Köşe YazılarıYazarlar

“Mare Nostrum” Bizim Denizimiz

Akdeniz, aslında “Mare Nostrum’dur: Bizim Denizimiz”. Romalılar’ın tümüyle Akdeniz’e hakim olduğu Milattan öncesine uzanan deyişiyle bugün , Ege, Adriyatik gibi 13 ayrı alt denizi içeren, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının ortasında yer alan, 23 ülkenin denizinden aynı zamanda nimetlerinden birlikte faydalandığı bir havzadır Akdeniz. Akkuyu NGS ise o havzada bir tehdit!

2015 yılında Yunanistan’da Çipras ve mensubu olduğu siyasi parti Syriza’nın hükümet koalisyonunu oluşturacağı günlerde yaygınlaşan “Ege Denizi balıklarındır” deyişini hatırlarsınız. Esasen 1996 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında başlayan Kardak Krizi zamanında Ege Denizi’nin sahipliği üzerine sol görüşün hakim olduğu çevrelerce benimsenen bu denklemi pek tabi ki Akdeniz, Karadeniz ve dünyanın bütün denizleri için kurmak mümkün. Zira türler arasında bir hiyerarşi yaratmadan meseleye yaşamsal aciliyet açısından bakabilirsek o denizin içinde yaşayan canlıların, kıyısında yaşayan bizlere göre daha fazla söz sahibi olması bir haktır. Bununla birlikte kıyıdakiler de tek başına değil…Referansını Romalılar’dan alan deyişle Akdeniz, aslında daha çok Mare Nostrum’dur: “Bizim Denizimiz”. Romalılar’ın tümüyle Akdeniz’e hakim olduğu Milattan öncesine uzanan deyişiyle bugün Ege, Adriyatik gibi 13 ayrı alt denizi içeren, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının ortasında yer alan, 23 ülkenin denizinden, aynı zamanda nimetlerinden birlikte faydalandığı bir havzadır Akdeniz. Akkuyu NGS ise o havzada bir tehdit!

Küresel politikalar karşısında yereli yeniden düşünmek

1960’lardan itibaren belirginleşen savaş karşıtı, hak ve kimlik temelli toplumsal hareketlerle ayı zamanda ortaya çıkan çevre hareketleri içinde “küresel düşün, yerel eylesloganı dikkat çeker. 1900’lerin başında şehir planlamacısı İskoç asıllı Patrick Geddes’e ait olduğu düşünülen bu söz, 1969’dan itibaren gezegenin selameti adına kirliliğe karşı önlem alınması, geri dönüşüm, yeniden kullanım gibi yöntemlerle kendini göstermiştir. 1990’lardan itibaren ise küresel iklim krizi, nükleer felaketler gibi sınır aşan etkiler karşısında bu ifadenin adeta ters yüz edildiğini görürüz ki Dünya Sosyal Forumu, İklim Forumu gibi küresel etkinlikler de bu düşüncenin ürünüdür. Neticede gezegen üzerinde küresel bir maruziyet yaşanmasının nedeni küresel politikalar güderek faaliyet gösteren şirketlerle Dünya Bankası, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) gibi ulusüstü kurumlar eliyle gezegenin mağduriyet yaşaması karşısında mücadelenin stratejisinin, dilinin duruma göre yerelden küresele uyarlanması gerekmiştir. Ancak geniş veçheli dayanışma ağları içinden ilerlemek her zaman hızlı işleyen bir yol olmayabilir. Biraz da bu nedenle bu yazının amacı, “yerel düşün küresel eyle” bağlamını değişen şartlara göre yereli yeniden konumlandırarak düşünmek olacak.

8 yıl önce meydana gelen Çernobil’den sonra Dünyanın ikinci büyük nükleer felaketini düşünelim. Şüphesiz, Fukuşima Nükleer Felaketi, Çernobil Felaketi’ne dair unutulmaya yüz tutan gerçekleri dünya kamuoyuna hatırlattı. Dahası, nükleer santralleri gelişen iletişim teknolojilerinin yardımıyla önemli bir tartışma konusu haline getirdi. Yine son dönemde dünya çapında izleme rekorları kıran Çernobil dizisinin nükleer santrallerle ilgili farkındalığı tekrar yükseltti ve potansiyel nükleer felaketlere karşı daha proaktif olunması gerektiği yeterince anlaşıldı. Lakin bir gerçek var ki bugün dünya genelinde faaliyet halindeki 417 reaktörün her biri küresel felakete gebe ve bunların atıkları ve kullanılan yakıtın yerin altından çıkarılması, işlenmesi, sevkiyat süreçleri dahil çok boyutlu riskleri de cabası. Gerek bu santrallerden gerekse ilgili tüm proseslerinden kurtulmak için dünya genelinde bir çok ülkede nükleer karşıtı hareket var ancak küresel faaliyetlerin organizasyonundan tutun da kültürel farklılıklara kadar stratejilerin hedeflere dönüşmesini sağlayacak mekanizmaların hızını kesen faktör çok.

Bölgesel dayanışma köprüden önce son çıkış

Meseleye Türkiye’deki Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) açısından bakacak olursak bu santral salt nükleer karşıtlarına göre değil, nükleer endüstriye göre de sorunlu. Nitekim “Böyle dostun varsa düşman gerekmez” dedirtecek kadar açıkları, yetersizlikleri olan bu proje, nükleer santrallerin kurulması ve yaygınlaşması için çalışan UAEA tarafından 2015’te bir çok eleştiri almış ancak bu eleştiriler dikkate alınmamıştı. Akkuyu Nükleer Santrali kurulur da enerji üretimine başlanırsa yaşanacak sorunlar yağmurdan, soluduğumuz havadan korkmamıza yol açacak kadar içimizde olacak. Zira Akkuyu NGS yer lisansı 1976’da alınmış bir proje olarak daha yer seçimi ile ilgili dahi bir çok sorun barındırıyor. Son dönemde yayılan çatlak haberleri bu endişelerimizin yersiz olmadığını yeterince gösterdi ki Fukuşima Nükleer Felaketi’nden sonra nükleer santrallerin yerleri yeni teknolojilerle ölçüldüğünde yani yeni zemin etütleri yapıldığında başka fay hatları tespit edilmiştir. Nitekim Akkuyu NGS sahası üzerinde bilim insanlarının yaptığı araştırmalara göre 1992 yılında yapılan ölçümlerde tespit edilen irili ufaklı fay hattı sayısı da 152’den 320ye çıkmıştır. Tüm bunları birlikte düşünürsek Akkuyu sahası üzerinde bugünün teknolojisiyle tespit edilebilecek fay hattı sayısının daha fazla olacağı muhtemeldir. Dolayısıyla yer bilimci Prof. Dr. Haluk Eyidoğan’ın önerdiği gibi Akkuyu sahasındaki 300 kilometrekarelik alan yeniden incelenmelidir. En büyük sorun, bu ihtimalin siyasi iktidarlar tarafından göz ardı edilmesi, soru işaretlerinin giderilmemesi, gerçekleri işitmesi gereken tarafların bilakis çıkan sesi bastırmaya çalışması, nihayetinde sorunun teknik niteliğinin ötesinde bir yerde demokrasi çıkmazına saplanmasıdır.

Zira 2015 yılında Çevre Etki Değerlendirme(ÇED) belgesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilmesini izleyen süreçte benim de hemen her aşamasını kaleme aldığım olaylar, davalar silsilesinde o çıkmaz yolun bütün kıvrımlarıyla tanıştık. Dolayısıyla aslında, Akkuyu NGS sahasında zeminin çatlaması ve bu bilginin Türkiye’deki yetkili kurumlardan değil Rus medyasından sızan haberlerle bize ulaşmış olması, geçmiş ve gelecekteki tüm çatlaklara dair malumun ilamıydı. Bu bağlamda sistemdeki çatlaklar karşısında sağlam kalmanın yolu yeni zenginlikler bulmaktan geçebilir. Nihayetinde bizimle aynı zararı görecek fakat siyasi olarak demokratik haklara sahip daha şanslı toplumların seslerini hükümetlerine duyurma ihtimali varsa neden dayanışma yolu seçilmesin?

Bizim denizimiz

31Mayıs- 3 Haziran 2019 tarihlerinde Nükleer fizikçi Prof. Dr Hayrettin Kılıç ile birlikte katıldığımız Madrid’de gerçekleştirilen Dünya Nükleer Karşıtı Sosyal Forumu/World Antinuclear Social Forum(AWSF) yukarıda bahsettiğim çerçevede Akdeniz’deki komşularımızın Akkuyu NGS Projesi’ne dair duyması gerekenleri paylaşmak için detaylarını şurada okuyabileceğiniz değerli bir imkandı. Aarhus ve Espoo gibi anlaşmaları imzalamayarak komşularını sınır aşan kirlilik ve risklere maruz bırakabilecek faaliyetleriyle ilgili olarak bilgilendirmeyen Türkiye, tüm Akdeniz’i tehdit ederken komşuları bilgilendirme işi de farklı bir yoldan bize düşüyor. Daha açık söylersem Akkuyu NGS ÇED’inin iptal edilmesi için açılan davaların reddi, davaların gerekçelerini ortadan kaldırmadığı gibi meydana gelecek felakete giden yoldaki taşların nasıl döşendiğinin bilinmesi komşular açısından da bir hak. Bununla birlikte kamuoyu baskısının Türkiye’de işlemediği gibi yeni kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK)’nun “düzenleme” fonksiyonunu devreye sokmadığının bilinmesi de gerekli. Ne de olsa Akkuyu’nun idari yönetimi Gaziemir’deki nükleer atıklara karşı hiç bir önlem almayan NDK’da olacak. İşte tam bu noktada Türkiye’de çevre mücadelesi verenlerin Akdeniz’e kıyısı olan diğer 22 ülkedeki yurttaşlarla dayanışmak için tarihsel köklerinden gelen gücünü hatırlamasında fayda olabilir. Ortak bir coğrafyayı ve kültürü paylaşan toplumların sahip oldukları doğa ve doğal varlıklarını bölgesel olarak savunması daha mümkün olabilir ki bu yaklaşım küresel mücadelenin de önünü açabilir. Çünkü o, Mare Nostrum…Bizim Denizimiz!

14 Haziran Cuma günü 19:00 ‘da Mare Nostrum’un Mersin’inde, Kültürhane’deki Çitta Ekoloji Sohbetleri kapsamında nükleer, Akkuyu, iklim krizi ve Fukuşima’da yaşananları anlatacağım. Bu kez Mersin’de buluşmak dileğiyle.

(Yeşil Gazete)