyayı hızla ve haziran ayındaki atamalardan önce karara çıkarmaya çalıştığınızın farkındayız. Herkes burada ancak sanıklar yok. Sanıksız yargılama yapıyorsunuz” diye konuştu.

Avukat Mürsel Ünder ise mahkeme başkanına “Sizden adalet beklentimiz hiç yok. En azından göstermelik de olsa usulü uygulayın” diyen Ünder diğer iki heyet üyesine seslenerek, “Size dikta edileni onurunuz ve mesleğiniz için kabul etmeyin. Dosyayı okuduğunuzu, birlikte karar aldığınızı düşünmüyoruz” diye seslendi. 

Avukatların tüm talepleri mahkeme heyetince reddedildi.

2021 için 1 milyon 317 bin yolcu taahhüt edilen Zafer Havalimanı’nı 61 yolcu kullanmış

Afyon – Kütahya bölgesine hizmet etmesi için Yap İşlet Devret (YİD) yöntemiyle yapılan Zafer Havalimanı‘nda 2021 yılı için taahhüt edilen yolcu sayısı 1 milyon 317 bin kişi iken, yılın ilk ayında bu havalimanını toplam 61 yolcunun kullandığı ortaya çıktı.

T24‘ten Mehmet Y. Yılmaz, yapımcı şirket havalimanını 29 yıl 11 ay boyunca işletecek ve her yıl eksik kalan yolcu sayısı kadar parayı Hazine’den tahsil edeceğini yazdı.

Yılmaz’ın yazısının ilgili bölümü şöyle:

Tipik bir örnek olarak Zafer Havalimanı

Afyon – Kütahya bölgesine hizmet etmesi için Yap İşlet Devret (YİD) yöntemiyle yapılan Zafer Havalimanı’nda 2021 yılı için taahhüt edilen yolcu sayısı 1 milyon 317 bin kişi.

Yılın ilk dört ayında bu havalimanından 61 yolcu uçağa binmiş ya da inmiş.

Hadi diyelim ki pandemi nedeniyle insanlar uçağa binmekten korktular, bu yıl onun için yolcu sayısı düşük çıktı.

Bu havalimanına inebilecek normal uçaklar, tek kabinli ise 190 yolcu taşıyabiliyor. Uçakta Business bölümü de var ise bu rakam düşüyor, biz Business bölümünün olmadığını var sayalım.

Bu durumda taahhüt edilen yolcu sayısını taşıyabilmek için yılda 6 bin 931 uçak gerekiyor.

Bu da günde 19 uçak demek. On uçak inecek, dokuz uçak kalkacak ve bütün uçaklarda boş koltuk kalmayacak.

Afyon ve Kütahya’nın toplam nüfusu şu anda 1 milyon 300 bin kişi civarında.

Yani bu iki ilimizde yaşayan her birey, yılda bir kere uçağa binmeli ki havaalanı için verilen yolcu garantisi rakamına ulaşılsın.

Bu havalimanını, yapımcı şirket 29 yıl 11 ay süresince işletecek.

Ve her yıl eksik kalan yolcu sayısı kadar parayı Hazine’den tahsil edecek.

Afyon – Kütahya – Uşak bölgesinde nasıl bir nüfus artışı ve buna bağlı yolcu sayısı artışı hesaplanmış olmalı, düşünebiliyor musunuz?

Bu basit bir memurun hesaplama hatası mıdır, yoksa kamu kaynaklarının iş yapıyoruz görüntüsü altında bazı şirketlere bahşedilmesi mi?

Bu işe onay verip, ihaleyi yapanlar, ilgili bakandan başlayarak bunun hesabını açıklayabilir mi?

Havalimanının temeli atılırken Çevre ve Orman Bakanı olan Veysel Eroğlu, havalimanının yapılmasıyla birlikte “Kütahya, Afyonkarahisar ve Uşak’ın, sadece Türkiye’de değil, dünyada kaplıca turizminin, termal turizmin, sağlık turizminin, kongre turizminin başkenti olacağını” söylemiş.

Aynı şeyi havalimanını hizmete açarken o vakit sıfatı Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan da vurgulamış: Avrupa ülkeleri yapılacak anlaşmalarla kendi vatandaşlarını termal turizmden istifa etmek üzere Türkiye’ye gönderecekler!

Ancak bu kadar yolcuyu yatıracak otel yok, orası ayrı mesele tabii.

Temel atılırken “eski Ulaştırma Bakanı” sıfatıyla Binali Yıldırım“kaynakları israf etmemek için” bu havalimanının iki kentin ortasındaki bir bölgeye yapıldığını anlatmış.

Fıkra gibi!

Bu havalimanı, her şeyiyle Türkiye’de yandaş müteahhit zengin etmenin tipik bir örneği.

Bu özelliğiyle bir üzerine bir belgesel çekilmesini hak ediyor.

Benim merak ettiğim ise havalimanına bol keseden verilen yolcu garantisinden gelen zenginliğin nasıl paylaşıldığı.

Bat tutan parmağını yaladı mı, yoksa yalamakla bitmedi de kavanozu da mı kaldırıp, eve götürdüler?

‘İklim krizi sadece yeni teknolojiyi değil, yeni bir kültür ve siyaseti gerektiriyor’

Peter Sutoris‘in(*) The Guardian‘da yer alan yazısı, Yeşil Gazete tarafından çevrilmiştir

*

Bilim insanlarının Antroposen dediği; insanların doğal çevreyi şekillendiren baskın güç haline geldiği yeni bir jeolojik çağda yaşıyoruz. Pek çok bilim insanı bu yeni dönemi, ikinci dünya savaşı sonrası ekonomik patlamanın ardından, “büyük ivme” olarak tarihlendiriyor. Dünya üzerindeki kontrolümüzün bu hızlı artışı bizi iklim değişikliğinin felakete yol açan uçurumuna getirdi, kitlesel bir yok oluşu tetikledi, gezegenimizin nitrojen döngülerini bozdu ve okyanusları asitlendirdi.

Toplumumuz ise teknolojinin çözüm olduğuna inanmaya başladı. Yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektrik, enerji verimli binalar, elektrikli araçlar ve hidrojen yakıtları, emisyonların azaltılmasında belirleyici bir rol oynayacağını umduğumuz birçok yenilik arasında yer alıyor. Ana akım iklim değişikliği modellerinin çoğu, uygulanmaya çok uzak olmasına rağmen, büyük ölçekli karbon yakalama teknolojisine dayanarak, gelecekte bir dereceye kadar “negatif emisyon”a ulaşılacağını varsayıyor. Ve eğer her şey başarısız olursa, hikaye sürer, Dünya jeomühendislikle yoluna devam eder. 

Ancak bu anlatının sorunu, çevresel bozulmanın nedenlerine değil semptomlara odaklanması. Geleceğe ilişkin umutlarımızı dayandırdığımız teknolojiler beklendiği gibi gerçekleşse ve çok fazla ikincil zarara yol açmasa bile – her ikisi de büyük varsayımlar – zihniyetimizi sabitlemeyecek. Bu, bilim ve teknolojinin değil, kültür ve politikanın krizi. Bu karmaşadan kendimizi yenileyebileceğimize ve geliştirebileceğimize inanmak, gezegen ölçeinde süreçlerle uğramanın kibir değil, alçakgönüllük gerektirdiği yönündeki Antroposen’in temel dersini kaçırmaktır. 

Yerli halklar ne yapması gerektiğini iyi biliyor

Medeniyetimiz, Dünya’yı sömürmemiz gerektiğine dair bir inanç ve sınırlı bir bölge içinde sonsuz büyüme şeklindeki anlamsız bir fikir olan ekstraktivizm tarafından desteklenmekte. Başarı göstergesi olarak maddi varlıklar, tüketim için tüketme dürtüsü ve eylemlerimizin uzun vadeli sonuçlarına karşı körlük, küresel kapitalizm kültürünün bir parçası haline geldi. Yerli halkların bize öğrettiği gibi, bu şeylerde izahtan vareste hiçbir şey yok.

Birçok yerli grup, doğal ortamlarını yakından tanır  ve çoğu zaman sert koşullara rağmen bin yıl boyunca ayakta kalmayı başarmışlardır. Bu ortamların neyi destekleyebileceğinin sınırlarını ve çevreye özen göstermenin aynı zamanda bir öz bakım eylemi olduğunu bilirler. Pasifik adalarında yaşayanlar, aşırı avlanmayı önlemek için okyanusun yasak bölgelerini belirlerken, And Dağları‘nın yüksek rakımlarındaki çiftçiler, mahsullerini yetiştirmek için erozyonu azaltan teraslara güvenirler. Dünyanın geri kalan biyolojik çeşitliliğinin % 80’inin yerli halkların yaşadığı topraklarda bulunması tesadüf değildir .

Gezegenimizle ilişkimizi yeniden kurmak, medeniyetimizin birçok başarısını terk etmek anlamına gelmez. Teknolojik yeniliklerimizden bazıları, çevresel çoklu krizin semptomlarını tedavi etmemize yardımcı olabilir. Ancak nedenleri ele almak, mevcut toplumumuzun üzerine inşa edildiği bazı varsayımlardan vazgeçmek anlamına gelir: Sonsuz büyüme, doğal çevrenin araçsallaştırılması ve türcülük.

Kolektif zihniyeti değiştirmek gerekiyor

Pratikte bu neye benziyor? Bir medeniyetin kolektif zihniyetini değiştirmek, değerlerde bir değişim gerektirir. Çocuklarımızı kibir ve bireysellikten ziyade tevazu ve bağlılık konusunda eğitmek anlamına gelir. Aynı zamanda, tüketimle ilişkimizi değiştirmek, reklamcılık büyüsünü bozmak, üretilen ihtiyaçlar ve statüyle ilgili yeniden düşünmek demektir. Siyasi örgütlenme, ulus devletin ötesinde ve şu anda yaşayan nesillerin yaşam süresinin ötesini gören bir politika için talep yaratmak anlamına geliyor.  Galler, Gelecek Nesillerin Refahı Yasası ile buna çoktan başladı.
Covid-19 salgını, medeniyetimizin ne kadar kırılgan ve miyop olduğunu gösterdi. Teknoloji, aşıların geliştirilmesiyle salgından bir çıkış yolu bulmada büyük bir rol oynamış olsa da, toplumlarımız bizden daha büyük doğa güçleri karşısında felç olurken insanlığın sınırlarını da vurguladı. Kaotik cevabımız ise, teknolojik cesaretin iyi bir siyasi liderliğin yerini alamayacağını gösterdi. Uygarlığımızın tüm başarılarına rağmen derinden kusurlu olduğu gerçeğiyle yüzleşmeliyiz. Bu krizi gerçekten çözmek için kim olduğumuzun yeniden hayal edilmesi gerekecek.

(*) Kalkınma ve çevre antropoloğu, Antroposen için Eğitim kitabının yazarı.

 

Doğa ve Çocuk temalı fotoğraf kupasında oylama başladı

Fotoğraf yoluyla insanlara yeni bakış açıları kazandırmayı amaçlayan PhotoCup’ta, “Doğa ve Çocuk” temalı fotoğraf kupasında oylama başladı.

“Doğa ile Büyü Çocuk” sloganıyla düzenlenen fotoğraf kupası, okul öncesi dönemdeki çocuklara doğa bilincinin kazandırılmasının ve pekiştirilmesinin önemine dikkat çekmeyi hedefliyor. Kupa formatında gerçekleşen yarışmada dileyen herkes, photocup.com internet adresinden ya da PhotoCup’ın mobil uygulamasından fotoğrafları oylayabiliyor.

TAD Preschool Bornova şubesi sponsorluğunda düzenlenen “Doğa ve Çocuk” temalı kupada, birinci olan fotoğraf 15.000 TL, ikinci 10.000 TL, üçüncüler ise 5.000 TL indirim ödülü kazanacak. Ayrıca “en iyi oy veren kişiye 500 TL ödül verilecek.

 

Biyoçeşitliliğin, insanın neden olduğu krizden çıkması milyonlarca yıl alacak

Tatlı su ekosistemlerindeki biyolojik çeşitlilik diğer ekosistemlere göre hatırı sayılır ölçüde yüksektir. Dünya yüzeyinin yalnızca yüzde 1’ini kaplasalar da, bu ekosistemler küresel tür zenginliğinin yaklaşık yüzde 10’unu oluşturur.  Ancak bu ortamlar günümüzde bölgesel tür zenginliği ve bireysel bollukta endişe verici bir düşüşle birlikte büyük bir bozulma yaşıyor.

Bu biyolojik çeşitlilik krizi yaygın olarak, “6’ıncı kitlesel yok oluş” olarak adlandırılan büyük bir yok oluş sürecinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Süreç, bilim insanlarınca çeşitli açılardan, 66 milyon yıl önce Kretase-Paleojen sınırında bir göktaşı çarpmasının neden olduğu 5. kitlesel yok oluşa benzetiliyor. O dönemde küresel olarak tüm türlerin% 76’sının  neslinin tükendiği tahmin ediliyor.

Son 200 yılın fosil ve salyangoz türlerinden veri toplandı

Uluslararası bir evrimsel biyolog, paleontolog ve jeolog grubu, önceki krizi, insan faaliyetleri ve sera gazı emisyonlarının yol açtığı mevcut krizle karşılaştırdı. Tatlı su biyotasına odaklanan bilim insanları, çalışma için son 200 milyon yılı kapsayan 3.387 fosil ve Avrupa’da yaşayan salyangoz türlerinden oluşan bir veri seti topladı; buna göre, türleşme ve yok olma oranlarını tahmin etti.

Communications Earth & Environment‘da yayımlanan çalışmanın sonuçları endişe verici.  Tatlı su ekosistemleri için 5’inci kitlesel yok oluş sırasında yok olma oranı , diğer antik ekosistemlere kıyasla daha yüksek olsa da tahmin edilen gelecekteki yok olma oranlarının gölgesinde kaldı.

Araştırmacılar, tahmin edilen 6’ncı kitlesel yok oluş oranının, dinozorların neslinin tükendiği zamandan üç kat daha yüksek olduğunu buldular. Buna göre, 2120’ye kadar, yaşayan tatlı su türlerinin üçte biri gezegenden kaybolabilir. Geçmişte hiçbir zaman ulaşılmamış, benzeri görülmemiş bir hızla türleri kaybediyoruz.

Türlerin kaybedilmesi, tür topluluklarında değişiklikleri gerektirir ve uzun vadede bu, tüm ekosistemleri etkiler. Çalışmanın baş yazarı Dr. Thomas A. Neubauer yaptığı açıklamada , insan sağlığını, beslenmesini ve tatlı su tedarikini sürdürmek için işleyen tatlı su ortamlarına güveniyoruz, dedi.

5’nci  kitlesel yok oluş jeolojik zaman ölçeklerinde kısa bir olay olmasına rağmen, yok olma oranı yaklaşık beş milyon yıl boyunca yüksek kalmıştı.  Bunu, 12 milyon yıllık daha da uzun bir toparlanma dönemi izledi. Araştırmacılar, dünyanın biyotası üzerindeki etki bugün dursa bile, şu anda ne kadar zamana ihtiyacımız olduğu üzerinde çalışıyor.

Krizin etkileri uzun süre devam edecek

Neubauer, biyolojik çeşitlilik krizinin etkilerinin “uzun bir süre” devam edeceğini söyledi. Yaşanılan harabiyetin tamamı  önceki yok olma dönemlerinden çok daha hızlı gerçekleşiyor ve daha uzun bir iyileşme süresi gerektirecek gibi görünüyor. Neubauer,  “Dünyadaki kısa varlığımıza rağmen, eylemlerimizin etkilerinin milyonlarca yıl daha uzun süreceğini garanti ettik” ifadelerini kullandı.

Geçen yıl yayımlanan Birleşmiş Milletler Raporu, dünya liderlerinin Aichi hedefleri olarak bilinen bir dizi önemli biyoçeşitlilik hedefine ulaşmada başarısız olduklarını göstermişti. Bu hedefler, iklim değişikliği hakkındaki Paris Anlaşması‘na eşdeğer. Şu anda yeni hedefler müzakere ediliyor ve bunun da yıl içinde kararlaştırılması gerekiyor.

TTB ve KESK, İkizdere’ye ziyarette bulundu

Rize İkizdere‘deki Eskencidere Vadisi‘nde açılmak istenen taş ocağına karşı bir ayı aşkın süredir yurttaşların direnişi devam ederken, Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu‘na (KESK) bağlı sendikalar bugün bölgeye gelerek yurttaşları ziyaret etti.

Şantiye alanına giderek durumu gözlemlemek isteyen heyeti, güvenlik görevlileri çalışma alanına almadı.

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı bölgede

Bölgeye ziyarette bulunan isimler arasında, TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Artvin Rize Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Uğur Çıkrıkcı, KESK MYK üyesi İlan Yiğit, Eğitim Sen MYK Üyesi İkram Atabey, Trabzon Eğitim-Sen Şube Başkanı Engin Nur ve Rize Eğitim-Sen Şube Başkanı Ercan Özay da yer aldı.

‘Bu bir yaşam hakkı mücadelesi’

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, bölgeye ziyareti sırasında şu açıklamalarda bulundu:

Buraya geldiğimizde bu doğayı neden korumak gerektiğini görüyoruz. Sadece insanların değil, tüm canlıların yaşam alanlarını korumaya ihtiyacımız var. Hepimizin var olabilmesi, yaşayabilmesi için veriliyor bu mücadele. Yaşam alanlarımız bir bir elimizden alınmaya çalışılıyor. Tüketip yok edip arkalarına bile bakmadan çekip gidiyorlar. Her şeyi para olarak görüyorlar ve burada sizler kalıyorsunuz. O yüzden bu mücadele çok kıymetli, çünkü bu bir yaşama hakkı mücadelesi.”