Merkez Bankası ve Çernobil

“Gerçek, görmek istesek de istemesek de hep oradadır. İhtiyaçlarımızı, hükümetlerimizi, inançlarımızı kaale almaz. Ortaya çıkmak için zamanını bekler.” (Çernobil dizisinde bir bilim insanının itiraflarından)

Çernobil kazası ile son günlerin sıcak gündemi Merkez Bankası (MB) tartışmalarının ne ilgisi var diye sorabilirsiniz. Çok ilgisi var! 5 bölümlük Çernobil dizisini izleyince siz de aynısını düşüneceksiniz.

Dizinin son bölümünde dramatik bir sahne var. Kazayı araştıran bir bilim insanı mahkeme heyetine kazanın, insani ve bilimsel olarak iki sebebi olduğunu söyler. Türkiye ekonomisini çöküşe götüren sebep olarak bunlara bir yenisini eklemeye gerek yok sanırım. İnsani sebepler derken bilim insanının kastettiği liyakat meselesini kastediyorum. Otokrat rejimlerde hak etmediğiniz pozisyonlara  adamınızı bulduğunuz sürece gelmek kolay ama orada durmak ve ilerlemek çetrefillidir. Olmayacak işlere evet demeniz gerekir. Bu karmaşıklıkta bir reaktörün kumanda odasında olamayacak kadar deneyimsiz bir mühendisin, gözü daha yukarılarda olan başmühendisle mücadelesi bugünün Türkiye’sinde Merkez Bankası sahnesinde yaşanıyor.

İktidar ve avanesi Gezi süreci ile paralel evrene geçmeden önce, Türkiye’de liyakat bir ölçüde geçerliydi. Ekonomi yönetiminde Erdem Başçı, Ali Babacan, Mehmet Şimşek gibi isimler olabiliyordu. Yanlış anlaşılmasın, yukarda saydığım isimler ekonomide hiç de öyle mucizeler yaratmadı. Neoliberal piyasa oyununun kurallarını iyi biliyorlardı, ancak daha önemlisi dünya konjonktürü arkalarındaydı. Oyunu kuralları içinde oynadığınız müddetçe, borç için dışarıya ödenen faizler “tepeden” bir emre gereksinim duymadan kendiliğinden düşüyordu zaten. Bu isimler bugünlerin stres testlerinden geçmediler; benzer isimler yeni bir oluşumla ortaya çıkarken aklımızın bir köşesinde kalsın bu gerçek.  Yine de Sezar’ın hakkı Sezar’a, MB eski başkanlarından Erdem Başçı dediğimiz kişi Mishkin gibi dünya çapında bir iktisatçı ile ortak makale yazabilecek birikime sahip biriydi.

Zaten ne olduysa Gezi ile başladı, gerçeğiyle paraleli arasındaki makas açılmaya başladı, 17-25 Aralık’la genişledi, 15 Temmuz’la zirve yaptı. Geldiğimiz noktada liyakat hak getire. MB’nin başına, tezinde Mishkin’in (ve MB’deki kendi meslektaşlarının) çalışmalarını birebir kopyaladığı iddiaları olan birinden başkasını bulamayan bir ülke haline geldi Türkiye. Bu tezi zamanında gözetimi altında yazdıran profesörün bugün Sermaye Piyasaları Kurumu başkanı olarak görev yapabilmesinde buna benzer daha birçok şaibenin olması da işin düşündürücü tarafı.

Bilinenin aksine merkez bankalarının en önemli sermayesi sahip oldukları döviz rezervi değil, itibar ve bilgi birikimi, deneyimdir. 1997’de Asya Krizi’nde neredeyse bölgenin tüm MB’ları spekülatif ataklara karşı çaresizce paralarını devalüe etmek zorunda kalırken, Hong Kong MB’si sağlam durmayı sahip olduğu rezervlerle değil, bilgi ve itibarıyla başarabilmişti. İtibar, yani özü sözü bir olmak. Genel kanı, itibarlı bir MB’nin açıklamalarıyla piyasadaki belirsizlikleri azaltabildiği, dolayısıyla ülkenin borçlanma faizlerini düşürebileceği yönündedir. Bugünden yarına elde edilebilecek bir haslet değildir ama bir günde kaybedilecek kadar da hassastır. Sırf faiz düşürmeyi kabul etmedi diye, itibarın bu kadar önemli olduğu bir kurumun başına adı intihale karışmış bir ismi getirmek gerçeği ve bilimi ihtiyaçlarına göre eğip bükeceğini sanma aymazlığından başka nedir?

Dizideki biliminsanı, çözüm diye sarılınan son hamlenin nükleer reaktörü bir nükleer bombaya çevirdiğini söyler. Umalım ki, ekonomik krizi aşmak için faizleri düşürür umuduyla MB’na yapılan bu son atama hamlesi aynı akıbete uğramasın.