Ana Sayfa Blog Sayfa 1078

Bitkisel gıda tüketimi tarımsal emisyonları üçte iki oranında azaltabilir

Hayvansal gıdalar, bitkisel gıda ürünlerine göre daha yüksek karbon üretimine sahip ve en çok yüksek gelirli ülkelerde tüketiliyor. Nature Food‘da yayınlanan bir çalışma, yüksek gelirli 54 ülkenin bitkisel gıda tüketimine geçiş yapması halinde küresel gıda sisteminin nasıl değişeceğini ortaya koyuyor.

Yazarlar, yüksek gelirli ülkelerin tüketim değişikliği yoluyla tarımsal emisyonlarını neredeyse üçte iki oranında azaltabileceğini buldu.

Carbon Brief‘te yayımlanan habere göre, Avrupa Birliği (AB) büyüklüğündeki alanın bitkisel gıdaya dönmesine izin verilmesi halinde 14 yıllık küresel tarımsal emisyona eşit yaklaşık 100 milyar ton karbon eritilebilir. Yazarlar, bu seviyedeki karbon eritiminin “yüksek gelirli ülkelerin küresel ısınmayla eşit mücadele ilkeleri uyarınca 1.5C ile sınırlamak için ihtiyaç duydukları CO2 yükümlülüklerini yerine getirebileceğini” ekliyorlar.

Hayvansal gıdalar daha fazla emisyon üretiyor

Küresel gıda sistemi, insan kaynaklı tüm sera gazı emisyonlarının yaklaşık üçte birini oluşturuyor ve gezegenin yaşanabilir topraklarının yarısı gıda üretmek için kullanılıyor.

Ortalama olarak, hayvansal gıdalar, bitkisel gıdalardan 10-50 kat daha fazla emisyon üretiyor. Hayvansal gıdalar, gelişmiş ülkelerde gıda sistemi emisyonlarının yüzde 70’ini oluştururken, gelişmekte olan ülkelerde yalnızca yüzde 22’sini oluşturuyor.

Antarktika’ya gemilerle ulaşan işgalci türler, deniz ekosistemini tehdit ediyor

Dünyanın dört bir yanından gemilerin üzerinde “otostopla” Antarktika‘ya ulaşan türler, buranın bozulmamış deniz ekosistemini tehdit ediyor.

Bu korunmuş bölgeyi rutin olarak ziyaret eden balıkçılık ve turist gemilerini izleyen bir çalışmanın sonuçlarına göre. dünya çapında Antarktika’yı ziyaret eden gemiler 1.500 ayrı limandan geliyor.

BBC News‘e konuşan Cambridge Üniversitesi‘nden araştırma lideri Arlie McCarthy, “Gemiler tüm dünyayı dolaşıyorlar. Bu, hemen hemen her yerin istilacı türler için potansiyel bir kaynak olabileceği anlamına geliyor. Yerli olmayan bu türler, bir ekosistemi tamamen değiştirebilir” dedi.

McCarthy, türlerin burada yeni habitatlar oluşturarak Antarktika’nın muhteşem hayvanlarının yaşam alanlarının yok olabileceği uyarısında bulundu.

Bilim insanları, gemilerin Antarktika’nın kırılgan yaşam alanlarını bozabilecek türler getirmesine engel olmak için daha sıkı önlemlere ihtiyaç olduğunu söylüyor.

British Antarctic Survey ekibiyle Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacılar, Antarktika trafiğinin yoğunluğunu ve bu gemilerin ayrıldığı limanları tespit etmek için uydu verilerini ve uluslararası nakliye veri tabanlarını kullandı.

Gemilerin küresel hareketi, Antarktika’nın izole bölgelerini tüm dünyadaki 1.500’den fazla limana bağlıyor.

Gövdeye ‘tutunanlar’ 

Geminin gövdesine tutunabilen ve geminin Antarktika’ya yolculuğunda hayatta kalabilen herhangi bir deniz türü, istilacı bir tehdit oluşturabiliyor.

Biyolojik kirlenme: Gemilere deniz organizmalarının tutunması, burada Antarktika'ya giden bir araştırma gemisinin gövdesindeki bir su tahliye çıkışında görülebiliyor
Antarktika’ya giden bir araştırma gemisinin gövdesindeki bir su tahliye çıkışında, ‘tutunan’ deniz organizmaları. Fotoğraf: Arlie McCarthy.
Midyeler, sülükayaklılar, yengeçler ve alglerin dahil olduğu bir grup canlının taşınması ise özellikle endişe verici olarak yorumlanıyor. Bu canlılar “biyolojik kirlenme” diye adlandırılan bir süreçle gemi gövdesine tutunup seyahat ediyor.

Örneğin midye, kutup sularında hayatta kalabiliyor ve kolayca yayılabiliyor, bu da tabandaki deniz yaşamını tehdit ediyor. Midyelerin suyu filtrelemesi, denizdeki besin zincirini ve onun etrafındaki suyun kimyasını değiştiriyor.

McCarthy, “Burası, denizde istilacı türlere sahip olmadığımız dünyadaki son yer” dedi. “Yani [hala] burayı korumak için bir fırsatımız var” dedi.

Cambridge Üniversitesi’nden Profesör David Aldridge ise Antarktika’nın yerli türlerinin son 15-30 milyon yıldır izole edilmiş durumda olduğunu söyledi.

İstilacı türler, kıtanın biyolojik çeşitliliğine yönelik en büyük tehditlerden biri haline getiriyor. British Antarctic Survey’den Prof. Lloyd Peck’in de belirttiği gibi, “Antarktika’da yaşayan benzersiz bir türü kaybetme şansınız çok daha yüksek”.

Turist trafiği ziyaretlerin yüzde 67’si

Araştırmaya göre, turizm Antarktika bölgelerine yapılan ziyaretlerin yüzde 67’sini oluşturuyor; bunu yüzde 21 ile araştırma gezileri ve yüzde 7 ile balıkçılık izliyor. Bölgeye düzenlenen turizm amaçlı gezilerde, turist gemilerinin biyogüvenlik protokollerini takip etmesi zorunlu tutuluyor. 

Uluslararası Antarktika Tur Operatörleri Birliği‘ne göre, 2019/20 sezonunda bölgeyi 70 binden fazla kişi ziyaret etti. Ve turistik geziler pandemi nedeniyle kesintiye uğrasa da, 1950’lerde Şili ve Arjantin‘den ilk birkaç yüz ziyaretçinin Güney Shetland Adaları’na gitmesinden bu yana, turist sayısı istikrarlı bir şekilde artıyor.

Bu gemilerin gittiği her yerde insanın çevre üzerindeki diğer etkilerinin de görüldüğünü belirten McCarthy, “Bunlar kazara atık salımı, kirlilik, yaban hayatla çatışma veya gürültü rahatsızlığı şeklinde olabiliyor” diye konuştu. 

The British Antarctic Survey arama köpekleriyle araştırma gemilerinde fare taraması yapıyor

Gemilerin gövdelerini temizlemek gibi Antarktika’yı korumaya yönelik biyogüvenlik önlemleri şu anda Antarktika’daki az sayıda belirli “geçit noktasına” odaklanıyor. Ancak bu çalışma, dünya çapında çok daha fazla limanın bölgeyle bağlantılı olduğunu ortaya çıkardığı için British Antarctic Survey, Antarktika sularını korumak için “gelişmiş biyogüvenlik protokolleri” ve çevre koruma önlemleri talep ediyor. Bu, gemi gövdelerinin kameralarla denetlenmesi ve daha sık temizlenmesi anlamına geliyor.

Prof. Peck, bunun “iklim krizi nedeniyle okyanus sıcaklıkları artmaya devam ettiği için” özellikle önemli olduğunu ekliyor: “Her şeyi olduğu gibi bırakırsak, buraya bir şeylerin geleceğini biliyoruz.”

Akdeniz Depremi hatırlattı: Akkuyu’ya doğru gelen büyük bir depremin habercisi

Bugün sabah saatlerinde Akdeniz‘de meydana gelen depreme ilişkin Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri (DAÇE) gönüllü avukatı İsmail Hakkı Atal bir açıklama yaptı.

Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin aktif bir fay hattı üzerinde olduğunu kaydeden Atal, bu depremin Akkuyu’ya doğru gelen büyük bir depremin habercisi olduğunu kaydetti.

Mersin‘in Gülnar ilçesi Büyükeceli Mahallesi Akkuyu Mevkiinde inşa edilen Akkuyu Nükleer Güç Santrali inşaatına ise hala devam ediliyor.

‘Yedi şiddetinden büyük bir deprem olabileceğini söyledik’

Akkuyu nükleer santral sahasının aktif bir fay hattı üzerinde olduğunun kaydedildiğini söyleyen Atal, bunu açmış oldukları tüm davalarda da dile getirdiklerini belirtti:

11.01.2022 – 04.07 ‘de Akkuyu’ya 100 kilometre uzaklıkta, 6,1 şiddetindeki deprem Akkuyu’ya doğru gelen büyük depremin habercisi. Akkuyu Nükleer halk sağlığı ve milli güvenlik sorunudur.

Çukurova Üniversitesi Jeoloji Mühendisliğinden Prof. Dr. Hasan Çetin‘in 2001 TÜBİTAK kongresinde sunduğu bilimsel çalışmadaki Akkuyu Nükleer Santral sahasının aktif bir fay hattı olan Kuzey Anadolu Ecemiş Fay Hattı uzantısında olduğu; ilki 38 bin yıl önce , ikincisi 28 bin yıl önce ve üçüncüsü 17 bin yıl önce olmak üzere her 10 bin yılda bir 7 şiddetinden büyük yıkıcı deprem olduğunu, ancak son 17 bin yıldır deprem olmadığı için tekrarlama periyodu 10 bin yılda bir olan bölgede, enerji birikiminin olduğu ve bölgede her an 7 şiddetinden büyük bir deprem olabileceğine ilişkin verileri açmış olduğumuz tüm davalarda belirtmiştik.”

‘Zemin betonunun çatladığını öğrendik’

İsmail Hakkı Atal, Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde zemin betonunun çatladığını öğrendiklerini de ifade etti:

Üstelik çatlayan zemin betonunun üzerine henüz her biri 14 bin ton ağırlığında dört nükleer reaktör dahi binmemişti. Etrafında sürekli 5-6 şiddetinde depremler olan Akkuyu’da toplam 56 bin tonluk nükleer reaktör ağırlığı binmeden çatlayan zemin betonu, bilim insanlarının raporlarında belirttiği nükleer sahasının zeminin altında karstik boşluklar barındıran, kireçtaşı niteliğinde bir zemin olduğunu doğrulamaktadır.

Nitekim 2009 yılında DAÇE ( Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri ) olarak bölgede yaptığımız saha çalışmasında Büyükeceli köylüleri ilk lisansı 1976 yılında alınan nükleer santral sahasında 1983 yılında zemin etüdü yapan taşeron firmanın işçileri olarak çalışırken zemine tonlarca çimento basıldığını ve çimentonun zemine basıldığı yerden 150 metre ötede denizden çıktığını söylemişlerdi. Açtığımız davaların tamamında bunlar kayda geçmiştir.”

Atal, açıklamasında son olarak, “Akkuyu’ya 100 kilometre uzaklıkta 6,1 şiddetindeki deprem yaklaşan felaketi haber veren bir uyarı gibidir. Bütün bu olumsuzluklar ‘mücbir sebep’ kabul edilip Türkiye ile Rusya arasındaki anlaşma feshedilmeli ve Akkuyu Nükleer gelecekte olması kesin bir depremle patlamadan önce iptal edilmelidir” ifadelerini kullandı.

Tsunami riski

Yeşil Gazete Nükleer Editörü Pınar Demircan‘a konuşan deprem bilimci, jeofizik profesörü Haluk Eyidoğan şu uyarıyı yaptı: Bugün Akdeniz’de meydana gelen 6.1 büyüklüğündeki deprem, 50 kilometre derinlikteydi. Ancak yüzeye daha yakın bir fayın tetiklenmesiyle 20-25 km. derinlikte meydana gelebilecek görece sığ bir deprem, bölgede tsunamiye yol açabilir.”

Demircan, bu durumun da Akkuyu için öngörülemeyen risklerin hep gündemde olduğunu gösterdiğine dikkat çekti: “Nükleer santralin diğer yüzü nükleer bombadır ve radyoaktif sızıntılarla tehlike hep baki”

Akkuyu Nükleer santrali ÇED iptal davasının bilirkişi keşfinde heyetin yanlı kararları dikkat çekmişti. Daha sonra ise bilirkişi heyetindeki bazı isimlere tarafsızlıklarını yitirdikleri gerekçesiyle itiraz edilmişti.

Ardından, Akkuyu Nükleer Davası’ndaki taraflı bilirkişi heyetine karşı dava açıldı.

Öte yandan, 2019 yılında santralin temelinin çatladığı öğrenilmişti.

Yeni Çek Hükümeti ‘kömürden çıkışı’ üç yıl erteledi: Son tarih 2033

Çekya Cumhuriyeti, 2033 yılına kadar kömürden çıkacağını açıklayarak Avrupa’nın kömürden çıkış tarihini açıklayan 22’inci ülkesi oldu. Ancak bu planlama Birleşmiş Milletler (BM) Paris İklim Anlaşması‘yla uyumlu olacak tarihi üç yıl aşıyor.

Yeni Çek Hükümeti’nin programını bugün duyuruldu. Europe Beyond Coal’ın Genel Müdürü Mahi Sideridou, hükümetin kömürü 2030 yılına kadar aşamalı olarak bırakması gerektiğini belirterek, “Çek Hükümeti’nin 2033’teki kömürden çıkış taahhüdü, yanlış adım attığı anlamına geliyor. Çek Hükümeti, iklim biliminin bize kömürü 2030 yılına kadar aşamalı olarak bırakması gerektiğini söylediğini çok iyi biliyor. Planın hızlandırılması gerekiyor” diyor.

2030’a kadar kömürden çıkılabilir

Hükümetin kömürden çıkış taahhüdünün ardında Çekya kamu kuruluşu ČEZ, 2030 yılına kadar kömürden ürettiği elektrik miktarını yüzde 39’dan yüzde 12,5’e düşürerek enerji ve ısıtmada kömürü büyük ölçüde keseceğini açıkladı.

Bloomberg NEF ve İngiliz düşünce kuruluşu Ember tarafından hazırlanan raporlar, yenilenebilir enerji üretimine yatırımların diğerlerine benzer bir oranda yapılması durumunda 2030’da kömür çıkışının sağlanabileceğini gösteriyor.

‘Yenilebilir üretimeodaklanmak gerekiyor’

Ulaştırma ve Enerji Merkezi Proje Koordinatörü Kateřina Davidová, “Çek Cumhuriyeti nihayet kömürden çıkış tarihine sahip olduğuna göre, fosil bazlı üretimden yenilenebilir üretimine geçişe odaklanmak gerekiyor. Daha önceki hükümetlerin kararsızlığı nedeniyle çok uzun zaman kaybedildi.  Adil geçişi ciddiye almaya başlamanın zamanı geldi” diyor.

Önceki hükümetin planı 2043 yılıydı

Önceki Çek Hükümeti, 2020’de bir danışma konseyi kurmuş ve bu komisyon kömürden çıkış için üç aşamalı bir plan sunmuştu. Buna göre 2033, 2038 ve 2043 yılana kadar ülke kömürden tamamen çıkacaktı. Tüm senaryolar, 2030’da ton başına 30 avroluk bir Emisyon Ticaret Sistemi fiyatına göre modellendi. Ayrıca yenilenebilir enerji üretiminde daha az bir büyüme önerilmiş ve 2029’dan önce herhangi bir kömür santralinin kapanması tavsiye edilmemişti.

Konya Ovası’nda obruk sayısı yıllar içinde artıyor

Konya Ovası‘nda yıllara göre obruk oluşum sayısı belirlendi. Obruk sayısının yıllar içerisinde hızla arttığı gözlenirken, geçmişten bugüne tespit edilen obruk sayısı da 2 bin 240 oldu.

Yer altı sularının etkin kullanımı da obruk oluşumunu hızlandırdığı biliniyor.

Hızlı artış tedirginliğe neden oldu

AA‘da yer alan habere göre, Konya Ovası’nda yer altında zamanla eriyen kalker taşlarının boşluk oluşturması ve zeminin çökmesiyle oluşan obruk sayısının yıllar içerisinde hızlı artışı tedirginliğe yol açtı. 

Bölgede çalışma yürüten uzmanlar, bugüne kadar derinliği 1 metrenin üzerinde toplam 702 obruk tespit etti.

1920’lerden 2000’li yılların başlarına kadar yıllık 1-2 obruk oluşumunun görüldüğü bölgede, 2010’da 17 obruk meydana gelirken, 2020’de bu rakam 43’e yükseldi.

1920-2009 yıllarında da toplam 95 obruk oluştu. Geçen yıl hariç son 10 yılda ise farklı çap ve büyüklükte 309 obruk görüldü.

2020’de 94 bilinmeyen ve daha önce oluşan yeni obruk tespit edilirken, geçen yıl daha önce oluşan ancak literatürde olmayan bin 742 obruk belirlendi. Böylece tespit edilen obruk sayısı 2 bin 240 oldu.

‘Geçmişte 20 yılda bir obruk oluşurdu’

Konya Teknik Üniversitesi (KTÜN) Obruk Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Fetullah Arık, geçmişte 20 yılda bir obruk oluştuğunu, ancak şimdi bu sayının yılda 30-40’a çıktığını kaydetti:

1990’lı yıllarda yılda birkaç seviyesinde obruk 2000’li yıllarda 5-6 seviyesinde. 2010’dan sonra sürekli artan bir seyir izliyor. 2015’ten sonra 40’lı sayılarda obruk oluşumu gerçekleşti. Geçmişte 20 yılda bir obruk oluşurken şimdi bu sayı yılda 30-40’a çıktı. Bu da son yıllarda obruk sayısının giderek arttığını gösteriyor.”

Arık, geçmişte oluşan obrukların tarihlendirilmesinin zor olduğunu da kaydetti.

‘Büyük kısmı sığ obruklar’

Arık, obrukları sığ ve derin nitelikte olmak üzere ikiye ayırdıklarını ve Konya’da görülen obrukların büyük kısmının sığ obruklar olduğunu açıkladı:

Geçtiğimiz yıl sadece Karapınar’da 500 civarında obruk tespit edilmişti. Yürüttüğümüz çalışmalarda Konya genelinde tespit edilen toplam obruk sayısı 2 bin 240. Bunlardan 702’si kuyu şeklinde görmeye alıştığımız derin obruklar. Büyük kısmı sığ obruklar yani 1 metre derinlikteki değişken çaplardaki obruklar. Karapınar’ın yanı sıra obruk oluşumları Karatay, Çumra, Selçuklu, Ereğli, Halkapınar ve Emirgazi ilçelerinde de görülüyor.”

‘Obrukların artmasının en temel nedeni aşırı su kullanımı’

Prof. Dr. Fetullah Arık, obruk oluşumlarının giderek artmasının temel nedeninin aşırı ve kontrolsüz su kullanımı olduğunu ifade etti:

Son yıllarda obruk oluşumlarının giderek artmasının en temel nedeni aşırı ve kontrolsüz su kullanımı. Şu aşamada belki de daha kalıcı olarak ortaya koyabileceğimiz en önemli önlem, yer altı suyunun kontrollü kullanılması. Çünkü havza içerisinde hem çok fazla hem de kontrolsüz bir şekilde tüketiliyor. Yıllar içerisinde yer altı su seviyesindeki düşümler giderek artan seyir izliyor.

Yer altı seviyesindeki düşüş aynı zamanda obruk sayısındaki artış da demek. 2000’li yıllara kadar santimetrelerle ifade ettiğimiz yer altı suyu düşümleri, 2015’ten sonra bir metre seviyesinde. Geçen yıl bazı gözlem kuyularındaki düşüm 20 metrenin üzerinde.”

TARIMKON Başkanı Hakan Yüksel: Çiftçilerin iklim değişikliğine adaptasyonu sağlanmalı

Uluslararası Tarım ve Gıda Konfederasyonu (TARIMKON) Başkanı Hakan Yüksel, tarımın iklim krizinden en çok etkilenen sektörlerin başında geldiğine vurgu yaptı.

Yüksel, çiftçilerin iklim krizine adaptasyonunun sağlanması gerektiğine işaret etti.

İnsan kaynaklı ortaya çıkan iklim krizi nedeniyle meydana gelen şiddetli kuraklıklar, tarımsal üretimde önemli ölçüde kayıplara yol açıyor.

‘İleride bunun sıkıntısı daha fazla görülecektir’

AA‘da yer alan habere göre, kuraklığın yanı sıra don, dolu gibi felaketlerin de hem üreticiyi hem tüketiciyi zor durumda bıraktığını kaydeden Yüksel, şu açıklamalarda bulundu:

Akdeniz havzasındaki ülkelerin iklim değişikliğinden ciddi şekilde etkileneceği gerçeği, bilimsel verilerle de kanıtlanmıştır. Son yıllarda, kuraklığın yanı sıra don, dolu ve sel felaketlerinin etkileri, tarımsal üretimde meydana gelen verim kayıpları hem üreticileri hem de tüketicileri zor durumda bırakmaktadır. İleride bunun sıkıntısı daha fazla görülecektir.”

‘Çiftçilerimizin iklim değişikliğine adaptasyonu sağlanmalı’

Yüksel, araştırmalar, meteorolojik veriler ve modellemelerde iklim krizinin etkileriyle risk değerlendirmelerine daha fazla önem verilmesi gerektiğinin altını çizerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

Çiftçilerimizin iklim değişikliğine adaptasyonu sağlanmalı, üretim ve hasat teknikleri, yeni iklime göre gözden geçirilmeli, yeni üretim planı ve modeli oluşturulmalı. Bu üretim planı ve modeli bir an önce bitirilmeli, çiftçilerimiz bu modele göre eğitilmeli ve desteklenmelidir.”

Rusya liderliğindeki askerler iki gün içinde Kazakistan’dan çekilmeye başlayacak

Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, Rusya liderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü‘nün (CSTO) askerlerinin iki gün içinde ülkesinden ayrılmaya başlayacağını açıkladı. Tokayev, çekilme işleminin 10 gün içinde tamamlanacağını söyledi.

Telekonferans yöntemiyle bakanlara ve milletvekillerine hitap eden Tokayev, “Barış gücü, temel görevini başarıyla tamamlamıştır” dedi.

Ülkede geçen hafta düzenlenen protesto gösterileri için “Yabancıların eğittiği teröristlerin darbe girişimi” diyen Tokayev; hükümete, madencilik sektöründen daha fazla vergi alınması talimatı verdi.

BBC Türkçe‘de yayımlanan habere göre, Tokayev, bu sektörün son dönemde yüksek kar marjıyla çalıştığını söyledi.

Kazakistan İçişleri Bakanlığı ise protesto gösterileriyle bağlantılı yaklaşık 10 bin kişinin gözaltına alındığını açıkladı.

Ne olmuştu?

Kazakistan‘da akaryakıt fiyatların yapılan zamların ardından başlayan ve ülke çapına yayılan protestolar sırasında onlarca protestocu hayatını kaybetti. Protestolar devam ederken, Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev ise Rusya‘dan yardım istedi. Tokayev’in talebinin ardından Rusya liderliğindeki bir askeri ittifak, protestolarla sarsılan eski Sovyet Cumhuriyeti Kazakistan’da “istikrarı sağlamak için” ülkeye “barış” güçleri göndereceğini açıkladı.

Cumhurbaşkanı Tokayev, Rusya ve beş eski Sovyet ülkesinin üye olduğu NATO benzeri bir örgüt olan CSTO‘nun devlet başkanlarına, “terör tehdidine karşı yardım etmeleri için talep gönderdiğini” duyurdu.

Ülkede hükümet zam protestoları nedeniyle istifa etmişti.

TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar: 2022 yılı tarım sektöründe zorlu geçecek

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, tarım açısından 2021 yılını değerlendirdi ve 2022 için beklentilerini açıkladı.

Bayraktar, koronavirüs salgını ve kuraklığın, tarım ürünleri arzında daralmaya ve fiyatlarda istikrarsızlığa neden olduğunun altını çizerken; 2021 yılında döviz kurundaki anormal artışların tarımsal girdi fiyatlarını da etkilemesi sonucunda sorunların daha da arttığına vurgu yaptı.

‘Basınçlı sulama sistemi için hibe desteği artırılmalı’

“Kuraklık ve her yıl yaşadığımız diğer afetler dikkate alındığında bu zamlarla birlikte 2022 yılı tarım sektöründe zorlu geçecek” diyen Şemsi Bayraktar, kuraklığın tarım üzerindeki etkisine değindi ve sektörün en kısa sürede basınçlı sulama sistemine geçmesi gerektiğini kaydetti:

Kuraklığın yakıcı ve yok edici etkisi nedeniyle bireysel basınçlı sulama sistemlerinin önemi, sektörümüzdeki başta karar vericiler olmak üzere, bütün paydaşlar tarafından daha net anlaşılmak zorundadır. Türkiye’de suyun yüzde 77’sini kullanan tarım sektöründe en kısa zamanda basınçlı sulama sistemine geçilmesi için verilen hibe desteği artırılmalı, 1-2 yıl içinde basınçlı sulama sistemine geçmeyen çiftçimiz kalmamalıdır. Çünkü tarımsal üretimimizin sürdürülebilirliği bakımından basınçlı sulama sistemleri artık olmazsa olmaz bir hale gelmiştir.”

‘Çiftçimizin elektrik fiyatları iki kat arttı’

TZOB Genel Başkanı, Türkiye’de girdi fiyatlarının üreticilerin alım gücünün çok üstünde olduğunu da dile getirdi.

Yeni zamların girdi maliyetlerini daha da artıracağını hatırlatan Bayraktar, “Sadece sulamadan dolayı çiftçimizin elektrik fiyatları 2 kat arttı” dedi. Şemsi Bayraktar, “Bu maliyetleri karşılayamayan üreticilerimiz üretimden vazgeçecek, fiyatlar yükselecek, hem çiftçilerimiz hem tüketicilerimiz zarar görecek, gıdaya ulaşım da zorlaşacaktır” diye de ekledi.

Bu yıl organik tarım ve iyi tarım uygulamalarında desteklerin artırılması gerektiğini söyleyen Bayraktar, üreticilerin desteklerden her yıl faydalanmasının sağlanmasının da gerektiğini ifade etti.

‘Sorunlar çözülürse, çiftçiler üretimden kopmaz’

“Gençleri tarımda tutabilmek için genç çiftçilere yönelik ek teşvik ve destekler getirilmelidir” diyen Bayraktar, çiftçilerin tüm zorluklara rağmen üretimden kopmadığına da dikkat çekti:

Çiftçilerimiz, bütün zor şartlara rağmen üretimden kopmuyor. Bu büyük bir şanstır. Çiftçilerimiz, çalışıyor, üretiyor ama yeterince para kazanamıyor. Çözülmesi gereken sorunlarımız var. Bu sorunlar çözülür ve yeterli destek verilirse, çiftçilerimiz üretimden kopmaz ve 2022 yılında üretimde sıkıntı yaşamayız. Tüm halkımıza, çiftçilerimize doğal afetlerden uzak, bereketli, sorunsuz bir yıl temenni ediyorum.”

Kritik AYM seçimleri öncesi kadın ve LGBTİ+ avukatlardan Baro Başkanlarına çağrı

Kadın ve LGBTİ+ avukatlar, Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeliği seçimleri için baro başkanları tarafından Meclis’e önerilecek adayların üçünün de kadınlar veya LGBTİQ+’lar arasından olmasını talep ediyor.

Anayasa Mahkemesi üyesi Celal Mümtaz Akıncı‘nın yaş haddinden emekliye ayrılacak olması nedeniyle baro başkanları, TBMM’nin seçmesi için üç aday belirleyecek. Her baro başkanının bir oy hakkı bulunan bu kritik seçim öncesinde için kadın ve LGBTİ+avukatlar bir basın açıklaması yayımladı.

Açıklamada Baro Başkanları’na, “Demokrasi mücadelesine yürekten güvenen kadın ve lgbtiq+ avukatlar olarak, Baro Başkanlarının; hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunup koruyarak bu kavramlara işlerlik kazandırmaları, gelenekselleşen toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kırılması için kurumsal sorumluluk üstlenip Anayasa Mahkemesine üye yargıç olarak seçilecek üç adayı da toplumsal cinsiyet eşitliğine ve toplumsal gerçekliğimizin meselelerine duyarlı ‘kadın ve LGBTİQ+’ aday adayları arasından belirlemelerini istiyoruz” çağrısı yapıldı.

‘AYM cinsiyet eşitsizliğinin sembolü olmaktan çıkarılmalıdır’

Yüksek yargıdaki cinsiyet eşitsizliğine dair, “Yargı toplumun ekolojik, sağlıkla ilgili, ekonomik ihtiyaçlarından; etnisite, cinsel yönelim ve cinsiyet veya yaşla, eğitim durumu ile ilgili vb. maruz kalınan ayrımcılık konularından habersiz, bunlara duyarsız ve aksine dezavantajlı kişilerin yeniden yeniden mağdur edilmesine neden olacak kararlar üretirse yargıya güven duyulması imkansızlaşır” denilerek şu bilgiler paylaşıldı:

“Anayasa Mahkemesinde hâlen hiçbir kadın üye bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin kuruluşundan bu yana görev yapan 124 üye yargıcın yalnızca 5’i kadındır. Yine, şimdiye değin 11 başkanı olan Anayasa Mahkemesinin başkanlarından bugüne kadar yalnızca 1’i kadındır. Anayasa Mahkemesinin bugüne kadar hiçbir başkanı veya üyesi kadın avukatlar arasından olmamıştır. Son kadın üyenin emekli olduğu 2014 tarihinden sonra Anayasa Mahkemesinde kadın üye de yer almamıştır. Anayasal hak ve hürriyetlerin teminatı olarak kurulan Anayasa Mahkemesi artık cinsiyet eşitsizliğinin sembolü olmaktan çıkmalıdır.”

‘143 bin 330 avukatın yüzde 45 bin 72’si kadındır’

“Türkiye Barolar Birliği ve Barolar, Anayasa Mahkemesine aday belirleme yetkilerini kullanırken toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle mücadele görevlerini yerine getirmelidir. Türkiye Barolar Birliğinin 31.12.2020 tarihi itibarıyla mevcut verilerine göre, barolara kayıtlı 143.330 avukatın yüzde 45.72’si kadındır.

Barolar avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek düzenini, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak amacıyla çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Hukukun üstünlüğü ve eşitlik ilkesine işlerlik kazandırılması yargıya güveni teminle avukatlık mesleğine duyulan güveni de koruyacaktır. Avukatlık mesleği ve meslek örgütlerimizde yerleşik erkek egemen anlayışın sona erdirilmesi tarihsel bir sorumluluktur.

Demokratik hukuk devletlerinin olmazsa olmazı tarafsız ve bağımsız yargıda eşitliğin tesis edilemiyor olması bir meşruiyet sorunudur.

Tek bir kadın ve LGTBİQ+ üyenin yer almadığı bir yargının meşruiyetinden söz edilemez.”

Akdeniz’de 6,1 büyüklüğünde deprem meydana geldi

Kandilli Rasathanesi, Akdeniz‘de derinliği 36,3 kilometre olan 6,1 büyüklüğünde deprem meydana geldiğini açıkladı.

Mersin‘in Anamur ilçesine 132 kilometre uzaklıkta, Kıbrıs‘ın güneyinde meydana gelen deprem, Akdeniz’e kıyısı olan Antalya, Adana, Mersin ve Hatay‘ın yanı sıra; Burdur, Isparta, Konya ve Karaman‘ın bazı ilçelerinden de hissedildi.

AFAD: Depremin büyüklüğü 6,4

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) ise, depremin büyüklüğünü 6,4 olarak duyurdu.

AFAD’tan yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Akdeniz’de Anamur ilçemiz açıklarında saat 04.07’de 6,4 büyüklüğünde #deprem meydana geldi.

Mersin-Antalya İl AFAD ve Kıbrıs Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığı ile yapılan görüşmelerde an itibarıyla olumsuz bir ihbarın bulunmadigi bilgisi alınmıştır.

Gelişmeleri takip ediyoruz.”

Kuzey Kıbrıs Hükümeti Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Kıbrıs açıklarında meydana gelen depremde, ilk belirlemelere göre herhangi bir hasar tespit edilmediğini bildirdi.