Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Squid Game: İnsan insanın kurdu(mu)dur!

Thomas Hobbes, metaforları anlatımının en önemli aracı yapmış bir İngiliz filozofudur. Hatta karamsarlığın toplumu kurtaracak çözüm olduğunu anlatmasıyla oldukça ilginç bir bağlama da oturtulabilir. En önemli iki eserinin isimlerinin Leviathan ve Behemoth olması da kötümserlikle harmanlanmış bir metafor kullanımının, toplumsal kurtuluşun adresi olarak düşünmesinin en önemli göstergeleridir. Gerek denizlerde yaşayan Leviathan gerekse de karada yaşayan Behemoth efsanevi canavarlardır ve Tevrat’taki üç önemli canavar-kahraman’dan ikisidir.

Hobbes’un bu iki ismi seçmesinin devlet organizasyonunu anlatmak amacıyla seçmesi tesadüf değil. “Bellum omnium contra omnes” yani herkesin herkesle savaşı anlamına gelen durumun ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu bunun da nedeninin “insanın insanın kurdu” olması durumuyla anlatması da Hobbes’un metafor kullanımındaki ustalığını ortaya koyar. Ancak hepsinin bir karamsarlık barındırdığını unutmamak lazım! Nitekim Homo homini lupus durumu bunun en açık göstergesidir.  Burada Hobbes’un aslında başka bir şey demek istediğine dair yürütülen felsefi tartışmaların heyulasına girmeden devam edelim. Hobbes’un anlattığı doğal durum, yani son tahlilde insan denen canlının bir mücadele arenasında ne hale gelebileceğinin formülizasyonu işte son zamanlarda Netflix platformunda yayınlanan Squid Game isimli dizide açık ve seçik anlatılıyor. Hobbes’tan girip bir diziden çıkmak garip gelebilir ancak diziyi izleyince aklıma ilk olarak gelen şeyin Homo homini lupus olduğunu söylemem lazım. Squid Game yaratıcısı senaryoyu yazarken Hobbes’dan esinlenmiş midir bilemem. Dışardan bakan birisi olarak Thomas Hobbes evreninin abartılı bir karşılığının ekrana yansıtıldığını kesin olarak söyleyebilirim ama ispat edemem.

Anlatımın dili ve tercih edilen metaforların anlatılmak istenen şeyin de belirleyicisi olduğunu unutmamak gerekir. Nitekim dizide iki farklı masumiyet ve saflık durumunun yani “yaşlılık” ve “çocukluk” durumlarının benzerliği ana aksa oturtulmuş. Bu aks başka bir iyilik göstergesi olan “kankalık”, “yoldaşlık”, “ortaklık” kavramlarıyla harmanlanmış ve bunlar üzerinden de bol ancak tek düze şiddet gösterilerinin servis edildiği bir distopya oluşturulmuş. Böylelikle izleyiciye çaresizlik ya da toplumsal kırılganlıkların kişiyi köşeye sıkıştırdığında alabileceği halin kanlı bir gösterisini sunulmuş! Aslında anlatılan şey, insan doğasında gizli olan ve ancak sistemsel güdülenmelerle ortaya çıkabilecek olan kötülük temalı doğal olmama durumu ve grup içi saldırgan rekabetçilik dürtülerinden başka da bir şey değil! Oyun kuralları içerisinde gerçekleşen cinayetlerin yaratamadığı rahatsızlığın, bu cinayetin oyun dışı durumlarda gerçekleşmesiyle tavan yapması da kötü ve iyinin çatışması olarak sahnelenmiş denilebilir.

‘Düşünürken, kelimelerinize dikkat edin’

Oyun içinde diğerlerinin nasıl kendilerinden önce ölmesi gerektiğinin stratejisini yapmaya çalışan takım mensubu insanların, hayatta kalma dürtüsüyle yapabileceklerinin de sınırlarında dolaşılmış. Hayat boyu başarısız olmuş karakterlerin ya da tercihleriyle görece yolunda olan hayatlarının bir anda bataklığa dönüştüğü karakterlerin bir noktaya kadar hayatta kalmak için nasıl da ortaklaşabildiği de açıkça sergileniş. Bunun yanında oyun içi tercihlerin kişiden kişiye nasıl da anlamsal farklılıklar yarattığı da oldukça güzel ifade edilmiş. Nitekim bu durum da Hobbes’un Leviathan’da anlamların nasıl da farklılaşabildiğini anlattığı kısımla paralellik arz ediyor. Hobbes insanın düşünürken sözcüklere dikkat etmesi gerektiğini çünkü sözcüklerin onların düşündüğümüz anlamının yanı sıra, düşünenin doğasını, kişiliğini ve ilgileri hakkında da ipucu verdiğini ifade ediyor. Devamında erdemler ve kötülükler için kullanılan adların da böyle olduğunu ve birine göre bilgelik olan bir şeyin başka biri için korkaklık anlamına, birine göre vahşet olan şeyin de başka birine göre adalet anlamına gelebileceğini söylüyor. Dizide de final bölümündeki konuşmalarda çoğunlukla bu ikilemler belirleyici olmuş ve iki farklı karakterin olaylara yaklaşımının nasıl da farklı anlamlar barındırabileceğini ortaya konmuş. Belki de senarist Hobbes’u okumuş olsaydı homo homini lupus sözünü mutlaka ama mutlaka filmin bir yerinde kullanırdı.

Squid Game yakın dönem kapitalosen çağının da özetini, yani kapitalizmin neo-liberal barbarlığının insana biçtiği rekabetçilik ve mücadelecilik yaklaşımını da anlatıyor diyebiliriz. Bu nokta bir röportajında yönetmen tarafından da dolaylı olarak ifade edildiği için bu tespiti rahatlıkla yapabiliyorum: “Mecburların” mücadelesi üzerinden inşa edilen bir sektör ve bu sektör ile monotonlaşmış zengin hayatlarının renklendiğini düşünen VİP’ler. Bunun bir metafor olabileceği ihtimali üzerinden günümüz endüstrisi için de söylemek mümkün. Moda, madencilik faaliyetleri, enerji üretimi, inşaat sektörü, tarikat sektörü ya da çöp ticaretini ve bu faaliyetlerin mağduru olan dezavantajlıları bu bağlamda değerlendirebiliriz. Dediğimiz gibi tamamıyla sizin okumanıza kalmış bir anlam evreni mevcut. Ancak ortak nokta insanın insanın kurdu olması durumu. Bu yorumu yapmakta açıkçası bir beis görmüyorum. Bugün içine girdiğimiz yok oluş çağının da temel nedeni bu hoyratlık ve sömürü çarkının doğayla olan uyumsuzluğudur diyebiliriz. O sebeple çözümün iyilikte olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor. Nitekim filmin de en sonunda bende uyandırdığı izlenim, her ne kadar Gi-Hun isimli karakterin iflah olmaz bir halde yeniden oyuna dâhil olmak istemesi şeklinde sonlansa da, insanın insanın kurdu olması durumunun bir gerçeklik değil bir tükeniş olduğu izlenimdir.

Squid Game, her ne kadar daha benzer bir rekabeti anlatan “Hunger Games” ve semboller açısından da “La Casa De Papel” formatını andırsa da akılda bıraktırdıklarıyla izlenmeyi hak eden bir dizi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kentlerin demokrasi tarihi

Modern demokrasinin yaklaşık 200-250 yıllık bir tarihi var. Bugün geldiği yer oldukça sorunlu; seçimlere katım oranları düşüyor, kararsızlar çoğalıyor… Demokrasi ve katılım, demokrasin katılımcı süreçlerle geliştirilerek yaşamımıza toplumsal ve yaşadığımız kentin yönetimine girmesi ve katılımcı bir kent yönetiminin ve katılımcı planlamanın yapılabilirliği üzerine tartışmayı geliştirirken, demokrasi kavramının son yüzyılına şöyle bir “kuşbakışı” göz atmak, sanırım yararlı olacak. Ancak bu kısa yazı bütün demokrasi tarihini incelemeye yetmeyeceği için, Ege-Anadolu-Yunan polislerindeki uygulamalara, buradaki kent demokrasilerinin anlamına ve seyrine göz gezdirerek başlayamayacağız.

Sondan, bugünü etkileyen koşulların oluşmasından başlayalım:

20. yüzyılın son yarısında, özellikle 1980 sonrasında, neo-liberal anlayıştaki kapitalizmin küreselleşmesiyle bütün kentler büyük bir değişim geçirmeye başladı. Bu değişim önce kentlerdeki toplumsal yaşam ve çalışma-üretme ve ilişki biçimlerinde görülmeye başladı; giderek kentin mekanları da bu yeni yaşama göre biçimlenmeye, gelir dağılımındaki kutuplaşmaya uygun yeni biçimler almaya yeni bir kent makro-formu geliştirmeye başladı.

Çalışan sınıflar ve yoksullar için demokrasi

Bu değişimler aynı zamanda demokrasi anlayışında ve demokratik kurumların ve kuralların işleyiş biçimlerinde de ortaya çıktı ve zaten her zaman ekonomik ve ideolojik olarak güçlü ve egemen olan sınıfların saldırılarına uğrayan/ kırpılan-kötürümleştirilen ve körleştirilen demokrasi düşüncesi giderek daha başarısız ve daha sönümlenmiş bir illüzyon; dışı yaldızlanmış ama içi boşaltılırmış bir kavram olarak, ülkelerin ve kentlerin yaşamındaki terimlerden biri gibi olmaya başladı.

1980’li yılların sonuna kadar dünyada soldaki egemen güç için demokrasinin içeriği neredeyse sınıfsal ve sınıfların ekonomik durumundaki kaba bir eşitliğe, (bürokrasinin ve teknokrasinin kayrılmış durumu ve olağanüstü yaygın rüşvet mekanizmaları sayılamazsa) baskıcı ve merkezi bir devletçiliğe dönüşmüş durumdaydı.

Kapitalist dünyada ise demokrasi daha çok bir soğuk “savaş” retoriğine indirgenmişti. Gerçekte, çalışan sınıflar ve yoksullar için en iyi olasılıkla, seçim yıllarında oy kullanma hakkı kadar bir demokrasi söz konusu olabilir. Ancak daha çok Avrupa ülkelerinde ve sosyal demokrat partilerde ve belki bazı sosyalist ya da komünist düşünürlerin literatüründe demokrasiye rastlayabiliriz. Yine de, 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında, demokrasi ile ilgili düşüncelerin pek fazla tartışıldığı söylenemez. Savaş sonrasından 1980’lere kadar önde gelen kavramlar, savaşan kapitalist ülkeler için yoksulluğunun azaltılması ve orta sınıflaşmanın güçlendirilmesi, diğer “az gelişmiş” ülkeler dünyası için de kalkınma idi.

Kalkınmanın doğal olarak daha demokratik, en azından periyodik olarak seçim sandıklarının konduğu politik bir sistem getireceği düşünülüyordu. Az gelişmiş ülkelerde bu sandıklar, eğer konduysa bile, kısa zamanda askeri ya da sivil diktatörlüklerin demokrasisine dönüştü. Eğer kendiliğinden askeri diktatörlük oluşmuyorsa, kapitalizmin militer ve diplomatik mekanizmaları önce Vietnam’da, sonra da Yunanistan’da, Türkiye’de, Şili’de olduğu gibi, ABD Merkezi İstihbarat Örgütü‘nün yol göstericiliği ve desteğindeki darbelerle bütün demokratik kıvılcımlanmaları, kıpırdanmaları boğmakla meşguldü.

Sanki demokrasi ile ilgili bütün sorunlar 19. Yüzyıl’da, meşruti veya cumhuriyetçi parlamentoların kurulması, anayasaların seçim sistemlerini tanımlaması ve çok partili- temsili demokrasilerin oluşturulmasıyla çözülmüş gibi düşünülüyordu. 19. Yüzyıl’da ve 20. Yüzyıl’ın başlarında bu tür bir demokrasiye karşı çıkışlar sadece işçi sınıfının örgütlenme, sendikalaşma, kooperatifleşme hareketinde ve kadınların eşit oy hakkı (ve tümel bir eşitlik) mücadelesinde görülüyordu. Gündelik yaşam uygulamalarında (ailede, mahallede, okulda, işyerine vb.) demokrasi düşünülmüyordu bile. 19. Yüzyıl’da, bunların dışında sadece, (küçük ama düş gücümüzü hala aydınlatmakta olan) ütopyalardaki demokrasi arayışından bahsedebiliriz.

‘Kendiliğinden’ demokrasi

20. Yüzyıl’da, savaşa kadar ve iki savaş arasında demokrasi arayışı, belki sadece protestolar, sokaklarda ve kamusal alanlardaki yoğun mücadele potasında gerçekleşiyordu. Ancak bu mücadelelerde demokrasi kavramından çok, demokrasi için öncül kavramlar olduğunu söyleyebileceğimiz “gender/ toplumsal cinsiyet” ya da “sınıf” açısından emeğin özgürleşmesi ve çalışmanın adil bir karşılığının alınabilmesi, eşitlik gibi kavramlar ön plandaydı.

2. Dünya Savaşı sonrasında kentlerde hızla, planlamanın ve orta sınıflar için yaşanabilir konut alanlarının üretilmesine girişildi ve problem teknik olarak çözüldü. Toplumlar, demokrasi arayışını nerdeyse terk etmiş gibiydi. Avrupa’nın bir-kaç önde gelen ülkesinde tartışmalar daha çok özgürlükler, modern dönüşümler/ modernleşme, yabancılaşma, toplumsal ve kültürel ilerleme ve bilimin gelişmesiyle ortaya çıkan nükleer silahların yarattığı tehdit ve dehşet dengesi, sömürgelerin bağımsızlık savaşları gibi konular çerçevesindeydi. Az gelişmiş ve yoksul ülkeler ise daha çok, emperyalist sömürüden kurtulmak ve kalkınma gibi konular üzerinde konuşuluyordu.

Demokrasi, sanki modernleşmenin doğal bir uzantısı, kalkınma ve ilerlemenin bir türevi gibiydi. Vitrininize bir parlamento koyduğunuz zaman her şeyin kendiliğinden demokratik olacağı gibi bir düşünce egemendi. Bu, Türkiye için de böyle oldu. Türkiye önce Cumhuriyeti kurdu, vitrine bir parlamento koydu ve 2. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde de çok partili bir seçim düzeni geliştirerek, demokratik arayışını tamamlamış oldu ve “demokratik dünya” topluluğuna katıldı. Aynı meclis, kentlerde de vardı. Kent yönetimi, seçimli veya merkezi yönetim tarafından atanmış belediye başkanlarıyla “demokrasiye” kavuşmuş durumdaydı zaten. 1970’lerde, bazı kentlerdeki sosyal demokrat ve yenilikçi belediye başkanları merkezi yönetimin düşmanca çelmeleriyle karşılaşana kadar, Türkiye kentlerinde demokrasi arayışı hemen-hemen hiç olmadı diyebiliriz.

’68…

Dünyada ve Türkiye’de tabandan gelen ve sarsıcı bir biçimde demokrasinin yaşamsal bir gereksinim olduğunu söyleyen ilk tsunami, 1968’de oluştu. Bütün dünya toplumlarını silkeledi ve etkilerini hala yaşamaktayız. 1968 gerçekte, çok köklü ve radikal bir demokrasi talebiydi. Tuhaf olan bu radikal depremin üniversitelerde, öğrenciler tarafından başlatılmış olmasıydı. Bazı ülkelerde ve bazı durumlarda, işçi sınıfının özgürlük-eşitlik ve emek mücadelesi ile bütünleşti. Ama neredeyse bütün dünya ülkelerinde, her zaman işçi sınıfı mücadelesinden ve onun yüzyıllar süren (bazen şiddet içeren/ bazen içermeyen) protesto geleneklerinden yararlanmış bir isyan dalgasıydı. Bütün dünyada topyekun bir ayaklanmaydı bu…

Demokrasinin ve demokratik arayışın aşağıdan yukarı doğru örülmesi talebinin/gereğinin, belki yüzyıllar, belki binyıllar sonra yeniden canlanmasıydı 68. Bir ideal olarak demokrasi, demokrasinin genişletilmesi/ demokratik hakların gündelik yaşamın her anında daha çok kullanılabilir olması mücadelesi ancak 1968’de anımsandı. Başlangıçta belki, eğitim için, işyerleri içindi; ama orada hiç durmadı.

Özgürlüklerimizi kullanmak ve genişletmek için yeterli ve nerdeyse tek şart, demokrasiydi. Onu yeniden kurmak, öyle temsili olarak ve meclislerde temsil edilerek/ temsilcilerimiz eliyle değil, kendi ellerimizle ve aklımızla, her an, her dolayım için doğrudan inşa etmek gereksinimi, herkesin bilincinde yeniden ışıldamaya başladı.

1980’lerin öncesinde ve daha güçlü olarak sonrasındaki ekolojik hareketler de bu demokrasi arayışının ikinci güçlü dalgasını oluşturdu. Dünyanın bütün kentleri, modernin gereğine göre geliştirilmiş, parlamış ve gönenmişti ama aynı ölçüde ekolojik olarak kirlenmiş, sorunları yoğunlaşmış ve katmerlenmiş, bazı kentler soluk alamaz hale gelmiş, bazı kentlerde ulaşım nerdeyse tam olarak tıkanmış, gürültü artmış, tüketim sarhoşluğundan ne yapacağını bilmediği çöp yığınlarına boğulmuş, betonlaşmış ve çelikleşmiş, toplumsal ilişkileri yapaylaşmış ve yabancılaşmış bir hale gelmişti. Ayrımcılıklar ve ötekileştirmeler hiç bitmemişti zaten. Güvenlik-şiddet-katliam sorunları arttı ve kentlerde polis, güvenlikçi-bekçi orduları oluştu.

Postmodernist demokrasi

Neo-liberalizm ve onunla birlikte yıldızı parlayan post modernizm ise, dünyanın ve kentlerinin üzerine yeni ve dayanılması çok daha güç, yeni yükler bindirdi: Kentlerdeki emeğin/ işçi sınıfının durumu kötüleşti/ yoksullaştı ve sosyal güvenceleri birer birer elinden alındı. Fabrika türü büyük ölçekli üretim birimleri önce kentlerden, sonra da gelişmiş ülkelerden çıktı ve az gelişmiş ülkelere gitti. Buna karşılık, inorganik enerji kullanımı ve kirlenmeler çoğaldı, gelir dağılımında kutuplaşma ve toplumsal adaletsizlikler arttı. Kentteki güvenlik azaldıkça çitlenmiş ve kapısı kontrollü konut siteleri gelişti, sokak ve pazar alış-verişi, küçük esnaf işi üretimler azaldı ve perakende ticaret, enerji oburu ve gösterişçi AVM’lerde toplanmaya başladı.

Kentler bir yandan kırdan güçlü göç akımlarıyla kalabalıklaşır ve yoğunlaşırken, neo-liberalizmin kentlere katkısı da emlakçıların spekülatif rant yaratma ve buna el koyma arayışını güçlendirmek ve bunu inşaat sektörünün aç güzlü hırsıyla desteklemek ve dokuyu yoğunlaştırmak oldu. Artık kentler, gökdelenlerle bezenmiş, rant mücadelesi alanıydı. Kentlerde boğulma ve kirlenme olgusuyla birlikte merkezdeki çöküş, kent yoksullarının, mülk sahibi olmayanların ve giderek orta sınıfların, çaresizleşmesine neden oldu. Belediyeler, merkezi yönetimin ve kapitalizmin güçlü sınıflarının baskısı altında, merkezi yönetim modelinin benzeri bürokratik ve teknokratik hiyerarşiler geliştirdiler.

Buna karşı kentlerdeki en güçlü ve ısrarlı protestolar ve direnişler  ekolojistlerden gelmeye başladı. Protestoların en geniş ortak tabanı radikal ve çoğul bir demokrasi talebiydi. Kent halkları artık daha özgür olmak ve çeşitlilik içinde bir birliktelik ve doğrudan yöntemlerle, bireyden ve küçük topluluktan başlayan ve (mümkün olabildiği kadar) temsili olmayan, taban hareketi biçiminde dinamik bir demokrasi istiyor.

Kentlilerin demokrasiye ve bunun eskisinden de geniş ve doğrudan ve özgürlük alanlarını genişleten bir demokrasi olmasına ihtiyacı var. Dünyanın bütün kentleri, belki Latin Amerika’daki kentler başta olmak üzere yoksulluğa, işsizliğe, sermaye baskısına ve despotik yaklaşımlarla kentsel kimliklerin yok edilmesine karşı mücadele ediyor. İşte bu mücadele için daha geniş ve özgürlükçü bir demokrasiye, katılımcı ve bireye/ küçük alt topluluklara kadar ulaşan bir demokrasiye ihtiyacımız var.

Ama bunu yaratabilecek miyiz?

Nasıl yaratacağız?

Bilmediklerimiz ve bilmemiz gerekenler neler?

Tartışmayı sürdüreceğiz.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

İtiraz gene yükseliyor- Zülfü Dicleli

Korona salgınına karşı alınan önlemler bütün ülkelerde yavaş yavaş kaldırılıyor, ani bir frenlemeyle durdurulan ekonomiler yeniden harekete geçiyor. Politikacıların açıklamalarına, insanların yeniden sokakları doldurmasına bakınca pek değişen bir şey olmamış gibi görünüyor. Salgının ilk günlerinde çok duyduğumuz, “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” öngörüleri sanki boşa çıkmış gibi.

Gene de her şeyin eskisi gibi devam etmesi o kadar kolay değil. Değil, çünkü kapitalizmin gidecek fazla yeri kalmadı. Globalleşme diyerek yerkürenin her noktasına yayıldı. Özelleştirme diyerek insan faaliyetinin tüm alanlarını kendi piyasa kurallarına tabi hale getirdi.  Dijitalleşme diyerek doğal kaynaklardan ve insan emeğinden sonra onların davranış verilerini de metalaştırdı. Bütün bu alanları o kadar pervasızca istila etti ki canlısıyla cansızıyla— insanı, hayvanı, bitkisi, havası, suyu, toprağıyla— tüm varoluşu sürekli derinleşen bir krize soktu. Kapitalizm bugün hem insanların ve diğer canlıların hem de havanın, suyun ve toprağın kendilerini yeniden üretme süreçlerini  bozuyor, yıkıma uğratıyor. İşsizlik, yoksulluk, açlık, hastalıklar ile iklim değişikliği, yerin altının ve üstününün kirlenmesi, denizlerin ve havanın zehirlenmesi, biyoçeşitliliğin hızla azalması el ele gidiyor.   

Salgın, kapitalizmin ilerleyişini durdurdu

Önceleri yeryüzü kapitalizm için  bir ekosistem işlevi görürken her şey ağır aksak da olsa bir ölçüde yolunda gidebiliyordu, ama sonra neoliberal politikalar kapitalizmi canlısı cansızıyla tüm yeryüzü için bir ekosistem haline getirmeye cüret ettiğinde her şey alt üst oldu.   

Korona salgınının asıl durdurduğu işte kapitalizmin bu ilerleyişi oldu. Salgın tarihin kırmızı çizgilerini belirginleştirdi. Covid-19 globalleşme adı altında kapitalizmin eşitsizliklerinin yayıldığı aynı yollardan her köşeye rahatlıkla yayılırken tedarik zincirlerini, meta ve para akışlarını bir anda battal ediverdi. Piyasa kurallarına tabi hale getirilen sağlık hizmetlerinin nasıl yetersiz kaldığını çok acı biçimlerde gözler önüne serdi. Kaldı ki Covid-19 kapitalizmin yaban yaşam alanlarını da istila etmesinin bir sonucu olarak, doğanın buna bir itirazı olarak sahneye çıkmamış mıydı? 

Kapitalizm tarihsel sınırlarına dayanmış bulunuyor. Kuşkusuz burada duracak değildir, geriletilmediği sürece bu sınırları zorlamaya çalışacaktır. Şansını robotları sahneye sürerek insanlardan, uzaya yükselerek de yeryüzünden uzaklaşmakta, büyük bir pişkinlikle iklim değişikliğinin getireceği sonuçları ticarileştirmede ve militarizmi tırmandırmada arayacak gibi görünüyor. Ama bu noktadan sonra atacağı her adım ilerleme değil sadece yeni felaketler getirebilir. Kapitalizmin geleceği artık ancak felaket kapitalizmi olabilir. (Benzer iddiaların Lenin ve Troçki’den bu yana defalarca öne sürüldüğünü ve her seferinde kapitalizmin köşeyi dönüp  ilerlemeye devam edebildiğini tabii ki çok iyi biliyorum. Gene de diyorum.)

Bu sürdürülebilir bir kapitalizm değildir. Ama dünya, yeryüzü pekâlâ sürdürülebilir. Bunun yolu kapitalizmi geriletmek, onu istila ettiği yaşam destek alanlarından çıkarmaya başlamaktır. 

***

Kamusal ve sosyal müdahalenin önemi

Virüs salgını piyasa kapitalizminin kader olmadığını da pek güzel gösterdi. Bütün ülkelerde ekonomiler muazzam miktarlarda kamu parası enjekte edilmesiyle yeniden çalışmaya başlıyor. Virüse karşı tıbbi mücadeleyi her yerde kamu finanse etti, hayatlarımızı en başta kamusal sağlık çalışanları kurtardı, kurtarıyor. İşsiz kalanları, herhangi bir birikimi olmayanları küçük işletmeleri her yerde kamusal destek ve sosyal dayanışma koruyor. Salgında evine tıkılan insan “birey” olarak hiç olduğunu, hayatta her şeyin anlamının ancak başkalarıyla paylaşılan bir anlam olabileceğini öğreniyor. Aklının ve ruhunun sosyal doğasını yeniden tanıyor.

Virüs salgını sırasında kapitalizmin hayat için elverişli bir ekosistem olamayacağını nasıl gördüysek, kamusal ve sosyal müdahale ve etkinliğin hayat için ne kadar kritik olduğunu da gördük. Şimdi insanların da, hayvanların da, hava, su ve toprağın da korunmaya ve bakıma ihtiyacı var. Aynı zamanda hepsi birbirlerine muhtaç, karşılıklı bakıma ihtiyaçları var.

Bakım emek gerektirir. Ama bakım çalışmasının ürünleri ölçülebilir şeyler değil. Mis gibi kokan bir gülün, karnı doyan bir bebeğin gülümsemesinin, bir bardak temiz suyun, engelsiz alınan bir nefesin değerini kim ölçebilir? Piyasa ekonomisi ölçülebilir şeylerin değiş tokuşuna dayalı bir değişim ekonomisidir. Ölçülebilir olmayan şeylere fiyat biçse de değer biçemez. Sağlık, eğitim, kültür gibi bir çok alanda tanık olduğumuz başarısızlığının nedeni de budur. Aynı şekilde dışsallık olarak adlandırmayı tercih ettiği çevre için koruma sağlamayı başaramamasının nedeni de. (Karbon fiyatlandırması vb. yollarla iklim değişikliğinin önlenebileceği iddiası hiç ciddiye alınabilir mi?)     

İşsizler yeteneksiz insanlar değil, kapitalist işletmelerin gözünde kâra dönüştürülebilecek yetenekleri olmayan insanlardır. Ama o insanların hepsi diğer insanlara bakım hizmeti sunmak, ilgi ve özen göstermek, doğal çevreyi ve diğer canlıları korumak ve bakmak için gerekli yeteneklere sahiptir. Canlı ve cansız doğanın kendini sağlıklı bir şekilde yeniden üretebilmek için sonsuz miktarda bakım çalışmasına ihtiyaç duyduğunu düşünürsek tek bir insanın bile işsiz (işlevsiz) kalmayacağı bir dünyanın pekâlâ mümkün olabileceğini de görürüz. Böylece temel gelir veya vatandaşlık geliri önerileri de bakım sorumluluğuyla bağlantılı daha somut içerikler kazanabilir. (Bütün ekonomi ve bütün insanlar için aktif devreye girecek bir kamunun pekâlâ mümkün olduğunu da salgın sırasında öğrendik).  

***

Devlete geniş demokratik katılım 

Bütün bunların gelip kesiştiği nokta devlet meselesidir. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması için önce devletlerin şimdiye kadar oldukları gibi olmamaları gerekiyor. Devlet en baştan beri öncelikle insanları çalıştırmak için vardı. Devletler daha çok— açık ya da örtük zor kullanarak — başka insanları çalıştırıp yaşayanlar için kurulur. Devletler elbette çalışanlar için bakım da sağlarlar, ama bu ancak “insan kaynağı” olmalarına yetecek kadardır. Doğaya da “doğal kaynak” sağlamasına yetecek kadar bakarlar. Oysa insanların (ve doğanın) çok daha fazla ve çok daha özenli bakımlara ihtiyacı vardır.

O nedenle sosyal hizmetler ve bakım bütün devletlerin en zayıf noktasıdır. Devletler dikey örgütlenmiş şu ya da bu ölçüde otoriter yapılardır, kamusal hizmet sunulması, insanlara ve doğaya bakım sağlanması, özen gösterilmesi devletlere tamamen yabancı olan fedakârlık, medeni sorumluluk, umursama ve vicdan gibi şeyleri içerir.

Böyle şeyler bir devlete ancak geniş demokratik katılım yoluyla şırınga edilebilir.

Demokratik katılım ise ancak çoğulculuk koşullarında mümkündür. Neoliberal kapitalizm insan türünü yeryüzünde büyük ölçüde bir monokültür haline getirmeye, tekdüzeleştirmeye, insanları aynılaştırmaya yöneldi — kolay ölçülebilir, sayılabilir, verisi kolay analiz edilebilir, algoritması çıkarılabilir, dolayısıyla kolay değiştirilebilir ve yönlendirilebilir, yönetilebilir olsunlar diye. (Virüsün insandan insana bu kadar kolay atlamasının bir nedeni de bu olsa gerek.)

Oysa dayanıklılık ve sağlamlığın —her türlü bağışıklığın—güvencesi çeşitliliktir. Sağlıklı canlılar ve sağlıklı fikirler için çeşitlilik bakımından zengin gen ve mem havuzlarına ihtiyaç vardır. Tarımda ve hayvancılıkta monokültür nasıl biyoçeşitliliği yok ediyorsa, tek ideolojili, tek zihniyetli, tek partili, tek liderli rejimler özgürlüğü yok eder, etnik kökene, dile, kültüre, yaşam tarzlarına ve cinsel tercihlere ilişkin tekçi dayatmalar her zaman barış ve huzuru torpiller. 

Sadece demokrasinin değil kapitalizmi geriletmenin yolu da çoğulculuktan geçiyor, tek çalışma türünün piyasaya bağımlı ücretli çalışma, tek mülkiyet biçiminin de bireysel özel mülkiyet olmadığı bir ekonomi niçin mümkün olmasın? Bugün bütün dünyada çok çeşitli kooperatifler, mahalle birlikleri, komünler, balıkçı köyleri, yerel imalat ve yerel tarımın değişik biçimleri, çalışan şirketleri, alternatif para birimleri ve takas, paylaşım ve armağan ekonomilerinin, yatay ağların değişik biçimleri deneniyor. Yerel yönetimlerin yapıcı iş partneri olduğu biçimler geliştiriliyor. İnsan ve doğa ile makinelerin (yapay zekânın) birlikte çalıştığı, birbirlerini güçlendirdiği çözümler aranıyor.

Doğa da insan toplulukları da çoğuldur – çok türlü, çok yaşam tarzlı, çok kültürlüdür. (Bugün öğrendim trilyonlarca virüs türü varmış.) Bunlar arasında çıkar farklılıkları, çıkar çelişkileri hep vardır. O yüzden ne doğada ne insan  topluluklarında uyum-denge-birlik-beraberlik kalıcı ve sürekli olabilir. Arada hep uyuşmazlıklar, çıkar çatışmaları, anlaşmazlıklar olur. Ve bunlar bastırılarak değil ancak işbirliği ile giderilebilir. Çatışma ve işbirliği varoluş madalyonunun iki yüzüdür. Biri olmazsa öteki de olmaz. Kaos ile kozmosun (düzenin) birlikteliği gibi de düşünebilirsiniz bunu. Yaşam ikisinin bir araya geldiği eşiklerde fışkırır. İşte bu tür eşikleri ancak çoğulculuk oluşturabilir. O yüzden bir arada yaşamada en başarılı düzenleyici ilke çoğulculuk ilkesidir.

Çatışma-işbirliği ikilisinin mimarı ise itirazdır, itiraz hakkıdır. Doğa insana, insan doğaya, insan insana sürekli itiraz eder. İtiraz hakkı varoluşun güvencesidir. İtirazlara kulak asılmazsa çıkar çelişkileri uzlaşmaz çelişkiler haline gelir, felaketlerin, yıkımın önü açılır. Kulak verilirse çelişkilere rağmen işbirliği başlayabilir. Onun için önümüzü ancak itiraz ederek, itirazımızı sürdürerek, derinleştirerek, çeşitlendirerek açabiliriz.

***

2008-2009 finansal krizinin ardından 2011’de Arap Baharı ile başlayan süreç neoliberal kapitalizmin istilacılığına karşı itirazların aralıklarla da olsa yükseldiği bir dönem oldu. 2019’un ikinci yarısı Hong Kong’ta başlayıp birçok ülkeye yayılan şehir isyanlarıyla geçti. Şimdi de Çin yönetiminin dünya korona salgınıyla meşgulken Hong Kong’u boğuntuya getirmeye çalışmasına karşı oradan yükselen itiraza Amerikan kentlerine yayılan ve dünyanın birçok yerinde yankılanan “Nefes alamıyorum!” haykırışı katılıyor.

Umalım ki şimdi yükselen bu itirazlar giderek doğanın ve insanlığın selameti, rahatça nefes alabilmeleri için her düzeyde kararlı ve güçlü bir işbirliğinin temellerini atmanın başlangıcı olsun.

(Bu yazı ilk kez Zülfü Dicleli’nin ‘Yeniden Düşünürken’ adlı blogunda yayımlamıştır.)

Kategori: Dış Köşe

Köşe YazılarıManşetYazarlar

9 Mayıs Avrupa Günü kutlu olsun!

“Avrupa Günü” varlığını 9 Mayıs 1950 tarihinde Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman‘ın verdiği bir kanun teklifine borçlu. Avrupa’da barışçıl ilişkilerin kalıcı şekilde kurulmasını ve bunun daha örgütlü olmasını amaçlayan bu kanun teklifi, “Schuman Bildirisi” olarak da biliniyor. Avrupa Birliği olarak kabul edilen örgütlenmenin kurucu yapı taşı olarak görülüyor. 1985 yılından beri çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Avrupa Birliği’nin kuruluşuna yol açan siyasal süreç dünya savaşlarının bir sonucuydu. Kalıcı bir barış hedeflenmişti. Tıpkı BM‘nin, UNESCO‘nun kuruluşunda olduğu gibi. Ancak felaketten çıkarılan dersler kimi zaman unutuluyor. Ya da zaman içinde amaçlar değişiyor.

Günümüzde de Merkel, Macron gibi Avrupalı liderler de salgının yarattığı travmadan söz ediyorlar ve sıklıkla dünya savaşlarına referans veriyorlar. Felaketin büyüklüğüne işaret etmek için.

Avrupa Birliği’nin kökenleri hakkında düşündüğümde bu mesajlarda ifadesini bulan yıkım ve felaketlerden daha fazlası olan bir şeyler hayal ediyorum. Sanki bilinçaltında da bir şeyler daha varmış gibi geliyor bana.

Başa mı döndük?

Yaşadığımız salgın koşulları ile toplu katliamları,  yıkımları getiren dünya savaşları arasında felaket olmaktan başka nasıl bir benzerlik olabilir?

Şunu düşünüyorum: Acaba savaş öncesi koşullarla da bir ilişki mi kuruyorlar? Vermek istedikleri mesaj bu olmasın?

Dedim ya, benimkisi bir hayal. Ama dünya savaşları da durup dururken olmadı.  Nedenleri vardı.

Yaşanan felaketlerden sonra bir ders çıkarıldı ve politik bir kırılma yaşandı. Küresel felaketlere yol açacağı belli olan neoliberal sistem de bu kırılmanın kırılmasıydı.  İşte bu yüzden acaba diyorum, buna mı işaret etmek  istiyorlar: “Uluslararası bir dayanışma ile yeni bir düzen kurmaya çalıştık.  Ama başaramadık. Benzer koşullara geri döndük…”  

Bu sözleri ne zaman duysam benim zihnimde beliren soru bu. Dünya savaşlarını yaratan koşullar ile bugün arasında nasıl bir benzerlik olabilir? Neoklasik dünya, kimlikleri hazır yapımlara dönüştüren milliyetçilikler, ulusdevletleşme biçimi ile, bugünün neoliberal koşulları arasında bir ilişki kurulabilir mi?

Milliyetçilik, Nazizm, Faşizm neoklasik dünyanın çelişkileri, şiddeti başka formlar kazanmış olsa da, hayaletler olarak geri döndüler. Üstelik de daha da kalıcılaşmış ve güçlenmiş bir şekilde.

Bugün bu neoklasik dünyanın kavramlarını kullansak da, kullanmasak da, kapitalist modernleşmenin o eski mantığı ve işleyişi kimi yerlerde Avrupa Birliği içinde dahi yeniden hortlamış gibi gözüküyor. Aynı Türkiye’de olduğu gibi bağımlı bir kültürel politik alan, filantropi alanına sıkışmış ve izole olmuş entelektüel üretim, imtiyazcı piyasa aktörlerine bırakılmış bir ekonomi… Her ne kadar laiklikten falan söz edilse de kamusal alan her koşulda sekülerleşmiş değil. Neoklasik dünya bütün vahşi şiddetiyle günümüze uzanmış durumda.

Neoklasik ulusdevletler sınıfsal çelişkileri perdeleyerek, iktidarla kültürel politik alanı örtüştürerek  kapitalist modernleşmenin “normal”ini temsil ediyorlardı. Günümüzün neoliberal koşulları da benzer bir “normal”i üretiyor.

En azından Türkiye gibi otokratik yönetimlerde durum böyle.  

Eğer burada bir bulanıklık varsa, işte bu da tam neoklasik dünyanın sorunu. İmgesel olanla onun yerine geçen model, yani devlet kimliğinin temsili birbirine karışması değil miydi geçmişteki çelişkileri yaratan sorun? İnsan haklarının çiğnenmesine, hukukun yokluğuna da yol açan bu değil miydi? Neoklasik dünyanın, kapitalist modernleşmenin hazır yapım imgelerinin hayatın yerine geçmesi değil miydi? Ya da bağımsız kamu politikalarının, entelektüel üretimin bastırılması, yokluğu?  Neoklasik dünya da bir bulanıklık ile kurulmuştu, imgeyle hazır yapımların, yani modellerin karışımı üzerine.

‘Şiddet kurumları’

Türkiye’nin neden Avrupa Birliği’ne kabul edilmediğini -ya da bunun neden bir hayal olmaktan öteye gidemediğini- Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş‘ın Ramazan ayının ilk cuma namazında okuduğu hutbe gayet güzel açıklıyor: Bir topluluk adına veya kendi adına nikahsız birliktelik ve eşcinsellikle ilgili düşüncelerini paylaşması elbette ki hakkı. Onun bu görüşlerine katılınmasa da, ifade edilmesine karşı çıkılamaz. Ancak Erbaş bu sözleri devlet adına dile getirdiğinde yaptığı bir önceki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez‘in söylediği gibi “Allah adına konuşmak” oluyor.

Peki inanç konusu böyle de Türkiye’de seküler gibi gözüken alanlarda da benzer bir durum yok mu?

Türkiye’de kimi yerlerde, üniversitelerde bilim de giderek devletle iç içe gelmedi mi? Agamben‘in son makalesinde söylediği gibi dindışı olanın bir iktidar biçimi olduğu sürece rasyonel bilimsel bir talep değil, bir kült pratiği halini aldığı aşikar. Bilimin iktidar üzerinden inşası, canlıları ve cansızları, insanları ve insan olmayanları nesneleştiren bir eylem şekli.

Neoklasik dünyanın temsil çelişkisi de burada: İmgelerin hazır yapımlara dönüştürülmesi. Yani şiddet. Eğer bu şiddetle baş edilemiyorsa ortaya kafa bulanıklığı çıkıyor. Yani sınıfsal çelişkilerin inkar edildiği proto faşist kamu düzenleri. Türkiye’de olduğu gibi, bir tarafta bürokratik bilgiyi üreten şiddet kurumları. Diğer tarafta bu şiddete karşı korunaklı alanlar yaratan popülist siyasal kurumsallıklar.

Hayatın yerine geçen bir temsil. Türkiye’de siyaseti  sınıfsal çelişkinin inkarı koşullandırıyor.

Türkiye de bu yolda hızla ilerliyor.  

ManşetYazarlar

Kayıp hayallerin peşinde!- Berkay Erkan

“Önce hayaller ölür, sonra insanlar.”  W.Shakespeare

“Geçmiş iki ya da üç yüzyıla hakim olan kapitalizmin kaydettiği gelişmenin devasa ekonomik ve teknik sürecinin ele geçirdiği, kökünden söktüğü ve dönüştürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Bunun “ad infinitum” (sonsuza kadar) süremeyeceğini biliyoruz ya da en azından böyle bir tahminde bulunmak akla uygundur. Gelecek, geçmişin bir devamı olamaz ve gerek dışsal, gerekse içsel olarak tarihsel bir kriz noktasına ulaştığımızı gösteren belirtiler var. Tekno – bilimsel ekonominin oluşturduğu güçler artık çevreyi, yani insan hayatının maddi temellerini tahrip edecek kadar büyük. Bizzat insan toplumlarının, kapitalist ekonominin bazı toplumsal temellerini de kapsayan yapıları, insanlığın geçmişinden devraldığımız şeyin aşınmasıyla tahrip olma noktasındadır.” Kısa 20 ci yüzyıl kitabında böyle belirler günümüz gerçekliğini Hobsbawm, sonra;

 “Dünyamız hem dışa hem de içe doğru infilak etme tehlikesiyle karşı karşıyadır…” diyerek, şöyle tamamlar:

“Nereye doğru gittiğimizi bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, tarihin bizi bu noktaya …. neden getirdiğidir. Gene de açıkça görülen bir şey var. İnsanlığın anlaşılabilir bir geleceği olacaksa, bu gelecek geçmişin ya da şimdiki zamanın sürdürülmesiyle olamaz. Üçüncü bin yılı bu temelde kurmaya çalışırsak, başarısızlığa uğrarız. Ve başarısızlığın bedeli, yani değişmiş bir toplumun alternatifi, karanlıktır.”  

Bu kesinlikle doğru. Ama bugün, gelecek geçmişin ya da şimdiki zamanın aynen sürdürülmesi ile mümkün olmayacaksa nasıl olacak, onu nerede arayacağız? Dün bunu sormaya bile gerek yoktu, ne yapacağımızı biliyorduk, çünkü büyük hayallerimiz vardı. Bugün de hayallerimizin peşinden gitmeye devam etmeliyiz. Fakat işte tam burada bir sorun var. Farkındaysanız  artık büyük hayallerimiz yok, uzun süredir sadece şimdiyi yaşıyoruz.

Kapitalist hegemonya zihinleri öyle bir çerçeveye hapsediyor ki; halen yaşadığımız sistemden başka bir sistemin, sosyo ekonomik yapının yerini alacak başka bir düzenin, ille de mülkiyet hırsının olmadığı, doğa ve hayata saygılı başka bir dünyanın mümkün olmadığı, hatta hayal bile edilmesinin imkansızlığına dair yerleştirdiği bir inancın kilidini açıp özgürce düşünemiyoruz. Ütopyalar, içi boş ve imkansızla aynı anlam içeriğine hapsediliyor. Oysa  gelecek, henüz yaşanmamış olan, bilinmeyendir. O yüzden istediğimizi hayal ediyoruz zaten. İstediğimizi gerçekleştirme çabası eylemimize bir anlam kazandırıyor, yön veriyor.

Sistem daha önce toplum üzerinde hiç bu kadar baskın olamamıştı ama ne yazık ki şimdi koşullar buna çok elverişli. Çünkü kapitalist sistemi de temelden sarsan çok hızlı bir değişim var. Bu, yarattığı belirsizlikler ile yeterince korkutucu ve umutsuzluk yayıyor. Bir de hükümetlerin durdurma konusunda hala çok fazla umut vermediği gittikçe hızlanan iklim değişikliğinin korkusu bunun üstüne binince zihinlerdeki korku çemberi daha da büyüyor.

Ama bu çember kırılabilir. Böylece kapitalist hegemonyanın baskısı aşılarak hayal gücümüz, hayallerimiz özgür kalabilir.

Hayal gücü insana özgü. Hayaller olmadan bir yaşamdan bahsetmek bile mümkün değil. İnsan onunla var oldu. Hayallerimiz için çabalamaktır hayat, Aragon’nun mısralarındaki gibi;

Benim dünyam hayallerim, benim hayatım

hayallerim için çektiğim çile. Benim yaşamım

hayalle gerçekliğin birleştiği yer. “  (Hayaller ve Gerçekler)

Hayaller sınırlanamaz, herhangi bir müdahale ile şekillendirilemez, o bir özgürlük duygusudur, var olmanın tarifidir. Bu nedenle en çok şairlerin dilindedir. Hayali olmadan özgürlük olmaz. Özgürlük için önce onu hayal etmek gerek. Umut için de. Binyıllardır umut insanlığı ayakta tutmuş bu sayede. Özgürlük şairi Eluard, Guernica katliamının ardından;

“Bir adam türkü söylüyor, bir adam hep umutlu. Ve acılarının eşekarıları uzaklaşıyor sertleşmiş gökyüzünde. Ve türkülerinin arıları yine de ballarını yapıyor insanların yüreğinde.

Guernica; suçsuzlar hakkından gelecek canilerin, eninde sonunda.

Guernica!...” diyordu. (Red türküleri)

Hayal ettiği geleceğe ulaşacağına olan inancı olmasa nasıl dururdu insanlar bu katliamlara rağmen Guernica’da ve daha yüzlercesinde.

Hayaller umutları besler, umut ise hayalleri. Birinin var oluşu diğerinin de var oluşudur. Hayat bu şekilde ilerler. Geçen yüzyılın dehşet veren bütün olaylarına rağmen yarının daha güzel olacağı umudu, hiç eksilmemişti. 20 ci yüzyıla damgasını vuran şeylerden biri de büyük hayalleriydi.

Hayal gücünü kaybeden bir toplumun geleceği olmaz. Yaşadığımız pratik kadar arzularımız, hayallerimiz ve umutlarımız ile bir gelecek öngörürüz. Somut gerçekliğin içinde mayalanan bu hayaller değişim arzusu doğurur, büyütür. E. Bloch’un gündüz düşleri dediği hayaller ve gelecek arzusu insanların gündelik hayatlarında, rüyalarında, kültürel anlatılarında, popüler kültür ürünlerinde, felsefi düşüncelerinde vd. daima vardır; daha güzel bir hayatın vazgeçilmez bir arzusu ve umudunu yükseltir, harekete dönüşür böylece. Şimdi de ihtiyacımız bu.

Bugün ise iklim değişikliği, neo liberal talan, birlikte geleceğin hayallerinin etrafına  korkulardan bir duvar çekti. Dünyamızın daha ne kadar üzerindeki hayatın eskisi gibi sürmesine izin vereceğini, yakında tarihi bir gelişme olmazsa bilmiyoruz. İklim değişikliğinin ne denli ölümcül ve korkutucu sonuçlar doğurabileceği her gün daha çok hissediliyor. Büyük bir krizin içinde olduğumuz ortada. Öngörülebilir bir gelecek projeksiyonuna izin veren koşulların olmayışı yeni hayallerin mayalanmasına izin vermiyor. Şimdiye kadar özlenen bir geleceğin hayali can simidimizdi. Hayallerimize yeniden kavuşmaya ihtiyacımız var. Aksi halde kollektif bir gelecek hayalinin yokluğundan doğacak boşluk, herkesin sığınacak yer aradığı parçalanmış yapıların var olma mücadelesi ile dolacak. Hayal gücümüz özgür olmalı.

Çünkü ancak hayal gücü ile şimdinin sınırlarını aşabiliriz. Çünkü hayal gücü radikaldir, var olanın köklü değişimini, yeni ve değişik olanı tasavvur etmektir. Bu nedenle fanteziden farklıdır. Artık gelecek için acilen radikal düşüncelere ve eyleme ihtiyaç var ve ancak hayal gücümüz sayesinde böyle adımlar atabiliriz.

İşte, son dönemde meydana gelen iki olay bunun için bir işaret. İngiltere’de başlayan “yok oluş isyanı” ve Greta’nın öfkesi, umutsuz ve karamsar, ne yapılacağını düşünürken, üstümüzdeki kara bulutları dağıtacak güçlü bir rüzgarın ilk esintileri oldu adeta. Onlar bize verili sınırları hem zihnimizde hem eylemimizde aşabileceğimizi gösteriyorlar.

İngiltere’de başlayan isyan hareketinin manifestosunun başlığı  “ Umut ölür, eylem başlar.” Elbette ölen, hükümetlerin bir şey yapacaklarına olan umut. Bu dikkat onların isyana götüren gelecek arzusunu büyüttü. E.Bloch, “En başta devrimci ilgi dünyanın ne kötü olduğunun idrakiyle, başka bir dünya olarak ne kadar iyi olabileceğinin idrakiyle uyanıkken görülen düşe ihtiyaç duyar; kaşifçe yöntemlerden tamamen uzak, tamamen nesnelliğe uygun biçimde, teorisinde ve pratiğinde tutar onu.” der. (Umut İlkesi) İsyan hareketi ve manifestosu ile Greta’nın çıkışı da böyle bir ilginin somut teori ve pratiğini gösteriyor.

Bu esintiye Y.Kemal’in meşhur dizelerini mırıldanarak katılalım biz de:

“Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız,

 Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,

 Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!…

 İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”         

 Yeni bin yılda, daha büyük hayaller kuracağız. Çünkü korkunun bezirganları ne derlerse desinler, çocuklar bile anladı artık; Evet, başka bir dünya mümkün; ama bunun için bir şey yapmak şartıyla…

Berkay Erkan                                 

                                                                                                                       –

Kategori: Manşet