Hafta SonuManşet

Doğmayı reddeden güneş

İllütrasyon Esra Uygun
Bağlıyız ota, suya, gökyüzüne
Tek başına değiliz bu âlemde
Su içilen bardak altın olsa ne yazar
Kendinden ötesini görmeyince
Kudret eğer en büyük hevesse
Bir nahoş sadâ bâkî kalacak bu kubbede

Bir sultan yaşarmış uzak ülkelerin birinde. İsmi Nemrut, nâmı ceberut, ama kahramanı değil bu masalın, baştan biline. Öyle adammış ki bu Nemrut, kendinden başkasını beğenmez, yüksek yerde durur, aşağı inmezmiş. Ne varsa fazlasını ister; en pahalısı, en şaşaalısı değilse elinin tersiyle itermiş. Nemrut’un her günü şölen havasında geçermiş. Dostum dediği yardakçılar ve keyif ehli ziyaretçilerle saray her gün dolar; hattâ kimi zaman taşarmış. E kolay değil, yüzlerce insan sultan için çalışırmış: aşçılar, terziler, temizlikçiler, muhafızlar, bahçıvanlar, hamallar; bu dünyanın yükünü taşıyanlar.

Sultanın şöhreti dilden dile dolaşırmış. Nasıl dolaşmasın?

Sarayın arkasında bir koca aslanhane varmış mesela. En uzak diyarlardan getirilen yırtıcı hayvanlar konulurmuş buraya. Hemen yanlarında bir tellal, vururmuş davula, başlarmış anlatmaya: “Bakın şu aslanın yelelerine, o dev gibi pençelere, hele şu insan yiyen dişlere. Sultanımız emretti, getirildi ta Mısır’dan. İşte karşınızdaki öyle bir sultan. Daha kudretli şu koca aslandan. Maymun etmiş canavarı baksanıza, hem de tahtından bile kalkmadan.”

İllütrasyon Esra Uygun

Gelen ağzı açık, dudağı uçuk ayrılırmış kafeslerin yanından. Bir aslana bunu yapan, kendilerine neler yapmaz ki?

Her daim yemek pişermiş bu sarayın mutfağında. “İnsan dünyaya kaç kere gelecek, yemezsek bunca yemek boşa gidecek” dermiş Nemrut ve yedikçe yermiş. Kamyon kamyon yemek taşınırmış saraya her iklimden. Sarayın kendi özel meyve bahçesi de varmış. Burada parlak kırmızı elmalar, baş kadar narlar, salkım salkım üzümler, mis kokulu çilekler yetişirmiş. Fakat bunca cazibeye rağmen koca bahçede tek bir haşere, meyveleri gagalayan tek bir kuş dahi görülmezmiş. Bolluğun sebebini soranlara sultan, “ilim ve teknik” der, kıs kıs gülermiş. Hayranlık karşısında gururunu gizlemezmiş.

Gezmek ise en büyük hevesiymiş. Fakat öyle yürümekle falan kendini yormazmış. Sarayın önünde bir sürü araç yatarmış. Sultanın favorisi bir uçakmış. Gelene gidene gösterip “özgürlük işte bu” dermiş, “başını alıp istediğin yere, istediğin gibi gidebilmek…” Çok düşkünmüş özgürlüğüne. Ama sultan bu, ne varsa önce kendine.

Bir de Zeliha isminde kızı varmış, bahsetmeden geçmek olmaz. Sultan kızını çok severmiş. Kendinden ayrı bilmez, onun üstüne titrermiş. Herkesin de Zeliha’ya aynı sevgiyi göstermesini beklermiş. Kızı on beşine bastığında, tüm halkı sarayına toplamış. Demiş, “bundan sonra güneş değil, kızımdır bereketiniz. Kafasındaki şu altın taç, güneş kadar parlak; gülümsemesi bakın ne sıcak; fakat bilin ki fazla yanaşan cayır cayır yanacak. Hayır da şer de ondan doğacak. Dünya, kızım Zeliha’nın etrafında dönmeye başlayacak.”

Aklı başında olanlar yutkunup susmuş, güçlüyü haklı bulanlar sevinip coşmuş. O günden sonra cenazeden doğuma, hasattan nevruza yalnız Zeliha’nın ismi zikredilir olmuş. Hislerini açığa vurmayanlar veya korkudan susanlar, belki başlarda çoğunlukmuş; ama zamanla kimin ne olduğu, hakikatin nerede durduğu unutulmuş. Her gün aksatmadan yapılanlar, giderek normal bulunmuş. Hattâ çoğunluk kendi gücü yettiğince sultana özenir, onu taklit eder olmuş. İnsan denilen işte buymuş, kabul edebileceklerinin sonu-sınırı yokmuş.

O yüzden iyi ki masallar âlemi, tümüyle insana emanet edilmemiş. Hiç beklenmedik bir anda Güneş devreye girmiş.

Ne mi yapmış?

Yavaş yavaş dünyadan ışığını çekmiş. Her geçen gün kendini biraz daha az göstermiş. En sonunda, gökyüzünde bir saat bile durmaz olmuş. Artık her yer karanlık ve soğukmuş. Ağaçlar meyve vermeyi, kuşlar uçmayı; sular akmayı, arılar bal yapmayı bırakmış. İnsanların yüreğini kapkaranlık bir korku sarmış.

Peki korkan bu insanlar ne yapmış?

Deli divane gibi Zeliha’nın kapısında birikmişler, güneşin yeniden doğması için ondan yardım beklemişler. Adaklar adamış, elçiler göndermişler. Kendilerinde kusur bulup Zeliha’dan af dilemişler.

Başındaki tacından başka kerameti olmayan Zeliha ise, dışardaki kalabalık büyüdükçe korkuya kapılmış iyice. Gururunu okşayan bu rütbe, belaya dönüşmüş beklemediği şekilde. Bilirmiş güneş olmadığını elbette; ama geç kalmış artık bunu itiraf etmeye. Biz söyleyelim de yükü kalmasın üstümüzde: Yalancının müridi olanın vay hâline…

Sultan babası vaziyeti kurtarmak için, dört tarafa haber salmış. Demiş “kızım hastadır, iyileştirene gökteki yıldızlar armağandır.” Şifacılar, falcılar, şarlatanlar, soytarılar koşmuş gelmiş her yandan. Dünya gün be gün eksilirken uçlarından, Zeliha’yı iyileştirmek için yarışırmış onca insan.

Ne mutlu ki aklını kalabalığa teslim etmeyen, elden ayrı kişiler yok olmamış tümüyle. Ülkenin uzak köşelerinin birinde, bir ufak kulübede, ismi Yaban, nâmı gariban biri yaşarmış ninesiyle birlikte. Kendi yağında kavrulur; kimseye el açmadan, sultana yaltaklanmadan yuvarlanır gidermiş sessizce. Fakat soğuklar bastırıp da yiyecek ot dahi bulamaz hâle gelince, Yaban dönmüş ninesine, demiş: “Ben gidiyorum şu Güneş’e, ne olup bittiğini öğrenmeye”. Gittiği, Saray Güneşi değilmiş elbette. Vurmuş kendini yolun tersine, dağların arkasında hâlâ cılız bir ışık saçan gerçek Güneş’e…

Çok yürümüş Yaban, çok yıkım görmüş. Donmuş göllerden, terk edilmiş şehirlerden geçmiş. İnsanların korkunca yüreklerine inen karanlığa şahitlik etmiş. Boş gökyüzünün altında, geceleri birbirine eklemiş. Ama durmamış, korkmamış. Bir noktada, masal bu ya, attığı her adımla yerden yükseldiğini fark etmiş. Görünmez bir merdivene basa basa gökyüzünün kalbine doğru ilerlemiş. Yaban, bildiğimiz âlemi işte böyle terk etmiş.

Geri dönebilecek mi demeyin, sabrın sonu selamet derler, masalın sonunu bekleyin.

Yaban, bulutları aşınca, karşısına çıkmış gökte süzülen bir ada. Bakakalmış burada yaşayan çeşit çeşit mahlûkata; çünkü hiçbiri benzemiyormuş tanıdığı canlılara. Arılar bir kaz, kediler inek kadarmış. Timsahlar ot yer, tavuklar uçarmış. İnsanlar da varmış bu diyarda. Kimisi mavi saçlı, yeşil tenli; kimisi boylu kimisi topluymuş. Yaban’ın vardığı yer, başka bir masalın konusuymuş.

Kıpır kıpır bir kız karşılamış Yaban’ı, ismi Kırmızı. Demiş: “Adamız dünyadan kaçanların gizli sığınağı, burada anlatılır geçmişin tüm masalları. Senin de herhalde büyük bir derdin olmalı, çünkü başka türlü kolay değil bulmak burayı.”

Yaban ne desin? Anlatmış Kırmızı’ya doğmayan güneşi, buz tutan gölleri, kuruyan bahçeleri ve en çok da insanların birbirlerine ettiklerini. Kırmızı bir “ah” çekmiş, “koruyamadılar mirası” diye söylenmiş. “Arttı son zamanlarda buraya kaçanlar, dünyadan sıdkı sıyrılıp kendine yuva arayanlar. Bak şuraya, neler gördü bu zavallılar! Sırf seyir zevki diye kafese kapatılan bile var.”

Yaban bakmış ve hatırlamış. Nesli kurumuş canlıları ninesi küçükken masal diye anlatırmış. Tek tek eksilenlerin, gidip gelmeyenlerin aslında kendi de farkındaymış. Saraydaki aslanhane aklına takılmış. Nemrut utanacak değil ya, o utanç da Yaban’a kalmış. Teselli edenler olmuş olmasına ama, yüreği yine de taş gibi ağırlaşmış.

Yaban, adada bir süre dinlenmiş, güçlenmiş, bir-iki masal öğrenmiş. Nihayet vade erince herkesle sarılıp yola devam etmiş. Göklerde bir toz zerresi kadar küçük olduğunu hissetmiş.

Bir süre sonra çıkmış karşısına boşlukta süzülen bir vadi. Bir yamacından diğerine uzanırmış bitki âlemi. Bakakalmış Yaban burada yaşayan çeşit çeşit ağaca, çiçeğe, ota; hiçbiri benzemiyormuş tanıdıklarına. Bir zeytin ağacı dile gelmiş, selamlamış Yaban’ı. Demiş: “Vadimiz dünyadan kaçanların gizli sığınağı, buradadır yaşamın kaynağı. Senin de herhalde büyük bir derdin olmalı, çünkü başka türlü kolay değil bulmak burayı.”

Yaban çekmiş içini; anlatmış ağaca doğmayan güneşi, buz tutan gölleri, kuruyan bahçeleri ve en çok da insanların birbirlerine ettiklerini. Zeytin bir “yuh” çekmiş, “işgalci bunlar” diye söylenmiş. “Arttı son zamanlarda buraya kaçanlar, dünyadan sıdkı sıyrılıp kendine yuva arayanlar. Meyvelerimizi zehirledi insan denen canavarlar. Dokunamaz oldu bize böcekler ve kuşlar.”

Yaban dinledikçe hatırlamış. Dünyadan el etek çeken bitkileri, ninesi küçükken masal diye anlatırmış. Tek tek eksilenlerin, gidip gelmeyenlerin aslında kendi de farkındaymış. Saraydaki bahçe aklına takılmış. Nemrut utanacak değil ya, o utanç da Yaban’a kalmış. Ağaçlar arasından teselli edenler çıkmış çıkmasına ama, yüreği yine de taş gibi ağırlaşmış.

Yaban, bitki âleminde bir süre dinlenmiş, güçlenmiş, bir-iki masal öğrenmiş. Nihayet vade erince herkesle vedalaşıp yola devam etmiş. Engin bir okyanustaki damla gibi, dalgalara kapılıp gitmiş.

Bir süre sonra çıkmış karşısına bir koca dağ. Zirvesi gözün gördüğünden yüksek; dibi nerde, mümkün değil bilmek. Vermiş kendini Yaban buradaki rüzgârın uğultusuna, yağan yağmurun kokusuna. Doyamamış mis gibi havayı solumaya. Yorgun ayaklarını yıkamış berrak sularda, uzanmış sonra hayat dolu toprağa. O sırada bir bulut gelmiş yanına. Demiş: “Dağımız dünyadan kaçanların gizli sığınağı, buradakiler şekillendirir her varlığı. Senin büyük bir derdin olmalı, çünkü başka türlü mümkün değil bulmak burayı.”

Yaban dökmüş içini; anlatmış buluta doğmayan güneşi, buz tutan gölleri, kuruyan bahçeleri ve en çok da insanların birbirlerine ettiklerini. Bulut bir “of” çekmiş, “akılsız bunlar” diye söylenmiş. “Arttı son zamanlarda buraya kaçanlar, dünyadan sıdkı sıyrılıp kendine yuva arayanlar. Hepimizi kirletti insan denen şuursuzlar. Bıraktığımız yağmur asitli, solunan hava zehirli; toprak bile çok dertli.

Yaban dinledikçe hatırlamış. Taşın-toprağın önemini, ninesi küçükken masallarla anlatırmış. Tek tek kirlenenlerin, üst üste birikenlerin aslında kendi de farkındaymış. Nemrut’un arabaları aklına takılmış. Nemrut utanacak değil ya, o utanç da Yaban’a kalmış. Teselli edenler çıkmış çıkmasına ama, yüreği yine de taş gibi ağırlaşmış.

Yaban, dağda bir süre dinlenmiş, güçlenmiş, en eski masalları öğrenmiş. Nihayet vade erince herkesle vedalaşıp yola devam etmiş. Dünyanın tüm seslerinin içinde, kendini tek bir nota gibi hissetmiş. Küçüle küçüle âlemleri geçip nihayet Güneş’e ermiş.

Güneş’in derdi belli, ne diyeceğini tahmin ediyor olmalı dikkatli dinleyici. Yine de bir kulak verelim, sonuçta Yaban bunca yolu onun için tepti:

“Ey insan, kendini dünyanın merkezi sanan. Bilmezsiniz sizden önce kimler geldi, kimler geçti bu diyardan. Her varlık diğerine el verdi, insan taşla toprakla şekillendi. Gözle göremediğiniz canlılara bile göbeğinizden bağlısınız hâlâ, diğerleri olmadan var olamazsanız asla. Cahillik mi kibir mi bilmem ama, teslim oldunuz bir sultana, onun da başı döndü kendi ufak başarılarıyla. Bir kızın şerefine dönüyormuş dünya. Niye doğacakmışım, madem insanın gücü buna bile yetiyorsa.”

Yaban, Güneş’e ne dedi, sonra nasıl geriye geldi, tam bilinmiyor. İnsanlar arasında başka başka hikâyeler dolaşıyor. Kimileri, Yaban’ın sultanın sarayına gittiğini söylüyor. Aralarında ne konuştular bilinmez; ama sultanın can havliyle kaçtığı; unutulmuş bir ülkede ürkek, mahcup, yoksul bir adam olarak günlerini tamamladığı rivayet ediliyor. Şöhretinden geriye acı bir tebessüm kalıyor. Kimileri ise güneşin gökyüzünde yükselmesiyle, insanların ayıldığını ileri sürüyor. Bendinden taşan bir sel gibi sarayı, aslanhaneyi, bahçeyi, arabaları yuttukları söyleniyor. Nemrut’tan ve Zeliha’dan bir daha haber alınamıyor.

Hangi hikâye doğru, bilen yok. Zamanla sarayın yeri bile unutulmuş. Bütün o ihtişamı sanki sular boğmuş, toprak yutmuş. Sultanın hayatı, utanana ders olmuş.

Yaban’a ne olmuş peki, ya onun akıbeti?

Yaban bu, ismi üstünde, ne şöhrete ne servete gönül indirmiş. Ninesiyle hayatına devam etmiş. O da diğer herkes gibi, zamanla unutulup gitmiş. Denilene göre, sonunda diğer âlemlerdeki dostlarının yanına dönüp gerçek huzura erişmiş.

Bu yazı, yazarının da onayı ile ozanoyunbozan.blogspot.com/ dan alınmıştır

 

Sezai Ozan Zeybek

Kategori: Hafta Sonu