Ana Sayfa Blog Sayfa 1149

Dersim’deki izinsiz maden araması durduruldu

Dersim‘in Ovacık ilçesinde özel bir maden şirketi tarafından izinsiz olarak başlatılan ancak orman işletme ekiplerince tespit edilen sondaj çalışması, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından durduruldu. İzinsiz çalışmalar hakkında soruşturma başlatıldı.

Sondaj çalışmasının yapıldığı bölgeye giden siyasi parti temsilcileri ve vatandaşların bölgeye geçişine ‘Özel Güvenlik Bölgesi’ gerekçesiyle izin verilmedi. Görüşmeler sonucunda alana girebilen heyet, birçok sondaj açıldığını ancak makinelerin çalışmayı durdurduğunu tespit etti.

Neler yaşandı?

Ovacık ilçesi Otlubahçe köyü civarında özel bir maden şirketi tarafından bakır madeni için kaçak sondaj çalışması başlatılmıştı.

Maden şirketinin iş ve sondaj makinelerini gören köylüler durumu Orman İşletme Müdürlüğü ekiplerine bildirmişti.

Ekipler izinsiz yapılan çalışma ile ilgili tutanak tutarak Ovacık Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette bulundu. Savcılık, izinsiz çalışma yapıldığı gerekçesiyle maden çalışmasını durdurarak, konuyla ilgili adli soruşturma başlattı.

‘Vatandaşların girişine izin verilmedi’

Aralarında birçok siyasi parti ile sivil toplum örgütlerinin temsilcisi ve vatandaşların bulunduğu kalabalık, maden sahasının bulunduğu alana gitmek istedi.

Jandarma tarafından Sarıtosun Köprüsü’nde durdurulan vatandaşların bölgeye geçişine ‘Özel Güvenlik Bölgesi’ gerekçesiyle izin verilmedi. Yapılan görüşmeler sonucunda her kurumdan bir kişinin olduğu heyete izin verildi.

Bölgede inceleme yapan heyet, sondaj için çukurlar açıldığını, iş makinelerinin faaliyetlerini durdurduğunu ve bölgeden uzaklaştırıldığını tespit etti.

‘Fiilen ve hukuken durmuş durumda’

Bölgede heyet adına açıklama yapan avukat Barış Yıldırım, “Burada bir madenci tarafından sondaj çalışmalarının yapıldığını duyar duymaz gerekli idareleri aradık. Başta 6 bin 831 sayılı Orman Kanunu, Çevre Kanunu ve Milli Parklar Kanunu gereğince gerekli idari işlemlerin yapılmasını talep ettik. Bunun üzerine ilgili idare buraya gelerek çalışmayı durdurdu ve tutanak tuttu” dedi.

Yıldırım açıklamasının devamında “Bize ifade ettiklerine göre tutanak Ovacık Cumhuriyet Savcılığı’na intikal ettirildi. Sondaj çalışmaları gördüğünüz gibi fiilen ve hukuken durdurulmuş durumda. Sondaj için getirilen iki iş makinası köyün alt kısmında bulunmakta. Bugün yetkililere makinelerin buradan derhal kaldırılmasını ve ceza kanunu çerçevesinde müsadere edilmesini talep ettik” bilgilerini paylaştı.

‘Doğal mirasımızı savunacağız’

DHA’nın aktardığına göre bölgenin kültürel ve doğal mirasını her koşulda koruyacaklarını belirten Yıldırım, Türkiye’de 46 tane milli park bulunduğunu ve Munzur Vadisi Milli Parkı’nın da önemli parklar arasında yer aldığını söyledi. Yıldırım şöyle konuştu:

“Bu bölgenin tüm akarsuları birleşerek Reşo Deresi’ne, oradan da Munzur’a karışıyor. Burada yapılacak herhangi bir madencilik faaliyeti Munzur Vadisi Milli Parkı’nın ekosisteminin yok olmasına sebebiyet verir. Sadece bununla yetinilmez Munzur Vadisi Milli Parkı’nın temel kaynak değeri Munzur ırmağında yaşayan endemik tür olan Munzur Alası var. Bölgede Bern Sözleşmesi’ne göre korunan yüksek miktarda fauna ve flora var. Ülkemizde neslinin tükenmekte olduğu sanılan Anadolu Parsı’nın bu bölgede yaşadığına dair işaretler var. Bizler bugün Anayasa ve Çevre Kanunu’nun yurttaşlık hakkı ile hukuku çerçevesinde çevremizi koruma hükümlüğümüzü yerine getirmek için kurumlarımız olarak buraya geldik. Şunu net olarak söylemek istiyoruz. Kültürel ve doğal mirasımızı her koşulda savunduk, savunacağız. Bu şekilde yok edilmesine asla ve asla müsamaha göstermeyeceğiz.”

Türkiye’de koronavirüs: Bir günde 24 bin 859 vaka, 193 can kaybı

Sağlık Bakanlığı tarafından paylaşılan Türkiye’deki günlük Covid-19 verilerine göre son 24 saatte 361 bin 5 test yapıldı.

24 bin 856 kişinin testi pozitif çıktı. 193 kişi koronavirüs nedeniyle yaşamını yitirdi. İyileşen Covid-19 hastası sayısı ise 28 bin 935 olarak verildi.

‘Aşınızı zamanında olun’

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca günlük koronavirüs tablosunu şu sözlerle duyurdu:

“Covid-19 salgınının doğrudan halk sağlığını tehdit eden sonuçlarını 20 aydır yaşıyoruz. Salgın bununla kalmıyor, bütün ülkelerde hayatın tüm alanlarını zayıf düşürüyor. Aşı ve tedbir, başta sağlığımız olmak üzere hayat kalitelerimizin savunulması demektir. Aşınızı zamanında olun.”

Son 24 saatte 55 bin 435 doz aşı

23 Kasım saat 09.21 itibariyle Türkiye’de bugüne kadar sadece bir doz aşı olan 56 milyon 67 bin 208, iki doz aşı olan 50 milyon 93 bin 635, üç doz aşı olan ise 11 milyon 935 bin 75 kişi var.

Toplamda 119 milyon 473 bin 872 doz covid-19 aşısı uygulandı. 18 yaş üstü nüfusa göre birinci doz Türkiye ortalaması yüzde 90,33; ikinci doz ortalaması yüzde 80.70 oldu.

 

Portekiz kömür yakmayı sonlandıran dördüncü Avrupa ülkesi oldu

Portekiz’de ülkede kalan son kömürlü termik santrali Pego, planlanandan on gün önce kapandı. Böylece Portekiz, Avrupa’da kömür yakmayı sonlandıran dördüncü ülke oldu.

Ülke, 2017 yılında Bonn’da gerçekleşen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 23’üncü Taraflar Konferansı’nda (COP23) imzaladığı deklarasyon ile 2030 yılına kadar kömürden çıkacağını duyurmuştu.

Avrupa’da şu anda 21 ülke kömürden çıkmış veya kömürden çıkış planına sahip durumda. Belçika, Avusturya ve İsveç ise kömür kullanımını sonlandıran diğer üç Avrupa ülkesi.

‘Güzel bir örnek’

Europe Beyond Coal Kampanya Direktörü Kathrin Gutmann “Portekiz, bir ülke bir kez kömürü bırakmayı taahhüt ettiğinde, aşamalı olarak çıkış hızının kaçınılmaz olarak nasıl hızlandığını gösteren mükemmel bir örnek” ifadelerini kullandı.

Gutmann açıklamasında “Yenilenebilir enerjiye geçişin faydaları o kadar harika ki bir kez başladıktan sonra kömürden mümkün olduğunca çabuk çıkmak mantıklı geliyor” dedi.

‘Biyokütle hatasına düşmemesini sağlamalıyız’

Kömürün korkunç ekonomik maliyetinin ve halkın iklim eylemi için gösterdiği arzunun Avrupa genelinde daha hızlı kömürden çıkışa neden olduğunu belirten kampanya direktörü, “Şimdiki zorluk, kamu hizmetlerinin kömürü ve doğal gazı sürdürülemez biyokütle enerjisi ile değiştirme hatasına düşmemesini sağlamak” dedi.

Pego’nun sahibi Endesa, iklim değişikliğini hızlandıracak ve feci net kesim uygulamalarına katkıda bulunacak bir hareketle 682 MW’lık santrali odun peletlerini yakmak için dönüştürmeyi düşünüyor.

Portekiz merkezli kar amacı gütmeyen ZERO’nun başkanı Francisco Ferreira ise “Kendimizi en büyük sera gazı kaynağımızdan kurtarmak adına Portekiz için çok önemli bir gün. Ancak, bir sonraki en kötü yakıta geçmek için kömürü terk etmek kesinlikle bir cevap değil. Bunun yerine, rüzgar ve güneşteki yenilenebilir enerji kapasitemizi hızla yükseltmeye odaklanılmalıdır” dedi.

 

Düzinelerce akademisyen, fosil yakıt bağları yüzünden Bilim Müzesi’ne tepki gösterdi

Dünya genelinden 40’ın üzerinde akademisyen ve bilim insanı Birleşik Krallık’ta yer alan ve fosil yakıt şirketleriyle kurduğu mali ilişki yüzünden tepki toplayan Bilim Müzesi’ne ithafen bir mektup yayımladı.

Aralarında daha önce müze ile birlikte çalışmış veya çalışmaktan vazgeçmiş bilim insanlarının da bulunduğu isimler müzenin fosil yakıt sponsorluk anlaşmalarından “endişe duyduklarını” ve bir moratoryum ilan edilene kadar müze ile bağlarını kopardıklarını açıkladı.

Petrol ve maden şirketlerinden sponsorluk

Her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan müzenin iklim sergisi için petrol ve doğal gaz devleri Shell, BP ve Equinor ile uluslararası maden şirketi Adani’den sponsorluk alması tepkilere yol açtı.

Shell ile yapılan anlaşma, müzenin petrol şirketinin “iyi niyetine veya itibarına zarar vermemesini” taahhüt eden bir madde içeriyordu.

Bilim Müzesi’nin eski direktörü olan iklim bilimcisi Prof. Chris Rapley ise bu durumu eleştirerek danışma kurulundan istifa etmişti.

Sedat Gündoğdu da teklifi geri çevirmişti

Müze tarafından yapılacak plastiklerle ilgili başka bir sergide de yer alma teklifi alan Çukurova Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve aynı zamanda Mikroplastik Araştırma Grubu’nun kurucusu Doç. Dr. Sedat Gündoğdu da bu durumu öğrendikten sonra müze ile bağlarını koparmaya karar veren bilim insanlarındandı.

Gündoğdu Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Güzel bir fırsattı, kirlettiler” ifadelerini kullanarak müzenin yaptığı anlaşmalardan duyduğu hayal kırıklığını paylaşmıştı.

‘Bu şirketleri meşrulaştırmamalıyız’

Gündoğdu’nun yanı sıra kendisine burada sergi yapma teklifi ileten Strathclyde Üniversitesi’nden Deonie Allen ile Dalhousie Üniversitesi ve Birmingham Üniversitesi‘nden Steve Allen’ın da yer aldığı bilim insanları yayımladıkları mektupta şunları söyledi:

“Bir iklim krizindeyiz ve bilim onları yerde bırakmamız gerektiği konusunda netken, yeni fosil yakıt kaynakları keşfederek ve çıkararak hala emisyonları artıran şirketleri meşrulaştırmak için hiçbir şey yapmamalıyız.”

Mektupta “Birçoğumuzun Bilim Müzesi programını sunan yetenekli ve kararlı personel üyeleriyle mükemmel kişisel ilişkilerimiz var, ancak artık Grubun üst düzey liderliği ve mütevelli heyeti tarafından benimsenen politikalarda suç ortağı olamayız” denildi.

‘Moratoryum ilan edilene kadar hayır’

Bu sebep ile fosil yakıt üreten şirketlerle ortaklıklar konusunda bir moratoryum ilan edilene kadar Bilim Müzesi grubundaki hiçbir kuruluşla çalışmayacaklarını belirten akademisyenler beklenen moratoryum hakkında ise şunları söyledi:

“Bu, mevcut sözleşmeleri sona erdiğinde yenilememeyi veya en azından şirket, Paris 1.5°C hedefine uygun olarak fosil yakıtları aşamalı olarak kullanımdan kaldırmak için güvenilir bir plan gösterene kadar yeni sözleşmeler oluşturmamayı alenen taahhüt etmek anlamına gelir.”

Van Gölü’nde kuraklık: Gölün sınırları yeniden çizilebilir

Küresel iklim değişikliğine bağlı artan sıcaklıklar ve yağışlardaki azalma nedeniyle Van Gölü‘nde yaşanan çekilme, havzadaki canlı popülasyonunu ve ekolojik yaşam alanlarını olumsuz etkiliyor.

Geçen yıllara oranla sıcaklığın yükselmesine bağlı gelişen aşırı buharlaşma, bölgedeki baraj, akarsu ve su kaynaklarının yanı sıra Van Gölü’nün seviyesinde de büyük düşüş yaşanmasına yol açtı.

İki kilometreye kadar çekilme

Türkiye’nin en büyük gölü olan Van Gölü’nde suyun sığ olduğu noktalarda yer yer 2 kilometreye kadar çekilmesiyle Edremit, Erciş ve Muradiye ilçelerindeki kıyılarda eski iskele, kale ve tarihi kalıntılar ile mikrobiyalitler ortaya çıktı.

Daha önce su altında olan birçok bölge, yaşanan hızlı buharlaşma ve çekilmeden dolayı kara parçasına dönüştü.

‘Seviye farkı artıyor’

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Alaeddinoğlu, AA’ya yaptığı açıklamada yıl içinde göllerdeki seviyenin maksimum ve minimum diye iki farklı periyodla karşılarına çıktığını aktardı. Bu yükselme ve düşme arasındaki dikey farkın uzun yıllar yaklaşık 40 santimetre civarında olduğunu anlatan Alaeddinoğlu şunları söyledi:

“Son 20-30 yıldır bu periyodun rayından çıktığını, farklılaştığını görüyoruz. Her yıl gözlemlenen periyodun artık bir metreyi geçer duruma geldiğini gözlemliyoruz. Yıl içerisindeki seviye farkları gittikçe artmaya başladı. Göldeki çekilme belli dönemlerde üst düzeyde gerçekleşiyor. Gölün eski görüntüleriyle yeni görüntülerini izlediğinizde su altında olan kısımların şimdi kara parçasına dönüştüğünü görebiliyorsunuz. Bu kısımlar, sazlık alanlar ve birçok canlıya ev sahipliği yapan noktalar. Akarsulardaki ve yağıştaki azalmalar sadece göl seviyesindeki düşüşe neden olmuyor. Havzadaki canlı popülasyonunun, ekolojik ve biyolojik yaşam alanının da ortadan kalkmasına yol açıyor.”

‘Belli alanlar göl özelliğini yitirdi’

Havzadaki akarsuların göle döküldüğü yerlerde seviyenin çok düşük olduğunu ifade eden Alaeddinoğlu, bu akarsuların delta oluşturmadığını ancak göl tabanında ciddi oranda dolgu malzemesinin birikmesine neden olduğunu belirtti. Alaeddinoğlu, gelecek dönemlerde gölün belli noktalarında şeklinin değiştiğinin görülebileceğine dikkati çekerek, şöyle konuştu:

“Uydu görüntülerinde artık belli alanlar göl özelliğini kaybettiği, karaya dönüştüğü için belki yeniden bir sınır çizilmesi ihtiyacı ortaya çıkabilir, bu süreç bu şekilde devam ederse. Devam edeceğine ilişkin çok önemli ölçüde bulgu var. İçinde yaşadığımız süreç küresel iklim değişikliğini de etkiliyor, küresel ısınmayı destekliyor ve bu durum havzaya düşen yağış, buharlaşma ve akışa geçen su oranında çok ciddi azalmaya neden oluyor. Bu da göldeki çekilme seviyesini daha da üst düzeye çıkararak olumsuz etkileyecek gibi görünüyor. Gördüğümüz çekilmeye rağmen en şanslısı yine Van Gölü diyebiliriz çünkü Van Gölü bütün yüzey yağışlarının önemli bir kısmını, yer altı sularının da yüzde 30’unu alıyor. Buna rağmen havzadaki çekilmenin boyutu korkutucu. Havzanın gerisindeki kara alanları düşünürseniz, bence orası çok daha sorunlu olarak karşımıza çıkıyor.”

‘Su yönetimine ihtiyaç var’

Toprağın yeteri kadar beslenmemesi nedeniyle bugün mevcut olan içme ve kullanma sularının önemli bir kısmının yakın gelecekte seviye düşmelerine bağlı azalacağına işaret eden Alaeddinoğlu, “Bu azalma havzada su sorununa neden olacak. Bunun önüne geçmek için havzada su yönetimine ihtiyaç var.” dedi.

Alaeddinoğlu, mevcut suyun en verimli şekilde kullanılabilmesi için gerekli adımların atılması gerektiğini bildirerek, “Bütün kentin, paydaşların, halkın tamamının da sürece dahil edileceği su kullanımının büyük ölçüde yönetileceği bir alan yönetimine ihtiyaç var. Aksi takdirde özellikle 2030 ve sonrası için birçok alanın suyla çok zorlu bir imtihanı olacak” ifadelerini kullandı.

TBMM İklim Değişikliği Araştırma Komisyonu’nun raporu yayımlandı

TBMM Küresel İklim Değişikliği Araştırma Komisyonu, dört aylık çalışmanın ardından hazırladığı 729 sayfalık raporunu yayımladı.

Küresel iklim değişikliğinin etkilerinin en aza indirilmesi, kuraklıkla mücadele ve su kaynaklarının verimli kullanılması için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Komisyon’da var olan sorunlar tesit edilerek çözüm önerileri sunuldu.

Ortalama sıcaklık 1-6 derece artacak

Kısa süre içinde Meclis Başkanlığı‘na sunulması beklenen raporda, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün, iklim değişikliğinin gelecekte Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini ortaya koyabilmek amacıyla 2016-2099 dönemi için geliştirdiği küresel iklim projeksiyonlarına da yer verildi:

  • Buna göre, Türkiye genelinde ortalama sıcaklık 2021-2099 döneminde yıllık 1 ila 6 derece artacak. İlerleyen periyotlarda değişim artış yönünde olacak.
  • Yağışlar ise yüzyılın son periyodunda yurt genelinde azalacak. Azalışlar, ilkbaharda yüzde 20-50 aralığına, yaz mevsiminde ise yüzde 60’lara varacak.
  • İklim değişikliği ile sellere yol açan şiddetli yağışlar artacak. Ankara ve İstanbul’un “çok şiddetli yağış” projeksiyonlarına göre; Ankara’da çok şiddetli yağışlı gün sayısı, 2021-2099 döneminde 6-10 gün aralığında artacak, günlük maksimum yağış miktarı ise 800-124 mm’ye kadar yükselecek.
Fotoğraf:AA

Yarı kurak iklim kuşağında

  • İstanbul’da da aynı dönemde çok şiddetli yağışlı gün sayısı 18 ila 25 gün aralığında artarken günlük maksimum yağış miktarı ise 94 ila 125 mm’ye kadar çıkacak.
  • Türkiye geneli 1971-2020 arası kuraklık dağılımına göre, 2008 en kurak, 2009 ise en nemli yıl oldu. Son 50 yılda 16 yıl değişen şiddetlerde nemlilik gözlenirken, 15 yıl değişen şiddetlerde kuraklık görüldü. 1 yıl olağanüstü kurak, 2 yıl çok şiddetli, 2 yıl şiddetli, 8 yıl orta, 2 yıl hafif kuraklık gözlendi.
  • Tahminlere göre, 2021-2098 döneminde kuraklık şiddet yüzdelikleri bir üst kuraklık sınıfına doğru kayma eğilimi gösterecek ve bu bazı bölgelerde daha fazla hissedilecek. Küresel ısınmanın muhtemel etkileri açısından risk grubu ülkeler arasında yer alan Türkiye’de, gelecekte özellikle Akdeniz ve İç Anadolu bölgeleri iklim değişikliğinden daha çok etkilenecek.
  • Türkiye’nin de içinde bulunduğu yarı-kurak ve kurak iklim kuşaklarında, gerekli ve yeterli tedbirler alınmazsa belirli oranlarda kuraklığa bağlı tarımsal ekosistemin bozulabileceği ve gıda güvenliğinin tehlikeye girebileceği öngörülüyor. Doğal dengenin bozulması, bitkisel üretimde ürün kayıplarına yol açmasının yanı sıra hayvancılığın da sekteye uğramasına neden olacak.
Fotoğraf: DHA

Tarımsal üretimde düşüş

  • Bitkisel üretim konusunda yapılan verim çalışmalarına göre, 2050’de Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesinde 5 temel üründe; buğdayda yüzde 7,58, mısırda yüzde 10, ayçiçeğinde yüzde 6,35, pamukta yüzde 2,19 gibi verim azalmaları yaşanacak. 2050-2080 arasında incir üretimi ise yüzde 9 ile 14 oranlarında azalacak.
  • Rapora göre, çölleşme, dünyada kara alanının yüzde 25’i olan 4 milyar hektar alanı, 168 ülkede 1,5 milyar nüfusu doğrudan tehdit ediyor, her yıl 12 milyon hektar tarım arazisi bozuluyor. Zirai üretimde gelecek 10 yılda yüzde 2 azalma beklenirken, her yıl 5,2 milyon hektar orman arazisi azalıyor.
  • Savaşlardan sonra en büyük göç, çölleşmeden kaynaklanırken, bu nedenle son 20 yılda 10 milyon kişinin göç etti. İklim değişikliğine neden olan karbon emisyonlarının yüzde 25’i ise arazi tahribatından kaynaklanıyor.

Erozyon ve çölleşme riski

  • Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla söz konusu problemlerden en fazla etkilenecek ülkeler arasında yer alıyor. Dünya Çölleşme Tehlikesi Haritası’nda, başta Orta Anadolu olmak üzere Türkiye’nin önemli bir bölümü “çölleşme konusunda hassas” olarak gösterildi. Bununla birlikte Türkiye’nin yüzde 65’i kurak ve yarı kurak özelliklere sahip. Halen orman alanlarının yüzde 4,17’si, tarım alanlarının yüzde 38,71’i, meraların yüzde 53,66’sı ve diğer alanlarda yüzde 3,46’sı orta ve şiddetli ölçekte erozyona maruz kaldı.
  • Türkiye topraklarının yüzde 86’sının erozyon tehdidi altında olması, erozyonu çölleşmenin en önemli nedeni yapıyor. İklimsel verilere göre, Iğdır Ovası, Konya Ovası ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi, kuraklık ve çölleşmeye en hassas bölgeler olarak öne çıkıyor.
  • Türkiye’de gerçek çöl bulunmamasına karşın topraklarının üçte ikisine yakın bölümü kurak-yarı kurak alanlardan oluşuyor. Bununla birlikte son yıllarda gözlenen iklim değişimlerine bağlı olarak kurak alanlarda, İç Anadolu’nun batısına doğru genişleme gözleniyor.
  • Çölleşmeye açık yarı kurak alanlara sahip risk bölgeleri ise Konya Ovası’ndan Doğu Akdeniz’e doğru bir yayılma gösteriyor. Türkiye ölçeğinde yapılan bir çalışmada, 30 yıllık iki periyot (1950-1980 ve 1981-2010) karşılaştırıldığında ülkede yarı kurak alanların yaklaşık yüzde 14 arttığı belirlendi.

‘Su kanununa ihtiyaç var’

Raporda, yasal ve kurumsal düzenleme gerektiren konular 96 ana başlık altında toplandı.

İklim değişikliği sürecinde Türkiye’de su kaynaklarına olan talep ve su kaynakları üzerindeki baskının giderek arttığı ifade edilen raporda, suların korunması ve yönetimine ilişkin genel esas ve usulleri ortaya koyan çerçeve nitelikte bir “su kanunu”na ihtiyaç duyulduğu belirtildi.

‘İklim değişikliği kanunu çıkarılmalı’

Raporda, iklim değişikliğiyle mücadelede sera gazı emisyonlarının azaltılması ve iklim değişikliğine uyum için gerekli hukuki ve kurumsal çerçevenin oluşturulması, teknik ve finansal mekanizmalara ilişkin usul ve esasların belirlenmesi amacıyla kanuni düzenlemeye ihtiyaç duyulduğu, bu kapsamda “iklim değişikliği kanunu” çıkarılması gerektiği vurgulandı.

Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ne 1996’da taraf olan Türkiye’de, biyolojik çeşitliliğin korunmasıyla ilgili bir kanunun bulunmadığı hatırlatılan raporda, uluslararası sözleşmelerden kaynaklı taahhütlerin mevzuatla içselleştirilerek etkin olarak yerine getirilmesinin önemine dikkat çekildi.

Biyolojik çeşitlilik koruma kanunu

Genetik kaynaklara erişim ve fayda paylaşımı ile biyokaçakçılık konularında meri mevzuatta düzenleme bulunmadığı anımsatılan raporda, korunan alan sisteminde eksikliği hissedilen tür ve habitatların korunmasına yönelik boşluğun giderilmesi için kanuni düzenleme yapılması gerektiğine işaret edildi.

Raporda, bu kapsamda “tabiatı ve biyolojik çeşitliliği koruma kanunu” çıkarılması talep edildi.

‘Araştırma Merkezi kurulmalı’

Türkiye’de iklim değişikliği konusunda ilmi araştırmaların yetersiz olduğu vurgulanan raporda, Türkiye’nin şartlarına uygun iklim değişikliği modellerinin geliştirilmesi ve araştırmaların yapılması için Ulusal İklim Değişikliği Araştırma Merkezi’nin kurulması istendi.

Raporda, Türkiye’de suyun yüzde 77’sinin sulamalarda kullanılması nedeniyle ülke genelinde “damla sulama seferberliği” başlatılması önerildi.

Anız yangını, çevre kirliliği ve arazi tahribatı gibi olaylarda kurumsal müdahalelerin en kısa zamanda yapılmasının önemine işaret edilen raporda, fahri trafik müfettişliği gibi “fahri çevre müfettişliği” sistemi oluşturulması teklif edildi.

Fotoğraf: DHA

Yeni sulama sistemleri

Raporda, su kaynaklarının azalma eğilimine girdiği bir süreçte, yeni sulama işletmelerinin devreye alınmasıyla mevcut su kaynaklarının gelecekte yetersiz kalacağının düşünüldüğü ifade edilerek, küçük ve orta ölçekli tarla sahibi çiftçilerin, sulama suyu ihtiyaçlarının karşılanması için “çiftlik rezervuarları” kurarak alternatif su kaynakları geliştirmeye yönlendirilmesi tavsiyesinde bulunuldu.

Tarlalarda, yağmur ve kardan gelecek yüzey suları ile dolabilecek bu küçük kapasiteli rezervuarların yaygınlaştırılması önerilen raporda, bu rezervuarlardan temin edilecek sularla, düşük basınçla çalışabilen, az su tüketen ve asgari buharlaşma kaybı oluşturan damla sulama sistemi ile tarlaların sulanabileceği belirtildi.

Binalarda ısı yalıtımı seferberliği

Raporda, iklim değişikliğine yönelik atılan adımların kimseyi geride bırakmadan ve adil yönetilmesi için “ulusal adil geçiş mekanizması” kurulması teklifine yer verildi.

Binalarda ısı tecridi yapılması için seferberlik başlatılması gerektiğine dikkat çekilen raporda yer alan bazı öneriler şöyle:

  •  İklim değişikliğinin etkilerine karşı 2050’ye kadar ‘iklim dirençli toplum olma’ hedefi koyulmalı.
  • 11. Kalkınma Planı, düşük karbonlu ve iklim dirençli hedefiyle hazırlanmalı.
  • Elektrikli araç kullanımı teşvik edilmeli.
  • Kargo taşımacılığında çevre dostu araçlar (bisiklet, elektrikli araçlar) yaygınlaştırılmalı.
  • Şehirlerde yol kenarlarına park etmenin yarattığı trafik sıkışıklığından kaynaklı emisyon artışı yaşandığı için yol kenarlarına araç parkı kısıtlanmalı, otopark problemi çözülmeli.
  • Yeşil OSB sertifika sisteminin uygulamasına yönelik teknik ve idari çalışmalar yürütülmeli.

Çim yerine çalılar

  • Elektrik üretiminde kömür kullanımının ne zamana kadar devam ettirileceğine ve ne zaman bitirileceğine dair politika belirlenmeli.
  • Şehirlerde çim yerine az su tüketen çalılar ekilmeli.
  • Türkiye’ye muhtemel iklim göçü senaryoları araştırılmalı, bu kapsamda riskler belirlenmeli ve gerekli politikalar düzenlenmeli.
  • Çiftçilerin tarlada ölçülü ve kontrollü su kullanımını zorunlu hale getirecek şekilde hukuki düzenleme yapılmalı.

Tarlalara sayaç

  • Tarla içinde tüketilen suyun miktarının, metreküp bazında ölçümü için sayaç kullanımı zorunlu olmalı, sayaç ile ölçülen su fiyatlandırılmalı.
  • Ön ödemeli sayaç sistemine (kartlı sayaç sistemi) geçilmeli. Sulamaya başlamadan önce su parasını yatıran çiftçi aldığı kadar suyu kullanmalı.
  • 2060’a kadar Türkiye’nin toplam sektörel su ihtiyacı, 73 milyar metreküp (sulama suyu 57 milyar metreküp, içme-kullanma ve sanayi suyu 16 milyar metreküp) olacağı için bu miktardaki suyun, bu sürede temin edilebilmesi amacıyla gerekli tedbirler alınmalı.
  • Tasarruflu su tüketimi konusunda eğitim verilmeli. Örneğin eller sabunladıktan sonra, dişler fırçalanırken, tıraş olurken musluğun kapalı tutulmasına azami özen gösterilmeli. Çamaşır ve bulaşık makineleri dolu ya da doluya yakın çalıştırılmalı.

Yağmur suyu depolama

  • Klozetler, su tasarrufu açısından çift su hazneli tasarlanmalı.
  • Yeşil alanların sulanması için, evlerin çatılarından ve satıhtan gelen yağış suları, sarnıçlarda toplanarak kullanıma sunulmalı.
  • Yeni yapılacak binaların mimari projelerinde, özellikle villa veya az katlı konutların çatı ve teraslarına düşecek yağmur sularını, dairelerin tuvalet sifonlarına aktaracak şekilde biriktirme tankları tasarlanmalı.
  • Dere yatakları üzerinde ve taşkın alanlarında tomruk ve ağaç deposu ile marangozhane gibi yerlerin yapılmasına izin verilmemeli, bu alanlarda daha önceden yapılan tesisler, taşkın alanı dışına çıkarılmalı.

IDEA Raporu: Türkiye, demokrasisi en çok gerileyen ülkeler arasında

Uluslararası Demokrasi ve Seçim Destek Enstitüsü (IDEA), yıllık Küresel Demokrasi Durumu raporunu açıkladı. Yerleşik demokrasilerin tehdit altında olduğuna dikkat çekilen raporda, 2020’de dünyada otoriterliğe doğru kayan ülkelerin sayısının arttığı belirtildi.

Dünyada her zamankinden daha fazla demokratik erozyon meydana geldiği ve demokratik gerileme yaşayan ülkelerin sayısının hiç olmadığı kadar yüksek seyrettiği belirtilen raporda, aralarında Türkiye ve Rusya‘nın da bulunduğu 20 ülke hibrit (melez) rejim; Çin, Suudi Arabistan, Etiyopya ve İran‘ın aralarında bulunduğu 47 ülke de otoriter rejim olarak tanımlandı.

Türkiye ‘melez’ ülke

Türkiye’yi 2010-20 yıllarında demokrasisi en çok gerileyen ülkelerden biri olarak değerlendirildiği raporda, dünya nüfusunun yüzde 70’inin şu anda ya demokratik olmayan rejimlerde ya da demokratik olarak geride kalan ülkelerde yaşadığı kaydedildi.

Hibrit ya da melez rejim kavramı otoriter rejimden demokratik rejime geçişini tamamlamamış siyasi rejimler için kullanılıyor.

Stockholm merkezli hükümetler arası bir kuruluş olan İDEA’nın raporunda uluslararası güçlerin çekilmesinin ardından ağustos ayında Taliban tarafından ele geçirilen Afganistan, bu yılın en kötü örneği olurken, Myanmar‘da yaşanan 1 Şubat darbesi kırılgan demokrasinin çöküşü olarak değerlendirildi.

Macaristan, Polonya, Slovenya ve Sırbistan, demokraside en büyük gerilemelerin yaşandığı Avrupa ülkeleri olarak kayda geçtiği raporda, ‘Covid-19 salgınının hükümetlerin otoriter davranışlarında bir artışa yol açtığı’ ancak ‘otoriter rejimlerin salgınla mücadelede daha iyi olduğuna dair hiçbir kanıt bulunamadığı’ görüşüne yer verildi.

ABD demokrasisinde gerileme

ABD’yi de ilk kez demokrasinin gerilediği ülkeler arasında sayan enstitü, raporunda eski Başkan Donald Trump’ın 2020’de yapılan başkanlık seçimlerinin meşruiyetini sorgulamasının demokrasi açısından dönüm noktası olduğu vurgulandı.

 

Avrupa’da yeni Covid önlemlerine karşı protestolara gaz ve tazyikli suyla müdahale

Avrupa‘da artan vaka sayılarına karşı alınan yeni Covid-19 önlemleri birçok ülkede protesto edildi.

Belçika‘nın başkenti Brüksel‘de aşısız kişilerin restoran ve diğer kamusal alanlara alınmasını yasaklayan yeni önlemlere karşı pazar günü protesto gösterileri düzenlendi. Polis, etrafa cisimler fırlatan bir grup göstericiye tazyikli su ve göz yaşartıcı gazla müdahale etti. Gösterilere en az 35 bin kişinin katıldığı belirtildi.

On binlerce kişi sokakta

Kısmi kapanma kararı alan Hollanda‘da farklı kentlere yayılarak yapılan gösterilerde beş polis memuru yaralandı, onlarca kişi gözaltına alındı. Bugünden başlayarak  20 günlük bir sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak ve Şubat 2022’den itibaren Covid aşılarının zorunlu hale getiren Avusturya, kamu çalışanlarına aşıyı zorunlu kılan Hırvatistan ve işyerleri, toplu taşıma ve kamusal alanlara giriş için ‘Yeşil Sertifika’ uygulamasına başlayacak İtalya‘da da, çoğunluğunu aşırı sağcıların oluşturduğu binlerce kişi gösteri yaptı.

Hollanda Başbakanı’ndan protestoculara: Şiddete başvuran aptallar

Hollanda Başbakanı Mark Rutte şiddete başvuran tedbir karşıtlarına ‘aptallar’ dedi. Ülkede üç gün süren eylemlerde güvenlik güçleri çevreyi ateşe verip havai fişek atan eylemcilere tazyikli su, köpekler ve atlı polislerle müdahale etmişti. 

Rutte, eylemlerin ‘protesto görüntüsü altındaki saf şiddet’ olduğunu söyledi. Her zaman protesto hakkını savunacağını da sözlerine ekleyen Başbakan Rutte, “Fakat aptalların saf şiddet kullanmasını asla kabul etmeyeceğim” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Avrupa’da artan vaka sayıları nedeniyle “çok endişeli” olduğunu açıklamış; örgütün Avrupa Direktörü Hans Kluge,  acil önlem alınmazsa mart ayına kadar yaklaşık 500 bin kişinin koronavirüs nedeniyle ölebileceği konusunda uyarmıştı. 

Kadıncık Deresi Doğal Sit Alanı ‘kesin korunacak hassas alan’ ilan edildi

Balıkesir ili Burhaniye ve Edremit ilçeleri sınırları içerisinde bulunan Kadıncık Deresi Doğal Sit Alanının koruma statüsü değiştirilerek “kesin korunacak hassas alan” olarak ilan edildi.

Cumhurbaşkanı imzası ile çıkan karar, 19 Kasım tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandı. Ancak bölgedeki yapılaşma baskısına karşı uzun zamandır mücadele eden Edremit Çevre Derneği’nden (EDÇEP) Kubilay Öztürk, “sevinmek için erken” diyor.

‘Kazdağları ekosisteminin denizle buluştuğu yer’

Vaktinde bu bölgelerin sulak alan olduğunu belirten Öztürk, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Burası içerisindeki kuşlarıyla ve yaban hayatıyla birlikte Kazdağları ekosisteminin denizle buluştuğu yerlerdi. Bu özellik 1960’lı yıllardan sonra yazlık konut talebinin artmasıyla bozulmaya başladı. Sulak alanların bir kısmı dolduruldu, üzerlerine konutlar inşa edildi” dedi.

Şu anda ise Dalyan olarak adlandırılan bölge sulak alan, mera ya da mera vasfını yitirmiş mera niteliğinde. Kubilay Öztürk tarafından paylaşılan harita ise olup bitenlerin özeti niteliğinde.

Üç yanı imar riski altında

Turuncu ile çevrili bölüm, Hazine’den Balıkesir Büyükşehir Belediyesi‘ne devredilen 380 dönümü, halen Hazine’ye ait 169 dönümü ve BASKİ‘ye ait 57 dönümü gösteriyor. 380 dönüm arazi şu anda Meclis İmar Komisyonu‘nda görüşülüyor. Öztürk, “Meclis kabul ederse imar değişikliği ve satış kararı alınıp paraya çevrilmek isteniyor” diyor.

Kırmızı ile çevrili bölüm, Hazine’den Edremit Tarıma Dayalı İhtisas Organize Sanayi Bölgesi’ne aktarılan 640 dönüm. Şu anda moloz, balçık, kalorifer atığı, çöp vb. diye ayırmaksızın vahşi yöntemlerle oraya “dolgu” yapılıyor. İleride seralar kurulacağı ve çiçek üretimi yapılacağı belirtiliyor.

Sarı ile çevrili 620 dönümlük bölüm ise özel mülkiyete ait arazi. Üzerinde “Enginkent” isimli bir konut projesi yapılmak isteniyor.

‘Çevrecilerin gönlü olsun kararı’

Resmi Gazete’de yayımlanan ve kesin korunacak hassas alan ilan edilen bölge ise Edremit’ten Burhaniye’ye giden sahil yolunun dar bir şeridini ve Kadıncık Deresi’nin denize döküldüğü küçük bir alanı kapsıyor.

Öztürk bu kararın kendilerine “Madem siz çevreciler sulak alan peşindesiniz, alın size gönlünüzü yapacak kadar sulak alan” denmesi anlamına geldiğini söylüyor.

‘İnsanlar denize girmeyecek mi?’

Ancak Öztürk’e göre karar, kendi içerisinde yeni çelişkiler ve sorular da doğuruyor. Enginkent’in yapılması için Edremit Belediyesi’nden ruhsat alındığını hatırlatan Öztürk şu soruyu yöneltti:

“Önü sit alanı ilan edildi. Sitedeki insanlar nerede denize girecekler? Hadi girdiler orası balçık denize girilmez. Orada düzenleme yapılmayacak mı?”

‘OSB’de dolguya devam edilecek mi?’

OSB yapılmak istenen alanın Sit kararı dışında bırakıldığını belirten Öztürk, “Çiçek ve bitki üretimi yapılacak bu alanda, yeniden vahşi bir dolguya mı şahit olacağız şimdi?” diye sordu.

Öztürk, ek olarak “Edremit Kaymakamlığı’nın yazısı üzerine bu alanın dolgusuna son verdiğini söyleyen Balıkesir B. Belediyesi ne yapacak bundan sonra?” sorusunu yöneltti.

Doğal Yaşam Parkı isteniyor

En çok endişelendikleri konulardan biri ise Doğal Yaşam Parkı ilan edilmesini istedikleri kamu arazilerinin sonunun ne olacağı. Edremit çayının denize döküldüğü yerin kuzeyindeki Altınkum ile dere arasında kalan dört hazine arazisi var.

Belediye Meclisi’nin bu hazine arazilerinin satmasını engellemeye çalıştıklarını belirten Öztürk, “Doğal Yaşam Parkı önergemiz, bu karar bekleniyor denilerek Balıkesir B. Belediye Meclisi’nde komisyon kararı doğrultusunda ve acele edilerek ilgili daireye iade edilmişti. Oysa karar o tarafı kapsamıyor bile. Ne olacak şimdi, o kararın gerekçesi kalmadı ki ortada?” sorusunu sordu.

Kamuoyuna destek çağrısı

Önümüzdeki perşembe günü Belediye Meclisi’nin toplanacağını ifade eden Öztürk, bu toplantı sırasında arazilerin satışının onaylanma ihtimaline karşı kamuoyundan destek beklediklerini söyledi.

Öztürk, “Biz Dalyan’ın bir tarafı için AKP’li belediye ile uğraşırken diğer tarafta da CHP’li belediye ile uğraşıyoruz” tepkisini gösterdi.

Son kamu arazileri

Bu bölgenin deprem bölgesi olduğunu hatırlatan Öztürk, “Binalar çok da sağlıklı değil. Önce doldurma zemin üzerine iki katlı yapılar yapılmış daha sonra beşe kadar çıkmış. 4,7 büyüklüğündeki depremde o konutlar insanların mezarlığı olacak” uyarısını yaptı.

Doğal Yaşam Parkı yapılmak istenen arazinin son kamu arazileri olduğunu belirten Öztürk, “Halk, sivrisinek yatağı diye bakıyor. Halbuki bu sulak alanın dereyle bağlantısını koparmasınlar, göçmen kuşlar burada gelip konaklasın istiyoruz. Gerekirse etrafını çevirsinler, kuş gözlem yerleri, yürüyüş yolları yapılsın. Ama son arazi de imara kurban gitmesin” dedi.

Afganistan’da kadınlar TV ekranlarından da siliniyor

Afganistan‘da, geçen ağustos ayında yönetimi ele geçiren Taliban, kadınların yer aldığı film ve dizilerin televizyonda gösterimini yasakladı. Ekrana çıkan kadın gazetecilere ise başörtüsü zorunluluğu getirildi.

Taliban İyiliğe Davet ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, ülkedeki tüm televizyon kanallarına uyulması gereken yeni kuralların gönderildiği belirtildi. Yeni kurallara göre televizyon kanallarında kadın sunucuların İslami hicaba riayet etmesi isteniyor.

Kadın oyuncuların yer aldığı dizi ve tiyatro sahneleri ile İslami ilke ve Afgan yasalarına aykırı tüm film ve dizilerin de yayınlanmaması talep edildi. Peygamberler ve sahabelerin rolünün yer aldığı drama ve dizileri yayınlamanın yasak olduğu belirtilen açıklamada, ülkede hâlâ bazı televizyon kanallarının İslam ilkeleri ve Afgan geleneklerine aykırı programlar yayınladığı öne sürüldü.

Medyada sadece birkaç kadın kaldı

Taliban, iktidarda olduğu 1990’larda da Afganistan’da televizyon yayınını tamamen yasaklamıştı. Taliban’ın ayrılmasından sonra, son 20 yıl içerisinde ülke genelinde 300’den fazla televizyon, radyo ve gazete yayına başlamıştı.

Afganistan Özgür Gazeteciler Derneği’ne göre, Taliban’ın 15 Ağustos’ta başkent Kabil‘i ele geçirmesinin ardından mali sorunlar ve kısıtlamalar nedeniyle yaklaşık 200 basın kuruluşu faaliyetlerini durdurdu. BBC Türkçe’nin haberine göre Taliban, kadın gazetecilere ve sunuculara kamera karşısına geçtiklerinde başörtüsü takma zorunluluğu getirdi.

Taliban’ın ülkenin kontrolünü ele almasından önce medya çalışanlarının yüzde 30’undan fazlasını kadınlar oluştururken şu an ise sadece birkaç kadın gazeteci çalışmalarını sürdürüyor.

Örgüt, 15 Ağustos’ta Kabil’i de ele geçirerek ülkede yönetimi ele geçirmesinin ardından kadınların eğitim başta olmak üzere birçok temel hakkında kısıtlamaya gitmiş; kadınların okuması ya da iş sahibi olmasına engel olmayacaklarını öne sürmelerine rağmen, daha sonra kamu sağlığı çalışanı olmayan tüm kadınlara sokakların güvenliği sağlanana kadar işe gitmemelerini istemişti. Üniversitelerde de kadın ve erkeklerin beraber eğitim görmesi yasaklandı, karma eğitime son verildi