Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemiden Çernobil’e inkar, ihmal ve bir öngörü

Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını sokaktaki yaşama es verdirip hayatı mekanların içine sıkıştırınca şehirdeki insanın doğadan kopuk oluşu da daha dramatik hale geldi. Özellikle İstanbul gibi yoğun nüfuslu ve yeşile hasret kentlerde nefes alınabilecek alanlar kaçınılmaz olarak kalabalıklar ürettiği için parklar, bahçeler, deniz kenarları da yasak. Üstelik bir aydan fazla bir süredir koruma adı altında eve kapatılan 20 yaş altı ve 65 yaş üstü insanlar için bu durumun anlamı daha da büyük zira, dışarıya adım atmalarının karşılığı gittikçe dibe vurmuş olan ekonomik koşullarda karşılaşabilecekleri fahiş para cezaları. Tek teselli ise bu günlerin sağlıklı şekilde atlatılması halinde “yakında” çayıra, çimene güneşe, seyirlik denize yeniden kavuşma ihtimali… Ne var ki virüs yeterince öldürücü ve bulaşıcıyken hayati risk teşkil etmeyen iş yerlerinde üretime devam edildiği için salgının hız kesmesi pek mümkün değil. Bu nedenle bir ay sonrası için pandemiye veda planları kamuoyuna ilan edilirken alınmayan önlemler nedeniyle alınan önlemlerin manasızlaştığı ortam eve kapatılabilenlerin kapatılma sürelerinin uzayacağına ve bir süre daha gerçeklerin inkar edileceğine delalet.

Risk sosyoloğu Ulrich Beck hayatın içine işlemiş olan genel riskler karşısındaki siyasi tavırda inkar ve ihmalin çok belirleyici olduğundan bahseder [1]. Bu açıdan siyasi iktidarın bugün koronavirüs karşısında almadığı önlemler diğer bir deyişle gerçeklerden kaçınma hali tam da 34 yıl önce 26 Nisan’da yaşanan Çernobil nükleer felaketi karşısında dönemin siyasi iktidarının sergilediği tavra denk düşer. Etkisi milyonlarca yıl sürecek radyoaktif parçacıkların patlamayla havaya karışarak binlerce kilometre katetmesi bugüne dek milyonlarca insanın sağlığını dolayısıyla yaşamını olumsuz etkilemiş lakin nasılsa Türkiye’ye hiç uğramamıştır(!). Dönemin başbakanı Turgut Özal ‘radyoaktif çay daha lezzetlidir’ derken, yeni mahsul fındıklarla çaylar okullarda, kışlalarda bedava dağıtılmış, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren ise radyasyon olmadığını kabul etmeyen toplumsal muhalefete “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” yanıtını vermiştir.

2000 yılında Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından yürütülen bir çalışmayla devlet eliyle yapılacak resmi bir araştırmanın önemine işaret eden bulgular ortaya konmuşsa da ülke genelinde Çernobil etkisinin tespit edilmesine dönük bir araştırmalardan kaçınılmış, ‘radyasyon yok, sağlık tehlikesi yok’ oyununun oynanması tercih edilmiştir. Oysa Avrupa’da Çernobil nükleer felaketinin etkileri üzerine Nükleer Silaha ve Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından 2016 yılında yapılmış olan araştırma Çernobil’in 2050 yılına kadar 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağına işaret etmektedir.

‘Risk analizi’nin ardındakiler..

Beck bilimsel rasyonellikte dönüm noktası addedilen risk bilincinin, ileri uygarlıkta ortaya çıkmış olmasına rağmen modernlikle çelişircesine baskılandığına dikkat çeker. Buna göre riskler teori ile pratiğin ayrımına, uzmanlık ehliyetlerine; kurumsal yetki alanlarına; değer ve olgu arasındaki ayrıma; siyaset, kamuoyu; bilim ve ekonominin görünürdeki alanlarıyla çakışır.[2] Bugün de dünya genelinde ekonomilerin, yatırımların istikrarsızlaştığı ortamda siyasi iktidarlar bir şekilde dizginleri elden bırakmadan süreci atlatma gayesini taşıyor. Nitekim Çernobil nükleer felaketinin etkilerinin inkar edilmesinin arka planında çalışan siyasi akıl yurttaşlarının sağlığını, selametini öncelemektense gelecekte nükleer santral sahibi olma ihtimalini saklı tutmak adına küresel nükleer endüstri ile söz birliği yapmıştır. Nihayet bu ketum tavır meyvelerini (!) 2010 yılında Mersin’e nükleer santral kurulmasının yeniden gündeme getirilmesiyle vermiştir.

Yıllardır sivil toplumun sesinin yargı ve yasama süreçlerinde boğulmasının, toplumsal muhalefetin yok sayılmasının neticesinde birinci reaktörün inşaatı tamamlanma aşamasına gelmişken elektrik üretimine başlanacağı ilan edilen 2019 yılına göre şimdiden dört yıllık bir gecikme hasıl oldu. Siyasi iktidarın tarihi olaylarla yaratmaya çalıştığı özdeşlik algısı gereği nükleer santralin operasyona başlaması Cumhuriyetin yüzüncü yılına tekabül eden 2023 yılına yetiştirilmek isteniyor. Ancak bu planın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesi için gereğinden hızlı bitirildiği ve risk taşıdığından dem vurulan Marmaray sürecine benzemesi bir felaketle sonuçlanabilir. Dolayısıyla şu anda genel hayat açısından aciliyeti olmayan bir iş olması itibariyle beş bin işçinin çalıştığı inşaatta faaliyetlere ara verilmeden devam edilmesi, bu felaketin ayak sesleri sayılabilir.

Gerçekleşmemiş felaketi şimdiden durdurmak

Konfiçyüs’ün ‘geleceği belirlemek istiyorsanız geçmiş üzerinde çalışın’ sözünün bu topraklarda maalesef karşılığı fazlasıyla var. Meseleyi Akkuyu NGS ile ele alınca, bunca yılda siyasi refleksin değişmemesi bir yana boynuzun kulağı geçtiği söylenebilir ki bu durum yaşanabilir bir gelecek açısından büyük risk teşkil ediyor.

Pandeminin müsebbibi bir çok ülkenin suçlamalar yönelttiği bir ülkeyken dahi önlemlerin alınmasından geri durulurken nükleer santralin kurulmasına önayak olan bir siyasi iktidarın sınır aşan etkilere haiz nükleer felakete yol açması halinde inkarcılığı daha öteye taşıyacağı muhakkak. O zaman insanlarla araya konan fiziki mesafenin yerini doğaya karşı çekilecek set alırken yaşamak için alınan nefese, beslenmek için gereken gıdaya hep biraz endişeyle yaklaşılacak. Kuşkusuz yasama, yargı erklerinin yürütme erkinin çatısı altında toplandığı, Millet Meclisi’nin hiç olmadığı kadar güçten düştüğü bir siyasi altyapı varken, inşaatı devam ettirilen nükleer santralin yapımının durdurulmasının artık beyhude olduğu düşünülebilir. Ne var ki her geçen senenin yeni sorunlar ve bir öncekine göre daha kötü sürprizler getirdiği deneyimlendiği üzere, gerçekleşmemiş olan felaketlerin mucizelerle durdurulandan niye farkı olsun? Öyleyse o mucizenin kendimiz olabileceğini düşünmemize de bir mani yok…

*

[1]: Beck, U. Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru, Çev: Kazım Özdoğan, Bülent Doğan, İthaki , İstanbul P. 356

[2]: a.g.e , 106

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yeni’lenen deprem haritasının güncelliği ve Ak-kuyu’nun depremselliği

 

Deprem haritaları sismik tehlikeye dair yurttaşların bilgilendirilmesi amacıyla hazırlanır, inşaat yönetmeliklerinin düzenlenmesi ve depreme karşı önlemlerin alınmasına temel teşkil eden Deprem Yönetmeliği için veri sağlar. Küresel çapta depremlerin meydana gelme eğilimini değerlendiren World Atlas’a göre dördüncü; Avrupa Birliği ülkeleri tarafından yürütülen Sismik Uyum Programı çerçevesinde gerçekleştirilen araştırmaya göre İtalya ve Yunanistan’ı da geçerek ilk sırada yer alan Türkiye için kuşkusuz deprem tehlike haritasının anlamı büyüktür ve güncelliği hayatidir.

Türkiye’de deprem tehlike haritasının hazırlanmasında yetkili kurum olan AFAD da 18 Mart 2018 tarihinde resmi gazetede yayımlanmasını müteakip, 1 Ocak 2019 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye Deprem Tehlike Haritası’nı tanıtarak diri fay sayısının 485 olduğunu kamuoyuna duyurdu. Ancak, bu bilgi verilirken söz konusu rakamın 2012 yılında 326 olarak açıklanan diri fay sayısına bilinen fay segmentlerinin dahil edilmesiyle elde edildiğinden bahsedilmiyordu. Nitekim dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da Türkiye genelinde 485 fay kırığı olduğunu ifade ederek bilim insanları tarafından önceden bilinen parça fay hatlarının bir araya getirilmesiyle bu sonucun mühendislik çalışmalarına katkıda bulunacağına 2014 yılında değinmiştir.

Peki 24 Ocak 2020’de meydana gelen Elazığ depreminin ardından “kamuoyunda algı iyiyken” açıklanan Yenilenmiş Deprem Haritası’na dair “yeni” olan nedir? AFAD yetkilisinin, “En güncel deprem kaynak parametreleri, deprem katalogları ve yeni nesil matematiksel modeller dikkate alınarak çok daha fazla ve ayrıntılı veriyle hazırlanmıştır” açıklaması bu soruya bir yanıt sayılabilir mi? Elbette, zira yurttaşların e-devlet ‘ten ve/veya AFAD’ın web sitesinden giriş yaparak bu haritadaki verilere göre belirttikleri adresin fay kırığına mesafesini öğrenmesi mümkün. Nitekim noktasal bilgi edinebileceği söylenen harita medyada “Evimin altından, yakınından fay hattı geçiyor mu?” manşetiyle yer buldu. Esasen neoliberal dönemde bireyin öznelliğini dışa vuran türden sayılabilecek bu soru yeni deprem haritasının ruhunu da ortaya koyuyor, sanki yurttaşın tekil olarak bilgilendirilmesiyle diğerinden “kopuk oluş” yeniden tesis ediliyor.

Öte yandan, 1996 yılındaki Türkiye Deprem Yönetmeliği’nin 23 yıl sonraki ilk ayrıntılı revizyonu olarak karşımıza çıkan bu haritanın bölgesel değil, noktasal niteliği önceki duruma göre bazı bölgelerin depremselliğinin düştüğü gibi bir algı yaratması nedeniyle tartışmalı da olan bir konu. Nitekim Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şerif Barış, 46 şehir için deprem tehlikesinin düşürüldüğünü hatta, Adana ve Gemlik gibi aktif fay hatlarının üzerindeki yerleşim yerlerinde deprem tehlikesinin düşük gösterilmesine karşı Jeoloji ve Jeofizik Mühendisleri Odası’nın itirazlarının olduğunu dile getiyor. Prof. Dr. Barış’a göre depremselliğin düşük gösterilmesi inşaat yönetmeliklerine sirayet ederek deprem güvenliğinden kaçınmaya neden olabilir.

Akkuyu NGS’nin depremselliği

Öncelikle şunu belirtelim ki, ne eski ne de “yenilenen” Deprem Tehlike Haritası fay hatlarının bilinmesinin kritik önem arz ettiği inşaat halindeki Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) için referans alınabilir. Zira Deprem Haritası yönetmeliğinin ilk maddesinde belirtilen yönetmeliğin kapsamı çerçevesinde açıkça köprülerin, nükleer tesislerin kısaca bugünkü ifadeyle mega proje kapsamına giren inşaatların yönetmelik kapsamının dışında olduğu yazıyor:

“1.1.7 – Binalar ve bina türü yapıların dışında kalan köprüler, barajlar, kıyı ve liman yapıları, tüneller, boru hatları, enerji nakil hatları, nükleer tesisler, doğal gaz depolama tesisleri gibi yapılar, tamamı yer altında bulunan yapılar ve binalardan farklı hesap ve güvenlik esaslarına göre projelendirilen diğer yapılar bu Yönetmeliğin kapsamı dışındadır”.

Öte yandan, yönetmeliğin kapsamı dışında kalan tesis ve yapıların kendi özel yönetmeliklerinin olduğu, bu inşaatların kendi yönetmeliklerinde belirtilen ilkelere göre inşa edileceği hemen sonraki maddelerde ifade ediliyor:

“1.1.9 – Bu Yönetmeliğin kapsamı dışındaki bina ve bina türü yapıların deprem etkisi altında tasarımı için kendi özel yönetmelikleri yapılıncaya dek, öncelikle ilgili Türk Standartlarında verilen hükümler ile birlikte, uluslararası geçerliliği kabul edilen eşdeğer diğer standart, yönetmelik gibi teknik düzenlemeler veya kurumlarınca belirlenen teknik kurallar, bu Yönetmelikte öngörülen ilkeler gözetilerek kullanılabilir”.

Buna göre, 1. reaktörünün inşaatının neredeyse tamamlandığı Akkuyu NGS’de özel inşaat yönetmelikleri hazırlanmış olmalı. Zira Akkuyu Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED)’ne karşı 13 ayrı sivil toplum örgütü tarafından açılan ve bölgede dikkate alınmayan fay hatlarının varlığına işaret eden davalardaki bilirkişi incelemelerinin toptan reddine karar verilmesiyle ak-lanan Akkuyu NGS’nin inşa edildiği bölge üzerinde fay hatlarına istinaden başlatılmış olan derin sismik etüdlerle model çalışmalarının sonuçları da açıklanmıyor, kamuoyuyla paylaşılmıyor.

Türkiye ve yakın çevresinin güncel tektonik levha hareketleri ve etkin ana tektonik unsurları. (6) Siyah daire Akkuyu NGS’nin konumunu gösterir. NAF, Kuzey Anadolu Fayı; EAF, Doğu Anadolu Fayı; NEAF, Kuzeydoğu Anadolu Fayı; CA, Kıbrıs Dalma-Batma Kuşağı; ECFZ, Ecemiş Fay Kuşağı; TGFZ; Tuzgölü Fay Kuşağı. Bu fay kuşakları etkin fay yapılarını içerir (Prof.Dr.Haluk Eyidoğan, Bilim ve Gelecek)

 

Bugün, AFAD’ın internet sitesinde ilgili çalışmaların tamamlanmış olduğu gösterilen bazı raporlar Jeofizik Mühendisi Prof. Dr Haluk Eyidoğan’ın belirttiğine göre Türkiye’de Akkuyu NGS bölgesi çevresinde Akdeniz-Kıbrıs arasındaki Dalma-batma çukuru dahil Türkiye genelinde kıyıdan 200 kilometre mesafede tsunami olasılığı da gözetilerek yapılan etüdleri içeriyor  Buna göre toplam aktif fay sayısı açıklanmış olan 485’in de üstünde 553 ‘e çıkmış durumda. Esasen etüdlerin Akkuyu NGS’ye özel olmayıp Türkiye genelinde gerçekleştirilmiş olması, Türkiye Deprem Yönetmeliği’nin ilgili maddesine aykırı hareket edilerek Akkuyu NGS’ye yönelik özel yönetmeliklerin yapılmadığının da ispatı sayılabilir. Kaldı ki, Akkuyu NGS açısından önemli bir tehlike kalın toprak veya kaya türleri tarafından üzeri örtüldüğü için jeologlar tarafından tespit edilemeyen “kör faylar“dır. Prof. Dr. Eyidoğan, 2011 yılında yaşanan Van Depremi’ne bu fay tipinin yol açtığını ifade ettiği makalesinde benzer tipteki fayların deniz ortamı dahil, Akkuyu NGS bölgesinde bulunduğuna işaret ediyor.

Akkuyu NGS’ye ait Saha Parametreleri Raporu’nun, dönemin onaya yetkili tek kurumu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından santrale yeniden yer lisansının verilmesinden sonra, hatta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ÇED onayı verilmesinden de sonra; diğer bir deyişle ters bir sıralamayla 2017 yılında onaylanmış olması, bu nükleer santral projesinin depremsellik açısından değerlendirilmediğinin diğer ispatı olarak değerlendirilebilir. Yine Akkuyu NGS’nin depremselliğinden bahsedildiği noktada kör fayların birleşiyor olma ihtimaliyle bölgedeki 2500 yıl içinde deprem meydana getirmiş Ecemiş Fay hattından tutun da Namrun fay hattına kadar çeşitli fay hatlarıyla kuşatılmış olmasının dikkate alınmış olması gerekirdi. Bunlarla birlikte Prof. Dr. Eyidoğan’ın aynı yıl Bilim ve Gelecek’teki makalesinde detaylı bilgi verdiği üzere Uluslararası Deprem Sismolojisi ve Yeriçi Fiziği Birliği (IAESPEI), tarafından önerilen ulusal sismotektonik haritasını edinmeden Akkuyu NGS’yi inşa etmeye kararlı görünen Türkiye’nin, tatmin edici deprem ve tsunami olasılık tespiti de olanaklı bulunmuyor Dip toplamda nükleer yakıtın tesise getirilmesi itibariyle inşaat temelinin iki kez çatladığına dair haberlerini okuduğumuz Ak-kuyu NGS’de bir nükleer felaketin yaşanma ihtimalini vicdan gözüyle görmek zor değil. Ne var ki, gerçekler engelse hiç bir göz görmek istemeyenden daha kör, hiç bir kulak da duymak istemeyenden daha sağır değildir.

(Bu yazı Sivil sayfalar‘da da yayımlanmıştır)

 

Kategori: Hafta Sonu

EnerjiManşet

Sinop’ta nükleer karşıtları hakim karşısında

Sinop Nükleer Karşıtı Platform (SNKP) üyelerinin,  6 Şubat 2018’de ilde kurulması planlanan nükleer santralle ilgili ‘Halkın Katılımı Toplantısı’na alınmadıkları gerekçesiyle yaptıkları protesto yüzünden açılan davanın ilk duruşması dün görüldü. Toplantıya alınmayan platform üyeleri ve yöre halkı, polisin gaz, cop ve tazyikli su kullandığı sert müdahale ile karşılaşmış, ardından da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu‘na muhalefet suçlamasıyla haklarında dava açılmıştı.

SNKP bileşenleri ile Sinop ve diğer illerden meslek odaları, sendika temsilcileri dahil nükleer karşıtlarının yargılanan SNKP üyelerine destek verdiği duruşmaya Belediye Başkanı Barış Ayhan da katıldı.

Sinop 1. Asliye Ceza Mahkemesi‘nde görülen duruşmaya katılanlar şu ifadeleri kullandı:

“Asıl yargılanması gerekenler; yasal-demokratik bir hakkın kullanılmasını ve halkın toplantıya katılım hakkını engelleyenlerdir, burada ise halk yargılanıyor. 21 Ocak 2020 tarihi de Türkiye yargı tarihinde bir ‘adaletsizlik günü’ olarak yerini alacaktır, biliyoruz ki bir gün toplantıya katılım hakkını engelleyenler yargılanacaktır.”

Kararın bir ay sonra, 21 Şubat 2020 tarihinde görülecek olan duruşmada açıklanması bekleniyor.

Ne olmuştu?

Sinop Nükleer Santral Projesi için 6 Şubat 2018’de gerçekleştirileceği açıklanan halkın katılımı toplantısı için yola çıkan milletvekilleriyle Sinop Nükleer Karşıtı Platform üyeleri dahil yaklaşık 200 kişinin yolu, güvenlik güçleri tarafından barikatla kesilmişti. Toplantıya katılımı engellenen kişilerin valilik önündeki protestosuna müdahale edilmişti.

 

Yaklaşık 200 kişinin katıldığı eylemin ardından, Sinop NKP üyesi 17 kişiye dava açıldı.

Elektrik Mühendisleri Odası’nın (EMO) davanın hemen öncesinde yaptığı açıklamada, polisin valiliğe itiraz dilekçesi vermek üzere giden halka sert müdahalesi eleştirilerek “ Demokratik bir toplumda; başta yaşam hakkının savunması, olmak üzere, düşünce, ifade, toplanma ve örgütlenme ile pek çok hakkın ihlali niteliği taşıyan bir yargılama sürecine girilmiştir” denildi. 

Odanın açıklamasında 10 Aralık 2019’da, Ankara’da yine uzmanların görüşleri alınmadan düzenlenen ve STK temsilcilerinin alınmadığı “İnceleme ve Değerlendirme Kurulu Toplantısı” hatırlatılarak, “Nükleer santraller ve nükleer silahlara yönelik yıllardır verilen mücadelenin bileşeni olarak, tüm hukuksuzluklara karşı durmaya devam edeceğiz” ifadeleri kullanıldı.

Nükleer karşıtlarına Türkiye tarihinde ilk kez 6 Temmuz 2010 tarihinde dava açıldı. TBMM önünde Akkuyu Nükleer Santrali‘ne karşı  eyleme katılan 58 kişi, yine Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten yargılandı. Savcı eylemciler hakkında altı aydan üç yıla kadar hapis cezası isterken, yargılananlar Anayasa’nın 56. maddesini hatırlatmıştı: “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.Çevreyi geliştirmek çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”.

 

Kategori: Enerji

News

Akkuyu Nuclear Power Plant is already a problem

160 kilometers away from the city center of Mersin, olive, pomegranate, lemon orchards, around the creek can be walked by drawing a U shape at beautiful and small Büyükeceli village where the proposed Akkuyu Nuclear Power Plant is just at 2 kilometer distance.Since 1976 when the site licence for Akkuyu Nuclear Power Plant (NPP) was granted two thirds of the population has migrated to other districts and cities untill today. However, following the beginning of the construction of the first reactor building of the Akkuyu Npp, the village’s population has increased five fold in the last four months, apparently due to subcontracted companies  bringing in their workers.

Büyükeceli downside camping

The employees are sheltered in the  housing complex under construction with 5-8 people, Russian personnel stay in the houses rented in Erdemli and Silifke which are almost at 1 hour distance from the plant. Transportation of Russian personnel is provided by 60 service vehicles during the day. We watch the newcomers getting off from the buses that stop almost every five minutes while we are drinking our tea and trying to hear each other under the noise of service vehicles, delivery trucks in the entrance of Buyukeceli village.

After the fire which resulted in the burning of 250 hectares forest land  in 2015, the population was set to 1141 in the village. Despite low population the men of the village are still unemloyed and playing cards at the tea house all the day. Infact only 100 of the villagers are employed at the nuclear power plant site . Such situation is a dissappointment for those who dreamed about being employed at the Nuclear Power Plant. On the other hand villagers meet with the new culture brought by employees from other cities . The change in the structure of the population is also changing the daily life in the village. Due to the increasing population of workers of Akkuyu NPP construction and infrastructure related problems, social problems and environmental pollution has made life in the village difficult.  As a result of this the villagers are concerned about the future of their village.

Delivery trucks are just across where we are

There is no sewer infrastructure, drain flows directly into the waterstream then, to the Mediterranean Sea!

The pollution is important in the village is important since such situations may cause illnesses . The villagers are upset by the smell of sewage from the creek passing through the village. Workers in the construction of the power plant are housed in camps in two separate areas. One below the river and the other is above the river. We understand that this river stream is used as a sewage infrastructure and that the septic tank of both camps are left to flow into the Mediterranean Sea . Apparently Akkuyu NPP pollutes the Mediterranean Sea even before it is established!

The polluted Caglayik stream

Besides the tap water, the local people stopped using stream water with which they used to irrigate their garden. They are frustrated by the smell of sewage and are worried that pollution will cause diseases. When the villagers carried the problem to Gulnar Municipality, they received the answer that the waste was clean and would not pose any problem for human health. Another issue that especially upsets the women of the village is the explosion of millions of tons of dust from the dynamites exploded in the Akkuyu NPP area. They complain  saying” We can not hang our laundry to dry outside the house anymore”

 

To work at the “Atom Power Plant of Erdogan”

Pollution is not the only problem in the village. For almost 4000 people who are working at the construction site and stay at the downside and upperside camps, the village offers the road to reach the upper camp and the only socialization opportunity for all workers at the site. Since the first reactor and the other reactors are planned to be taken into commission in 2023,  the construction process is carried out in two shifts and hundreds of people pass through Buyukeceli during ahift changes and turns. In addition to the noise made by workers due to drinking alcohol in the evening, the villagers tell that they were also disturbed by their inappropriate behaviors. When they want them to account for their actions , workers reply back them as if  they feel emotionally empowered by working at Erdoğan’s Atomic Power Plant.

Harassment of women in the village…

This “field of power”also fullfills the desires of the workers and make the most negative impact on the women of the village. Women of the village say that this situation is the trigger of many cases such as harassment against women in the village where mostly elderly people remained due to the increasing migrations due to Akkuyu NPP  over the years. Villagers explain that due to working at the “Atomic power plant”workers see themselves as superior and  look down on the villagers as if their lives  are just small details. According to what women tell me, watching the women while they are cleaning the front of their houses; drinking alcohol on the roof of the villagers house, or even lying behind the woman lying on the roof of her own house, are some of the cases that villagers are complaining. For example, born and raised in Buyukeceli Village Ahmet, 88 said he didn’t want to send his wife to the grocery store. His wife nodded and said that they could not even walk with their friends in the village like they used to, they say they’re shut in the house since they do not want to be harassed by workers.

Ahmet has a beautiful village house and a garden where he grows his livelihood with pomegranate, lemon and apple trees. Ahmet, who suffers from the plundering of his garden by saying this is “right to the eye” .Because he can not protect his garden if he can sell his house he wants to settle in Bodrum in Aegean Region where his four daughters had moved. When I asked him whether he had a message from Büyükeceli to our readers his last words to me were “We know that we are in trouble and there is nobody to save us my child”.

Cases of theft 

Another problem in the village is theft. Serdar Sarı, who has been serving as the mukhtar of Büyükeceli for 6 years, explains that they do not feel safe due to the thefts that occur in addition to harassment. He said that he hadn’t even needed to lock his doors before, but they had been without peace for the last four months and had to live cautiously after two cell phones were stolen. Workers who are free to enter almost everywhere in the village also disturbed the imam of the Mosque since they stay and lay down in the mosque. The only places that are not disturbed by the sudden and problematic increase of the worker population in the village are the shops of the village due to the good sale of drinks and cigarettes .

4000 pairs “right of the eye”! (Right of the eye is used to express the inevitable desire to eat one little fruit when seen in someones’s garden you may be passing by)

The Ruinworld, instead of Roinworld !

Undoubtedly, these experiences are not related to workers’ being good in behaviour or character but related to the fact that the infrastructure services in the camps where the workers stay are not able to provide decent living conditions for them, moreover this company is not able to meet their psychological and social needs. Checking the web site of Roinworld Company I noticed that it was assigned to establish the camp and order their life but it seems that they are unaware that the people in the camp are human beings. The name of the camp should better be changed to Ruinworld! According to the information written on the website, this housing facility’s orgin is Spanish and was founded in 2007 and have been supporting the projects in the countries Spain, Russia, Bangladesh and Turkey. It is clear that all its projects are on sites that belong to Rosatom. Moreover, when the employment option is clicked on the website, the page automatically switches from English to Russian. The website gives an error message when trying to get more information by pressing the English button and there is almost no information in Turkish.

It is clear that the company, which acts as if it is Spanish by making use of the globalized world causes social and psychological problems on workers. Infact this irresponsible facility is again a Rosatom establishment. Apparently the company does not provide a decent life for the workers of Akkuyu NPP construction and the only way to relax is with alcohol just like workers do enjoy and relax with vodka in Russia. However, we would like to remind Rosatom and the government who let Rosatom act freely that unlike Russia’s tundra, in Turkey maquis vegetation is dominant which means average temperature is at least 25-30 degrees in the summer and 20 degrees in the winter. If Rosatom continues to disregard the local climatic and cultural characteristics of Akkuyu, world’s first alcohol-induced shock reactor accident will happen in Turkey.

Lessons for Villagers of Sinop Abalı Villagers

Such cases having happened in Buyukeceli Village due to Akkuyu NPP construction shows how workers of nuclear power plants that require the top level safety infrastructure are treated under military conditions. Since there are news that Rosatom is also interested in Sinop Nuclear Power Plant project after Japan’s abandonment of the project, it can be hoped that these events will be an example for any villagers of Abali who may be dreaming of working at the nuclear power plant . The villagers should be able to see that their work and overseas promises will not be kept and they should protect their villages, land, air and water. To realize this,  they should show solidarity with antinuclear groups in Sinop as well as in all over the country who are trying to avoid nuclear disaster.

Buyukeceli’s immortal tree known as “olive”

Certainly, I did not tell what happened in Buyukeceli just to set an example for Sinop and other potential projects. In Turkey, the antinuclear movement in Mersin and in all over Turkey which has been fighting against Akkuyu NPP Project must find a way to stop progress of work at Akkuyu site in the national and international level in order to avoid the possibility of irreversible dark future. This is also because it has emerged that the crack in Akkuyu, which we heard about months ago is apparently much deeper than we thought and it causes danger even before the plant is established.

(Yeşil Gazete)

Published in Turkish on 16.10.2019 at Yesil Gazette

Kategori: News

EnerjiGünün ManşetiKöşe YazılarıManşet

Akkuyu NGS, şimdiden sorun yaratıyor

Mersin şehir merkezinden 160 kilometre uzaklıkta zeytin, nar, limon bahçeleri içinde, dere etrafında U çizerek yürünebilen planlanan  nükleer santral sahasına 2 kilometre mesafede şirin küçük güzel bir köy BüyükeceliAkkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS) için yer lisansı 1976 yılında alınan köyde bugüne dek nüfusun üçte ikisi başka ilçe ve şehirlere göç etmiş. Ancak geçen yıl  Akkuyu NGS’nin birinci reaktörünün inşaatına başlanmasını takiben, projede yer alan taşeron şirketlerin işçilerini getirmesiyle özellikle son dört aydır köyün nüfusu beş katına çıkmış bulunuyor.

Büyükeceli aşağı kamp alanı

Santralin inşaatında çalışanlar kampta 5-8 kişilik odalarda diğer bir deyişle koğuşlarda kalırken, Rus personel Erdemli ve Silifke‘de tutulan evlerde barınıyor ve her gün geliş gidişleri 60 servis aracıyla sağlanıyor. Trafiği ve gürültüsü servis araçları, sevkiyat tırları ve hafriyat kamyonlarıyla bol olan Büyükeceli’de, köyün girişindeki ağacın altında oturuyoruz.  Çayımızı yudumlayıp gürültü ve toz duman arasında konuşmaya çalışırken neredeyse beş dakikada bir duran otobüsten inenleri izliyoruz. İşte biri daha geldi ve elinde bavuluyla Akkuyu NGS inşaatında çalışan işçilere katıldı.

Türkiye hükümeti tarafından dört defa tekrarlanan acele kamulaştırmalara ek olarak en son 2015 yılında Gülnar‘da meydana gelerek 250 hektarlık alanın küle dönmesine yol açan yangındaki tahliyelerle bugün Büyükeceli Köyü’nün nüfusu 1141 kişiden ibaret. Buna rağmen kahve yine köyün erkekleriyle dolu. Zira, farklı farklı şehirlerden çalışmaya gelen işçi nüfusunun yalnızca 100’ü bu köyden. Bu durum, Akkuyu NGS’nin iş ve aş vaatlerine inanlar açısından hayal kırıklığı yaratmış. Köylüler hayal kırıklığının yanısıra bir de  dışarıdan gelen yoğun nüfusun  kendine has “kültürü”ile tanışıyor. Nüfus artarken işçilerin günlük yaşamı  köydeki yaşam da değiştirip dönüştürüyor. Akkuyu NGS’de çalışanların günden güne artan sayısı ve altyapısal sorunlar, çimento iş makineleri ve hafriyat kamyonları nedeniyle gürültü ve kirlilikten muzdarip olan köylüler gittikçe yaşanmaz bir yer olan  Büyükeceli Köyü için hayli endişeli.

Oturduğumuz yerin yanıbaşında tırlar

Kanalizasyon altyapı sistemi yok, atıklar dereye bırakılıyor!

Köyde kirlilik konusu hastalıklara yol açabilecek kadar önemli. Köylüler köyün içinden geçen dereden gelen lağım kokusundan bezmiş, isyan ediyor. Santral inşaatında çalışan işçiler iki alanda inşa edilen kamplarda barınıyor. Bunlar biri deniz kıyısında diğeri ise yolun diğer tarafında kalan köyün içinden geçilerek çıkılan tepede kurulu. Her ikisi de köyün içinden akarak yolun altından denize kavuşan Çağlayık deresine paralel kurulan kamplar olması nedeniyle kanalizasyon alt yapı sistemi olarak bu derenin  kullanıldığı ve ordan da foseptiğin Akdeniz’e bırakıldığı anlaşılıyor. Yani Akkuyu NGS daha kurulmadan Akdeniz’i kirletiyor!

Çağlayık deresi

Musluk suyundan ayrı bağ bahçe sulamak için kullandığı dere suyundan vazgeçmek zorunda kalan yöre halkı  kirliliğin hastalıklara yol açacak olmasından da endişeli. Köylüler sorunu Gülnar belediyesine taşıdığında ise atığın temiz olduğu, insan sağlığı açısından her hangi bir sorun teşkil etmeyeceği cevabını almışlar. Özellikle de köyün kadınlarını bezdiren diğer bir konu da Akkuyu NGS alanında patlatılan dinamitlerle, milyonlarca ton hafriyatın tozu dumanının 2 kilometre ötedeki köyün üzerine yağması. Kadınlar”Çamaşırlarımızı dışarı asamaz olduk” diyorlar.

 

 

“Erdoğan’ın Atom Santrali”nde çalışmak

Köydeki tek sorun kirlilik değil. Santralde çalışan ve kamplarda barınan işçiler için köy, hem tepedeki kampa ulaşmak amacıyla geçilen yol hem de yegane sosyalleşme imkanı sunuyor. 2023 yılında ilk reaktörün, bir yıl arayla da diğer reaktörlerin devreye girmesi hedeflendiği için iki vardiya halinde yürütülen inşaat süreci boyunca tüm gidiş ve dönüşlerde yüzlerce kişi Büyükeceli’den geçiyor. Köylüler , akşamları alkol alan işçilerin taşkınlıklarının arttığını, köyün içinden geçerken çıkardıkları gürültüye ek olarak uygunsuz davranışlarla etrafı rahatsız ettiklerini anlatıyor. Yaptıklarının hesabını sormak istediklerinde  ise aldıkları cevap çoğunlukla “Erdoğan’ın Atom Santrali”nde çalışmanın onlara bahşettiği güçle ilişkili oluyor.

Köydeki kadınlara taciz…

Santral işçilerinin kendilerinde vehmettikleri bu “güç ve iktidar alanı” anlatılanlara bakılırsa  köyün kadınlarını olumsuz etkiliyor. Bu hal, yıllar içinde Akkuyu NGS nedeniyle artan göçlere bağlı olarak daha çok yaşlı nüfusun kaldığı köyde, kadınlara yönelik çok sayıda taciz vakasının yaşanmasının da tetikleyicisi. Köylüler,  atom santralinde çalıştıkları için işçilerin etraftaki insanların yaşamını ufak birer teferruattan ibaret gördüklerini anlatıyor. Köyde halı yıkayan kadınları fütursuzca izlemek, köylünün evinin damında içki içmek, hatta sıcaktan bunalıp kendi evinin damında yatan kadının arkasına yatmak gibi tacize varan olaylar yaşanmış. Örneğin doğma büyüme Büyükeceli’li  88 yaşındaki Ahmet Amca karısını bakkala dahi göndermek istemediğini söylerken karısı da onaylayarak dertli dertli başını sallıyor;  arkadaşlarıyla köyde eskisi gibi yürüyüş dahi yapamadıklarını, işçilerin tacizlerinden bıktıkları için artık eve kapandıklarını anlatıyor.

Ahmet Amca’nın güzel bir köy evi ve geçimlik yetiştirdiği nar, limon, elma ağaçlarıyla sebze ektiği bir  bahçesi var. İşçilerin “göz hakkı”diyerek bahçeleri talan etmesinden muzdarip olan Ahmet Amca geçimini sağladığı bahçesini de koruyamadığı için evini satabilirse dört kızının taşındığı Bodrum’a yerleşmek istiyor. Büyükeceli’den okurlarımıza bir mesajı olup olmadığını sorduğumda bana son sözleri “Biz talim ettik. Bu fakir halk düştü, düşenin dostu olmaz çocuğum”oluyor…

Hırsızlık vakaları

Köyde yaşanan bir diğer sorun ise hırsızlıklar… 6 yıldır Büyükeceli Muhtarı olarak görev yapan Serdar Sarı tacizlere ek olarak ortaya çıkan hırsızlıklar nedeniyle güvende hissetmediklerini anlatıyor. Daha önce kapılarını kilitleme ihtiyacı bile duymazken son dört aydır huzurlarının kaçtığını, iki cep telefonu çalınması nedeniyle temkinli yaşamak zorunda kalmaktan bunaldıklarını ekliyor. Köyde olur olmaz her yere giren işçilerin camide yatıp kalkmaları Büyükeceli Camii imamının dahi tepkisini çekmiş. Köydeki nüfusun böyle ani ve sorunlu şekilde artmasından rahatsız olmayan bilakis mutluluk duyan yegane yerler ise köyün girişinde ve yolun karşı tarafındaki bakkal dükkanları, zira içki ve sigara satışı her geçen gün artıyor.

4000 çift “göz hakkı”!

Roinworld değil sanki Ruinworld!

Kuşkusuz bu yaşananlar; işçilerin kişilik ve kimliklerinden çok barındıkları kamplardaki altyapı hizmetlerinin insanca yaşam koşulları sunmaktan uzak oluşuyla, dahası onların psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayamamasıyla ilgili. Kamp yerleşkesini kuran ve işletme hakkına sahip olduğu anlaşılan Roinworld şirketi, kamptakilerin insan olduğundan bihaber göründüğü için adı Türkçe dünyayı “mahvetmek” anlamına gelecek şekilde ruinworld olarak değiştirilse yeridir. Web sitesinde yazdığına göre İspanyol menşeili olan ve 2007 yılında kurularak İspanya, Rusya, Bangladeş ve Türkiye’deki projelere barınma desteği sağladığından bahsedilen şirketin, her nasılsa tüm destek projeleri yalnızca Rosatom tarafından kurulan nükleer santrallerle ilgili. Üstelik web sitesinde istihdam şıkkı tıklanınca sayfa otomatikman İngilizceden Rusça sayfaya geçiyor. İngilizce butonuna basarak daha fazla bilgi almaya çalışırken hata/error”veren web sitesinde, Türkçe bilgi ise yok denecek kadar az.

Küreselleşme maskesiyle İspanyol taklidi yapan ve işçilerde toplumsal ve psikolojik sorunlara yol açan şirketin yine bir Rosatom iştirakı olduğu açık. Çalışanların Rusya’da votkaya sığındığı gibi Türkiye’de de alkole sığınmasını beklediği de. Ancak gerek Rosatom gerekse Rosatom’a faaliyet alanı açan hükümete hatırlatmak isteriz ki Rusya’nın tundralarından farklı olarak maki bitki örtüsünün hakim olduğu, ortalama sıcaklığın yaz aylarında  25-30, kış aylarında ise 20 derecelere vardığı Büyükeceli  yukarıda bahsettiğim olanaksızlıklarla birlikte işçileri delirtebilir. Yerelin iklimsel ve kültürel özellikleri gözardı edilirse dünyanın ilk alkol çarpması kaynaklı reaktör kazası Türkiye’de yaşanabilir.

Sinop Abalı köylülerine ders

Büyükeceli’de yaşananlar Türkiye ve dünyaya olağanüstü güvenlik gerektiren nükleer santrallerde işçilerin askeri düzen ortamında,  nasıl çalıştırıldıklarını göstermesi açısından önemlidir. Japonya’nın nükleer santral projesinden vazgeçmesiyle Rosatom’un Sinop projesiyle de ilgilenebileceğine işaret eden haberler bağlamında bu yaşananların İnceburun Mevkiindeki Akliman’a bağlı Abalı Köyü yakınına kurulmak istenen nükleer santralde çalışmayı hayal edenlere örnek olması ümit edilebilir. Köylüler kendilerine verilen iş ve aş vaatlerinin tutulmayacağını şimdiden görebilmeli ve köylerine, toprağına, havasına, suyuna sahip çıkmalı; nükleer beladan uzak durulması için uğraşan nükleer karşıtlarıyla dayanışma göstermelidir.

Büyükeceli’nin ölmez ağacı nam-ı diğer “zeytin”

Kuşkusuz Büyükeceli’de yaşananları salt Sinop’a ve diğer potansiyel projelere örnek olması için anlatmadım . Türkiye genelinde Akkuyu NGS projesinin daha fazla ilerlememesi için ulusal ve uluslararası düzeyde birlik oluşturarak geleceği geri dönüşü olmayan şekilde karartma ihtimalinin önüne geçilmelidir. Zira aylar önce haberini aldığımız Akkuyu’daki çatlak sandığımızdan çok daha derin olmasa santral şimdiden sorun yaratıyor olmazdı.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Enerji

Köşe YazılarıYazarlar

Godzilla’yı çağırmak

Doğa ve doğal olanın vahşiliğine üstün gelmenin derdindeyken kendinden bir canavar yaratan insan kendi gazabından kurtulabilecek mi? İleri teknolojinin yıkıcılığını tırmandıran iklim krizi çağında siyasi iktidarlar felaketi önlemek yerine davet ediyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Soğuk Savaş dönemi boyunca yapılan iki bine yakın atom bombası denemelerinden yalnızca biriydi, 1954 yılında Pasifik Okyanusu’ndaki Marshall adalarında gerçekleştirilen deneme. Denemenin ardından Lucky Dragon (Şanslı Ejder) adındaki Japon menşeili gemi ve mürettebatı yoğun nükleer serpintiye maruz kalmış, bir balıkçı yaşamını yitirmişti. Godzilla fikri, Toho Film Şirketi yapımcıları tarafından, atom bombası denemesiyle ilgili haberler yayılırken yoğun radyoaktif serpintinin bir sürüngen türünü mutasyona uğratmasının hayali eseriydi. Godzilla gemileri, binaları, uçakları eline ne geçirse paramparça ettiği gibi radyasyon da yayarak devasa cüssesiyle adeta atom çağının ejderhasıydı! 2019 yılında Canavarların Kralı adıyla olduğu gibi öncesinde de onlarca farklı versiyonuyla karşımıza çıkan Godzilla, bu yazıda nükleer riskleri bu çağın diğer riskleriyle birlikte düşünmemize yardımcı olacak.

Çıkış noktası itibariyle Godzilla’nın kardeşi denebilecek nükleer santrallerin bir patlama, kaza halinde atom bombası gibi radyoaktif mağduriyet nedeni olduğu bilinen bir gerçektir. Nitekim tarihte meydana gelen kazalar atom bombası patlamalarıyla açıklanır: 1986’da Çernobil Nükleer Felaketi’nde Hiroşima’ya ABD’nin atmış olduğu atom bombasıyla yayılan radyasyonun 400 kat fazlası yayılmıştır; 2011 yılında meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi’nde yayılan radyasyon miktarı ise Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla yayılanın 168 katıdır… Bu bağlamda en az iki nükleer santral rüyası gören ancak deprem ülkesi de olan Türkiye daha şimdiden temel inşaatında meydana gelen çatlaklarıyla tehlike sinyalleri yayarken Godzilla’yı karşılamaya hazırlanıyor gibi. Üstelik nükleer santral inşaatını yürüten Rus menşeili şirketin kendi ülkesinin jeolojik yapısı dahil bugüne kadar proje yaptığı ülkelerin profili açısından deprem riskini gözetmiş bir nükleer santral inşaatı da yok!

Daha bir hafta önce İstanbul’da 5,8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi ve uzmanların söylediğine göre bu hareket ana fay hattındaki kırılmanın öne çekilmesine neden oldu. Hatta büyük İstanbul depreminin altı yıl içinde meydana geleceğine dikkat çekilmekte. Nihayet şehrin büyüklüğü ve düzensizliği, çarpık yapılaşması meseleyi daha tartışmalı hale getirirken deprem anında kullanılması gereken toplanma alanlarına alışveriş merkezlerinin yapılmış olması skandal olarak gündemde! Bununla birlikte AFAD başkanının bir konuşmasında depreme karşı herkesin bireysel tedbirlerini almasını salık vermesi, neoliberal dönemde yurttaşların sorunlarla tek başlarına baş etmeye bırakıldığını gösteren örneklerden yalnızca biri. Hele riskli okul ve hastanelerin güvenli binalara dönüşmesi için 100 milyar TL’nin gerektiğini ve böyle bir kaynağın olmadığını söylemesi deprem vergilerinin akıbeti de sorgulanırken fazlasıyla can yakıcı.

Deprem, tsunami ve nükleer patlamaların vurduğu 11 Mart 2011 tarihi itibariyle gerek Fukuşima’da gerekse ülke genelinde Japonların sokak eylemlerindeki en yaygın sloganı “Fukuşima’yı geri ver!” olmuştur. Zira radyoaktif kirliliğin öyle bugünden yarına yok olması mümkün değildir, deprem ve tsunaminin izleri silinirken ölçüm cihazlarıyla ölçülmedikçe anlaşılmayan radyoaktivite Fukuşima’daki eski hayatı adeta yutmuştur. Fukuşima Nükleer Felaketi Japonya ve dünya genelinde nükleer santrallerin inşaatında deprem riskinin dikkate alınmadığına dair tespitlerinin yapılması açısından önemlidir ve nükleer endüstrinin ülkedeki nüfuzuna rağmen tüm nükleer santraller kapatılmıştır (Bugün yalnızca 9 reaktör aktif olup yeniden devreye alınma ihtimali olan reaktör sayısı ise 28’dir). Deprem riski dünya genelindeki nükleer santraller açısından da güvenlik standartlarının yükseltilmesine, birçok tesisin testlerden geçirilmesine, uygun olmayanların kapatılmasına neden olmuş ve diğerlerinin kapatılması için toplumsal muhalefet yükselmiştir. Yine Asya kıtasının bir başka deprem ülkesi olan ve nüfusu Türkiye’nin nüfusunun dörtte birine tekabül eden Tayvan’da üç bin kişinin ölümüne on bin kişinin yaralanmasına neden olan depremin meydana geldiği 1999 yılından bugüne halk, nükleer santrallerden çıkılması için uğraşmaktadır.

1999, Türkiye açısından da Marmara ve Düzce depremleriyle damgasını vurmuş, 30 bin kişinin yaşamını yitirdiği yıl olmuştur. Yine 2011 yılındaki Van Depremi ve ondan önceki Erzincan depremi binlerce kişinin can kaybına neden olmuş, toplumsal acıların yaşanmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğu ve fay hatlarının %98’inin aktif durumda olduğu hemen herkes tarafından bilinir. Bununla birlikte en bilinen fay hatlarından Ecemiş, Akkuyu Nükleer Santrali’nin 30 kilometre ötesinden geçmektedir. 1990’larda yeni teknolojilerle yapılan incelemelerde 30 yeni fay hattı tespit edilmiştir. Bugün en tehlikeli varsayılan Kıbrıs dalma batma çukuru Akkuyu ile 90 kilometre mesafedeki Kıbrıs arasında mühim bir tespittir. Ancak bugünkü yeni teknolojiler kullanılarak yapılacak fay hattı taramasının Akkuyu NGS projesini tarihin çöp sepetine gönderme ihtimali olduğundandır ki bağımsız bilim insanları tarafından yapılacak yeni fay hatlarının araştırılmasından imtina edilmektedir. Diğer taraftan afet ve acil durumlara ilişkin tek yetkili kurumun 5.8 büyüklüğünde deprem sonrasında herkesin kendi başının çaresine bakması önerisinin aynı siyasi iktidarın nükleer santral kurma planlarıyla birlikte düşünülmesi gerekmektedir.

İklim krizi ise nükleer santrali olan bazı ülkelerin teyakkuza geçerek bir an önce milyonlarca dolar maliyet gerektiren önlemler almasını gerektiren bir gerçektir. 2050 yılından itibaren su seviyesindeki yükselmelerin 60 santimetreye çıkması riski ABD’de 13 ve Birleşik Krallık’ta 12 reaktör için santral sahasına su dolması ve tesis içinde tutulan atıkların sular altında kalması felaketiyle sonuçlanabilecektir. Bununla birlikte normal şartlarda nükleer santrallerde kullanılmış olan yakıt çubuklarının tesisten çıkarılması için önce tesis içindeki havuzlarda 20 yıl bekletilerek soğutulması gerekir ki su seviyelerinin yükselme hızı öngörülenden yüksek olabileceği için bu ülkeler birçok risk ve maliyet içerse de santrallerin tasfiyesini ivedilikle planlamak zorundadır.

İklim krizi çağının doğayla barışık olmayan endüstrilere pek şans tanımayacağı aşikar. Türkiye hala nükleer santrallerle ilgili maddi manevi sorunları yaşamama şansına sahip ülkelerdendir. Nükleer güç olma projesinden vazgeçmesi , bu sorunlarla uğraşan ülkelerin kaybettiği zamanı kazanmış olarak onu gereksiz maliyet ve faturaların altına girmekten kurtulabilir. Kaldı ki yüzünü dünya endüstri devi Almanya’dan alabileceği feyzle gerçek yerli ve milli kaynakları olan güneşine ve rüzgarına dönmesi onu gelecekte olası bir enerji kısıtı yaşamaktan da kurtaracağı gibi gerçek gücüne de kavuşturacaktır. Aksi halde bir deprem ülkesi olan ve iklim krizinin etkilerini yaşayan Türkiye’de siyasi iktidarın nükleer endüstriye kapı aralaması Godzilla’yı çağırmaktan başka bir şey değildir!

(Yeşil Gazete)

Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.

 

EnerjiGünün ManşetiKöşe YazılarıManşet

2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu: Nükleer enerji iklim krizinin çözümü değil sorunu!

2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nu Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik.

Dünya genelinde nükleer santrallerin durumu, kaç nükleer santralin kurulmasının planlandığı veya kaçının devreden çıkarılacağı gibi konularda güncel bilgi kaynağı olması amacıyla her yıl paylaşılan 2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu/World Nuclear Industry Status Report (WNISR) bu hafta yayımlandı.

Enerji Analisti Mycle Schneider ve ekibi tarafından hazırlanan ve orjinaline şuradan ulaşabileceğiniz raporu her yıl olduğu gibi siz Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik. Bu seneki rapor, acil çözüm gerektiren iklim krizi koşullarında zamanın daraldığına vurgu yaparken nükleer enerjinin bu koşullarda çözüm olup olamayacağına yanıt arıyor ve cevabını da net bir şekilde rakamsal olarak veriyor.

İlk olarak küresel manada iklim krizinin etkilerinin hissedildiği bir dönemde, nükleer endüstri tarafından nükleer enerjinin karbon salmayan enerji olduğu gerekçesiyle yaygınlaştırılma çabalarına karşılık yükselen eleştirileri dikkate alarak rapora ilk kez İklim Değişikliği ve Nükleer Enerji bölümünün eklenmiş olduğunu belirtelim. Bu kısımda dünya genelinde üretilen elektriğin %10’unu sağlayan nükleer enerji ile yenilenebilir enerji kaynakları (güneş ve rüzgar enerjisi) üzerinden yatırım, kapasite, üretim miktarlarına ilişkin somut verilerin baz alındığı bir karşılaştırma yapılmış. Rapordaki bir diğer bölüm ise Japonya’da meydana gelen ve etkileri bugün de süren nükleer felaket bağlamında yaşanan gelişmelerin irdelendiği Fukuşima Durum Raporu. Nükleer enerjiyi terk etme kararını aldığını duyuran ülkelerin süreçlerine dair bilgiler de Nükleerden Çıkış Raporu adlı ayrı bir bölüm içinde değerlendirilmiş. Dünya genelinde 31 ülkede aktif durumdaki reaktörlere ilişkin detaylı bilgi sunan rapor, nükleer enerjiye yatırım yapan ülkelere de yer veriyor. Bu kapsamda Türkiye’nin nükleer enerji planları da, tüm süreciyle kronolojik olarak ele alınıyor. Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS) Projesi için raporun esas aldığı dönem olan 2019’da reaktör temelinin inşaatında meydana gelen çatlaklardan bahseden raporda, ilk çatlakların Nisan 2018’de meydana geldiğine değinilmesi mevzunun yalnızca Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve Akkuyu NGS tarafından yok sayılmış olduğunu gösteriyor.

Raporda Türkiye’de hükümetin yazılı anlaşma yapmış olduğu Sinop Nükleer Santral Projesi ise Japonya tarafının projeden çekilmesiyle “iptal edilmiş” olarak belirtilmiş. Son dönemde yalnızca Türkiye’de Sputnik haberinde görmüş olduğumuz Rusya‘nın Sinop Projesi’ne ilgi duyduğuna yönelik bir açıklamaya ise yer verilmemiş. Rapor Türkiye’de kamuoyuna sözlü olarak deklare edilmiş olan İğneada‘ya nükleer santral kurulması projesinin ise reaktörlerin yapımına talip olan Westinghouse firmasının finansal kriz içinde oluşu nedeniyle Çin hükümeti tarafından gerçekleştirilemeyeceğine  işaret ediyor.

İnşaat süreci içinde, yeni üretime başlayan, operasyonda olan ve nükleer enerjiden çıkış kararı alan ülkelerin planlarına istinaden somut veriler sunan rapora göre 2019’un ilk yarısında ikisi Çin’de biri Rusya‘da diğeri Güney Kore‘de olmak üzere dört reaktörün çalışmaya başladığını, ABD‘de ise bir reaktörün devreden çıkarıldığını görüyoruz. Dünya genelinde nükleer enerjinin  elektrik üretimindeki payının 1996’da %17,46 olmasına rağmen 2018’de %10,15’e düştüğü, bununla birlikte nükleer enerjinin küresel ticari enerji tüketimindeki payının ise 2014’ten bugüne yüzde 4,4 civarında sabitlendiği hatırlatılmış.

Grafik 11

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nda bu yıl İklim Değişikliği ve Nükleer Enerji adı altında ele alınan bölüm, hızla derinleşen iklim krizi problemine nükleer enerjinin etkin bir çözüm sunmaktan uzak olduğunu teslim ediyor. Daha açık ifade etmek gerekirse rapor, nükleer enerjinin karbonsuz enerji olarak karbon emisyonlarının azaltılmasını sağlama ihtimalinin ekonomik, endüstriyel durum ve devamlılık açısından analiz edildiğinde, pahalı ve hantal bir yatırım olduğu, bu nedenle de soruna hızlı yanıt üretme potansiyelinin bulunmadığını ortaya koyuyor. Ayrıca rapor diğer elektrik üretim teknolojilerinin düşük karbonlu olduğu gibi daha düşük maliyetli olduğu için  tercih edildiğini, bu durumun da fiyatları daha da düşüreceğini söylüyor. Misal güneş foto voltaiklerinin sistem maliyetlerinde 10 yıl içinde %88’lik düşme meydana gelmişken nükleer santralden üretilen elektriğin fiyatında %23’lük artış sözkonusu olmuş.

Rapor bugün devrede olan nükleer santrallerin enerji verimliliği açısından yenilenebilir enerji karşısında geriye düşmüş olduğunun da altını çiziyor. Bunda en büyük neden olarak ise nükleer enerjinin hızlı çözüm üretememesi gösterilirken merkezi niteliği dolayısıyla enerji transferinde yaşanan zorlukların bulunduğuna da değinilmiş. Ayrıca sadece teknik yönüyle bile verimlilik sağlayamayan nükleer enerjinin aşırı su kullanımı gerektirdiğine, olağandışı hava şartlarının nükleer santrallerde kazalara yol açma ihtimalinin bulunduğuna ve sel gibi afetlerin de ötesinde deniz seviyesindeki yükselmelerin suyun tesisin içine girmesiyle riskleri büyüteceğine de dikkat çekiliyor. Gerek reaktörlerin gerekse nükleer atıkların sular altında kalarak ekosisteme karışma riski dolayısıyla nükleer enerjinin iklim değişikliği şartlarında değil çözüm, yeni problemlerin nedeni olabileceği bizim de her zaman vurguladığımız gibi açıkça ifade edilmiş.

Diğer karbonsuz enerji kaynaklarına bakıldığında ise, aşağıdaki tablo milenyumun başı olarak tabir edilen 2000’ler itibariyle rüzgar enerjisinin 547 Gigavat(GW) ve güneş enerjisinin 487 GW’lık kapasite artışı sağlayarak bu süre zarfında 41 GW’lık kapasite artışı olan nükleer enerjiye göre ne denli hızlı geliştiğini gösteriyor. 2018’de 26 GW’lık nükleer enerji kapasitesinin devreden çıkarılmış olduğu da hatırda tutulursa, kapasite artışının yalnızca %15 olarak okunması da mümkün. Raporda, bugün dünya genelinde üretilen elektriğin %10’unu sağlayan ve nükleer enerjiden elektrik üretiminin yerini fosil yakıtlara bırakmasının küresel karbon emisyonlarında %4’lük bir artışa tekabül ettiği tespiti de yapılıyor.

Grafik 41

Nükleere göre güneş ve rüzgar enerjisinin daha çok karbon tasarrufu sağladığı ise bu tespitin diğer yüzü gibi. Zira her ne kadar 1970-1980 arasında bazı ülkelerde (Belçika, Fransa, ABD ve İsveç) nükleer enerjide bir rönesans yaşanmışsa da yenilenebilir enerjilerin (güneş ve rüzgar enerjisinin kurulumunun) nükleer enerji kurulumuna göre bazı ülkelerde (özellikle Çin,Almanya, Hindistan, İspanya, Birleşik Krallık ve İskoçya’da ) daha hızlı geliştiği belirtilmiş. Nitekim 2019 ortaları itibariyle ABD’de 19 reaktör, Almanya’da 5 reaktör ve Japonya’da ise 1 reaktör devreden çıkarılmış bulunuyor.

Raporda iklim değişikliğini durdurmak ivedilik gerektirirken nükleer enerjinin yavaşlığına da vurgu yapılmış. Ne teknik ne operasyonel ihtiyacı karşılayan nükleer enerjinin karbonsuz rakipleri arasında pahalı ve yavaş olması nedeniyle acil çözüm gerektiren iklim krizi karşısında onu sıralamanın sonuna yerleştiriyor. Kullanılması halinde ise yüksek maliyetlerin karşılanması zaman ve kaynak aktarımı gerektireceğinden raporda nükleer enerjinin açıkça yenilenebilir enerji yatırımlarına köstek olmasından bahsediliyor.

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu, ülkeler bazında reaktörlerin yaşlanma ve ömrünün azalması konularında da kıymetli veriler sunuyor, zira reaktörlerin yaşlanması bakım onarım ihtiyacının artması ve bu ihtiyaçların karşılanmaması halinde kaza risklerinin artması demek. Dünya genelinde reaktörlerin 1970-1980 arası yoğun kurulumu göz önüne alınırsa bugüne dek operasyonda olanlar epey yaşlı. Nitekim rapora göre Çin’de yeni yapılan reaktörlerin dışında halihazırda operasyonda olanlar üzerinden yapılan değerlendirmeye göre 2019 yılında 417 reaktörün dörtte üçüne tekabül eden 272’si 31 yaşını geçerken 80’i 41 yaşın üstünde bulunuyor .

Grafik 15

Bugün halihazırda 16 ülkede 44,6 GW kapasiteye denk gelen nükleer santral inşaatı sözkonusu. Bunlardan biri Birleşik Krallık’taki Hinkley Point C projesi. Bu gruba 1 Temmuz 2019 itibarıyla 10’u Çin’de olmak üzere toplam 46 reaktör daha katılmış bulunuyor. Reaktör inşaatı başlayalı ortalama 6,7 yıl geçti ve tamamlanmaları için daha yıllar var. Rapora göre tüm bu inşa halindeki reaktörlerin 27’sinin proje planlarında değişiklikler yapılmış. Örneğin Slovakya‘da Mochovce‑3 ve 4, 34 yıldır inşaat halinde ve en son devreye alınması 2020-2021’e ötelenmiş .

Rusya’daki Akademik Lomonosov 1 ve 2 adlı yüzen reaktörler ile Hindistan‘da Hızlı üretken reaktör, Finlandiya‘daki Olkiluoto-3, Japonya‘daki Shimane 3 nihayet Fransa’daki Flamanville 3 adındaki toplam altı reaktörün de 10 yıldan fazla süredir inşaat halinde olduğu paylaşılmış. Rapora göre inşaatı devam eden diğer bazı reaktörler ise Bangladeş, Beyaz Rusya, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri‘nde bulunuyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde ilk reaktörün devreye alınması şimdiden üç yıl gecikmiş durumda. Yine Beyaz Rusya’daki reaktörler, inşaatı planının en az bir sene gerisinde. Türkiye ile ilgili bir gecikmeden bahsedilmediği için bu konudaki açıklamayı biz yapalım: Esasen Türkiye’de bugün 2023 ‘te faaliyete geçeceği açıklanan ilk reaktör için elektrik üretimine başlanacak ilk tarih olarak 2019 olarak verilmişti. Yani Türkiye’deki reaktörün proje sürecinde de en az üç senelik bir gecikme meydana gelmiş durumda.

Grafik 8

Raporda bahsi geçen diğer bir erteleme süreci de Polonya’daki nükleer santral projesine ilişkin: Bir kez daha erteleme neticesinde inşa edilen reaktörden elektrik üretiminin 2033’e sarkacağı belirtiliyor. Mısır‘da yer lisansının alınmış olduğu fakat 2026-2027’den önce elektrik üretimine başlanamayacağına değinildiği gibi Ürdün ve Endonezya‘nın büyük kapasiteli yatımlardan vazgeçip küçük modüler reaktör sahibi olmayı planladığı da kayıtlar arasında. Kazakistan‘da yıllarca süren tartışmaların üzerine Enerji Bakanlığı’ndan nükleer santral kurma yönünde somut bir kararın çıkmadığı belirtilen raporda, Suudi Arabistan‘ın nükleer santral kurma işini ağırdan almak istediği, ayrıca Tayland‘ın Çin’de bir reaktör edinebileceği ve Vietnam‘ın nükleer santral planlarını rafa kaldırdığı bilgileri de veriliyor. Tüm bu veriler  nükleer enerji yatırımlarının nasıl bir düşüşte olduğunu ortaya koyuyor.

Özellikle son üç yıldır olduğu gibi yenilenebilir enerji yatırımlarına doğru bir kayışın bulunduğunu verilerle ortaya koyan Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu, bu yıl tespitlerini daha genişletmiş. Buna göre 2018 yılında nükleer enerji kullanan ülkelerden 10’u yenilenebilir enerji ile daha fazla elektrik üretmiş. Agresif bir nükleer enerji yatırımı yapan Çin’in dahi tek başına rüzgar enerjisinden elde ettiği elektriğin, nükleer santralden elde ettiği miktarı geçtiği belirtiliyor. Yine nükleer enerji sahibi olan ve bu alanda yeni yatırımlar da yapan Hindistan’ın ise sadece rüzgardan da değil güneş enerjisinden elde ettiği elektrik miktarının nükleeri geçtiği açıklanmış. Hatta bu verilere göre güneş enerjisi, kömür karşısında bile rekabetçi bir pozisyonda. Bu durum Avrupa Birliği ülkelerinde de farklı değil, zira rapor yenilenebilir enerjinin geçen senenin elektrik üretiminin %95’ini karşıladığını gösteriyor.

Yenilenebilir enerjilerin karbonsuz olduğu kadar ucuz ve hızlı çözüm üretme potansiyelini ortaya koyan rapora göre nükleer enerjinin yerini yenilenebilir enerjinin almasını kaçınılmaz. Dünya çapında elektrik gridine alınan yenilenebilir enerjinin 2018 yılı içinde bir önceki seneye göre 8 Gw daha artarak 165 GW’a çıktığı belirtiliyor. Buna mukabil nükleer enerjide ise 9GW’lık artış meydana gelerek toplam kapasite rekor düzeyde 370GW’a ulaşmış bulunuyor.

Grafik 43

Rapora göre, Dünya genelinde rüzgardan elde edilen elektrik miktarı 2018’de bir önceki seneye göre %29 artış göstermiş. Onu %13 artışla  güneş enerjisi izlemiş. Nükleerden elde edilen elektrik miktarında ise bu süre zarfında %2,4’lük bir artış meydana gelmiş. Yenilenebilir enerji üretimindeki bu artışın düşen maliyetlerle ilgisi var görünüyor, zira güneş enerjisinden üretim maliyetleri 2018’de %88, rüzgar enerjisinden elektrik üretim maliyetleri ise %69 düşmüş bulunuyor. Buna mukabil nükleer enerjiden üretim maliyetleri ise %23 artmış.  Raporda yenilenebilir enerjilerin üretim maliyetlerinin kömür ve doğalgazdaki üretim maliyetlerinin dahi altına düştüğü belirtiliyor.

Özetle bu seneki rapor yenilenebilir enerjiden elektrik üretiminin yeni kurulan nükleer santrallere göre daha ucuz olduğu gibi kömürden elektrik üretimine göre bile daha rekabetçi olduğunu, üretim miktarı açısından da hem nükleeri hem de kömürü geçtiğini söylüyor. Küresel manada bugün kömürden elde edilen elektrik üretiminin nükleerden elde edilen elektriğin 4 katı olduğu ve toplam üretimin %38’ine denk geldiği göz önüne alınırsa, rapor açıkça yenilenebilir enerjilerin düşen maliyetleriyle avantajlı konuma yükselerek sadece nükleerin değil kömürün dahi yerini hızla alacağına işaret ediyor.

Türkiye açısından raporun okumasını,  Makine Mühendisleri Odası(MMO) tarafından bu yıl Haziran ayında paylaşılan Enerji Görünümü Raporu’ndan verilerle tamamlayacak olursak: Nisan 2019  itibariyle kurulu güç 89 680 Megavat( MW) olup bunun yalnızca %13,6’sı yenilenebilir enerji (güneş ve rüzgar) kaynaklarıyla sağlanırken fosil yakıt (kömür, doğalgaz, petrol) endüstrilerinin kurulu gücün oluşturulmasındaki payı %53’tür. Dolayısıyla yıl içinde elektrik üretiminde fosil yakıtların payı %77,7’ye tekabül etmekte  ancak yenilenebilir enerjinin payı (güneş ve rüzgar)ise %10 civarında kalmaktadır. Oysa ülkemizde güneş enerjisi kapasitesi 185 000 MW ve rüzgar enerjisi kapasitesi ise 48 000 MW’tır. Bununla beraber toplam kurulu güce oranla, örneğin 2018 yılı içinde tüketilen enerjinin kurulu gücün yarısı kadar olduğunu bu noktada belirtmek şart. Gerek Dünya Nükleer Endüstri Raporu  gerekse MMO raporuyla ortaya çıkan tablo birlikte düşünüldüğünde denebilir ki  Türkiye yenilenebilir enerji  kaynaklarını dünyanın önem verdiği yönde kullanmadığı gibi enerji fazlası olan bir ülkedir ve atıl enerji kapasitesine rağmen nükleer ve kömür gibi  kirleticilere halen yatırım yapmaktadır.

(Yeşil Gazete )

Kategori: Enerji

Köşe YazılarıYazarlar

“Mare Nostrum” Bizim Denizimiz

Akdeniz, aslında “Mare Nostrum’dur: Bizim Denizimiz”. Romalılar’ın tümüyle Akdeniz’e hakim olduğu Milattan öncesine uzanan deyişiyle bugün , Ege, Adriyatik gibi 13 ayrı alt denizi içeren, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının ortasında yer alan, 23 ülkenin denizinden aynı zamanda nimetlerinden birlikte faydalandığı bir havzadır Akdeniz. Akkuyu NGS ise o havzada bir tehdit!

2015 yılında Yunanistan’da Çipras ve mensubu olduğu siyasi parti Syriza’nın hükümet koalisyonunu oluşturacağı günlerde yaygınlaşan “Ege Denizi balıklarındır” deyişini hatırlarsınız. Esasen 1996 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında başlayan Kardak Krizi zamanında Ege Denizi’nin sahipliği üzerine sol görüşün hakim olduğu çevrelerce benimsenen bu denklemi pek tabi ki Akdeniz, Karadeniz ve dünyanın bütün denizleri için kurmak mümkün. Zira türler arasında bir hiyerarşi yaratmadan meseleye yaşamsal aciliyet açısından bakabilirsek o denizin içinde yaşayan canlıların, kıyısında yaşayan bizlere göre daha fazla söz sahibi olması bir haktır. Bununla birlikte kıyıdakiler de tek başına değil…Referansını Romalılar’dan alan deyişle Akdeniz, aslında daha çok Mare Nostrum’dur: “Bizim Denizimiz”. Romalılar’ın tümüyle Akdeniz’e hakim olduğu Milattan öncesine uzanan deyişiyle bugün Ege, Adriyatik gibi 13 ayrı alt denizi içeren, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının ortasında yer alan, 23 ülkenin denizinden, aynı zamanda nimetlerinden birlikte faydalandığı bir havzadır Akdeniz. Akkuyu NGS ise o havzada bir tehdit!

Küresel politikalar karşısında yereli yeniden düşünmek

1960’lardan itibaren belirginleşen savaş karşıtı, hak ve kimlik temelli toplumsal hareketlerle ayı zamanda ortaya çıkan çevre hareketleri içinde “küresel düşün, yerel eylesloganı dikkat çeker. 1900’lerin başında şehir planlamacısı İskoç asıllı Patrick Geddes’e ait olduğu düşünülen bu söz, 1969’dan itibaren gezegenin selameti adına kirliliğe karşı önlem alınması, geri dönüşüm, yeniden kullanım gibi yöntemlerle kendini göstermiştir. 1990’lardan itibaren ise küresel iklim krizi, nükleer felaketler gibi sınır aşan etkiler karşısında bu ifadenin adeta ters yüz edildiğini görürüz ki Dünya Sosyal Forumu, İklim Forumu gibi küresel etkinlikler de bu düşüncenin ürünüdür. Neticede gezegen üzerinde küresel bir maruziyet yaşanmasının nedeni küresel politikalar güderek faaliyet gösteren şirketlerle Dünya Bankası, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) gibi ulusüstü kurumlar eliyle gezegenin mağduriyet yaşaması karşısında mücadelenin stratejisinin, dilinin duruma göre yerelden küresele uyarlanması gerekmiştir. Ancak geniş veçheli dayanışma ağları içinden ilerlemek her zaman hızlı işleyen bir yol olmayabilir. Biraz da bu nedenle bu yazının amacı, “yerel düşün küresel eyle” bağlamını değişen şartlara göre yereli yeniden konumlandırarak düşünmek olacak.

8 yıl önce meydana gelen Çernobil’den sonra Dünyanın ikinci büyük nükleer felaketini düşünelim. Şüphesiz, Fukuşima Nükleer Felaketi, Çernobil Felaketi’ne dair unutulmaya yüz tutan gerçekleri dünya kamuoyuna hatırlattı. Dahası, nükleer santralleri gelişen iletişim teknolojilerinin yardımıyla önemli bir tartışma konusu haline getirdi. Yine son dönemde dünya çapında izleme rekorları kıran Çernobil dizisinin nükleer santrallerle ilgili farkındalığı tekrar yükseltti ve potansiyel nükleer felaketlere karşı daha proaktif olunması gerektiği yeterince anlaşıldı. Lakin bir gerçek var ki bugün dünya genelinde faaliyet halindeki 417 reaktörün her biri küresel felakete gebe ve bunların atıkları ve kullanılan yakıtın yerin altından çıkarılması, işlenmesi, sevkiyat süreçleri dahil çok boyutlu riskleri de cabası. Gerek bu santrallerden gerekse ilgili tüm proseslerinden kurtulmak için dünya genelinde bir çok ülkede nükleer karşıtı hareket var ancak küresel faaliyetlerin organizasyonundan tutun da kültürel farklılıklara kadar stratejilerin hedeflere dönüşmesini sağlayacak mekanizmaların hızını kesen faktör çok.

Bölgesel dayanışma köprüden önce son çıkış

Meseleye Türkiye’deki Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) açısından bakacak olursak bu santral salt nükleer karşıtlarına göre değil, nükleer endüstriye göre de sorunlu. Nitekim “Böyle dostun varsa düşman gerekmez” dedirtecek kadar açıkları, yetersizlikleri olan bu proje, nükleer santrallerin kurulması ve yaygınlaşması için çalışan UAEA tarafından 2015’te bir çok eleştiri almış ancak bu eleştiriler dikkate alınmamıştı. Akkuyu Nükleer Santrali kurulur da enerji üretimine başlanırsa yaşanacak sorunlar yağmurdan, soluduğumuz havadan korkmamıza yol açacak kadar içimizde olacak. Zira Akkuyu NGS yer lisansı 1976’da alınmış bir proje olarak daha yer seçimi ile ilgili dahi bir çok sorun barındırıyor. Son dönemde yayılan çatlak haberleri bu endişelerimizin yersiz olmadığını yeterince gösterdi ki Fukuşima Nükleer Felaketi’nden sonra nükleer santrallerin yerleri yeni teknolojilerle ölçüldüğünde yani yeni zemin etütleri yapıldığında başka fay hatları tespit edilmiştir. Nitekim Akkuyu NGS sahası üzerinde bilim insanlarının yaptığı araştırmalara göre 1992 yılında yapılan ölçümlerde tespit edilen irili ufaklı fay hattı sayısı da 152’den 320ye çıkmıştır. Tüm bunları birlikte düşünürsek Akkuyu sahası üzerinde bugünün teknolojisiyle tespit edilebilecek fay hattı sayısının daha fazla olacağı muhtemeldir. Dolayısıyla yer bilimci Prof. Dr. Haluk Eyidoğan’ın önerdiği gibi Akkuyu sahasındaki 300 kilometrekarelik alan yeniden incelenmelidir. En büyük sorun, bu ihtimalin siyasi iktidarlar tarafından göz ardı edilmesi, soru işaretlerinin giderilmemesi, gerçekleri işitmesi gereken tarafların bilakis çıkan sesi bastırmaya çalışması, nihayetinde sorunun teknik niteliğinin ötesinde bir yerde demokrasi çıkmazına saplanmasıdır.

Zira 2015 yılında Çevre Etki Değerlendirme(ÇED) belgesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilmesini izleyen süreçte benim de hemen her aşamasını kaleme aldığım olaylar, davalar silsilesinde o çıkmaz yolun bütün kıvrımlarıyla tanıştık. Dolayısıyla aslında, Akkuyu NGS sahasında zeminin çatlaması ve bu bilginin Türkiye’deki yetkili kurumlardan değil Rus medyasından sızan haberlerle bize ulaşmış olması, geçmiş ve gelecekteki tüm çatlaklara dair malumun ilamıydı. Bu bağlamda sistemdeki çatlaklar karşısında sağlam kalmanın yolu yeni zenginlikler bulmaktan geçebilir. Nihayetinde bizimle aynı zararı görecek fakat siyasi olarak demokratik haklara sahip daha şanslı toplumların seslerini hükümetlerine duyurma ihtimali varsa neden dayanışma yolu seçilmesin?

Bizim denizimiz

31Mayıs- 3 Haziran 2019 tarihlerinde Nükleer fizikçi Prof. Dr Hayrettin Kılıç ile birlikte katıldığımız Madrid’de gerçekleştirilen Dünya Nükleer Karşıtı Sosyal Forumu/World Antinuclear Social Forum(AWSF) yukarıda bahsettiğim çerçevede Akdeniz’deki komşularımızın Akkuyu NGS Projesi’ne dair duyması gerekenleri paylaşmak için detaylarını şurada okuyabileceğiniz değerli bir imkandı. Aarhus ve Espoo gibi anlaşmaları imzalamayarak komşularını sınır aşan kirlilik ve risklere maruz bırakabilecek faaliyetleriyle ilgili olarak bilgilendirmeyen Türkiye, tüm Akdeniz’i tehdit ederken komşuları bilgilendirme işi de farklı bir yoldan bize düşüyor. Daha açık söylersem Akkuyu NGS ÇED’inin iptal edilmesi için açılan davaların reddi, davaların gerekçelerini ortadan kaldırmadığı gibi meydana gelecek felakete giden yoldaki taşların nasıl döşendiğinin bilinmesi komşular açısından da bir hak. Bununla birlikte kamuoyu baskısının Türkiye’de işlemediği gibi yeni kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK)’nun “düzenleme” fonksiyonunu devreye sokmadığının bilinmesi de gerekli. Ne de olsa Akkuyu’nun idari yönetimi Gaziemir’deki nükleer atıklara karşı hiç bir önlem almayan NDK’da olacak. İşte tam bu noktada Türkiye’de çevre mücadelesi verenlerin Akdeniz’e kıyısı olan diğer 22 ülkedeki yurttaşlarla dayanışmak için tarihsel köklerinden gelen gücünü hatırlamasında fayda olabilir. Ortak bir coğrafyayı ve kültürü paylaşan toplumların sahip oldukları doğa ve doğal varlıklarını bölgesel olarak savunması daha mümkün olabilir ki bu yaklaşım küresel mücadelenin de önünü açabilir. Çünkü o, Mare Nostrum…Bizim Denizimiz!

14 Haziran Cuma günü 19:00 ‘da Mare Nostrum’un Mersin’inde, Kültürhane’deki Çitta Ekoloji Sohbetleri kapsamında nükleer, Akkuyu, iklim krizi ve Fukuşima’da yaşananları anlatacağım. Bu kez Mersin’de buluşmak dileğiyle.

(Yeşil Gazete)

Köşe YazılarıManşet

Akkuyu’daki çatlağın üstü kapatılmamalıdır!

Anlaşılan o ki, konunun muhatabı olan siyasi yetkililer sessiz kalarak meselenin unutulmasını ummaktadır. Akkuyu NGS inşaatındaki çatlak haberinin üstüne Rosatom’ un yalanlamalarıyla örtüşen sis perdesi bu yazının görseline* ilham olmuştur.

Kuralına göre yapılmayan işler, uzmanların uyarılarının umursanmaması ve yetkin olmayan yetkililerin sorumsuzluğu neticesinde son on yıl içinde Soma Maden Kazasını, Pamukova, Çorlu ve Eskişehir tren kazalarını yaşadık. Uzmanlar, bilim insanları Akkuyu NGS’nin zemininin inşaata uygun olmadığını söylüyor. Peki uygunsuzluklara ek olarak uygulama ve denetimdeki eksiklerin gölgesinde “aynı gemideki 82 milyon” yola birlikte devam edebilir mi?

Geçen hafta, Mersin’de yapımına başlanmış olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS)’nin temelinde çatlakların oluştuğunu öğrendik. Oysa bir nükleer santralin inşaatı en yüksek güvenliğin ve her açıdan sağlamlığın tesis edilmesi gereken bir yapıdır.  Santralin temel inşaatında sorun yaşanması kabul edilemez. Nitekim tarih boyunca dünya genelinde bilinen benzer bir vaka da yaşanmamıştır. Ancak, bu olayı on ayın sonunda  tekerrür ettiğinde basına sızmasıyla öğrenmemiz de başlı başına üzerinde durulması gereken bir konudur.

Üstelik Akkuyu NGS, inşaatın temelinde çatlak oluştuğunu doğrularken Rus Rosatom Şirketi yalanlamaktadır. Daha vahimi, olayın üzerinden 2, 5 hafta geçmiş olmasına rağmen ne hükümetten ne nükleer konularında en yetkili makam olan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK)ndan ne de Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK)’ndan bir açıklama yapılmamış olmasıdır.

Anlaşılan o ki, konunun muhatabı olan siyasi yetkililer sessiz kalarak meselenin unutulmasını ummaktadır. Akkuyu NGS inşaatındaki çatlak haberinin üstüne Rosatom’un yalanlamalarıyla örtüşen sis perdesi de bu yazının görseline∗ ilham olmuştur. Nükleer santral inşaatında çatlak oluşuyor ve kamuoyunun bilgilendirilmesine gerek duyulmuyorsa toplum olarak kendimizi başka nasıl bir ülkede hissedebiliriz ki ?

*Görsel: Pınar Demircan/Seyit Saatçi

“Bir felakete neden olunmaması için Akkuyu’daki inşaatın durdurulması gerek”

Akkuyu NGS’nin temelindeki çatlaklardan teknik açıdan da bir çok soru işareti yayılmakta. Türkiye Mimar ve Mühendisler Birliği Odası(TMMOB)‘nın da bir kaç gün önce basın bülteni aracılığıyla kamuoyuna bir kez daha duyurduğu gibi inşaatın temelinde çatlak oluşmasına uzanan süreç uzmanların, bilim insanlarının Akkuyu’nun zemin yapısının bir nükleer santral kurulması için uygun olmadığı yönündeki uyarıları dikkate alınmadığı için yaşanmıştır.

Özetle TMMOB tarafından vurgulandığı gibi : Kamu güvenliği açısından çok önemli bir tesis. Bir kaza olması durumunda telafisi olanaksız büyük felaketlere neden olacağı bilinen bir gerçek. Temel çatlağı gibi ileride büyük yıkımlara neden olabilecek teknik hataların yapılmış olması kabul edilemez. Çatlaklar TAEK tarafından tespit edildi, dolayısıyla yürütücü şirketin yalanlaması bir anlam ifade etmez. Bir felakete neden olunmaması için yapım çalışmalarının durdurulması gereklidir”.

Temel çatlatan zeminin üstüne en az 10 bin ton yük! 

Peki Akkuyu NGS’deki inşaat durdurulmazsa ne olacak? Gelin bunu anlamak için Akkuyu NGS’ye inşa edilmesi planlanan Rosatom ürünü AES 2006 tipindeki VVER 1200 reaktörünün ilk örneğini teşkil eden Rusya’daki Novovoronezh 2 Nükleer Santrali’ne bakalım. Rosatom’a teknik altyapı desteği veren tedarikçi şirketin web sitesindeki bilgiye göre, iki adet VVER 1200 reaktörünün ağırlığı muhafaza kapları, ortak buhar jenaratörü, pompaları, basınç kompresörü gibi ekipmanlarıyla tam 3500 ton ! Dolayısıyla emin olmak için Rus uzmanlardan da teyit ettiğim üzere reaktörlerin inşaatı tamamlandığında Akkuyu NGS’deki Nükleer Ada diye bilinen kısıma binecek olan yükün toplam ağırlığı en az 10 bin ton civarında olacak.

Halihazırda Akkuyu NGS’ye 30 kilometre mesafedeki Ecemiş Fay Hattının bulunduğunu, üstelik Fukuşima nükleer felaketinden sonra yeni teknolojilerle yapılan taramaların yeni fay hatlarını gösterebildiğini de buraya not düşmek isterim. Yani Akkuyu NGS’nin kurulmak istendiği bölgede yer bilimi uzmanlarının da daha önceden işaret ettiği Kıbrıs Dalma Batma Çukuru gibi, araştırılması halinde başka yeni fay hatlarının bulunması da muhtemel.

Bu bağlamda sorumuz büyük ölçüde şöyle olabilir: Fay hatlarının %98’i aktif olan ülkemizin depremi tolere edemeyecek nitelikteki bir bölgesinde bir inşaat temeli dahi tutmazken buraya 10 bin tonluk yük bindirecek 4 reaktörün inşa edilmesini siyasi iktidar gerçekten kendi vicdanında tartabiliyor mu?

“82 milyonluk Türkiye gemisinin yolcularıyız”

19 Mayıs 2019 günü Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması için 100 yıl önce o ilk adımın atıldığı Samsun’da bugünkü siyasetin önde gelen isimleri bir aradaydı. İstanbul’daki yerel seçimin yenilenmesi için enflasyon artışına, Türk Lirasının değer kaybına rağmen adeta zamanın durdurulduğu bir dönemde 100.Yıl vesilesiyle millet, birlik, beraberlik kelimeleri telaffuz edildi.

“82 milyonluk Türkiye gemisinin yolcularıyız. İçeride ne yaşanırsa yaşansın, geminin gövdesinin sağlam kalmasına, motorlarının işlemeye devam etmesine, rotasından sapmamasına katkıda bulunmak hepimizin görevidir”denildi. Bu sözlere karşılık, Akkuyu NGS’nin inşaatına tüm uyarılara rağmen devam edilirse Çernobil Nükleer Felaketi’nin SSCB üzerindeki etkilerini hatırlatmak isterim:

Çernobil Nükleer Felaketi SSCB’nin sonu oldu

26 Nisan 1986 yılında bugünkü Ukrayna sınırları içinde kalan fakat o dönemde eski Rusya, diğer bir deyişle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) sınırları içindeki ve SSCB ordusunun kumandasındaki Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen felaket hükümetle halkları arasında var olan mesafeyi ve güvensizliği derinleştirdiği için SSCB’nin dağılmasını tetiklemiştir.

Kaza meydana gelmeden önceki dönemde uzmanlar, bilim insanları nükleer santralin teknolojik alt yapısındaki eksiklikleri tespit etmiş ve uyarılarda bulunmuşsa da hükümet tarafından dikkate alınmamışlardı. Nihayet kazanın ardından yönetimin gerçekleri gizlediği gibi toplum sağlığını da gözetmemesi toplumun yönetime karşı azalan güvenini tümden kaybetmesine yol açmıştır.

Türkiye, Akkuyu NGS inşaatındaki çatlaklar üzerine mecliste soru önergesi sunan, araştırma önergesi veren siyasi partileriyle, basın bültenleri yayımlayan,beyanatlarda bulunan sivil toplum örgütleriyle, meslek örgütleriyle, aktivistleriyle, bilgi isteyen gazetecileriyle, 82 milyon olarak siyasi iktidardan ve kurumlarından bir açıklama beklemektedir. Tam da TMMOB’un vurguladığı şekliyle Akkuyu’daki çatlağın üstü kapatılmamalıdır!

*Dünya çapında ödüllü karikatür sanatçısı , Sinop’lu Seyit Saatçi’ye bu yazıma çizimiyle verdiği katkı için teşekkür ederim.

 

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

Bu yazı Bianet’te de  yayımlanmıştır.

EnerjiManşet

Sinoplular Çernobil felaketinin 33. yılında bir ağızdan seslendi: Nükleere hayır!

Çernobil nükleer felaketinin 33. yılında İstanbul, Mersin, Sinop ve Kıbrıs’ta çevreciler ve nükleer karşıtları bir araya geldi. Kurbanları anan kalabalıkların sloganı ortaktı: Nükleer santral istemiyoruz

Nükleer santraller hakkında dünya kamuoyunun farkındalığını yükselten  Çernobil Nükleer Felaketi, 33.yılında  İstanbul, Mersin ve Kıbrıs’ta iki milletli toplum tarafından gerçekleştirilen eylemlerle anıldı. Sinop’ta da Sinop Nükleer Karşıtı Platform(NKP) alanlardaydı. Çevrecilerin yoğun ilgi ve katılımıyla gerçekleştirilen miting, sabah 11:00’da başladı. Belediye Kamyon Garajı önünde çeşitli illerden gelen çevre örgütleri tarafından oluşturulan kortej pankart, döviz ve sloganlar eşliğinde Sinop İskele Meydanı’nda hazırlanan miting alanına gelindi.

Fotoğraf: Sinop NKP

Kamu Emekçileri Sendikası(KESK),TEMA, Nükleer Karşıtı Platform İstanbul Bileşenleri, Yeşil Gerze Platformu(YEGEP), TEMA, Kuzey Kültür Derneği, Ayancık Çevre Koruma Derneği, Karadeniz İsyandadır, Yeşil Gerze Dağcılık ve Doğa Kulübü (GEDAK), Devrimci İşçi Sendikaları(DİSK)’in pankartlarla katıldığı mitingde bin kişi hep bir ağızdan “Nükleere hayır” dedi. Çevre illerden otobüsle gelenlerin katılımı düşük olduğu için toplam sayı önceki yıllara göre düşükse de bu kez Sinop içinden yoğun katılım olduğu gözlendi. “AKP elini Sinop’tan çek ; Sinop nükleer santral istemiyor, nükleere inat yaşasın hayat ” sloganları atılırken, “Aşk olsun sana çocuk” şarkısı büyük beğeni topladı.

Karataş: Sinop, nükleer santral istemiyor

Sunumu NKP miting komitesinden Mine Batur  tarafından gerçekleştirilen miting konuşmaları Sinop NKP Dönem Sözcüsü Zeki Karataş’ın açılış konuşmasıyla başladı. Çernobil’den Fukuşima’ya, Üç Mil Adası’ndan İstanbul İkitelli kazası ve diğer elim nükleer olaylardaki kayıpları anan  Karataş, nükleer santral konusunda siyasi yöneticilerin ısrarına ve Nükleer Düzenleme Kurulu’nun son dönemde görev ve yetkilerinde yapılan değişikliklere dikkat çekti. Ayrıca Sinop İnceburun Yarımadası’nı ilgilendiren 15 Ocak tarihli yüz binlik çevre planında atık alanlarının işaretlenmesini kabul edilemez bulduklarını, dilekçe vererek atık alanı tahsisinin söz konusu olma ihtimaline karşı SNKP adına itirazlarını iletmiş olduklarını paylaştı. Karataş, yetkililere “Nükleer Sizin olsun Sinop bizimdir. Sinop nükleer santral istemiyor” mesajını gönderdi.

Fotoğraf: Sinop NKP

Ayhan: Olası kaza, nüfus cüzdanı seçmez

31 Mart 2019 yerel seçiminde Sinop Merkez Belediye Başkanı seçilen Barış Ayhan ise miting alanındakileri “Bir belediye başkanının en asli görevi, o kentte yaşayan insanların, mutluluğu, huzuru ve refahıdır. O kentte yaşayan insanların, sağlıklı bir çevrede yaşamlarını sürdürebilmeleri ve bu sağlıklı çevreyi bozulmadan gelecek nesillere aktarmaktır. Bu anlamda, Sinop gibi nükleer santral tehlikesi ile karşı karşıya kalan bir kentin belediye başkanının, bu mücadeleye omuz vermemesi mümkün değildir” sözleriyle karşıladı ve bugüne dek verdikleri mücadeleye aynen devam edeceklerini söyledi. Ayhan şöyle devam etti:
“Geçtiğimiz yıl Ukrayna’daydım, Çernobil’deydim. Bölgede yaşanan vahşeti kendi gözlerimle gördüm. O vahşeti görmeden önce birçok kitapta okumuştum. Ama maalesef orada gördüklerime hiçbir edebiyatçının kaleminin yeterli kalmadığına şahit oldum. O vahşeti gördüğümde, aslında okuduklarımın gördüklerimin çok küçük bir kısmı olduğunu anladım. Unutmayın, nükleer santraller patladığında ölecek insanlar, nüfus cüzdanlarına bakılarak seçilmeyecek. Son siyasi seçimlerde hangi partiye oy vermiş olduğuna da bakılmayacak. Çevremizdeki katliamla birlikte hep beraber vahşi bir şekilde öleceğiz. Biz burada bu mücadeleyi verirken sadece kendi çocuklarımız için değil, sizin çocuklarınız için de bu mücadeleyi veriyoruz”.

Geçen sene Belediye Başkanı Ayhan ile beraber Çernobil gezisine katılan CHP Belediye Meclis üyesi Aydın Hakan Sönmez de gözlemlerini paylaşarak en çok Pripyat kasabasına gittiklerinde gördükleri çocuk parkından etkilendiğini anlattı. Lise öğrencilerinin katkılarıyla yer verdiği Çernobil’den Sesler tiyatro oyunu ise Çernobil’de yaşanmış olayların, gerçek hikayelerin gönül gözüyle görülmesini sağladı.

Sinop CHP Milletvekili Barış Karadeniz de Belediye Başkanı Ayhan’ı destekleyerek miting alanındakileri nükleer santral kurulmasına asla müsaade etmeyeceklerini vurguladı.

Gezen: Doğayla başka bir ilişki mümkün

Konuşmacılardan KESK Eş Genel Başkanı Aysun Gezen de sözlerine “Doğasına, ormanına , deresine yaylasına sahip çıkan yağmacıların talanı gerçekleştirenlerin karşısına geçip biz halkız diye dikilenler hepinize KESK adına bir kez daha merhaba diyorum, selam olsun bu mücadeleyi yükseltenlere” diyerek başladı. Gezen, doğayı tüm ögeleriyle metalaştıran satın alınan bir şeye dönüştüren kapitalist sistemi eleştirerek “Bu sistemde ülkeyi yönetmeye çalışanlar da bizim doğamızı toprağımızı elimizden alarak sermayedarların peşkeşine açarak yaşamın her alanını zehir edip yaşamı yok eden nükleeri dayatmaya çalışıyor. Bizler bu mücadelenin bir parçasıyız. Doğayla başka bir ilişki mümkün” dedi. Demokratik laik bir ülkede barışın geleceğini ve bu barışın sadece etnik köken ve milletlerle sağlanan bir barış olmadığını kaydeden Gezen, bunun doğayla da barış anlamına geldiğini söyledi.

Demircan: Nükleer santral iklime de zarar

Mitinge katılarak konuşma yapan bir diğer isim de gazetemizin nükleer içerikler editörü Pınar Demircan oldu. Sözlerine İstanbul’daki nükleer karşıtlarından ve İstanbul Nükleer Karşıtı Platform’dan selam getirdiğini söyleyerek başlayan Demircan, Çernobil’den Fukuşima’ dan öğrenilenlerle nükleer santrallere hayır demeyi gerektiren yüzlerce neden olduğunu ancak gelecekteki belirsizlik şartlarının düşünülmesi gerektiğini söyledi. Nükleer santrallerin niteliği gereği iklim değişikliği koşulları açısından  uygun bir teknoloji olarak tanıtılmasına rağmen bunun doğru olmadığını söyleyen Demircan, karbon salmayan teknoloji şeklinde lanse edilen nükleer santrallerin gerek inşaat gerek uranyum madeninin çıkarılması gerekse atıkların istiflenmesi için toplumsal ve ekolojik bir çok maliyetin yanı sıra karbon salan başka bir çok faaliyeti olduğunu ifade etti. Demircan, iklim değişikliği şartlarının da nükleer santrallerin operasyon koşullarını daha  tehditkar duruma getireceğini, iklimin de nükleer santralin dostu olmadığını kaydetti; fırtına, sel ve hava olaylarının radyasyonu oradan oraya taşıdığına değindi. Sinop’ta kurulmak istenen nükleer santralin maliyetinin 700 milyar dolara varması nedeniyle maliyet artışı yapılarak nükleer santral kurulum fiyatının iki katına çıktığına fakat hala projenin akıbetine dair halka açıklama yapılmadığına da değinen Demircan,  şunları söyledi: “Ya yükselen maliyet gelecekte elektrik faturalarımıza yansıtılacak, ya başka bir ülkenin nükleer santral projesine dönüşecek ya da Japonlar için nükleer santral yerine bir termik santral kurulacak”. Soma maden kazasının sorumlusu maden İşletmecisinin serbest bırakılmasını, Adapazarı Pamukova, Eskişehir ve Çorlu tren kazalarını hatırlatan Demircan, yetkililerin istifa değil istifade ettiğini, Sinop’u nükleer santral projesinden kurtaracak olanın ise çevrecilerin direnişi olacağını belirtti.

Sinop NKP’nin Belediye Meclis salonunda Çernobil’den Fukuşima’ya başlığıyla düzenlediği panel kapsamında, ödüllü Sinoplu karikatürist Seyit Saatçi’nin işlerinin de yer aldığı Homur sanatçılarının eserlerinin sergilendiği “Nükleersiz yaşam için karikatür sergisi” açıldı.

Sinop NKP’nin Belediye Meclis salonunda Çernobil’den Fukuşima’ya başlığıyla düzenlediği panel kapsamında, ödüllü Sinoplu karikatürist Seyit Saatçi’nin işlerinin de yer aldığı Homur sanatçılarının eserlerinin sergilendiği “Nükleersiz yaşam için karikatür sergisi” açıldı.

İstanbul EMO’dan Gazi İpek ile Şehir Plancıları Odası ‘ndan Orhan Sarıaltun’un konuşmacı olduğu, moderatörlüğünü Prof. Dr.  Aziz Konukman’ın gerçekleştirdiği, Çernobil’den Fukuşima’ya Sinop Nükleer Güç Santralleri Paneli’ne de katılan Pınar Demircan etkinliği konuların çok boyutlu şekilde ve ilgiyle tartışılmasının Sinop’taki nükleer karşıtı farkındalığın yükseldiğini gösterdiğini, Sinop’luların bu proje dayatması karşısında çözümsüzlük içinde bırakılmaktan rahatsız olduklarını aktardı. Sinop’ta nükleer santral kurulmasının gündeme geldiği 2000’li yıllardan bugüne dek Sinop’a doğru düzgün yatırım yapılmamış olmasını, iş imkanı yaratılmamış oluşunu insanları nükleer santrale mecbur bırakılmaları için planlandığını söyleyen Demircan, “bu durum Sinopluları incitiyor” dedi. Demircan, özellikle son dönemde Sinop İnceburun yarımadasında atık alanları yaratıldığı yönünde bir eğilimin olmasını bölge halkının hayal kırıklığıyla karşıladığına dikkat çekti; Sinop’ta ne nükleer santralin ne atıkların istendiğinin altını çizdi.

Fotoğraf: Sinop NKP

Çernobil anmaları vesilesiyle yapılacak diğer nükleer karşıtı etkinlikler, Samsun Kuzey Kültür Derneği tarafından 4 Mayıs Cumartesi günü,  Ayancık Çevre Derneği’nce de 6 Mayıs Pazartesi günü yapılacak. Pınar Demircan bu etkinliklerde Fukuşima’nın toplumsal ve ekolojik boyutlarını anlatarak nükleer santrallerin riskleriyle Türkiye’deki projeleri  gelecekteki belirsizlikler bağlamında değerlendirecek.

Kategori: Enerji

EnerjiManşet

Akkuyu NGS için açılan lisans iptal davasına ret

Ankara’da enerji çevrelerinde, “20 milyar dolarlık dev dava” olarak nitelendirilen Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili açılan bir davada karar çıktı.

Mahkeme, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK), Akkuyu Nükleer Santralı’na verdiği “elektrik üretim lisansı”nın yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle açılan davayı reddetti.

Gazete Habertürk’ten Olcay Aydilek’in haberine göre Türkiye Barolar Birliği, Adana Barosu, Adana Tabip Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Çevre ve Tüketici Koruma Derneği, Adana, Mersin Çevre Dostları Derneği, Antakya Çevre Koruma Derneği’nin de bulunduğu bir dizi kurum, kuruluş ve kişi, 18. İdare Mahkemesi’nde EPDK tarafından Akkuyu Nükleer Anonim Şirketi’ne verilen elektrik üretim lisansının yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle dava açmıştı. Mahkeme, bu talebi reddetti. Davacılar, bu karara itiraz etti. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 8. İdari Dava Dairesi, birkaç gün önce itirazı sonuçlandırdı. Mahkeme, söz konusu istemi reddetti.

Sinop NGS için kesenin ağzı daraldı, Itochu çekiliyor!

Akkuyu NGS temel atma törenine İstanbul NKP’den cevap: “Nükleerkondu temel tutmaz!”

Nükleer için medyada Türkiye hamlesi: Muzdaki potasyuma sığınmak!

Nükleer santralin ikiye böldüğü Ankara: Bir tarafta temel atma töreni diğer tarafta sivil toplumun tepkisi

7. yılında Fukuşima: Okyanusta artan radyoaktif kirlilik, “Kullan at” işçiler, geleceği çalınan çocuklar…

 

(Habertürk)

Kategori: Enerji

Yazarlar

Bilirkişiler bilmez, Anneler bilir! Anne terliğinden korkmak lazım…

“Doğduğunda bebek şeklinde değildi, her yerinden dikilmiş küçük bir torbayı andırıyordu. Vücudunda hiçbir delik yoktu, sadece bir çift göz. Dosyasında: Kız çocuk, multipıl patolojiyle doğmuş; anüs aplazisi, vajen aplazisi, sol böbrek aplazisi’ yazıyor”

Okuduğunuz satırlar 2015 yılında İsveç Akademisi, Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Svetlana Aleksiyaviç’in  Çernobil’den Sesler adlı eserinden . Çernobil Nükleer Felaketi’nin tanıklarıyla yaptığı röportajlar üzerinden yaşananları aktardığı kitapta,  bir annenin anomaliyle doğan yavrusunu betimlemesi…

Hatırlarsınız, 13 ayrı sivil toplum kuruluşu tarafından Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS)’nin  onaylanmış olan ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporundan ayrı bir de  bu santralin kurulmak  istendiği Akkuyu coğrafyasının uygun olmaması nedeniyle yer lisansına karşı  dava açılmıştı. ÇED’i olumlayan Bilirkişi incelemesinin diğer bir deyişle  “Bitir işi raporu” nun bir benzeri de bu davaya yönelik verildi. Sözkonusu bilirkişi raporunun kamuoyuna aksetmesi  Anneler Günü’ne denk gelince benim için de bir nükleer santral kurulması olasılığını  anneler açısından değerlendirmek  elzem oldu.

Bilirkişiler bilmez, Anneler bilir!

Evet bilirkişiler bilmez anneler bilir, gerçekler anlatılırsa şayet!  Çünkü siyasi iktidarın nükleer santral sahibi olma hırs ve arzusunun en fazla tesir edeceği  nüfus çocuk nüfusudur ve bu gerçek saklanır. Nasıl ki nükleer santrallerin  güvenli, temiz ve ucuz olduğu miti  gerçeğin bunun tam aksi olduğunun anlaşılmasıyla yıkılmışsa nükleer santral ve çocuk imajı arasında da bir inkar  politikası yatıyor. Siz nükleer santral reklamlarında  çocuk imajının sıklıkla kullanılmasının nedenini başka bir şeye  mi bağlamıştınız?

Radyasyon en fazla çocukları tehdit ediyor!

Siyasi iktidarlar ve onların sıkı fıkı ilişki içinde olmayı tercih ettiği nükleer kulüp  her ne kadar ticari ve yasal  imkanları seferber ederek nükleer santral projelerini  iş , aş vaatleri ile gerçekleştirmeye çalışsalar da Dünya kamuoyu özellikle Çernobil ve Fukuşima  Nükleer Felaketleri’yle nükleer santrallerin yıkıcı sonuçlarını  anlamış durumda. Lakin bu idrak seviyesi toplumun her kesimi için aynı değil. Bu bilgi ve farkındalık düzeyi de aynı olmadığı için  çocuk imajı hala nükleer santral reklamlarında kullanılabiliyor. Benzer bir durum ömrünü kanser araştırmalarına adayan bir  bilim insanının kanser  belasına yol açan nükleer santral reklamında oynatılmasında görülür. Tek fark en büyük kurbanın reklamdaki öznenin yani çocukların olmasıdır. Nitekim nükleer santrallerde açığa çıkan  radyasyonun  en fazla çocukları etkilediği, onları Hibakuşa’lar* haline getirdiği, Amerika Birleşik Devletleri(ABD)’nin Hiroşima’ya attığı Atom bombasının etkilerini araştıran bilim insanlarınca ispatlanmıştır. Çernobil ve Fukuşima Nükleer Felaketleri’nin sonuçları da bu tespiti maalesef defalarca doğrulamıştır. Bu husus gözardı edilemeyecek kadar mühim olduğundandır ki Akkuyu Yer Lisansı Davası’na yönelik  hazırlanan Bilirkişi raporunda da 1-2 yaş çocukların olası radyasyon  maruziyeti üzerine hesaplamalar yapılmış. Raporda şöyle bir kısım dikkat çekiyor:

Kritik grup olarak; 1-2 yaşlarındaki çocukların seçilmesinin nedeni solunum ve sindirim yolu ile alman doz dönüşüm katsayısının diğer yaş gruplarına göre daha büyük olmasıdır”(…)” Doz katsayısının 1-2 yaş arasındaki çocuklar için en büyüktür.”

Ve ilgili paragraf şöyle sonlanıyor: “Sonuç olarak yer raporuna esas dokümanlarda ayrıntılı İnceleme ve değerlendirmelerle olası radyoaktivite satımların doz etkileri hesaplanarak halka ve çevreye bir tehlike oluşturmayacağı kanaati oluşmuştur.”

Soruyorum size  çocuğuna  matematikle, formullerle, katsayılarla yapılacak  hesaplamayla  ömür  biçilmesini hangi anne kabul edebilir?

Hele ki  bu işin temelinde  bir nükleer santrali alelade bir tesismiş gibi “Her ticari işletmenin  bir riski vardır”  diyen, denenmemiş bir reaktörü  denenmiş diye yutturmaya çalışan Rus yetkililerin savunduğu sistem varsa?

Kadınlar da erkeklere göre daha kırılgandır!

Esasen  radyasyon yalnızca çocuklar için  değil, Bilir kişilerin raporlarında hiç geçmese de kadınların da daha fazla “Hibakuşa” olmasına yol açar. Nitekim ABD’nin 1945 yılında Hiroşima’ya Atom bombası atması üzerine 1950’de Dr. Alice Stewart tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre  kadınlar aynı doz radyasyon maruziyeti karşısında erkeklere göre yüzde elli daha kırılgandır.  2006 yılında  Ulusal Bilim Akademisi (National Academy of Science)  Raporu da  iyonize radyasyona erkekler daha dirençli olduğunu kabul etmiştir. Yani iki erkeğe karşı üç kadının  radyasyon mağduru “Hibakuşa” olması söz konusudur. İki erkek çocuğuna karşı ise dört kız çocuğu hibakuşa  olacaktır.

Çocukları “Hibakuşa” olan Fukuşima Anneleri  biliyor!

Bilirkişiler  istedikleri  kadar rakamların arkasına saklanabilirler. Biz kuş uçuşu bin kilometre mesafeden gelerek  yağmur olup  toparağa , çaya , ete süte  yağan, denizlerimize karışan , soluduğumuz havada kalan,esen rüzgarla yayılan radyasyonun  bugün hala bir çok kanser vakasının nedeni olduğunu biliyoruz. Çocukları Hibakuşa olan Fukuşima Anneleri de biliyor! Onlar nükleer felaket başlamadan önce milyonda bir çocukta görülen tiroit kanseri vakasının felaketin  yedinci yılında yüz doksan yedi çocukta teşhis edilmesi neticesinde  hastalığın iki bin çocukta bir görülür hale gelmesiyle öğreniyor.  Siz çalışabilir durumdaki kırk üç  reaktörünün tamamının  bir yıl içinde kapatılmasında başı çekenin Ataerki yapısıyla tanınan Japon toplumundaki Anneler olduğunu biliyor muydunuz? Peki ya bugüne dek hükümetin baskılarına rağmen yedi yıl sonra yalnızca yedi reaktörün yeniden çalıştırılabilmesinin mümkün olduğunu?

Bu gerçeği bilirkişilerin bilmediği ortada zira, raporda “Çernobil ve Fukuşima reaktör kazaları sonuçları da dikkate alınarak, gıda zincirindeki olası bulaşma (kontaminasyon) durumunda halkın tüketimine izin verilen spesifik aktivite (Bekerel/kilogram) değerleri hesaplanmıştır. Olası büyük kaza sonuçları; halkın radyasyon sağlığına ve güvenliğine ilişkin Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK) mevzuatındaki sınır değerlerin aşılmayacağını göstermiştir”  ifadesi yer alıyor.

Yukarıdaki  açıklamaya göre raporun sonunda bir de Japon  hükümetinin aksiyonları  olumlanmış. O Japon Hükümeti ki, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(UAEA) ’nın Dünya genelinde otuz yaşında beyaz erkek yapısını baz alarak tayin ettiği yıllık sınır doz olan  bir Milisieverti,  kendi insiyatifiyle yirmi katına çıkarmış bulunuyor. Kaldı ki Japon Hükümeti bu şekilde  yetişkinlerin yaşamını  dahi tehlikeye atmakla kalmamış  onlardan çok daha kırılgan olan çocuklara yönelik hiçbir önlem almamış hatta,  ebeveynlere ödenen tazinatların onların evlerine geri dönmesiyle kesilmesi için  tahliye edilen bölgelerdeki okulların açılarak eğitim öğretim hayatına başlanmasını salık vermiştir. Fukushima Anneleri  yedi yıldır  her gün Hibakuşa olan ve bu olasılıkla yaşayan  çocukları için  ağlıyor . Siyasi iktidarın  Akkuyu NGS için örnek aldığını ifade ettiği Japon Hükümeti onları ağlatıyor.

Anne terliğinden korkmak lazım!

Soma maden kazasının dördüncü yıl dönümünde  yaşamını yitiren üç yüz bir madenci için durumu “madencinin fıtratı”yla açıklayan siyasi iktidarın,  bir türlü öngörülemeyen  o radyasyon dozları  aşıldığında ki, aşılmasa bile düşük doz radyasyonun kanser yapıcı etkisi ispatlanmıştır,  “fıtrat”  muhasebesi yapması muhtemel. Fakat bir dönemin popüler tabiri ile “toplum mühendisliği”nin genlerimize inerek çocukları birer Hibakuşa’ya çevireceği,onların geleceğini çalacağı noktada “özellikle seçim öncesi” hakikaten biraz “Anne terliğinden korkmak lazım!”.

 

*Hibakuşa: Radyasyon mağdurlarına verilen ad. Atom bombaları patladığı anda Hiroşima ve Nagazaki’de bulunup hayatta kalan insanlara Japonya’da verilmiş olan Dünya literatürüne bu şekilde geçmiş olan kelime. Bkz. “Hibakuşalar Olmasın!” Sergisi 

Pınar Demircan   

(Yeşil Gazete) 

Kategori: Yazarlar

Yazarlar

Nükleer güç olmayı arzulayan siyasi iktidarın 9 para-doksu

Dün ekran başında tören konuşmalarından duyduğumuz ifadeyle Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS)n’de 1. ünitenin temelinin atılmasıyla 60 yıllık bir rüyanın inşasına ve hayata geçirilişine şahit olduk. Doğrudur,  yaptığım bu teşbihte hata yok: Maalesef dün  irademiz çiğnenmiş, kendimizi ifade etme hakkımız engellenmiş  ve açılışta defalarca bilerek ya da bilmeyerek altı çizildiği gibi “hayata geçirilmiştir”…Dün, bu nedenle tarihe de geçmiştir.

Nükleer santrallere ilişkin gerçekler dünya genelinde çarpıtılır: Nükleer enerjinin temiz, güvenli ve ucuz elektrik enerjisi üreteceği vadedilir, bu konuda mitler yaratılmıştır. Filhakika, tarihine baktığımızda nükleer enerjinin ahlaken temiz olmadığını, karakterini ise ABD’nin Hiroşima ve Nagasaki’ ye attığı atom bombalarının ardından icat ettiği Barış için Atom Anlaşması”yla atom silahı ve barış gibi iki benzemezi bir araya getiren sorunlu fakat sorumsuz zihniyetten aldığını görürüz.

Fakat bu başka bir yazının konusu, bu yazıda  mevcut siyasi iktidarın politikası bağlamında içine düştüğü 9 paradoksa dikkat çekeceğim. Bu sayı arttırılabilir zira, her madde kendi içinde “menfaatlerle” form tutmuş geometrik ilişkiler barındırıyor. Mamafih bu yazıya başlığını veren”paradoks” kelimesi çelişkili hallere rağmen Akkuyu NGS projesinin devam etme nedenini ifşa eder gibi değil mi sizce de? Daha belirgin hale getirmek için araya bir “-“getirelim. Şimdi ana hatlarıyla bakalım şu “para-doks”lara:

 

1.OHAL – yatırımlarda artış

Türkiye genelinde  OHAL şartları altında toplantı, gösteri ve  yürüyüşler kasdi ve keyfi olarak iptal edilirken, kentsel dönüşümün ve diğer her türlü yatırımın önünü açan projelere olanak tanınmakta hatta yasal altyapı ve çerçeve bu konjonktürde dahi değiştirilmektedir. Misal dün, Mersin Nükler Karşıtı Platform’un Akkuyu yolundaki protestosu  OHAL ortamında aniden “yasak”larla engellenmeye çalışılmıştır.  [1]

2.Enerjide dışa bağımlılık-ithal enerji

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO)’nın rakamlarına göre Türkiye ithal ettiği doğal gazı,kömürü ve petrolüyle enerjide dışa bağımlılığı 2017 yılı sonunda %76’ya ulaşan bir ülkedir. Maalesef nükleer santral kurarak bu alışkanlığını nükleer enerji ile taçlandıracak görünmektedir. Oysa nükleer santral yerli ve milli değildir ki üretilen enerji yerli ve milli olabilsin! Herkes  biliyor, bir işletmenin yerli ve milli olması için öncelikle üretim faktörlerinin yerli ve milli olması gerektiğini. Akkuyu NGS hissesi %51′ den az olmayacak şekilde Rusya’ya aittir, insan kaynağı, işletme süreçleri, ham maddesi, teknolojisi Rusya tarafından sağlanacaktır. Velev ki  imzalanan anlaşma ile yegane  sahibi olduğumuz toprak bile anlaşma için Rosatom’a  hediye edilmiştir.

3.Nükleer enerji- temiz enerji

Türkiye’de hükümet, dünya genelinde çoğu siyasi iktidarın yaptığı gibi nükleer  enerjiyi temiz bir enerji kaynağı olarak sunmaktadır. Oysa bu siyasi iktidarın  temiz enerji üretimine de kullanımına itibar etmediği ortadadır zira, 2012 yılından itibaren artarak sürdürülen fosil yakıt kullanıma devam edileceği açıklanmıştır.  Nitekim gerek bugün ithal kömürle işletilen santrallerin gerekse gelecekte ithal kömürle çalıştırılacak şekilde kurulması planlanan santrallerin yer aldığı tablo gerçek durumu göstermektedir . [2]

Peki,  kirli  fosil yakıt tüketimini umursamayan bir ülke neden ve nasıl  temiz yakıt tüketmekten bahsedebilir? Kaldı ki  nükleer enerji temiz değildir, nedenlerini  bu yazımızda bulabilirsiniz. [3]

4-Radyasyon nedeniyle terk-i diyar, toprak-kaybını göze almak- yurt, toprak sevgisi

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin  yedinci yılına girdiğimiz bu dönemde hükümetin ısrarına rağmen , tazminatlarını kesmekle karşı karşıya bırakmasına rağmen halen Fukuşima’nın bazı kasabalarında 50 bin kişi evine dönmüş değildir. Nükleer felaket nedeniyle açığa çıkan radyasyonun topraktan çıkması ise yüzlerce yıl sözkonusu değildir. Bugün Çernobil ve Fukuşima’da terk edilmek zorunda kalınan, zorunlu göç nedeni olan zehirli  topraklar uğruna bir zamanlar savaş yapılmamış mıydı?  Ya da suali vatan millet sakarya edebiyatını seven Türkiye’ye yöneltip şöyle soralım:  Tarihte atalarımızın  mücadele vererek aldığı bu toprakları bu siyasi iktidarın  ticari amaçlarını gerçekleştirmek için  kurmak istediği  nükleer santral uğruna kaybetmeyi göze alması bir çelişki değil midir?  7 yıldır  Japonya’da insanlar nükleer karşıtı eylemlerde “Fukuşima’yı geri verin (Fukuşima o kaese!)”  diye bağırmaktadır. Fukuşima ‘da en az 30-40 kilometrekarelik alan kaybedilmiştir. Toprak kaybı yalnızca devletlerarası savaşla mı olur?

5- Elektrik israfı- Arttırılan elektrik ihtiyacı

Nükleer santralin kurulmasıyla artan elektrik enerjisi ihtiyacının giderileceği iddia edilmektedir fakat enerji israfına neden olan yaz saati uygulamasında devam edilmektedir.  Elektrik Mühendisleri Odası (EMO)’nun rakamlarıyla açıklarsak 2017 yılında ocak-şubat -mart aylarında  yaz saati  kullanımı ortalama  %6 civarında  elektrik kaybına neden olmuştur.Türkiye genelinde %20-30 aralığında   kayıp kaçak oranı varken ihtiyaç duyulacak elektriğin %10’unu üretecek bir nükleer santrale niçin ihtiyaç olsun? Törende Akkuyu NGS’nin İstanbulun elektriğini tedarik edeceği de ifade edildiği üzere İstanbul’da elektirik tüketiminin  alış veriş merkezleri(AVM)ndeki kullanımla artan oranlı olduğunu  belirtmemiz gerek. Bu noktada bize de AVM’lere gitmemek konusuna özen göstermek düşüyor.

6- Çocukların kulanıldığı reklamlar – çocukluk çağı kanseri

Nükleer santrallerin dünya kamuoyu tarafından ne olduğunun anlaşılması maalesef Çernobil ve Fukuşima nükleer felaketleriyle mümkün olmuştur. Anlaşılmıştır ki nükleer felaketle yayılan radyasyon en çok çocukları etkilemektedir. Daha önce de defalarca yazıldı özellikle çocukluk çağı  tiroit kanseri önemli bir konudur. Çernobil Felaketi’nin ardından yapılan çalışmalar bu kanser tipinin özellikle nükleer santrallerin yakıt çubuklarındaki ve atom silahlarındaki  sezyum 137 nedeniyle meydana geldiğini ispatlamıştır. Nitekim Fukuşima  Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla önceden milyonda bir görülen bir hastalık olan çocukluk çağı tiroit kanseri test yapılan 380 bin çocuktan  193’ünde kanser/kanser şüphesi tespit edilmiştir  ki bu sayı  oransal olarak 2000 kişide bire tekabül etmektedir.  Yani görülme sıklığı 500 kat artmıştır. Ayrıca Alman bilim insanlarının araştırmaları  faaliyet halindeki  nükleer santrallerden 5 kilometre yarıçaplı alanda da çocuklarda tiroit kanseri  olduğunu göstermektedir. Nükleer santral felaketinin hesaplanamayan maliyetleri içinde çocukların yaşayacağı maruziyet fazla olduğu için olsa gerek “kurbanını korkutmama refleksi”yle  mi desem…Nükleer enerji yatırımı kalkınma ve çocuklara güzel imkanlar sunma aracı olarak tanıtılmaktadır.

7-Nükleer Silahsızlanma Anlaşması-seçim için propaganda malzemesi 

Türkiye Nükleer silahsızlanma anlaşmasını  1981 yılında imzalamış  NATO üyesi bir ülkedir. Dolayısıyla nükleer güç sahibi olacağı iddiası  daha ziyade gelecek seçimlere yönelik seçmen kitlesini etkilemek amacı taşımaktadır.

8-Faiz haram- vergi muafiyeti helal mi?

Böyle derken vergiden muaf olması için adresi  Jersey Kanal Adalarında gösterilen EUAŞ’ın %49 ile ortak alınma çabası  bu paradokslara eklenebilir. Bu konuda Çiğdem Toker’in detaylı yazısına bakılabilir.   [4]

9- Fukuşima sonrası nükleer güvenlik yasası- hükümete bağlı politika

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin  nedenlerinden biri  denetimlerin yeterli ve doğru  yapılmaması olduğu üzere dünya genelinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından nükleer güvenlik konusuna önem verilmiştir. Fakat Türkiye’de hükümetin ve nükleer santral şirketinin  minimum ilişkisinin olması tavsiye edilmiş  olmasına rağmen  siyasi iktidar  daha da yakın ama gizli bir ilişki kurmayı tercih etmiştir. Hatta nükleer santral kurulum süreçleri  2023 tarihi itibariyle geçerli olacak Stratejik Çevre Etki ve Değerlendirme(ÇED) kapsamına alınmak suretiyle bildiğimiz halkın müdahelesinden muaf tutularak  mega proje kimliği verilerek direkt Başbakanlığa/Enerji Bakanlığına esasen Cumhurbaşkanına bağlı hale getirilmeye çalışılmaktadır.   [5]  

Nihayet dünkü temel atma töreninde de siyasi iktidarların  beyanlarından anlaşıldığı üzere Akkuyu NGS projenin %51 ortağı olan  Rusya için operasyonel faaliyet, sonradan %49 hisse sahibi olan Türkiye için ise  inşaat faaliyeti anlamı taşımakta, bu nedenle de ikisinin öncelikleri farklıdır. Örneğin dünkü tören konuşmalarında Akkuyu NGS  projesinde ihaleyi kazanıp tedarikçi olan şirketlerin Dünya nükleer ringine çıkıp uluslararası projelerden pay almak için yeterli referansa sahip olacağı belirtilmiştir. Kaldı ki  Akkuyu Bilirkişi İncelemesinde Rosatom’un Rus yetkilisi her nükleer santral projesinin bir iş yatırımı olduğunu dolayısıyla Akkuyu NGS’nin de yatırım faliyeti gibi ticari ve fiziki risklerinin bulunduğunu ifade etmiştir.  [6]

Bilirsiniz, yaygın kullandığımız bir atasözüdür :

Güneş balçıkla sıvanmaz!

Açıkça meydana çıkmış olanı gizlemeye çalışmanın beyhude bir çaba olacağına işaret eden bu sözü gerçek manasında da düşünmeli. Başta Akdeniz ve Ege olmak üzere Türkiye genelinde güneş termal ısıtıcıları  on yıllardır kullanılıyor, güneş panelleri niye kullanımasın? Sadece büyük yatırımlar değil , yasalarda yapılacak düzenlemelerle evlerde, bireysel kullanımda da kolaylıklar sağlanabilir. Bunların hepsi ne yemek istediğinizle ilgili, diyet gibi…  Oysa  iktisadi açıdan bir karşılaştırma yapıldığında bile 3-4 kat avantajlı durumda olan , istihdam sağlama bakımından ise nükleer santrale göre 7 kat fazla imkan sunan güneşten  %1 , rüzgardan ise %6 civarında faydalanılıyor ve  2023’e kadar  %30’unu karşılamasının hedefleniyor. Avrupa’da gerek güneş ve gerekse rüzgar kapasitesiyle  üçüncü sırada bir ülke için  çok düşük bir hedef değil midir?  Bunun bir sebebi nükleer santral için altına gireceğimiz maliyetlerin altında ezilme ve bizim olan yenilenebilir kaynaklara  kaynak ve ilgi ayırmayı tercih etmemek olabilir mi? Peki toplam elektrik türketiminin yalnızca  %10’unu karşılaması öngörülen nükleer santral  için tolere edilmesi yüzyıllarca mümkün olmayan risklerin alınması bu millete, bu tarihe ,bu topraklara reva mı? Özellikle  iklim değişikliği gibi tehditlerin dünyayı sarmalına aldığı bir dönemde ilk adım tasarrufa  ikinci adım ise gerçek yerli ve milli çözümümüz olan yenilenebilir enerjilere doğru atılmalıdır.  Nükleere verilen teşvikler yenilenebilir enerji imkanlarını zenginleştirmek  için ayrılsa  rüzgar arkasından eser o peşinden koşulan ekonominin. Velev ki nükleer enerjinin dünyada şansı artık yok. Güneşle birlikte binlerce çiçek açar!

Son notlar 

[1] https://yesilgazete.org/blog/2018/04/03/akkuyuya-gitmek-isteyen-nukleer-karsitlarina-polis-engeli/

[2] https://www.artigercek.com/yerli-komur-masali-bitti-turkiye-ithal-komur-cenneti-oldu.

 [3] https://yesilgazete.org/blog/2017/11/29/nukleer-endustrinin-iklim-degisikligi-kosullarindaki-yeni-oyunlari/

 [4]https://yesilgazete.org/blog/2018/02/08/akkuyunun-finansmani-jerseyden-mi-gelecek-cigdem-toker/

 [5]https://yesilgazete.org/blog/2017/06/18/akkuyu-ngs-icin-uretim-lisansi-zeytinin-son-dansi/

 [6]https://yesilgazete.org/blog/2016/12/06/5-aralik-bilirkisi-incelemesi-ve-kesfinden-notlar-2/

Pınar Demircan  

Kategori: Yazarlar

EnerjiManşet

Akkuyu NGS temel atma törenine İstanbul NKP’den cevap: “Nükleerkondu temel tutmaz!”

Son günlerde “60 yıllık rüyanın gerçekleştirilmesi” şeklinde kamuoyuna lanse edilmeye başlanan nükleer santral projesinin ilerlemesi  için siyasi iktidar hiç bir engel tanımıyor.

Tam da Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) iptal davasından önce siyasi iktidarın beyanatı doğrultusunda biraz ses yükselirse ezip geçilmeye çalışılıyor.

Nitekim bugün Türkiye genelinde bu projeye karşı olanların protestolarına, eylemlerine OHAL şartları gerekçesiyle izin verilmedi, hatta gözaltılar yaşandı.

Akkuyu NGS ile ilgili bugünkü ilk örnek sabah saatlerinde Mersin’de Mersin Nükleer Karşıtı Platform’un (NKP) çağrısıyla toplanan gruba yönelik olarak ilgili haberimizde verdiğimiz gibi gerçekleşti.

Valilikten yapılan açıklamada, “İlimizden ve çevre illerden protesto amacıyla gelecek olan grupların Büyükeceli Mahallesi gidişleri/girişleri valilik makamının 02/04/2018 tarih ve 2018/1419 sayılı olurları ile 03/04/2018 günü saat 19.00’a kadar yasaklanmıştır” denildi.

Bir diğerini ise Akkuyu NGS temel atma törenine yönelik eylem hazırlığı içinde olduğu iddiasıyla İstanbul Yoğurtçu Parkı’nda toplanan bir grup yurttaşa yönelik gözaltılar oluşturdu.

İstanbul Nükleer Karşıtı Platform ise bugün Akkuyu NGS’nin 1 .ünitesi için verilen inşaat lisansına istinaden “nükleerkondu”nitelemesinde bulunarak bugün uzaktan da olsa gerçekleştirilecek temel atma törenine karşı bir basın açıklaması yaptı.

 

“Nükleerkondu temel tutmaz”

İstanbul Nükleer Karşıtı Platform yaptığı basın açıklamasında Akkuyu’daki temel atma töreninin yok hükmünde olduğunu, Türkiye’nin bir “nükleerkondu” kurmaya çalıştığını söyledi.

İstanbul Nükleer Karşıtı Platform, Akkuyu’nun temel atma töreniyle ilgili bir basın açıklaması yaparak, projenin bir gecekondu gibi yapılmaya çalışıldığına ve söz konusu temel atma töreninin yok hükmünde olduğuna dikkat çekti.

Yapılan açıklamada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından göstermelik bir şekilde temeli atılan Akkuyu’daki nükleer santral projesi dünyanın en pahalı, en kirli ve en tehlikeli elektrik üretme biçimi olduğu vurgulandı.

Elektrik üretiminde arz fazlasına ve yüzde 25’e varan oranlarda enerji tasarrufu potansiyeline sahip Türkiye’nin yaşamı tehdit eden nükleer santral riskini almasına gerek yoktur dendi.

İstanbul Nükleer Karşıtı Platform sözcüsü Mevhibe Gözcelioğlu, “Rusya ile yürütülen siyasi ve ticari pazarlıkların bir ürünü olan Akkuyu Nükleer Santralı, törenden bir gün önce aceleyle çıkarılan inşaat lisansından da anlaşılacağı gibi bir gecekondu gibi kurulmaya çalışılıyor. Santralla ilgili hukuki süreç devam ediyor. Kamuoyu araştırmaları halkın nükleer santral istemediğini açıkça gösteriyor. Projenin ekonomik açıdan da bir felaket olduğu ortada. Rusya’ya verilen alım garantisi nedeniyle Türkiye, üretilen elektriğin büyük bir bölümünü kilovatsaati 12,35 dolar sentten 15 yıl boyunca satın almak zorunda kalacak. Bugün elektrik piyasasındaki fiyat 4 dolar sent. Nükleer santral yapılırsa 3 kat pahalı elektrik kullanacağız. Üstelik, nükleer atık ve kaza riskiyle birlikte yaşamak zorunda kalacağız” dedi.

İstanbul NKP, hükümete yakınlığıyla bilinen Cengiz-Kolin-Kalyon Konsorsiyumu’nun da inşaattan “belirsizlikler” nedeniyle çekildiğini hatırlatarak, 2010 yılında Rusya ile imzalanan anlaşmanın üzerinden 8 yıl geçmesine, üç açılış töreni yapılmasına rağmen projenin ilerlemediğine dikkat çekti. Siyasi bir şov ve seçim yatırımına dönüştürülen nükleer santral projelerinde ısrar etmenin Türkiye’nin doğasını, ülkedeki yaşamı, turizmi ve ekonomiyi daha da zor duruma düşürdüğü belirtilen açıklamada, “Durum böyleyken, Rusya ile apar topar yapılan bu açılış töreninin yok hükmünde olduğunu vurgular, bu ölüm projelerini durdurmak için var gücümüzle mücadele edeceğimizi belirtiriz” sözlerine yer verildi.”

İstanbul NKP  sözcüsü iletişim: Mevhibe Gözcelioğlu  [536] 358 93 96

Ankara’da ise dünkü haberimizle duyurduğumuz gibi  Sinop,Mersin ve diğer illerden TBMM’ye ulaşan nükleer karşıtı yurttaşlar Sinop CHP Milletvekili Barış Karadeniz’le  buluşacak.

Konuyla ilgili bilgi paylaşmaya devam edeceğiz.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

EnerjiGünün ManşetiManşet

Akkuyu NGS’ye temel atma töreni için inşaat lisansı verildi!

Geçen hafta Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS)’ne ait reaktör binalarının yapımına başlanması için Rusya Cumhurbaşkanı Putin’in ziyaretine denk getirilerek  temelin törenle atılacağı haberi yayılmış, haber beraberinde “inşaat lisansı daha alınmadı ki!” sorularını da gündeme getirmişti.

Mamafih bu sorunun cevabına ait ipuçları iki yıl öncesinde saklı!  İki yıl önce  Akkuyu NGS için yapılan ilk Çevre Etki Değerlendirme(ÇED) başvurusunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca reddinden sonra  3000 sayfa haline getirilen ikinci başvuru 1 Aralık 2014 tarihinde Cumhurbaşkanı Putin’in 1 günlük Türkiye ziyaretine denk getirilerek onaylanmıştı. bugünkü durumda inşaat lisansının neden bir hafta değil de bir gün önce verildiği ise süre sorunundan başka bir soruna işaret ediyor. Mesela halkın tepkisinden çekinmeye! Hatırlarsınzı 14 Nisan 2015 tarihinde sivil toplumun protestoları  Akkuyu NGS’nin meşhur kapısı önünde çok yoğun olmuş, günlerce konuşulmuştu. Halkın protestolarına rağmen  inşaatın temelinin atılmasını izleyen iki yıl zarfında ise ÇED onayına karşı sivil toplum örgütleri tarafından 13 ayrı dava açılmıştı. Akkuyu NGS saha turunu da içerdiği için Bilirkişi incelemeleri  gerçekleştirildikçe yurttaşlar için giriş kapısı sırasında tam bir gün geçirdikleri yer haline geldi. Aşağıda kararlı direnişten bir kare.

11 Temmuz 2106, Bilirkişi incelemesi için sivil toplum ve örgütler Akkuyu NGS önünde

Nitekim  2014 yılında öğrenilmiş çaresizlik gereği  3 Nisan bugün gerçekleştirilmesi planlanan temel atma işi için de onayın  bir gün önce  2 Nisan günü verilmesi şaşırtıcı değil. Böylece geçen yıl TAEK’in “Sınırlı Çalışma İzni” verdiği Akkuyu NGS için lisansın tamamı verilmiş oldu ve siyasi iktidar için  temel atılması için prosedürel pürüz kalmadı.

Bununla beraber, Hürriyet’in  TAEK‘ten aldığı bilgiyi paylaştığı haberde ilginç şekilde  yer lisansına ilişkin beyanata yer verilmiş. Hatta en başta  TAEK tarafından  yer lisansının 1976’da verildiği ve 2013 yılında  da tazelendiği hatırlatılıyor. Ayrıca  inşaat lisansının  1. Ünite için verildiğinden bahis olunuyor  ki bu da her ünite  yani her reaktör için yeniden inşaat lisansı mı verilecek sorularını getiriyor. Yani  proje ısrarında devam edilirse irili ufaklı yeni lisansların , temel atma, açılış törenlerinin devamı gelecek gibi… Haberde şu açıklama yer alıyor:

“1.Ünite İnşası

“Proje için önemli aşamalardan biri olan ve yaklaşık üç yıl önce başlayan İnşaat Lisansı sürecinin tamamlanması neticesinde, nükleer tesislere lisans verilmesine ilişkin mevzuata göre belirlenen genel ve özel koşullar yerine getirilerek Akkuyu Nükleer Santrali’nin 1. Ünitesi inşası için TAEK tarafından İnşaat Lisansı verilmesine karar verilmiştir.

Öte yandan Akkuyu NGS’ye inşaat lisansı verildiğini duyuran bu haberde iki yıl süren bilir kişi inceleme süreci ÇED iptal davalarından , sivil toplumun ortaya koyduğu eylemlerden ise bahsedilmemiş olduğunu söylemek lazım. Yalnızca santralin 1200 Megavatlık 4 reaktörle Türkiye’deki elektrik ihtiyacının %10’unu karşılayacağı belirtilmiş. Bununla beraber inşaatın yaratacağı istihdamdan 10 bin kişiye iş imkanı ile bahsedilirken işletme sürecinde ise  istihdam rakamı 3bin 500 olarak ifade edilmiş .

Maalesef yine şaşırtıcı olmayan şekilde haber, Dünya genelinde artık faaliyette olmayan , özellikle Fukuşima felaketinin başlamasıyla  devreden çıkarılan ve kapatılması planlanan reaktör sayısını  aynı Akkuyu Bilirkişi inceleme raporlarındaki gibi  gözardı etmek suretiyle 31 ülkede 450 reaktör  şeklinde veriyor  ki bu sayı her yıl yayınlanan Dünya Nükleer santral Durum Raporunda da belirtildiği gibi bugün 400 civarındadır.

1.Ünite için inşaat lisansı verilen  reaktörün temel atma töreni  ise bugün haber aldığımıza göre Ankara’dan telekonferansla gerçekleştrileceği için haberin devamını  devamını  yarın  yine gazetemizden de takip edebilirsiniz.

Akkuyu NGS için siyasi iktidarlar eliyle ama uzaktan gereçkleştirilecek bu törene ise sivil toplum hiç kayıtsız değil , kaldı ki öyle  uzaktan telekonferansla protesto etmek niyetinde hiç değil. Tam da aksine Mersin Nükleer Karşıtı Platform “Geleceğimize sahip çıkalım” nidasıyla  Akkuyu NGS önüne  gitmek üzere sabah 09:00’da  Özgür Çocuk Parkı’nda buluşuyor.

Diğer şehirlerden özellikle İstanbul’dan Sinop’tan nükleer santral fikrine karşı olan  yurttaşlar, sivil toplum insayatifleri, örgütler de  milletin iradesi için sembolik mekanlardan biri olan Türkiye Büyük Millet Meclisi(TBMM) önünde buluşmaya ve sözünü söylemeye hazırlanıyor.

 

Devamı yarın…

Yeşil Gazete

 

 

Kategori: Enerji

Dış Köşe

Akkuyu temel atmaya hazır! – Çiğdem Toker

Bu yazı cumhuriyet.com.tr sitesinden alındı

Önümüzdeki ayın başında Akkuyu Nükleer Güç Santralı’nın (NGS) temelini atmak üzere, Rusya Devlet Başkanı Putin ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bir araya gelmesi bekleniyor.

Bu konudaki -geçen ay Rıdvan Tezel imzasıyla Habertürk gazetesinde çıkan habere göre- iki lider,aynı program içinde Türk-Rus Üst Düzeyİşbirliği Konseyi (ÜDİK) toplantısına başkanlık edecek.

Hatırlatalım: 20 milyar dolar yatırım bedeliyle Türkiye’nin en yüksek tutarlı yatırımı olan Akkuyu NGS, iki ülke arasında imzalanmış milletlerarası anlaşmaya dayanıyor.

Meclis’te kabul edildiği için kanun hükmünde olan bu anlaşmanın varlığı, her iki ülkenin de yerine getirmesi gereken yükümlülükleri olduğu anlamına geliyor.

Dolayısıyla Akkuyu NGS ile ilgili her türlü gelişmeye bu pencereden bakmakta yarar var. Bu veriyi, iki ülke arasındaki Suriye bağlamındaki mevcut konjonktüre göre değerlendirmenizde de hiçbir sakınca yok.

(Akkuyu NGS’de milletlerarası anlaşmadan kaynaklanan yükümlülüklerin, iç hukuk sistemindeki kurallar seti, yürürlükteki diğer yasalarla olan tutarlılığı ise aslında büyük bir sorun potansiyeli taşıyor. Ama böyle bir sorun yokmuş gibi davranılıyor.)

Yazının girişinde değindiğim temel atma töreni için artık bir tarih veriliyor olması, iki ülke arasında ön planda görünen “Suriye savaşı” dışında da ciddi bir diplomasi yürüdüğünü gösteriyor. Putin’in -iyice geciken- temel atma töreninde yer alacak olması, 2010’da imzalanan milletlerarası anlaşmadan doğan yükümlülüklerin, Türkiye açısından yerine getirildiğinin bir karinesi olarak yorumlanmalı.

İşletilen bir takvim var

Son haftalardaki gelişmelere bu gözle baktığımızda, adeta Akkuyu için işleyen, daha doğrusu işletilen bir “yapılacaklar takvimi” olduğunu görmek mümkün.

TBMM gündemindeki bir torba yasa ile NGS’ler için getirilen yeni yatırım teşvikleri, vergi muafiyetleri temel atma sürecini hazırlayan basamaklardan bağımsız olamaz.

Dahası son Danıştay kararı. Akkuyu NGS’de kapıları sonuna dek açan, “can sıkıcı” hukuk manilerini kaldıran esas adım, idari yargı cephesinden geldi. Danıştay 14. Dairesi, Akkuyu NGS için meslek örgütlerince Çevre ve Şehircilik Bakanlığı aleyhine açtığı davaları reddetti.

Hem de oybirliği ile.

Türk Tabipleri Birliği (TTB), TMMOB, TBB gibi meslek örgütlerinin açtığı davada, bakanlığın “ÇED olumlu” raporunun iptali istenmişti. İlginç olan şu: Hazırlanmış raporda (insan yaşamı, doğa ve toplum açısından tabii ki) eksiklikler bulunduğunu kabul eden ama deyim yerindeyse topu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) oybirliğiyle atan bir Danıştay kararıyla karşı karşıyayız. 14. Daire ilkesel olarak eksiklikler olduğunu kabul ettiği kararında, eksiklerin TAEK’e sunulacak olan ÖGAR’da (Ön Güvenlik Analizi Raporu) giderilmesinin uygun olacağını belirtiyor.

Eksikler ile ilgili karardaki bölüm şöyle:

“ÇED raporunda yukarıda özetine yer verildiği üzere bazı eksiklikler tespit edilmiş ise de, bu eksikliklerin raporu sakatlamayacağı ve projenin uygulanmasına engel teşkil etmediği, söz konusu raporda, dava konusu projenin çevreye olabilecek olumsuz etkilerinin kapsamlı bir şekilde incelendiği, çevreye olabilecek olumsuz etkilerin giderilmesi için gerekli ve yeterli önlemlerin alındığı ve raporun alınması öngörülen önlemlerle birlikte ilgili mevzuata ve bilimsel esaslara göre kabul edilebilir düzeylerde olduğu, görüşüne yer verilmiştir.”

Önceki aylarda, Akkuyu A.Ş’de yapılan olağanüstü genel kurul ile Rusya’nın devlet olarak denetim yetkisini tamamen eline aldığını işlemiştik. Bu hamlenin ardından son torba kanuna atılan yatırım teşvikleri ve nihayet oybirliğiyle alınan Danıştay 14. Daire’nin taze ret kararıyla, Akkuyu NGS temel atmaya hazır hale gelmiştir. 12.35 cent’ten onyıllarca elektrik satın almaya hazır mısın Türkiye ekonomisi?

Çiğdem Toker – Cumhuriyet

Kategori: Dış Köşe