Ana Sayfa Blog Sayfa 1126

BBC’nin 2021 yılındaki en etkili 100 kadın listesinde Elif Şafak ve Sevda Altunoluk yer aldı

BBC‘nin 2021 yılındaki en etkili 100 kadını seçtiği listesinde yazar Elif Şafak ve Türkiye Milli golbol oyuncusu Sevda Altunoluk da yer aldı.

Ayrıca BBC, bu seneki listenin yarısını Afganistanlı kadınlara ayırdı.

“Reset” tuşuna basarak “toplumu, kültürü ve dünyayı tekrar inşa eden” 100 kadının alındığı belirtilen listenin yarısını oluşturan Afganistanlı kadınlar için, güvenliklerini tehlikeye atmamak adına bazılarının isim ve fotoğrafları kullanılmadı.

Elif Şafak ve Sevda Altunoluk’un sözlerine yer verildi

Türkiye Milli golbol oyuncusu Sevda Altunoluk ile ilgili bölümde görme engelli golbol yıldızının iki Paralimpik Oyunları’nda en çok skor üreten oyuncu olduğuna ve dünyanın en iyi golbol oyuncusu olarak görüldüğüne dikkat çekildi.

Türkiye Golbol Milli Takımı, Rio 2016 ve Tokyo 2020 Paralimpik Oyunları’nda altın madalya kazanmıştı.

Altunoluk’un, “Engellilik bir engel olarak değil, kendini ifade etmek için bir fırsat olarak görülmeli” sözlerine de yer verildi.

Listenin Elif Şafak ile ilgili bölümünde ise yazarın kadın ve LGBTİ+ hakları aktivisti olduğuna, kitaplarının da onlarca dile çevrildiği ve birçok ödül kazandığına dikkat çekildi.

Şafak’ın, “Doğu ve Batı’da, her yerde büyük bir yol ayrımındayız. Artık eski dünya yok. Geriye gitmek yerine kimsenin geride bırakılmadığı, daha iyi ve daha adil bir dünya inşa edebiliriz” ifadelerine yer verildi.

Prof. Dr. Zehra Sayers, “BBC 100 Women 2019” listesinde yer alan Türkiye’den ilk kadındı. Listeye ikinci olarak geçen yıl, Türkiye’den Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav girmişti.

BBC İstanbul’da grev kararı asıldı

BBC İstanbul bürosu çalışanlarının bugün yaptığı basın açıklamasında, kurumla anlaşma sağlanamaması durumunda, büro için çalışan gazetecilerin greve çıkacağı duyuruldu. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Gökhan Durmuş, taleplerinin karşılanabilir talepler olduğunu söyledi.

BBC İstanbul bürosu önünde toplanan TGS üyesi BBC çalışanlarına, grevdeki Belediye-İş üyesi Bakırköy Belediyesi işçileri ve Türk-İş’e bağlı sendikalar destek verdi.

Basın açıklamasında konuşan TGS Genel Başkanı Durmuş, işverenin görüşmelerdeki anlaşmaya kapalı tutumunun grevi kaçınılmaz hale getirdiğini söyleyerek, “BBC çalışanlarının ücretlerinin alım güçlerini koruyacak şekilde düzenlenmesini talep ediyoruz. İşveren 2020 yılında enflasyonun çok altında bir zam yaptı. Şimdi ise brüt ücretlere sadece yüzde 14 teklif ediyor. Resmi enflasyonun yüzde 21 olduğu ortamda bu teklifi kabul etmemiz beklenemez” dedi.

‘Taleplerimiz makul’

BBC’nin dünyanın diğer ülkelerinde çalışanlarına sunduğu bazı temel haklardan BBC İstanbul büro çalışanlarının faydalanamadığını söyleyen Durmuş şunları söyledi:

“Taleplerimiz makul ve karşılanabilir taleplerdir. BBC’nin bu talepleri kendisine ek yük yaratmadan karşılaması mümkün. Geçtiğimiz ocak ayından bugüne sterlin Türk lirası karşısında yüzde 80’lik bir değer kazandı. Yani BBC patronunun yüzde 80’lik bir kazancı var. Grev sürecini başlatan bugün BBC patronunun uzlaşmaz tutumudur. Bir an önce BBC çalışanlarının taleplerini karşılayın aksi halde grev yapmaktan kaçınmayacağız.”

İznik Gölü’nün yanına yapılmak istenen tesise, mahkeme kararına rağmen ÇED Gerekli Değil kararı

Olea Armonia Zeytinyağı fabrikası, İznik‘te yerel mahkeme ile Danıştay‘ın iptal kararlarına rağmen ikinci kez ÇED başvurusunda bulundu. Valilik, şirkete ikinci kez ‘ÇED gerekli değildir’ kararı verdi.

Bursa Barosu Çevre Komisyonu Üyesi avukatlar Erol Çiçek ve Sedat Ata ÇED sürecine ilişkin yeniden dava açtı.

İznik Gölü’ne hemen yakına yapımı planlanan ancak hukuki engellere takılan şirkete ÇED gerekip gerekmediğine bakılmaksızın izin verilmiş; Bursa Barosu avukatları tarafından ‘ÇED gerekli değildir’ kararına karşı açılan dava, geçtiğimiz kasım ayında sonuçlanmıştı. Buna göre şirketin ÇED kararı iptal edildi.

Ancak mahkeme kararını gözetmeyen Bursa Valiliği, tesisin başvurusu üzerine yeniden “ÇED gerekli değildir” kararı verdi. Bursa Barosu da yeni süreçle ilgili yeniden iptal davası açtıklarını duyurdu. Mahkeme, verdiği kararda, sulak alana ve genel olarak çevreye verebileceği olumsuz etkilerinin proje alanında incelenmediği, projenin duyarlı yörelere etkisine ilişkin herhangi bir bilimsel veri bulunmadığını gerekçe göstermişti.

Bursa Barosu: Anayasa ihlal edildi

Valiliğin kararına tepki göstereren Bursa Barosu’ndan yapılan açıklamada, “mahkeme kararına rağmen ikinci proje tanıtım dosyası ile 19 Kasım 2021 tarihinde başlayan ÇED süreci, valilikçe verilen 23 Kasım 2021 tarihli ‘ÇED gerekli değildir’ kararıyla, üç gün içinde bir kez daha yatırımcı lehine sonuçlandırıldı” denildi;  “yargı kararlarının yok sayılarak Anayasa’nın ihlal edildiği” kaydedildi.

.Baro avukatları, 30 Kasım 2021 tarihinde, projeye ilişkin yeni dava açtı. “Son davada çok ivedi karar verilerek dava konusu hukuksuzluklar sürecinin sonlandırılmasının beklenildiği” ifade edilen açıklamada, “hukukun bir gün herkese lazım olabileceği” belirtildi.

Pandora Belgeleri: Yeni listede Türkiye’den 131 isim var

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ),  siyasetçiler, iş insanları ve çok sayıda ismin vergi cennetlerine nasıl para aktardığını ortaya çıkaran Pandora Papers (Pandora Belgeleri) araştırmasında yeni belgeleri kamuoyuna açıkladı. ICIJ’in paylaştığı ve 117 ülkeden 600’den fazla gazetecinin katıldığı yeni liste, 31 ülkede faaliyet gösteren 14 hukuk ve finansal danışmanlık firmasından sızan yaklaşık 12 milyon belgeye dayanıyor.

Türkiye’den 131 isim

Yayımlanan yeni listede listede Türkiye‘den offshore şirketlerine para aktaran 131 isim daha yer alıyor. Offshore şirket sahibi olan bu isimlerin 114’ü Alcogal, 17’si ise Fidelity müşterisi.

ICIJ’in veritabanında yayınlanan isimler arasında Rönesans Holding‘in kurucularından Ayşe Ilıcak, Eski Turizm Bakanı Erol Yılmaz Akçal‘ın eşi, kızı ve yeğenleri, Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ahmet Kocabıyık, eski eşi Ayşe Zeynep Kocabıyık, kız kardeşi Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Zeynep Hamedi, dünyanın sayılı zenginlerinden İpek-İnan Kıraç, bir dönem CHP Genel Başkan Yardımcılığı da yapan eski diplomat Onur Öymen‘in oğlu Burak Öymen ve MARS Entertainment Group’un eski ortağı, yapımcı Muzaffer Yıldırım‘ın yanı sıra dikkat çeken başka isimler de var.

2019’da Hexagon Danışmanlık, 2020’de ise Kıraça Holding‘deki hisselerini, “para transferi dolandırıcılığı” ve “kara para aklama” suçları nedeniyle 19 Haziran’da Avusturya’da gözaltına alınan Sezgin Baran Korkmaz‘a devreden Jan Nahum ve eşi Neşe Nahum da listede. Diğer yandan Alarko Turizm Group Başkanı Edip İlkbahar, Eroğlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nurettin Eroğlu, Gantek Teknoloji Yönetim Kurulu Başkanı ve Cook Adaları Türkiye Fahri Konsolosu Ahmet Şefik Öngün, Gülman Group‘un sahibi Kemal Gülman ve Kamhi ailesinden Rıfat, Renee ve Karen Kamhi de bu isimler arasında.

Belgelere göre Jan Nahum ve eşi Neşe Nahum’un Mart 2007’de Alcogal şirketi üzerinden Britanya Virjin Adaları’nda kurduğu Valmoza Limited adlı bir şirketi var. Alarko Turizm Group Başkanı Edip İlkbahar Britanya Virjin Adaları merkezli Wickmar International Ltd, Kamhi’ler Dillingham Finance Limited adlı offshore şirketlerin sahipleri.

Pandora Papers, Türkiye’de bir yandan büyük kamu ihalelerini alıp vergi indirimi ve teşviklerden yararlanırken diğer yandan gelirlerini vergi cennetlerine aktaran şirketlerin varlığına işaret etti.

Cengiz Holding, Rönesans, Demirören de listede

DW Türkçe’nin incelediği belgelerde, Türkiye iş dünyasından Cengiz Holding’in sahibi Mehmet Cengiz, Rönesans Holding Kurucusu Ayşe Ilıcak, Çalık Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalık ve Demirören Holding‘in patronu Yıldırım Demirören‘in eşi Hazan Revna Demirören ile Holding’in yönetim kurulu üyesi kardeşi Fikret Tayfun Demirören’in yanı sıra son dönemin yeni zenginlerinden köklü holding sahiplerine, medyadan spor dünyasına kamuya mal olmuş isimler yer alıyor.

Cumhurbaşkanları, başbakanlar…

Sızdırılan belgeler aralarında Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev‘in ailesi, Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodymyr Zelenskyy, Lübnan Başbakanı Najib Mikati, Kenya Cumhurbaşkanı Uhuru Kenyatta, Ekvador Cumhurbaşkanı Guillermo Lasso MendozaŞili Devlet Başkanı Sebastián Piñera, eski İngiltere eski Başbakanı Tony Blair ve eski Fransa Maliye Bakanı ve Uluslararası Para Fonu Başkanı (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn‘ın olduğu çok sayıda politikacı ve devlet liderinin denizaşırı ilişkilerini de ortaya koydu.

ICIJ, bu bilgileri kamu yararına yayınladığını belirtiyor. Sızdırılan belgelerde bir kişinin veya şirketin adının bulunması, yasa dışı veya uygunsuz davranışlarda bulunduğu anlamına gelmemekle birlikte ICIJ, bu verilerin herkese ücretsiz olarak sağlanmasının, offshore sisteminin neden olduğu zarara ışık tutmaya yardımcı olduğu görüşünde. ICIJ Direktörü Gerard Ryle, “Yolsuzluğa neden olan gizliliktir. Çalışmamız, vergi cennetlerinin, saklayacak bir şeyleri olan insanlar ve şirketler için koruma sağlayabileceğini gösterdi. Bu sistem vergilendirilmesi gereken serveti yetkililerden kaçırmak ya da kirli paranın denetimini perdelemek için var” diyor.

Pandora Papers, 3 Ekim 2021’de yayınlandıktan birkaç saat sonra Pakistan, Meksika, İspanya, Brezilya, Sri Lanka, Avustralya, Panama ve başka yerlerdeki yetkililer, offshore holdinglere soruşturma açma sözü vermişti.  Küresel gözlemciler ise siyasi eylem çağrısında bulundu. Avrupa Parlamentosu ve Malezya, Kolombiya, Ekvador, Brezilya dahil çok sayıda ülkenin parlamentolarında, Pandora Papers bulgularına ilişkin görüşmeler düzenlendi. ABD’li yetkililer de offshore firmaların açılmasına yardımcı olan ve şimdiye kadar müşterilerinin yasa dışı faaliyetlerinden sorumlu tutulmayan aracıları ilgilendiren yeni bir yasa tasarısı oluşturdular.

2022’de yenileri gelecek

Offshore Leaks veritabanına eklenen yeni veriler, Pandora Papers sızıntısında bulunan bilgilerin yalnızca yüzde 4’ünü oluşturuyor. ICIJ, 2022’de Pandora Papers sızıntılarında yer alan diğer offshore hizmet sağlayıcılarla bağlantılı daha fazla veriyi bir araya getirecek.

Eklenen yeni verilerle birlikte, ICIJ’in Offshore Leaks veritabanı, artık beş farklı sızıntıdan kaynaklanan 800 binden fazla offshore kuruluş hakkında önemli bilgiler ve 200’den fazla ülke ve bölgedeki kişi ve şirketlere bağlantılar içeriyor.

NASA’nın astronot adayları arasında Adana İncirlik Üssü doğumlu Deniz Burnham var

ABD uzay ajansı NASA, uluslararası uzay istasyonu başta olmak üzere önümüzdeki dönemde gerçekleştirilecek ay görevlerinde de yer alabilecek olan yeni 10 kişilik astronot adayları sınıfını açıkladı.

Adayların arasında Adana İncirlik Üssü‘nde dünyaya gelen Deniz Burnham da bulunuyor.

12 bin kişi arasından seçildi

Altı erkek ve dört kadından oluşan adaylar, kapsamlı bir tıbbi kontrolden ve çeşitli yetenek, egzersiz testlerinden geçerek 12 bin kişi arasından seçildi.

Adayların suda hayatta kalma egzersizleri yapmaları, NASA’nın T-38 eğitim jetlerini uçurmaları ve uzay yürüyüşü eğitimi alabilmek için dalış sertifikası almaları bekleniyor. Uzay yürüyüşü eğitimi Houston‘daki Johnson Uzay Merkezi‘ndeki dev bir havuzda yapılıyor.

Sınıfta yer alan herkesin astronot olacağının garantisi yok. Adayların eğitimi uygun görülen başarıda tamamlaması gerekiyor.

Astronot olan adaylar Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ) ve aya uçuş hakkı kazansalar da hemen göreve gönderilmiyor. Eğitimleri sürekli devam ederek, becerileri geliştiriliyor.

Umut Yıldız’dan Burnham’ın adaylığıyla ilgili paylaşım

NASA’nın Jet Propulsion Laboratory departmanında görev yapan Umut Yıldız, Twitter üzerinden Deniz Burnham’ın adaylığıyla ilgili şu paylaşımda bulundu:

Bu yılın astronot sınıfı için aday seçimi tamamlandı. Adana İncirlik Üssü doğumlu Deniz, Ocak 2022’de astronot olarak eğitilmek üzere başlayacak. Tebrikler! Bu arada NATO üssünde doğanlar da Adanalı mı sayılıyor?”

Deniz Burnham kimdir?

Kaliforniya’daki Vanden Lisesi’nden mezun olan ve 2007 yılında Kaliforniya Üniversitesi’nde kimya mühendisliği lisans derecesi alan Deniz Burnham, 2017 yılında Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden makine mühendisliği yüksek lisans derecesini aldı.

Kimya ve makine mühendisi olarak uzun bir süre sondaj projeleri başta olmak üzere emisyon azaltma stratejilerinin yöneltildiği enerji sektöründe deneyim elde eden Burnham, ABD Donanması’nda teğmen olarak görev yapıyor.

[Yeşil Gazete Doğu’da-12] Yaprak döker bir yanı, bir yanı bahar bahçe: Mazıdağı

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Mardin’deki ikinci günümüzde Mazıdağı yolundayız. Derik’e doğru, şehir merkezinin yaklaşık 50 km. kuzeybatısında, 1000 metrenin biraz üzerinde bir yükseklikte, adını aldığı dağlar serisinin orta yerindeki düzlükte kurulmuş, neredeyse 90 yıllık bir ilçe Mazıdağ.  Halkın çoğunluğu 49 köy ve 20 mezrada yaşıyor, ağırlıklı geçim kaynağı ise tarım ve hayvancılık.

İlçeyi ziyaret etmeyeceğiz, buraya kurulu biyokütle santralini görmek istiyoruz. Bir de yollarda uğrayabildiğimiz köy ve mezralardaki durumu anlamaya çalışacağız.

Yola çıkınca, önce ters yöndeki Mardinli ekolojist Abdülvahap Irmak’ın sözünü ettiği, Yeşilli- Zeytinli Yolu üzerinde kurulan katı atık tesisine uğramaya karar veriyoruz. 2010 yılında yapımına başlanmış tesisin. Kentin 50 yıllık çöp sorununu çözecek bir proje diye anlatılmış yetkililerce. Dönemin belediye başkanı Beşir Ayanoğlu,  o zaman 4 milyon TL’ye mal olan ve 26 ilçe ve belde belediyesinin yararlanacağı tesis için, “tarihi bir an” demiş. Alanı ağaçlandıracaklarını, bölgeyi yemyeşil yapacaklarını da eklemiş; ancak henüz bir hareket yok.

Atık tesisine vardığımızda küçük kulübede bir görevli var sadece. Ne işçiler ne de bir kamyon… Burada çöplerin bertarafı için nasıl bir yöntem kullandıklarını sorduğumuzda elleriyle çevreyi gösteriyor; “Çoğunu gömüyoruz işte, üzerlerine toprak atıyoruz”. Fotoğraf çekmemizi istemiyor; “Laf ederler” diyor, biz de zorlamak istemiyoruz.

Zeytinli’ye bir de tıbbı atık tesisi yapılıyor. Tabii Cengiz Holding’in işlettiği  Eti Bakır Metal Geri Kazanım ve Entegre Gübre Tesisleri’ni de unutmamak gerek. Tesis yöneticileri, “sıfır atık”la çalıştıklarını, ülkenin çeşitli yerlerinden buraya getirilen endüstriyel ve madencilik atıklarını burada gübre ve metala dönüştererek “ekonomiye ve tarıma kazandırdıklarını” övünerek anlatıyorlar medyaya, ama köylülerin bahsettiği “siyanür havuzları” hep kulağımızda çınlıyor.

Mazıdağı Yolu üzerinde ayrıca AKP’nin gözdelerinden; Nihat Özdemir ve Sezai Bucaksız’a ait Limak Holding’in bir çimento fabrikası da bulunuyor. Burada “cüruf” hammadde olarak kullanılıyor Madencilik faaliyetlerin “atığı” yani, bu nedenle metal küfü olarak da biliniyor, ancak “tehlikeli atık” sınıflamasında değil. Haberlerini yaptığımız cüruf yangınları, bu atıkların akarsu, göl ve yeraltı sularına sızma riskini hatırlıyoruz. Yöre halkı da fabrikanın cüruf kraterinden (volkanı) “korktuklarını” söylüyor.

Bu tesisler “geçerken çat kapı” girilecek yerler değil, o yüzden ayrılıp baştaki rotamıza uyarak Mazıdağı’na doğru devam.

Pestil zamanı

Yol uzun. Sarı-sıcak havada, üzüm bağları, ikincil ürün olarak ekilen sararmış mısır tarlaları ve irili ufaklı küçükbaş hayvan sürüleri arasından, biraz da hiçliğin ortasındaymışız duygusu veren bir tenhalıkta ilerliyoruz. Uzaklarda, dağların arasında köyler, birkaç evlik mezralar var. Geçen yaz bölgede çıkan ve pek kimsenin umursamadığı yangınların izleri hala yer yer kendini belli ediyor; kimsenin yeniden ağaçlandırma, fidanlar dikme peşinde koştuğu yok, öylece yeniden yeşermeye bırakılmışlar.

Biyokütle tesisine varmadan birkaç kilometre önce, yol kenarında küçük bir gölet ve yolun karşısında allı yeşilli bir hareket dikkatimizi çekiyor. Oraya buraya koşuşturan, el sallayan çocuklar öyle güzel ki durmamak mümkün değil. Burası Şanlı Köyü; 10-15 evlik bir yerleşim. Bağbozumundan sonra girişilen üzüm pestili ve pekmez yapımına denk gelmişiz meğer. Bizi neşeli ama başı kalabalık, kadın ağırlıklı bir topluluk karşılayıp pestil yaptıklarını alana götürüyorlar.

Bu sene üzümden yana yüzleri pek gülmemiş. “Kuraklık çok” diyorlar. Çevrelerindeki bütün köylerin üzüm bağlarında da durum aynıymış. Şimdiye dek ürün fazlasını satarak gelir elde ediyorlarmış, ama bu sene üzüm az olduğu için, sadece kendi kışlık ihtiyaçları için pekmez ve pestil yaptıklarını anlatıyorlar.

Belli ki bu iş, kadın işi burada. Genç kızlar ve kadınlar üzümleri ayıklar, büyük kazanlarda kaynatıp incecik hale getirdikleri tabakaları kurumaları için ekim güneşinin altına sererken, ailenin erkekleri de işlere “nezaret ediyor.” Yolun hemen karşısındaki küçük göleti sorduğumuzda, Kürtçe’den başka dil bilmeyen kadınlar bile ellerini göğsüne götürüp “Çok şükür” diyorlar. Hayvanların sulaması için elzem bu minicik göletler, yoksa halleri harap. Bölgedeki pek çok gölet kurumasına rağmen, onlarınkinde hala su var, “Yeraltı sularından besleniyor, ondandır” diyorlar.

Mazıdağı’nda üzüm bağlarının yanı sıra arpa, buğday, mercimek gibi ürünler de yetiştiriliyor. Kuraklık hepsini olumsuz etkilemiş; rekolte çok düşmüş. Köyün erkekleri sadece üzümden değil, diğer ürünlerden yana da bu yıl yeterince gelir elde edemeyeceklerini, onları zor bir kış beklediğini söylüyor.

Nihayet bölgede adını sık sık duyduğumuz Global Yatırım’a ait ‘Mavi Bayrak Doğu Enerji Üretimi’ tesislerine giden yolun başındayız.  Bölgenin adı Kıraç. Ana yoldan ayrılan , tozlu bir alanı geçmemiz gerekiyor biyokütle santraline varmak için. Etrafta çok sayıda çöp, atık var. Yolun hemen başında bir, tesisin çevresinde de altı-yedi köy ve mezra bulunuyor. Yol üzerinde ise vızır vızır kamyonlar. Hayvanların, çocukların arasından tesiste yakılmak üzere hiç durmadan atık taşıyorlar. Biyokütle tesislerinin ana mantığı bu zaten; genellikle termo-kimyasal yöntemlerle atık yakıp enerji elde ediyorlar. Bunlar arasında tarımsal atık; hayvan atıkları ve organik çöpler; kanalizasyon ve dip çamurları;  kağıt, sanayi ve gıda sanayi atıkları; endüstriyel ve evsel atık sular, belediye ve büyük sanayi tesislerinin atıkları ile orman ve orman ürünlerinin atıklarını yakanlar bulunuyor. Kimi biyokütle tesisleri ise birkaçını birlikte yakıp elektrik veya biyogaz elde ediyor.

Dağların arasındaki ovada, tarlaların ortasında kurulu Mavi Bayrak Doğu Enerji’nin bacasından açık renkli bir duman tütüyor uzaktan. Mısır ve pamuk hasadından sonra tarlalarda kalan sapların ve hayvansal atıkların yakılarak elektrik üretildiği bir tesis bu. 12 MWE/58 MWT kurulu gücünde. Elde edilen enerji, uygun olan enterkonnekte sisteme veriliyormuş.

Dışarıdan bakıldığında, köylülerin tarlada kalan anızı yakarak ortalığı dumana ve zehirli gazlara boğmasından daha iyi bir yöntem gibi görünüyor. Her halinden eski bir asker ya da polis olduğu belli, gereğinden çok şüpheci, gazeteci olduğumuza inandırmakta zorlandığımız güvenlik şefini zorlukla aşarak konuşabildiğimiz şirketin genç işletme mühendisi Erdem Ağırman, saatte yaklaşık 13 ton hammadde kullanarak ve yılda 8 bin saat çalışarak 12 MgW elektrik ürettiklerini anlatıyor, övünerek. Kamyon konvoyunun ardının kesilmemesinin nedenini anlıyoruz böylece. Bunun için günde ortalama 50 ila 100 kamyonun gelip gitmesi gerekiyor.

Biyokütle tesisleri çok su kullanan santraller. Hem soğutma hem de malzemeyi yakmaya hazır hale getirmek üzere gereken diğer tüm işlemler için. Suyun elde edildiği yer ise; yeraltı su kaynakları. Kaç metre derinliğe inerek su elde ettikleri sorumuza yanıt alamıyoruz.  Ancak saatte 3 tonun üzerinde su kullandıklarını birkaç ısrarlı sorunun ardından öğrenebiliyoruz.

Sıra en çok merak ettiğimiz konuya geliyor: Bacalarda filtre var mı? Varmış, hem de torbalı filtre. … Tesisin çıkardığı kükürt dioksit, karbon ve toz oranları 200 µg/m3’ün altındaymış.  Günde en az 50 kamyonun çevre ilçe ve Batman, Diyarbakır, Adana gibi illerden hammadde taşıdığı tesisin yöneticileri, hemen diplerindeki köylere koku ve toz analizi için cihazlar yerleştirmiş Ağırman’ın söylediğine göre.

Mühendis Erdem Ağırman kibarca “pek uygun değiliz” dediyse de muhtemeldir ki çok şüpheci güvenlik amirinin gözü bizi pek tutmadığı için tesisin içini gezemiyoruz ama girip çıkan kamyonların birkaç kare fotoğrafını çekmemize ses etmiyorlar neyse ki.

Sıra tesisin hemen yanındaki köylere küçük bir ziyarette. Acaba onlar için de tablo, şirketin gösterdiği kadar “pembe” mi? Baştan söylemeli; değil! Bayraklı Köyü’nden Ömer Karataş ve yanındaki dünya güzeli küçük kızı ile Ömer Çelik karşılıyor bizi. Tesisi sorduğumuzda, hemen anlatmaya başlıyorlar:

“Bu fabrika kuruldu kurulalı en büyük şikayetimiz, artık kokudan geceleri dışarıda yatamıyoruz. Hayvanlarımızı ve çocuklarımızı dışarıya çıkaramıyoruz. O derece zehirli bir koku. Ne zaman hayvan atığı, gübresi geldiğini kokusundan anlıyoruz. Bacadan çıkan duman bütün çevre köyleri kaplıyor, rüzgar tesisten köylere doğru estiğinde açık havada duramaz haldeyiz.”

Özellikle tavuk gübresi geldiğinde, kokusunu metrelerce uzaktan alıyorlarmış. Bunun dışında odun, çalı çırpı, çöp de yakıldığına yemin ediyorlar: “Yukarıdaki kırmızı alanı görüyor musunuz? Onlar hep çöp. Onları da yakıyorlar.”

Söylediklerine göre, bizim gündüz gözüyle beyaza yakın açık renk gördüğümüz baca dumanı, geceleri siyaha bürünüyormuş. Köylüler 24 saat kesintisiz çalışan tesiste, gündüz filtrelerin çalıştığını ama geceleri kapatıldığını söylüyor: “Atık aynı atık, sabah beyaz gece siyah duman çıkmasının başka bir anlamı yok ki.”

Yöre halkının alışkanlığıdır. Yazın, çok sıcaklarda geceleri “damda” yatarlar. Evleri de bu amaca uygun, teraslı inşa edilmiştir. Karataş ve Çelik, “damlarının” geceleri üstüne yağan kurumdan simsiyah kesildiğini, her sabah kalkınca temizlik yapmak zorunda kaldıklarını anlatıyor:

“Bazen öyle siyah ve yapışkan bir duman çıkıyor ki bacasından, bütün bölgeyi sis gibi sarıyor. Sadece bize değil, hayvanlarımıza da zarar. Bu sene daha önce hiç olmadığı gibi çok hayvanımız yavru attı (düşük yaptı).”

Kamyon trafiği ise bir diğer dertleri. Küçücük köy yolundan geçen kamyonların ardı kesilmiyor gerçekten de biz konuşurken. “Ne çocuklarımızı ne hayvanlarımızı dışarı salamaz olduk” diyorlar. Kamyonların çarpması sonucu ölen koyunları, köpekleri olmuş.

Tesisin çevresi hep tarımsal arazi ya da otlak. Tarımsal ürünleri bir zarar görmemiş henüz, ama diken üstündeler. “Bizim ciğerimizi yakan, ürüne ne yapmaz” diye konuşuyorlar.

‘Bizim gibi adamlar bunlarla baş edemez’

Geçen yıl, tesiste çalışan 24 yaşındaki işçi Mehmet Karataş, harman makinesine kapılıp yaşamını yitirmiş. İki çocuk babası genç işçi henüz beş aydır tesiste çalışıyormuş. İşçilere, işe başlamadan önce bir eğitim verilip verilmediği sorumuzu, bizi ailesinin yaşadığı köyün yukarı tarafına yönlendirerek yanıtlıyorlar.

Bayraklı’nın yolun üst tarafındaki diğer parçasındayız. Vefat eden işçinin babasını buluyoruz: “Nerede çalıştığını bilmiyordum, öldüğünde gidip gördüm. Kepçeyle beraber çalışıyorlardı toz duman içinde.”

Ona soruyoruz oğlunun öncesinde bir eğitim alıp almadığını: “Öyle bir şey yok. Oğlumu alır almaz makinelerin başına koydular. Orada ne kadar işçi var, eğitim mi görmüş hepsi?”

Öfkesi ve yası dinmemiş, ama çaresizliğin hakim tınısıyla kısa kısa yanıtlıyor birkaç sorumuzu:

-Tesis yetkilileri, aldığımız bütün işçileri önceden bir eğitimden geçirdiğini söylemişti bize.

-Yok. Her şey boşunadır. Elimden gelse şantiyeyi kapatırım. Ama kimse yapamaz bunu. Şu röportajlar bile boşunadır.

-Hiç mi duyulmasın sesiniz, derdiniz?

-Hiç kimseye güvenmiyoruz, hiç kimseye… Bir bak, nerede yaşıyoruz biz? Herhangi bir güvencemiz var mı? Yok işte!

-Dava açtınız mı oğlunuz için?

-Açtık, sonra baktık ki güçlüdür adamlar

-Bir tazminat ödenmedi mi?

-Ödediler küçük bir miktar, almak istemedik ama mecburen uzlaştık. Bizim gibiler bunlarla baş edemez. Canımızın karşılığı mıdır? İki çocuk, bir gelin kaldı geride.

Köyün erkekleriyle konuşurken, küçük bir kadın grubu, yanlarında değişik yaşta çocuklarla uzaktan ama merakla izliyor bizi. Gökmavisi başörtülü, orta yaşlı bir kadın dayanamayıp geliyor ve gruba bizi göstererek anadiliyle bir şeyler soruyor. Kendi aralarında Kürtçe konuştuktan sonra, hayal kırıklığı içinde ve elini “boşver” anlamına gelebilecek bir jestle sallayarak yine kadınların arasına dönüyor. Tercüme ettiklerinde anlıyoruz ki, bizi giysilerimiz ve maskelerimiz yüzünden doktor sanmış ve şikayetlerini anlatmak istemiş. Gazeteci olduğumuzu anlayınca da… İşte “boşver”… Yanına gideceğiz, ama birazdan…

Biyokütle tesisiyle ilgili konuşuyoruz biraz daha köyün erkekleriyle. Bacadan çıkan dumanın nefes almalarını zorlaştırdığını anlatıyorlar. Bir de kötü kokuya dayanamadıklarını. Tesisin mühendisinin söylediği gibi koku ve toz analizi yapan cihazları ise hiç biri görmemiş. Onların da tanıklıkları aynı:

“Bacadan gündüz beyaz duman çıkıyor, gece siyah. Çevre köylerin üzerini tamamen kaplıyor zaman zaman. Buradaki meyve ağaçlarımız hep kurudu. Çevredeki yeşillik de öyle.”

Oğlunu kaybeden babada gördüğümüz aynı güvensizlik onlarda da var. “Bu unutulmuş yerde, çok zarar gördük biz. Siz de görmüşsünüz işte. Ama bizim söyleyip söylememizin ne önemi var ki” diyorlar. Karşı çıktığımızda onlar soruyor bu kez: “Bu bölgeye zarar verdiğini devlet bilmiyor mu?”

Yol arkadaşımı erkeklerin yanında bırakıp kadınlara doğru yaklaşıyorum. Genç kadınlar ve genç kızlar meraklı, ilgili. Doktor olmadığımı anlayan kadın ise hala hayal kırıklığı içinde, konuşmak istemiyor. Aralarında Türkçe bilen sadece bir kişi var; kucağında yaşını doldurmamış bebeğiyle genç bir anne, tercümanlığımı o üstleniyor. Kadınlar geçen seneden beri yazları damda ne uyuyabildiklerinden ne de vakit geçirebildiklerinden şikayetçi aşağı taraftakiler gibi. Dönem dönem pencerelerini bile açamıyorlarmış. “Koyunlarımız kuzularımız ölüyor, düşük yapıyorlar. Ektiğimiz eskisi gibi tutmuyor. Sabah kalktığımızda her yeri karanlık bir sis kaplamış oluyor. Çocuklarımız da eskisine göre daha çok hastalanıyor” diye anlatıyorlar, tesis çalışmaya başladıktan sonra yaşadıklarını.

Bu sene mercimek ve buğday hasadından da istedikleri verimi elde edememişler. Bütün Türkiye’yle birlikte bölgeyi de etkileyen kuraklığı hatırlatıyoruz. Hak veriyorlar. “Havalar da bozuldu artık. Geçen yıl doğru dürüst yağmur yağmadı mesela” deseler de çıkan emisyonu gözleriyle görebildikleri için onlar açısından en olağan şüpheli biyokütle tesisi.

Köyden çıkmadan önce doktor olmadığımız için gönül koyan kadının gönlünü almayı, hatta makinemize, biraz utanarak da olsa poz vermesini sağlamayı başarıyoruz. Birinin, hele de görmüş geçirmiş bir insanın size böyle güvenmeyen, yaptığınız işin yaşamlarında herhangi bir fark yaratmayacağına iman etmiş gözlerle bakması çok acı. Neyse ki, sarılarak ve duasını alarak ayrılıyoruz ondan.

Birkaç yıldır Bursa’nın Büyükorhan ilçesinde kurulmak istenen biyokütle santrali için köylüler direniyordu. Mazıdağlılarla karşılaştırılınca şanslılar denilebilir, çünkü medya aracığılıyla seslerini duyurmayı başardılar ve santral iptal edildi. Mazıdağlılar ise yalnız. Hiç kimseye güvenleri ve güvenleri ve inançları da kalmamış. Birileri, bizim aracılığımızla  duyar mı acaba?

Orada yapılacak tesis için Prof. Dr. Kayıhan Pala başta hava ve su kirliliğine yol açacağını belirterek şunları söylemişti: “Araştırmalar biyokütle termik santrallerinin, kömürlü ve doğalgazlı termik santrallerle karşılaştırıldığında kükürt dışındaki tüm temel hava kirleticilerinin kömür santrallerine oranla biyokütle termik santrallerinde daha fazla dış ortama salındığını ortaya koymuş durumda. Dolaysıyla biyokütle termik santralleri yapılmadan önce mutlaka çevresel etki değerlendirmesi ve buna ek olarak mutlaka bir sağlık etki değerlendirmesi yapmak gerekmektedir” 

Türkiye’deki mevcut santrallerin sağladığı elektrik ile enerji ihtiyacının çok daha büyük bölümünü karşıladığını kaydeden Pala, “Bu kadar yüksek düzeyde enerji üretme potansiyeli varken yeni ve kirletici kaynaklardan elektrik üretmeye çalışmak için tesisler kurmak doğru, akılcı ve toplum yararına değildir” diye de eklemişti.

Bu uyarılara rağmen Mavi Bayrak Doğu Enerji Üretimi Tesisi için Mardin Valiliği tarafından “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir” kararı verilmiş. Tıpkı Bursa’da olduğu gibi.  Tesisin sahibi, Doğu Enerji, bu santrale “yardımcı kaynak” olarak aynı bölgede 10 MW kapasiteli bir de Güneş enerji santrali kuracakmış. Planlar hazır: 8.4 milyon dolar değerindeki proje kapsamında santral alanı ve bunadaki binaların çatılarında güneş panelleri kurulacak; belirlenen 10 Ges alanında yılda 13.500 MWh elektrik üretilecek.

Global Holding’in Aydın-Söke ve Urfa-Haliliye’de birer biyokütle tesisi daha bulunuyor. Ayrıca liman işletmeciliği, madencilik, doğal gaz dağıtımı ve satışı, gayrimenkul, finans alanlarında da iş yapıyorlar. Bayraklı’da oğlunu kaybeden köylünün “güç” karşısındaki çaresiz öfkesini hatırlıyoruz: “Biz bunlarla baş edemeyiz!”

Gün akşama kavuştu. Merkeze dönme zamanı. Yarın eski Mardin sokaklarındayız…

 

SYFF2011 sona erdi: Hiç birimiz yalnız değiliz

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali‘nin (SYFF2011)bu yılki programı, 1-5 Aralık tarihlerinde çevrimiçi olarak Surdurulebiliryasam.net  adresinde izleyicilerle buluştu.

Festivalde 14’ü uzun, yedisi kısa toplam 21 adet belgesel, 6200 izlenme rakamına ulaştı. Bazı film seanslarının ardından etkinlik yapmak için başvuran kişi ve kuruluşlardan, filmlerle alakalı konularda içeriği olanlar bağımsız çevrimiçi yan etkinlikler düzenledi.

SYFF2021 seçkisi, dünyanın farklı yerlerinden iklimi, enerjiyi, suyu, insanları, toplulukları ve tüm canlıları konu alan hikayelerin yanı sıra ekolojik, sosyal ve ekonomik konularda sistem etkileşimlerini okumamıza yardımcı olan, algımızın değişimine öncülük eden bilim insanlarını ve işiyle dünyayı değiştirmeye çalışanları 14 yıldır izleyicilerle buluşturuyor.

Festival 1 Aralık’ta destekçilerin açılış konuşmaları ve %25 Devrimi filmi ile açılmış; İklim İçin Tema Destekçisi UNDP Türkiye’nin Mukim Temsilcisi Louisa Vinton, açılış konuşmasında, gezegenimizin içinde bulunduğu durumun aciliyetine ve radikal değişim ihtiyacına vurgu yapmıştı. Liderlerden karbon emisyonları ile ilgili cesur ve iddialı önlemler talep etmemizin önemine değinen Vinton, içinde bulunduğumuz durumun aciliyetine değinirken insanlara seçimlerinin sonuçlarını gösteren, bilimi açıklayan, ilham veren hikayeler aktaran belgesel filmlerin en büyük müttefiklerimizden biri olduğunu belirtmişti.

Festival Destekçisi Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin Türkiye Temsilcisi Kristian Brakel de devam etmekte olan pandemide olduğu gibi iklim değişikliğinde de durumun ciddiyetine değinmiş ve her iki konuda da bir takım gelişmeler olduğundan, örneğin Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’nı onaylamış olmasından bahsetmişti.

 

Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi 25 Kasım kapsamında kadın futbol turnuvası düzenledi

Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi’nin girişimi ile 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü kapsamında İstanbul Kadıköy‘de 4 Aralık Cumartesi günü futbol turnuvası düzenlendi.

Kadınlar turnuva boyunca birlik, dayanışma ve mücadele mesajları verdi.

‘Sporda toplumsal cinsiyet rolleri kırılabilir’

Bu sene ikincisi düzenlenen ve gelenekselleşmesi planlanan turnuva Kadıköy Belediyesi’ne ait Selamiçeşme Özgürlük Parkı Tesisleri’nde yapıldı.

Turnuvaya Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi’nin Kadın Futbol Takımı, Dostluk Veteran Kadın Futbol Takımı, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Kadın Futbol Takımı, Anadolu Kadın Gücü Futbol Takımı ve Galatasaray Lisesi Kadın Futbolcuları katıldı.

Kadınların, erkek egemen bir spor olan futbolda da varlık gösterebileceğini ve sporda toplumsal cinsiyet rollerinin kırabileceğini göstermek ve 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’ne dikkat çekmek amacıyla düzenlenen turnuvada pek çok farklı yaş grubundan ve çalışma alanlarından katılımcılar yer aldı.

Sahadaki kıyasıya rekabetin yanı sıra, kadınlar birlik, dayanışma ve mücadele mesajları verdi. Turnuva bitiminde Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekanlığı adına tüm takımlara madalya ve plaket dağıtıldı.

Tarımdaki girdi maliyetleri arttı: Gıda fiyatlarında fahiş artışlar yaşanabilir

Dolarda meydana gelen artış, tarımdaki girdi maliyetlerinin de artmasına neden oluyor.

Konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan aynı zamanda çiftçilik de yapan Ziraat Mühendisi Faik Toy, “Bu maliyetlerle gelecek yıl 5-6 TL’nin altına ekmek üretmek mümkün olmayacak” ifadelerini kullandı.

Toy, açıklanan fiyatın çok üstünde bir rakamla buğday ithal edildiğini de ifade etti.

‘Üretim maliyetleri düşürülmeden ekmeğin fiyatı düşürülemez’

Cumhuriyet‘te yer alan habere göre Faik Toy, gübredeki fiyat artışının yüzde 600-700’lere ulaştığını ve bu nedenle de önümüzdeki dönemde gıda fiyatlarında fahiş artışlar olacağını dile getirdi:

Tohum bu zamla toprağa ekildi. Ürün gelecek yıl çıkacak. Bu kadar yüksek girdi maliyetiyle çıkacak ürünlerin fiyatlarının ucuz olmasını beklemenin akıl ve mantıkta yeri yoktur. Gıda fiyatlarının düşmesinde samimiysek önce maliyetlerden başlamamız lazım. Üretim maliyetleri düşürülmeden halkın temel gıdası ekmeğin fiyatı düşürülemez. Fiyatlar biraz daha yükselirse buğdayın maliyeti 6 TL’nin üzerine çıkacak.”

‘5-6 milyon ton rekolte kaybı yaşanacak’

Toy ayrıca, 62 ilde kuraklık olduğunu, 5-6 milyon ton rekolte kaybı yaşanacağını anlattığını, ancak Tarım ve Orman Bakanlığı, TÜİK, TMO ve sanayicinin rekolte kaybını 1 milyon ton olarak duyurduğunu kaydetti.

Faik Toy, çiftçinin yüzde 70’inin buğdayını zararına satmak zorunda kaldığının altını çizdi ve “Düşük fiyat açıklarsanız çiftçinin malı kelepir hale gelir. Sanayicinin ve tüccarın eline düşer” dedi.

ABD, Çin’de yapılacak Pekin Kış Olimpiyat Oyunları’nı boykot etme kararı aldı

Amerika Birleşik Devletleri (ABD),  Çin’in Doğu Türkistan ve diğer bölgelerdeki insan hakları ihlalleri nedeniyle 2022 Pekin Kış Olimpiyat Oyunları’na diplomatik boykot uygulanacaklarını duyurdu.

Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki, Olimpiyatlara katılacak ABD’li atletlere ise tam destek vereceklerini, ancak onlara “evde tezahürat edeceklerini” kaydetti.

ABD, hiçbir diplomatik ve resmi temsilci göndermeyecek

Jen Psaki, konuyla ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sincan’da sürdürdüğü soykırım ve insanlığa karşı suçlar ile diğer insan hakları ihlalleri nedeniyle Biden yönetimi Pekin’de düzenlenecek 2022 Kış Olimpiyatlarına ve Paralimpik Oyunlarına, hiçbir diplomatik ve resmi temsilci göndermeyecek.”

Sincan’da yaşanan insan halkları ihlalleri ve zulme rağmen olimpiyatlara resmi temsilci göndermenin durumu olağan bir şey haline dönüştüreceğini ifade eden Psaki, bunu yapmayacaklarını ifade etti.

Biden, boykot sinyalini vermişti

ABD Başkanı Joe Biden da geçtiğimiz ay yaptığı bir açıklamada, Çin’deki insan hakları ihlalleri nedeniyle Pekin’de düzenlenecek Olimpiyatların diplomatik olarak boykot edilebileceklerini ifade etmişti.

ABD’nin Pekin Olimpiyatları’nı diplomatik boykot uygulayacağı yönündeki açıklaması öncesinde konu medyaya yansımış ve Çin boykot iddialarına tepki göstermişti.

Biden yönetimi, Sincan bölgesinde Uygurlara yönelik insan hakları ihlallerini soykırım olarak nitelendiriyor.

Çin’e, Uygurları zorla “yeniden eğitim kampları”nda tutması, çocukları ailelerinden ayırması, fabrikalarda zorla çalıştırma, sistematik tecavüz ve işkence suçlamaları yöneltiliyor.