Ana Sayfa Blog Sayfa 1368

Gölbaşı’ndaki Millet Bahçesi projesine yargı engeli

Ankara 11’inci İdare Mahkemesi, Gölbaşı Özel Çevre Koruma Bölgesi içerisinde Millet Bahçesi yapımına izin veren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın plan değişikliğinin iptaline karar verdi.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, yaptığı açıklamada, “Gölbaşı Özel Çevre Koruma Bölgesi içerisinde bulunan Mogan ve Eymir Gölleri, yaban hayatı, sulak alan özellikleri ile yaşam kaynağıdır, yapılaşmayı ve insan hareketliliğini artıran plan değişikliğini mahkeme iptal etmiştir. Doğal alanlarımızın varlığı ve taşıdığı değerlerin tehdit altında olduğu bir süreçte, yargı tavrını yaşamdan ekolojik bütünlükten yana koymuştur” dedi.

‘Plan değişikliği yapılaşmayı artıracak’

Ankara Gazetecisi’nin aktardığına göre Bakanlık, Millet Bahçesi yapmak için 16 Mart 2020 tarihinde Ankara İli, Gölbaşı İlçesi, Özel Çevre Koruma Bölgesine ait 1/50000 ölçekli Çevre Düzeni Plan (ÇDP) değişikliğine imza atmıştı.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi de plan değişikliğinin iptali istemi ile dava açmıştı. 11. İdare Mahkemesi, Gölbaşı Özel Koruma Bölgesinde yapılaşmaya ve ekolojik bütünlüğün parçalanmasına izin vermeyerek planı iptal etti.

Plan değişikliğinin yapılaşmayı artırıcı nitelik taşıdığı belirtilen mahkeme kararında değişikliğin “Korunması gereken alanların korunmadığı, endemik bitki türleri ve kuşların geçiş güzergahına ilişkin ekolojik değerler hakkında gereği gibi araştırma yapılmadan hazırlandığı, nüfus yoğunluğunu artırıcı şekilde planlama yapıldığı, ayrıca planın dayanağı olan 18 Eylül 2017 tarihli planın iptal edildiği, bu sebeple planın altlığının da kalmadığı anlaşıldığı” gerekçeleriyle iptal edildiği belirtildi.

‘Ekosistemin çökmesine neden olacaktı’

Karakuş Candan, Çevre Düzeni Planı değişikliğinde, Gölbaşı Düzlüğü’nün planda “Millet Bahçesi” olarak belirlendiğine dikkat çekerek “Gölbaşı düzlüğü üç önemli kuş türünün barınma ve beslenme bölgesidir. Bu bölgenin de insan faaliyetleri ile yapılaşmaya açılması gölün tamamen bir havuza dönüşmesine ve zamanla bölgedeki ekosistemin de çökmesine sebep olacaktır. Gölbaşı Düzlüğündeki su rejiminin ve su kalitesinin korunması zorunluluktur” dedi.

Plan değişikliği sınırları içerisinde yer alan bölgelerdeki ekolojik hassasiyetleri dile getiren Karakuş Candan, “Mogan Gölünün batı yakasında Dikkuyruk havuzu bölgesi, yanar döner çiçeği (Sevgi çiçeği) popülasyonu alanları ile hassas alanlar, güneyinde güney sazlıkları ile hassas alanlar ve doğusunda da hassas alanlar bulunmaktadır. Bu alanların bütünü, gölün ekolojik ve doğal değerlerinin sürdürülebilirliği açısından önem arz etmektedir” bilgisini paylaştı. Karakuş Candan konuşmasına şu sözlerle devam etti:

“1/50.000 ölçekli Gölbaşı Çevre Düzeni Plan Değişikliğinde Mogan Gölü’nün doğu ve batı yakalarında Ticaret-Turizm Alanı (TİCT), Ticari Rekreasyon Alanı (TİCR), Rekreasyon Alanı, Bölge Parkı ve Kentsel ve Bölgesel Yeşil ve Spor Alanı, kullanım kararları tanımlanmaktadır. İnsan hareketliliğinden korunması gereken alanlarda, bu çevre düzeni planı doğal olanı katliam planıdır. Mogan ve Eymir Gölleri bebek gibi özenle bakılması gerekirken, hoyratça su kalitesinin ve su rejiminin bozulmasına neden olacak, yaban hayatına zarar verecek, rahatsızlık yaratacak ve ekolojik ilişkileri parçalayacak, bölgenin flora ve faunasını yok edecek bir düzenleme, ‘çevre düzeni planı değil, rant düzeni planıdır’. Bu uygulamalara devam edildikçe, iklim değişikliği krizi ile birlikte, yaşamımız kesintisiz pandemi süreçleriyle karşı karşıya kalacaktır.”

Kadın şefler anlatıyor: Erkek egemen profesyonel mutfağı yıkıp baştan yapma zamanı

Dosya Haber: Nida KARA

*

Mutfak, kadının “cinsiyet tanımlaması çerçevesinde doğallaştırılmış besleme görevi”nden dolayı tarih boyunca ve hala günümüzde de hapsedildiği bir alan. Aynı zamanda aile içi beslenme sistemini bilgisiyle, tecrübesiyle ve örgütlenme ilişkileriyle yönetiyor olması kadına tüm dünyada biçilen misyonlardan. Kadın evindeki mutfağı yöneterek, evde yaşayanlarla bir bağımlılık ilişkisi kurar.

İlknur Karanfil, Radikal için kaleme aldığı yazıda “Yemekteyiz” adlı TV programı üzerinden pişirdiği yemeğin beğenilmediğinde kadınların ve erkeklerin verdiği tepkiyi inceler ve ekler: “Kadınlar iyi yemek yapmayı bilmelidirler, çünkü yüzyıllardır yemek yapma işi ev içinde kadınlara aittir. O yüzden kadınlar için iyi yemek yapıyor olmanın yaşamdaki başarıyla bir ilintisi vardır başta pek önemli görünmese de. Bu yüzden kadınlar her yemekten iyi anlamak zorunda hissederler kendilerini. Bu yüzden bir yemek yarışmasındaki kadınların tavrı da erkeklerden farklı olacaktır. Çünkü gündelik yaşamda onlar her an bu yarışın içindedirler.  Erkeğin iyi yemek yapabilmesi en fazla bir hobi olarak görülür, görev olarak değil”

Söz konusu profesyonel çalışma alanı olan mutfağa geldiğinde Beykent Üniversitesi’den Doç. Dr. İlkay Kanık, durumu şöyle anlatıyor: “Kamusal alanı erkeklerle beraber daha fazla paylaştığı modern zamanlarda profesyonel mutfaklarda kadının yer edinme çabası “mutfak tutsaklığı” tanımlamasında bir kırılma noktası yaratmıştır. Gastronomi bölümlerinde veya yemek okullarında formel eğitim alan kız öğrenciler erkeklerle aynı donanıma sahip bir şekilde iş gücü pazarında benzer taleplerde bulunmaktadırlar. Ama bu alan, yani ev dışındaki ücret karşılığında yemek yapılan alanlar erkeklerin domine ettiği alanlardır.”

Kadın evin mutfağından çıktığında…

Prof. Dr. Düriye Bozok ve Dr. Öğretim Üyesi Müesser Korkmaz, Profesyonel Mutfakta Kadının Yeri ve Sorunları isimli makalesinde ise Druckman’in Why Are There No Great Women Chefs? isimli çalışmasına atıfta bulunuyor: Kadınların mutfaktaki yeteneklerinden kimsenin şüphesi yokken ve bunca yaratıcılıklarına rağmen sorunun ne olduğunu araştıran Druckman, kadının mutfaktaki yerinin sosyoloji, psikoloji ve gastronomi üçgeninde değerlendirilebilecek disiplinlerarası bir konu olduğunu söylüyor.

Peki, kadına toplum tarafından biçilen bu kaftanın profesyonelleştiği ve bir kariyer alanı olduğu endüstriyel mutfakta çalışan kadınların durumu ne? Ailenin mekan bulduğu ‘ev’den çıktığında, mutfakta kadının yeri var mı? Profesyonel anlamda mutfakta çalışan kadınlarla, mutfaktaki kadını konuştuk.

Solmaz Kaya: İşe alımlarda hala erkeklere öncelik veriliyor

Solmaz Kaya yaklaşık 22 yıldır, hem yurtiçinde hem de yurtdışında, birçok işletmede şef olarak çalışmakta. Kendisi aynı zamanda TÜM Anadolu Gastronomi Eğitim Federasyonu ve Uluslararası Mesleki Eğitim Derneği Başkanı. Uzun süredir bu işi yapan bir kadın olarak, mutfağın hala erkeklerin hakimiyetinde olduğu görüşünde. Hakimiyet kurmanın yanı sıra, fiziki ve sözel tacizlerin de yaşandığını belirtiyor.

“Ben kadın olarak çok büyük zorluklar yaşadım. Mesela kıskançlık oluyor. Bir kadın olarak daha iyiyseniz, alaşağı etmeye çalışanlar oluyor. Hiç unutamadığım bir anım var. Yanımda çalışan genç bir kadını meslektaşı taciz ediyor. Tabii kimsenin haberi yok bu durumdan. Ben kızı ağlarken görünce ne olduğunu sordum. Kamera kayıtlarını izledikten sonra olayın ne olduğunu gördüm.”

‘Mutfakta bekar kadınlar isteniyor’

Fakat değişen dünya ve eğitim sisteminden hala bir umudu var. Üniversitelerde açılan bölümler, gastronominin TV programlarıyla beraber daha göz önünde olması gibi sebeplerle kadınların bu sektörde daha fazla yer almaya başladığını belirtiyor. “10 yıl kadar öncesine gittiğimiz zaman, kadınlar mutfakta çok daha az yer alıyordu. Şimdi durum daha farklı. Gastronomiye ilginin artmasıyla beraber, oldukça önemli ölçüde kadınlar da artık yer almakta. Tabii burada kadınların artık her yerde olmasının da payı büyük. Artık çok değerli kadın ustalarımız var bu sektörde.”

Kaya’ya göre, aşılamamış olan sorunlar ve değişmeyen algı da mevcut. Hem federasyon ve dernek başkanı hem de profesyonel bir şef olarak, işe alımlarda hala erkeklere öncelik verildiğine değiniyor. “Daha çok bekar kadınları mutfaklarda istiyorlar, çünkü evliyse ve çocuk varsa kendi hayatına dair de bir sorumluluğu oluyor.”

Solmaz Kaya, yaşanan tüm zorluklara rağmen, kadınların erkek meslektaşlarından daha başarılı olduğu görüşünde.

Nurşen Mangut: Erkek meslektaşlarımızı eğitiyoruz

Nursen Mangut, 40 senedir profesyonel olarak mutfakta çalışıyor. Beş yıldızlı otellerin mutfağında bölüm şefliği yapmış. Emekliliğinin üzerinden beş sene geçmesine rağmen, hala Şile‘deki evinde bulunan küçük atölyesinde, lise düzeyindeki öğrencilere eğitim veriyor. 2010 yılında aşçılık bölümünden mezun olmasının akabinde, üniversite ve lise düzeyindeki gastronomi yarışmalarında jüri üyeliği yapmış.

Mangut da çalışma hayatında erkek meslektaşlarına öncelik verildiğini düşünüyor:

“Birebir ayrımcılıkla karşılaşmamış olsam da ben de mutfakta erkek şeflere öncelik verildiğini düşünüyorum. Çünkü erkeklerin daha güçlü olduğunu düşünen bir kesim var, fakat kadınların daha aktif çalıştığı görmezden geliniyor.”

Nurşen Mangut, kadınların mutfak için çok önemli olan israf ve hijyen gibi konularda da daha duyarlı olduğu görüşünde: “Mutfak şefinin göremediği hataları bile ben görüyordum. Bir kere erkekler israfa daha meyilli. Aynı zamanda kadınların mutfakta daha duyarlı olduklarını düşünüyorum. Hijyen de bu noktalardan birisi. Hatta bana kalırsa, biz mutfakta çalışan erkekleri eğitiyoruz.”

Şu anki gidişattan ise çok memnun değil: “Geçmişten bugüne baktığımda açıkçası çok bir farklılık olduğunu düşünmüyorum”

Baran Başyurt: İş görüşmesinde önce erkeklerin başvurusu dikkate alınıyor 

20 senedir sektörün içerisinde olan Baran Başyurt, hem işletmecilik hem de aşçılık yapmış. Şu anda Beyoğlu‘nda bir restoran sahibi. Uzun yıllar boyunca hem şef hem de aşçı yardımcılığı yaptığı için, o da bu sektörde var olmanın zorluklarına maruz kalmış.

Başyurt, sektördeki cinsiyetçi bakış açısının aslında hayatın her alanında olduğunu belirtiyor: “Bütün sektörlerde olduğu gibi bu sektörde de kadın olmak zor. Fakat son yıllarda gastronominin gelişmesi ve buna dair bölümlerin açılmasıyla artık mutfağın yüzü de değişmeye başladı. Önceki mutfak çalışanları alaylı diye tabir ettiğimiz eğitimsiz ve bazen de vasıfsız insanlardan oluşuyordu. Böyle olduğunda da bir kadın olarak aralarında var olmak daha da zor oluyordu. Bazen bir iş arkadaşından ziyade cinsel bir obje olarak görülüyordu kadınlar.”

Başyurt bu algının aslında geçmişe dayandığını ifade ediyor: “Geçmişten beridir endüstriyel mutfak erkeğin tekelinde olan bir alan olduğu için, o zamana ait algıyla süregelen bir durum söz konusu.”

Bunun iş görüşmelerine yansıdığını da belirtiyor: “Örneğin iş görüşmesine gittiğimde, öncesinde erkekler tarafından yapılan başvuruları dikkate alıyorlardı. Eğer deneme yeterince başarılı geçmediyse, benim başvurum değerlendirmeye alınıyordu.”

Melisa Mirza: Yeni nesil kadın aşçılar daha şanslı

2001 doğumlu Melisa Mirza, iki yıldır bir restoranın soğuk bölümünde aşçı olarak çalışıyor. Alanında dört altın, iki gümüş ve bir de birincilik kupası sahibi. Ayrıca Uluslararası Mesleki Eğitim Derneği Ankara Bölge Temsilcisi.

Genç bir aşçı olarak, kadının başarılı olamayacağı tek bir alanında dahi olmadığını ifade ediyor Mirza: “Kadın uzun zamandan beridir hayatın her noktasında var olduğunu kanıtlamış ve her işin altından kalkacağını göstermiş bir durumda. Onun için hem bireysel hem toplumsal yaşamda kadının yapamayacağı hiçbir iş yok.”

“Yeni nesil kadın aşçılar daha aktif şu an, önceki nesillere göre daha şanslı oldukları bir dönemdeler. Bu avantajı daha istikrarlı bir şekilde ileriye taşıyacağımıza inanıyorum diyen Mirza, son dönemdeki TV programlarının buna katkı sağladığı görüşünde:

“TV programlarıyla beraber herkes kariyer anlamında mutfakta kadın elinin olması gerektiğini anlamaya başladı ve katılım oldukça artmakta. Maalesef hala sektörde olduğu gibi, ekibimizde de çok fazla kadın iş arkadaşımız yok. Umarım gelecek dönemde kadının ürünlere kattığı farklı bakış açısına yönelik bilinç daha da yükselir ve sektörü zenginleştirir”

Doç. İlkay Kanık: Bölüm birincileri kız öğrenciler

Birçok mutfak çalışanı kadının ifade ettiği gibi, gastronominin daha duyulur olması ve kadınların daha fazla bu alanda çalışmaya başlamasında, sektörle ilgili akademideki bölümlerin yeri yadsınamaz. Beykent Üniversitesi‘nden Doç. Dr. İlkay Kanık, durumu şöyle özetliyor:

“Üniversitemizde bölüm birincilerimiz genelde kız öğrencilerdir. Bu öğrencilerimiz gastronomi alanında birçok iş kolunda mezun olmadan iş teklifleri alıyor. Burada medyanın etkisini göz önünde bulundurmamız gerekir.

Medya gastro gösteriyi hem içerik üretip hem de insanları bu gösterinin paylaşımcı seyircisi yaparken, aynı zamanda şeflik mesleği de yıldızlaştı. Televizyon programları, son yıllarda erkek egemen mutfak alanına kadınların da cinsiyet ayrımı olmadan dâhil etmesi bir değişimi de beraberinde getirdi. Master Şef gibi yemek yarışması programlarını buna örnek olarak verebiliriz. Ama bu programlarda yine de o alışa geldik eril dilin hakim olduğunu da söylemeden geçmeyeceğim. Kadınların profesyonel mutfaklarda yönetici olarak daha çok  yer almaları mutfağın eril dilini değiştireceğini düşünüyorum.”

Türkiye yiyecek sektöründe kaç kadın kaç erkek çalışan olduğuna dair geniş çaplı ve resmi bir veri henüz yok. 2019 verilerine göre, Amerika Birleşik Devletleri‘nde ise kadın şef ve restoran sahiplerinin oranı yüzde 7’nin altında.

Türkiye’de 62 devlet ve vakıf üniversitesinde  gastronomi ve mutfak sanatları bölümünün olduğunu belirten Doç. Kanık, bu üniversitelerde iki yıllık eğitim veren aşçılık meslek yüksekokulları da eklendiği takdirde, buralardan birçok kalifiye kız öğrencinin mezun olduğunu ve daha fazlasının olacağını ifade ediyor:  “Bu formel eğitimler sayesinde işgücü piyasasında kadın çalışan sayısı gün geçtikçe artacaktır.”

‘Cam tavan sendromu mutfakta da var’

Kanık’a göre, sektördeki kadınların durumunu iyileştirmeye yönelik yapılması gereken birçok şey var:

“Üniversiteler eğitim konusunda nasıl cinsiyet ayrımı yapmadan eşit eğitim vererek iş gücünü yetiştiriyorsa, aynı şekilde işe alınmadan itibaren yapılan ayrımcılık tespit edilmeli ve mücadele edilmeli.  Bir kadın bir erkeğin başvurduğu pozisyon için cinsiyeti nedeniyle erkek çalışanı seçen ve üzerinde fazla düşünmeden bu kararını haklılaştıran işverenin eğitimi de şart.

Kız öğrencilerimden biliyorum, onları yıldırmak için sürekli bedensel olarak işleri yapıp yapamayacakları, örneğin ağır şeyleri kaldırıp kaldıramayacaklarını ispat etmek zorunda bırakılıyorlar. Kadınlar erkeklerin egemen olduğu ücretli işlerde fiziksel uygunluk yargılamasıyla sıklıkla karşılaşılıyor. Kadınların çocuk yaptıklarında işi bırakacakları bu yüzden onların evlerinde yemek yapmalarının daha uygun olacağı da sıklıkla dile getiriliyor.  Kadınların maruz kaldığı ‘cam tavan sendromu’- yönetici yapılmalarının önündeki engeller-  kaldırılmalı. Bir kadının bir mutfağı yönetmesindeki tek engel zihinsel ayrımcılıktır.”

Deniz Orhun: Bize duvarları çatlak bir ev kalmış, yıkıp baştan yapmamız gerek

Türkiye’nin ilk ve tek kadın Master Şef ünvanına sahip Deniz Orhun‘u birçok kişi yaptığı televizyon programlarıyla hatırlıyor. Orhun, birçok mesleki tecrübenin ardından Amerika’da  National Louis University – Kendall College‘da pastacılık ve fırıncılık eğitimi almış. 2008 yılından beri kurucusu, sahibi ve şefi olduğu Klemantin Açık Mutfak ve Pasta Evi’yle çalışmalarına Türkiye – Amerika hattında devam ederken 2013 yılından itibaren de Klemantin Yapım olarak da yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendiği yemek programlarını sunuyor. Üniversitelerin gastronomi bölümlerini danışmanlıklarıyla desteklemeye, bilimsel, popüler yazılarını ulusal ve uluslararası dergilerde paylaşmaya da devam ediyor.

Orhun, kadın mutfak çalışanı olmayı en yalın haliyle şöyle tanımlıyor:

“Kadın olduğunuzda hayat iki kez zorlaşıyor. Hem kadın olmanın getirdiği bir eşitsizlik ve hayat zorluğu hem de gastronomi sektöründeki erkek baskınlığı… İş mi yapacaksınız yoksa dediğinizi mi kabul ettirmeye çalışacaksınız? Bu iki zorluktan dolayı kişiliğiniz bile ortama göre değişiyor.”

‘Başarılarımızı görüp utanacaklar’

Mutfağın “askeriye” gibi bir yer olduğuna; hiyerarşi ve disiplinin önemine vurgu yapan Orhun kadın şef alışılmadık bir durum olduğu için, en azından başlarda zor anlar yaşadıklarına değiniyor. “Çok şükür o günleri yaşamıyorum artık, ama unutmadım. Ne kadar çok tüm gün çalışsanız, mutfakta olsanız ve yorgun olsanız da, akşam eve geldiğinizde evin ‘hanımısınız’ ve evin mutfağında sizi bekleyen görevleriniz var. Sektörde kadın-erkek çalışanların performansları arasında fark yok. Sadece narin olma ve isteksizlik söz konusu olabiliyor. Bazen fiziksel gücü ön planda tutuyorlar ancak bu durum ancak ekipman şartları iyi olmayan imalathaneler için geçerli olabilir.”

Orhun, diğer yorumcuların aksine, televizyon programlarının ve akademide son yıllarda açılan bölümlerin duruma çok da katkısı olmadığı görüşünde:

“Akademi ve TV programlarının kadın çalışanlara henüz bir etkisi yok. Çünkü akademideki hocalarımızın %90’ı başka disiplinlerden geldiler. Sahadan değiller ve bir çoğunun şef eğitimi, deneyimi yok. Bu nedenle saha ile birlikte işbirliği halinde ilerlemek gerekli ancak ego çatışması yaşanıyor.  Sahada “Șef” olarak çalışan değerli meslektaşlar, üniversite ve akademi mezunlarının eğitimlerini beğenmiyor. Akademi de ünvan almış değerli hocalarımız da sahada çalışan şeflerden öğrencisinin ona gösterdiği gibi saygı göstermesini bekliyor.”

Geçmişten bugüne bakıldığında, mutfaktaki cinsiyet eşitliği durumunu toplumla paralel değerlendiren Orhun son olarak şunları anlatıyor:

“Tarihte 1950‘lerde 60’larda kadın erkek eşitliği nasılsa, sektördeki seyri de aynı şekilde gidiyor. Sadece daha fazla okuyor ve duyuyoruz, bu nedenle farkındalık oluyor ve arttı diyoruz. Elbette sadece erkeklerin gittiği bir aşçı okulu yok artık. Bir çok üniversite var, ama sektörde çalışan üniversite eğitimi almış kadın aşçı sayısı bir elin parmağını geçmez. Genel olarak Türkiye’de kadın şeflere karşı bakış açısı olumsuz, ancak bu durum 1970’lerde sürücülük yapan kadınlara karşı da böyleydi. Şoförlük konusunda beceriksiz olarak görülüyorlardı. Şimdilerde kadın taksi şoförleri büyük şehirlerde bulunuyor. Eskiden satranç oynayan ya da maraton koşan kadın neredeyse yoktu. Şimdi ise var. Bu sektörde de aynı şeyler yaşanacaktır.  Belki biraz zaman alacak ama kadın aşçılarımızın sayısı artacaktır, bu mesleği kadına yakıştıramayanlar, kadınların başarısını görerek utanacaktır.”

Çin’de sel felaketi: Can kaybı 33’e yükseldi

Çin‘in Hınan eyaletinde şiddetli yağışların yol açtığı sel felaketinde yaşamını yitirenlerin sayısı 33’e yükseldi. Kayıp ihbarı yapılan sekiz kişi için ise arama kurtarma çalışmaları devam ediyor.

Hınan bölge meteoroloji bürosu, Hınan’ın kuzeyindeki dört şehir için alarm seviyesini en yüksek seviyeye çıkardı.

Eyalette 73 bin kişi evini terk etmek zorunda kaldı. Sel felaketinden, 1 milyon 200 binden fazla kişinin etkilendiği ifade edildi.

46 nehir taştı

Hınan’ın başkenti Cıngcou yerel yönetiminden yapılan yazılı açıklamada, selin kontrol altına alınmasının çok zor olduğu belirtilerek, felaketin seviyesi “olağanüstü yüksek” olarak tanımlandı.

Yağışlar nedeniyle birçok bölgede elektrik ve su kesintisi ile ulaşımda aksamaların yaşandığı Hınan’da, 46 nehir taştı.

https://www.youtube.com/watch?v=XtVxu1QYSDY

Son 1000 yılın en büyük yağışı

Kurtarma çalışmalarının önümüzdeki günlerde de devam etmesiyle can kayıplarının artması bekleniyor. The Guardian’ın aktardığına göre Çin medyası, yağışları “son 1000 yılda görülmemiş” olarak nitelendirdi.

Sosyal medyada yayınlanan videolar, yüzlerce arabanın ana caddelerde yüzdüğü ve insan kalabalığının birbirlerini yollardan ve su basmış binalardan kurtarmak için insan zincirleri oluşturduğu selin ciddiyetini gösterdi.

 

Xinhua’nın haberine göre, 9 bin hektardan fazla tarım alanına zarar veren sel ve su baskınlarının ülke ekonomisine maliyeti 11,3 milyon dolar oldu.

Ölümlerin çoğu metroda yaşandı

Teyit edilen ölümlerin en az 12’sinin meydana geldiği düşünülen metro sisteminde, tüneller, platformlar ve vagonlarda su seviyesi bel hizasına kadar çıktı.

Hayatta kalmayı başaran yolculardan biri sosyal medyada “Su göğsüme ulaştı. Gerçekten korktum, ama en korkunç şey su değil, vagonda azalan hava kaynağıydı” ifadelerini kullandı.

Çin’in yağışlı mevsiminde sel sık görülüyor. Ancak Çin’in hızlı kentleşmesi ve küresel iklim krizi nedeniyle yağışların etkileri on yıllar boyunca daha da kötüleşti.

Bu yaz Çin’in birçok yerinde aşırı hava olayları meydana geldi. Sichuan eyaletindeki yüz binlerce sakin, bu ay sel ve toprak kaymaları nedeniyle taşınmak zorunda kaldı.

ABD’deki yangınların dumanı kıtayı sardı: New York’ta rekor hava kirliliği

İnsan kaynaklı iklim krizinin etkisiyle yaşanan aşırı sıcak dalgalarının ardından orman yangınlarıyla mücadele eden Amerika Birleşik Devletleri’nde hava kirliliği de rekor seviyelere yükseldi.

New York eyaleti, Peru’daki Lima’yı ve Hindistan’daki Kolkata’yı geride bırakarak dünyanın en kötü hava kalitesine sahip şehirler arasına girdi.

Eşiğin üzerine çıktı

Çarşamba sabahı Manhattan‘da hava kalitesi endeksi 157’ye yükselerek sağlığın tehdit altında olduğu anlamına gelen 100 eşiğinin oldukça üzerine çıktı.

Devlet yetkilileri ise yaptıkları uyarıda hamile kadınların, yaşlıların ve kronik hastalığı bulunan hassas grupların dikkatli olması çağrısında bulundu.

‘Benzeri görülmemiş bir durum’

The Guardian’ın haberine göre Montclair State Üniversitesi’nde yerküre ve çevre çalışmaları profesörü George Pope, New Jersey’deki ofisinin camından Manhattan’ı göremediğini belirtti ve “Puslu bir gün olsa bile hemen hemen her zaman ufuk çizgisini, en azından bir silueti görebilirsiniz. Bu, benzeri görülmemiş bir şey” dedi.

ABD’nin batısında yanan 80’den fazla büyük orman yangınından çıkan duman Philadelphia, Washington DC, Pittsburgh ve Toronto gibi doğu Amerika ve Kanada şehirlerinde de etkili oluyor.

Dumanlar doğuya doğru yayılıyor

Uydu görüntüleri, batıdaki yangınlardan çıkan dumanın Kanada’ya sıçradığını ve doğuya doğru yayıldığını ve Minnesota gibi eyaletleri sağlıksız hava koşullarına sürüklediğini gösteriyor.

Rüzgarlar, PM2.5 olarak bilinen yanan ağaçlardan ve bitki örtüsünden yayılan küçük kurumlu parçacıkları büyük mesafelere kolayca taşıyabiliyor. Bu PM2.5 partikülleri, solunduğunda akciğerlere girebiliyor ve çeşitli sağlık sorunlarına neden olabiliyor.

Ulusal Hava Servisi’nden bir meteorolog olan David Lawrence, “Muazzam miktarda duman üreten çok sayıda yangın görüyoruz. Normalde duman ülkenin doğu kısmına ulaştığında incelir. Ancak bu yangınlardan o kadar çok duman çıkıyor ki duman tabakası hala kalın” dedi.

Lübnan Enerji Bakanlığı: Stoklar tükendi, mazot dağıtımını durduruyoruz

Lübnan Enerji Bakanlığı, tesislerindeki stokun tükenmesinin ardından acil durum ve güvenlik güçlerinin ihtiyaçları dışında mazot dağıtımının durdurulacağını duyurdu.

Enerji Bakanlığına bağlı Petrol Genel Müdürlüğü yaptığı yazılı açıklamada, bayram nedeniyle Trablus ve Zahrani‘deki petrol tesislerinin yerel pazara mazot temin ettiğini söyledi.

Açıklamada, yakıt tedarik edilen sektörler arasında; fırınlar, hastaneler, havalimanı dahil tüm kamu, su ve turizm kurumlarının yer aldığı kaydedildi.

Ek ithalat için yeni kredi yok

Trablus ve Zahrani tesislerinden dağıtılan yakıt miktarının yaklaşık 14 milyon litre olduğu aktarılan açıklamada, ek ithalat için yeni kredi açılamaması nedeniyle stokların büyük bir kısmının tükendiği kaydedildi.

AA’nın aktardığına göre güvenlik güçlerinin stratejik stokun korunması gerektiği vurgulanan açıklamada, acil ve istisnai durumlar için çok sınırlı bir miktar korunarak, mazot dağıtımının durdurulacağı ifade edildi.

Fotoğraf: AA

Yakıtta sıkıntı yaşanıyor

Mazot, hükümet tarafından sağlanan elektrik sıkıntısını gidermek için küçük jeneratörlerden enerji üretiminde kullanılıyor ancak ithalata tahsis edilen dövizin sağlanamaması ülkedeki mazot miktarını sınırlı hale getirdi.

İki ayı aşkın süredir Lübnan’da ithalat için yeterli döviz sağlanamaması nedeniyle hükümet tesislerinden elektrik üretimine tahsis edilen yakıtta ciddi sıkıntı yaşanıyor. Bu da günlük elektrik kesintilerinin yaklaşık 20 saate çıkmasına neden oluyor.

İran ve Irak’ta halk sokakta

Irak ve İran‘da da elektrik kesintileri büyük bir sorun haline gelmiş durumda. İran, ülke içinde elektrik tedarikinde yaşanan sıkıntılar nedeniyle elektrik ihracatına ara verirken Afganistan‘ın Herat vilayetine elektrik tedariki ise tamamen durdurulmuştu.

İran’ın Irak’a yaptığı gaz ve elektrik ihracatını durdurmasıyla Irak’ta günlük 18 saate varan kesintiler yaşanıyordu. 50 dereceye varan sıcaklık ile mücadele ederken suları ve elektrikleri kesilen İran ve Iraklılar ise sokağa çıkarak bu durumu protesto etmişti.

Zonguldak’ta çitlikte yangın: 12 bin hindi yavrusu yaşamını yitirdi

Zonguldak’ın Alaplı ilçesinde bir çiftlikte çıkan yangında 12 bin hindi yavrusu yaşamını yitirdi.

Ortacı köyündeki Taşmanlı Mahallesi’nde yer alan çiftliğin sahibi İbrahim Yener, kurtarılan ve ölen yavruları eline alarak uzun süre gözyaşı döktü.

Çiftlik sahibinin oğlu yaralandı

DHA’nın aktardığına göre olay İbrahim Yener ve oğlu Zekeriya Yener‘in çiftlikte bakım yapmasının ardından gerçekleşti. Bakımdan bir süre sonra dün öğle saatlerinde yangın çıktı.

Alevler kısa sürede büyürken, ihbar üzerine bölgeye itfaiye ekipleri sevk edildi. Bu sırada Zekeriya Yener, alevlerin sıçradığı aracını kurtarmak isterken yaralandı.

Fotoğraf: DHA

Gelen itfaiye ekipleri yangına müdahale ederken, Zekeriya Yener ise ambulansla Alaplı Devlet Hastanesi‘ne kaldırılarak tedaviye alındı.

Bir saatte kontrol altına alınabildi

İbrahim Yener, itfaiye ekiplerinin çalışmasını gözyaşlarıyla izledi. Yangın, yaklaşık bir saatlik çalışmayla kontrol altına alınarak söndürüldü. Ekipler, yavru hindileri kurtarabilmek için büyük çaba harcadı.

Yaklaşık 12 bin yavrunun öldüğü yangında yaklaşık 1 milyon liralık zarar meydana geldiği belirtildi. Yangının çıkış nedenini belirlemek için çalışma başlatıldı.

 

Tarım ve Orman Bakanlığı: 2020 yılında organik tarım yapan çiftçi sayısı 52 bin 590

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer‘in İyi Tarım Uygulamaları ve Organik Tarım Üretimi ile ilgili istatistiki verilerin açıklanması için Tarım ve Orman Bakanlığı‘na verdiği yazılı soru önergesine Bakanlıktan yanıt geldi.

Bakanlık, 2020 yılında organik tarım yapan çiftçi sayısının 52 bin 590 olduğunu ileri sürdü.

İstatistiki veriler

CHP’li Gürer, Bakanlığa “İyi Tarım Uygulaması çerçevesinde, organik tarım ve organik yem üretimi için 2020 yılında kaç çiftçiye destek verilmiştir? 2019 yılına göre 2020 yılında İyi Tarım Uygulaması yapan çiftçi sayısındaki değişiklik ne yöndedir? Organik tarım ve organik yem üretimi yapan çiftçi sayısı kaçtır?” sorularını yöneltti.

Soru önergesine yanıt veren Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, 2020 yılında, 2019 yılı üretim sezonu organik tarım desteğinden 20 bin 400 çiftçinin; iyi tarım uygulamaları desteğinden ise 20 bin 921 çiftçinin yararlandığını ve 2020 yılı üretim sezonu organik tarım-iyi tarım uygulamaları desteklemelerine dair iş ve işlemlerin devam ettiğini kaydetti.

Ayrıca, Pakdemirli “2020 yılında iyi tarım uygulamaları yapan çiftçi sayısı 14 bin 51’dir. 2020 üretim yılı organik tarım yapan çiftçi sayısı 52 bin 590, organik yem bitkisi üretimi yapan çiftçi sayısı ise 7 bin 672’dir” açıklamasında da bulundu.

‘Tarıma daha çok destek ve teşvik sağlanmalı’

Türkiye’ye 30 çeşidin üzerinde ithal GDO’lu yem geldiğine dikkat çeken Gürer, organik yem üretiminin de organik tarım yapan 7 bin 672 çiftçi sayısının da artırılması gerektiğini ifade etti ve şu açıklamaları yaptı:

Ülkemizde ÇKS’ye kayıtlı iki milyon çiftçimiz var. İyi tarım ve organik tarım yapan çiftçi sayısı ise Bakan’ın yanıtında da görüldüğü üzere sınırlı sayıda kalmaktadır. İyi tarım ve organik tarım özendirilmeli ve daha çok alanda daha çok çiftçi ile iyi tarım ve organik tarım yapılmasının yolu açılmalıdır. Organik tarım sağlıklı beslenmenin yoludur. Mutlak surette organik tarıma daha çok destek ve teşvik sağlanmalıdır.”

Birleşik Arap Emirlikleri yapay yağmur üretti

Birleşik Arap Emirlikleri‘nin (BAE) Dubai kentinde Ulusal Meteoroloji Merkezi‘nin yapay yağmur ürettiği açıklandı.

Meteoroloji Merkezi tarafından yayımlanan bir videoda, çalışmanın uygulandığı bölgenin yoğun yağış aldığı ve araçların önlerini görmekte zorlandığı görüldü.

Ülke, dünyanın en kurak 10 ülkesi arasında bulunuyor.

https://www.youtube.com/watch?v=IRbnGy32gz0

Sağanak yağış amaçlanıyor

Çalışmayla, bulutların tetiklenerek sağanak yağışın oluşturulması amaçlanıyor.

Çalışmanın yürütücülerinden Profesör Maarten Ambaum, yapay yağmur teknolojisine ilişkin, “Damlalar birleşip yeterince büyük olduklarında yağmur olarak düşerler” dedi.

“Bulut tohumlama” olarak da bilinen yöntemle, dronelarla verilen elektriğin sonucunda bulutlardaki su damlacıklarının birleşerek yağış oluşturması sağlanıyor.

Yurtbaşı köyündeki hukuksuzluk raporlandı: Şirket ÇED süreci bitmeden çalışmaya başlamış

Haber: Şenol BALI

*

Van Barosu, Gürpınar’da yer alan Yurtbaşı köyündeki meralık alanda açılmak istenen mermer ocağına ilişkin, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Özgürlükçü Hukukçular Derneği’nin (ÖHD) Van şubeleri ile bir rapor hazırladı.

Projeye ilişkin bilgilerin yer aldığı ve mermer ocağının çevreye etkilerinin analiz edildiği raporda, projeye karşı çıktıkları için askeri müdahale ile karşı karşıya kalan köylülerin görüşlerine de yer verildi.

İlk faaliyetine 2004’te başladı

Van Barosu’nun raporunda köyde uzun yıllardır ortak alan veya mera olarak kullanılan alanın mermer işletmesi yapılmak üzere hazine tarafından DİMER MERMER isimli şirkete kiralandığı belirtildi.

Şirketin ilk olarak 2004 yılında ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir’ raporunu aldıktan iki ay kadar kısa bir süre sonra traverten ocağı faaliyetine başladığı belirtilen raporda, “Daha sonra, şirketin kendi beyanlarına göre piyasa şartları ve gerekli izin prosedürlerinin tamamlanamamasından kaynaklı olarak üretim yapılması şirketçe durdurulmuştur” denildi.

ÇED süreci bitmeden çalışma başlattılar

ÇED mevzuatı gereği beş yıl yatırım yapılmaması durumunda tüm izin ve ruhsatlar iptal olduğu için şirketin bölgedeki izinleri de iptal oldu. Bunun üzerine 16 Eylül 2020 tarihinde tekrar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na proje dosyası sunan şirketin başvurusuna 24 Kasım 2020 tarihinde “ÇED Gereklidir” raporu verildi.

Mermer/traverten madenine ait ÇED sürecinin hala devam ettiği belirtilen raporda “Yönetmelik gereği ÇED süreci tamamlanmayan madende şirketçe herhangi bir faaliyet ve işlemin yapılması mümkün değildir” ifadeleri kullanıldı.

‘Solunum enfeksiyonlarına yol açacak’

Projenin olası çevre ve sağlığa etkilerine ilişkin tespitlerin de yer aldığı raporda, “Mermer madeni çıkartılan alanda başta patlatma, tıraşlama, kırma ve taşıma işlemlerinin meydana getirdiği toz bulutu ve bu işlemlerde patlatma aşamasında kullanılan kimyasallar nedeniyle meydana çıkan ağır metaller havada asılı kalması nedeniyle rüzgârın taşıması ile yakın yerleşim yerindeki insan ve hayvanlar üzerinde üst solunum yolu enfeksiyonlarına sebep olabileceği öngörülmüştür” denildi.

Raporda ek olarak “Çevresel anlamda ses, görüntü, gürültü kirliliğine sebep olan bu maden ocağı yer altı yer üstü sularını da etkilemektedir. Asit yağmurları ile toprağa geçen bu ağır metaller ve yüzeyde kalmış ağır metallerin yüzey suları veya yağışlar ile toprağa emilmesi sonucu yer altı su kaynakları başta yerleşim yerinde bulunan köylüler için kullanılamaz hale geldiği gibi yer altı su akışı ile suyun ulaştığı yerlerde de yeraltı sularının kullanılmaz hale gelmesine, insan ve hayvanlar için içilemez bitkiler için de kullanılamaz hale gelmesine neden olmaktadır” tespiti yer aldı.

Raporda şirketin 2004 yılındaki üç aylık çalışmaları sırasında birçok koyun ve küçükbaş hayvanın yaşamını yitirmesinin, projenin çevreye ve sağlığa etkilerine kanıt olduğu belirtildi.

Köylülere bilgilendirme yapılmadı

Uzun süre gündemde kalan müdahale öncesinde köylülere herhangi bir bilgilendirmenin yapılmadığının belirtildiği raporda “Heyetçe yapılan inceleme ve görüşmelerde mahalle halkına öncesinde herhangi bir bilgi verilmeden veya ihtarname gönderilmeden yıkım işlemlerine başlandığı öğrenilmiştir” ifadeleri yer aldı.

26 Mayıs tarihinde mermer ocağının faaliyetlerine başlaması için köyden 300 metre mesafedeki yine köylülere ait 20’ye yakın ahır yıkılmıştı. Yıkıma karşı çıkan köylülerin birçoğu darp edilmiş ve gözaltına alınmış, asker ise havaya ateş açmıştı.

Ancak 2 Haziran 2021 tarihinde Gürpınar Kaymakamlığı ile görüşüldüğü dile getirilen açıklamada “Yapılan görüşmede, söz konusu arazinin hazineye ait olduğu, maden ocağını işletmek isteyen firmanın başvurusu üzerine tahliye süreçlerini başlattıklarını, köy halkına tebligatlar yapıldığını ama köy halkının tebligatları almadıklarını fakat daha sonra ilanen tebligatlar yapıldığını, buna rağmen hazine arazisinin köy halkı tarafından tahliye edilmediği ileri sürülmüştür” bilgisi aktarıldı.

Dört kişi darp edilerek gözaltına alındı

Müdahaleden önce köylülerin yıkımı durdurmak için bireysel ve gelişigüzel olarak bir araya geldiğinin belirtildiği raporda ”Yapılan görüşmelerde ahırları iş makineleriyle yıkılmaya çalışılan köylülerin ilk anda kolluk güçleriyle muhatap olduğu ancak bu kişilerin de darp edilerek yere yatırılarak ters kelepçelenip araçlarda saatlerce gözaltında bekletildiği belirtilmiştir. Olay sırasında 4 köylünün darp edilerek gözaltına alındığı, gözaltına alınan 2 yurttaşın olay yerinde daha sonra salıverildiği ve diğer iki köylünün ilgili Jandarma Karakoluna götürülerek haklarında “Görevli Memura Direnmek” suçlamasıyla işlem yapılıp şüpheli sıfatı ile ifadelerinin alındığı ve ifade işlemlerinin ardından salıverildikleri tespit edilmiştir” denildi.

Asker ve korucular tarafından ateş açıldı

Köylülerce heyete verilen bilgilerde; maden sahası olarak tespit edilen yerin hâkim noktalarında konumlandırılan asker ve korucuların olay yerinde toplanan kitleye dağılmaları yönünde uyarı yapmadan taş ve kaya fırlatmaya başladığı ve akabinde yoğun olarak kitlenin bulunduğu alana gaz/sis bombaları atıldığı ileri sürüldü.

Aynı anda asker ve geçici köy korucuları tarafından havaya gerçek mermilerle sayısı tespit edilemeyecek şekilde yoğun şekilde ateş açıldığı belirtilen raporda “Kitleye doğru atılan gaz fişekleri köylülerden bazılarının kol ve ayaklarına isabet etmiş ve hafif olarak yaralanmaya sebebiyet vermiştir. Olayda köylülere yönelik kötü muamelenin daha çok güvenlik korucuları eliyle yapıldığı ileri sürülmüştür” ifadeleri kullanıldı.

Raporda geçici köy korucuların müdahale esnasında bulunmasına dair ”Görev alanları ihtiyaç doğduğunda, geçici olarak, yetkili makamın (vali veya kaymakamın) onayı ile genişletilebilir veya görev yerleri değiştirilebilir. Ancak olayda yoğun bir şekilde güvenlik korucularının görev yaptıkları mahallelerinden getirtilerek yasanın amacına uygun yetkili makamlarca bir yetkilendirme yapılmadan yasada tanımlanan görevleri dışında toplumsal bir olayda kullanılmaları hem idari hem de adli açıdan da soruşturulmaya muhtaç bir konudur” tespiti yer aldı.

Tarihi geçmiş gaz bombaları kullanılmış

Raporda ayrıca müdahale esnasında kullanılan gaz bombaların neredeyse tamamının son kullanma tarihinin geçtiğine dikkat çekildi. Raporda söz konusu duruma ilişkin şunlar söylendi:

“Olay esnasında kolluk güçlerince kullanıldığı anlaşılan gaz bombalarına ait fişekler üzerinde yapılan incelemede; kullanılan gaz bombalarının tamamının TİP1/A 37/38mm TEK ODACIKLI GAZ FİŞEKLERİ olduğu, üretim tarihlerinin Ekim 2014 ve son kullanım tarihlerinin Ekim 2018 olduğu görülmüştür. Yine gaz bombası fişekleri üzerinde büyük ve okunaklı harflerle “DİKKAT: SON KULLANIM TARİHİNDEN SONRA KULLANILMASI TEHLİKELİDİR” şeklinde uyarı yazılarına yer verildiği görülmüştür. Son kullanım tarihi geçmiş gaz bombası mühimmatının köylülere yönelik olarak yoğun bir şekilde kullanıldığı tespit edilmiştir.”

Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

‘Köyle mesafesi en fazla 200-300 metre’

Yaşanan sürece ilişkin konuşan Van Çev-Der Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kalçık, firmanın hazırladığı raporda köy ve mermer ocağı arasındaki mesafe üç km olarak belirlendiğini ancak bunun gerçeği yansıtmadığını kaydetti ve şunları aktardı:

“Köy iki dağ arasında bir vadide kurulmuş. Köyün ortasında akan bir akarsu var ve Zernek Barajı’nı besliyor. Köydeki insanların ve diğer canlıların köye giriş çıkışları bu vadiden oluyor. Bu yol kapatıldığında tüm canlılar hapsoluyor. Köyün batısı dik bir yamaç, karşısında ise mermer ocağı bulunmakta. Firmanın hazırladığı raporda ocağın köyden 3 km uzakta olduğu belirtilmiş. Kuş bakışı bakıldığında bu mesafe en fazla 200 veya 300 metre. 1960’lı yıllardan beri o alanda ahırlar yapılmakta. Taş Ocağı’na yakın yaklaşık 30 ayrı ahır bulunmakta. Herhangi bir kamulaştırma veya hukuki süreç yapılmadan ansızın iş makinaları ile bu ahırlar yıkılıyor. Köylülerin tüm malzemeleri de içerde kalıyor ve hayvanlar son anda çıkarılıyor.”

 

‘Bir işletmeci için 10 bin can feda edilemez’

Konuşmasının devamında yaşanan durumun hukuki, insani ve ekolojik olarak kabul edilemez olduğunu savunan Kalçık, ”Tabiat tahrip oluyor. Oradaki su ve hava kirlenecek. Yine diğer canlıların yaşam alanları yok ediliyor bu projeyle. Basit bir seçim yapılması lazım. Oradaki canlıların geleceği mi tercih edilecek yoksa bir mermer ocağı mı? Bir işletmeci için on binlerce canlının kurban edilmesi anlaşılır bir durum değil. Hukuki, insani veya ekolojik olarak kabul edilebilir bir şey değil” dedi.

Köyde 10 bine yakın canlının yaşadığını belirten ve bunun bir işletmecinin karı için feda edilmemesi gerektiğini belirten Kalçık, yaşananları vahşi kapitalizmin somut bir örneği olarak nitelendirdi.

‘Savaşta bile bu manzara yok’

Köylülere yapılan müdahaleyi, Rize’nin İkizdere ilçesinde açılmak istenen taş ocağına karşı düzenlenen protestolar üzerinden değerlendiren Kalçık ,”Köyde müthiş bir direniş var ancak müdahale biraz farklı oldu. Mesela İkizdere’de de bir direniş oldu. Orada güvenlik güçleri gidip tedbir alıyor. Ancak Yurtbaşı mahallesinde binlerce mermi kullanıyor. Tarihi geçmiş gaz bombaları kullanıldı. Müdahale esasında bir kadın düşük yapmış, darp edilenler ve gözaltına alınanlar bile oldu. Savaş koşullarında bile bu manzara yok. İnsanların ikamet alanları yıkılamaz. Bizler hem köylülerle dayanışma içerisinde olacağız hem de hukuki süreci devam ettireceğiz” dedi.

Yücel: Yüzyıllık yerleşkemizi terk etmeyeceğiz

Yaşanan sürece ilişkin konuşan Yurtbaşı köyü sakinlerinden Sezai Yücel ise mermer ocağının açılmasının köy için bir son olacağını belirtti. Yücel, açıklamasında ‘’Son yaşanan gelişmelerden sonra köyde şu an sessizlik hakim. İş makinaları ve güvenlik güçleri geri çekildi. Geçtiğimiz hafta şirketin bir yetkilisi köye gelip ocağı yapacaklarını söylemiş. Ama köylüler de kararlı ve geri adım atmayacağız” ifadelerini kullandı.

Kurdukları köy heyetinin resmi kurumlarla görüşmeler gerçekleştirdiğini aktaran Yücel, “Şu an onun sonucunu bekliyoruz biraz da. Bu mermer ocağı kurulursa köyün taşınması gerekecek ama köylüler olarak bizler yüzyıllık yerleşkemizi terk etmeyeceğiz. Bunun dışında çevrede oluşacak sorunları da herkesin hesaplaması lazım’’ dedi.

‘Hayvanlar dışarıda kaldı, önümüz kış’

Köydeki ahırların yıkılmasıyla beraber hayvanların şimdilik dışarda kaldığını belirten Yücel, bunun birkaç ay sonra kışın gelmesiyle kendileri ve hayvanları için bir felaket olacağına ve dışarda kalan hayvanların çalınabilme ihtimaline dikkat çekti ve şunları söyledi:

“Köylülere ait ahırlar yıkıldıktan sonra büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar şimdilik dışarda kalıyor ama önümüz kış. O soğukta hayvanlar telef olur çadırlarda. Bir de dışarda kalan hayvanların çalınma tehlikesi var. Köylüler de bunun için sürekli tedirgin. Hayvanları satmaları daha kötü olur. Çünkü bunun dışında köylülerin yapabilecekleri birşey yok. Bu kurulu düzenin bozulmamasını istiyoruz. Şu an başımıza ne gelecek bilmiyoruz. Tüm Türkiye’ye sesleniyoruz, herkes duyarlılık göstersin ve sesimizi duysun.’’

HDP’li Tayyip Temel konuyu Meclis’e taşıdı

HDP Van Milletvekili Tayyip Temel ise konuyu TBMM gündemine taşıdı. Temel, İçişleri Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yanıtlaması talebiyle soru önergesi verdi.

Mermer ve taş ocaklarında yapılan patlatma, kırma ve eleme, taşıma ve tıraşlama işlemlerinin ekolojiye ciddi zarar verdiğini ve yaşam kalitesini düşürdüğü belirten Temel, İkizdere örneğinde olduğu gibi yurttaşların genel anlamıyla taş ve mermer ocaklarına karşı çıkmalarının hem kendi yaşamlarına hem de ekolojiye sahip çıkma iradesi olarak okunması gerektiğini belirtti.

HDP milletvekili, Yurtbaşı Köyü yaşam alanına mermer sahası açılmasına neden izin verildiğini sordu ve bakanlıktan Türkiye’de kaç adet mermer ve taş ocağı olduğunu, bunlardan kaçının yerleşim alanlarına kurulduğunun açıklamasını istedi.

Kızıldeniz’den Akdeniz’e gelen balık türü sayısı 65’e yükseldi

Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Gökoğlu, küresel ısınma ve Süveyş Kanalı‘nın derinleşmesi sebepleriyle Kızıldeniz‘den Akdeniz‘e gelen balık türü sayısının 65’e yükseldiğini ifade etti.

Prof. Dr. Gökoğlu, göçen balıklardan balon ve aslan balığının da yerel balık türleri üzerinde baskı kurduğunu ve yavrularını avladığını kaydetti.

‘Göç ederek gelen balık türü 65’

DHA‘da yer alan habere göre Prof. Dr. Gökoğlu, Akdeniz’de yaşanan balık göçleriyle ilgili şu açıklamalarda bulundu:

Zehirli olanlar arasında balon balığı dışında aslan balıkları, denizkestanesi türü var. Antalya Körfezi’nde tespit ettiğimiz, göç ederek gelen balık türü 65 oldu. Kızıldeniz’den gelip, sularımızı işgal ettiler ve baskın tür oldular. Hemen dalgaların altında balon balıkları yüzüyor. Sokar balığı, naylon balığı, gümüş balığı, barbunya Antalya Körfezi’nde yerini aldı. Aynı şekilde yine Kızıldeniz göçmeni olan aslan balığı falezlerde yaşamını sürdürüyor.”

Fotoğraf: DHA

‘Rakamsal veriler bunun üstünde de olabilir’

Prof. Dr. Gökoğlu, bu türleri kendilerinin tespit ettiklerini, rakamsal verilerin bu sayının daha da üstünde olabileceğini belirtti:

Son dalışında, mağara balığı olarak bilinen pemperis sürüsünü görüntülediklerini anlatan Prof. Dr. Gökoğlu, “Mağara balığı da Kızıldeniz göçmeni bir balık türü. İki çeşidinin Antalya’da yaşadığını belirledik. Belirlenen bu türlerle birlikte Kızıldeniz’den göçüp bölgeye yerleşen balık türü sayısı 65 oldu. Bu türler bizim tespit ettiklerimiz. Rakamsal veriler bunun üstünde de olabilir.”

‘Besin zincirlerini kırıyor’

Yaşanan balık göçü nedeniyle su altında ahtapotların yok denecek kadar azaldığına vurgu yapan Prof. Dr. Mehmet Gökoğlu, besin zincirinin kırıldığını ifade etti:

Gün geçmiyor ki yeni bir balık türünün bildirimi yapılmasın. Mağara balığı olarak adlandırdığımız pemperisler de bunun göstergesi. Sürü halinde gezip sürü halinde avlanıyorlar. İki türü burada yaşamaya başladı ve ayak uydurdu. Kıyı ekosistemimizdeki baskın türlerin birçoğu Kızıldeniz göçmeni olan türler. Bu türler yerel su altı yaşamını da tehdit ediyor. Özellikle balon balıkları ahtapotları henüz yavruyken avlıyor. Su altında ahtapotlar yok denilecek kadar azaldı. Aslan balıkları da aynı şekilde kayalık bölgeleri ev olarak bilen lagos ve orfozu avlıyor tüketiyor. Onların yaşam alanlarını kısıtlayıp besin zincirlerini kırıyor.”