Murat Beşer’in yoldan çıkmış simaları!

“Murat Beşer’in sıkı bir takipçisiyim!” dersem yalan olur. Cumhuriyet’te zaman zaman karşılaştığım yazılarıyla ismini bildiğim bir müzik yazarıydı Beşer. Belki Rock müziği önceliğim olsaydı Murat’ın keyifli yazılarını daha sık arardım. Her zaman folk müziği önceliğim oldu ve bugün de bu müziğin izlerini merakla ve keyifle sürmeye çalışıyorum.

Geçenlerde Beyoğlu’nda Muammer Ketencoğlu ile çay içerken ilk kez yüz yüze tanıştım Murat’la.  Önce arkadaşım Dede Hüseyin’i gördük, onunla hoş beş ederken Murat da yanımıza geldi. Söz Beyoğlu’ndan açıldı, sonra müziğe geldi. Murat’ın İletişim Yayınları’nda geçen yıl yayımlanan kitabı Yoldan Çıkmış Simalar’dan da ilk kez o gün haberdar oldum. Kalktık hep birlikte Çukurcuma’ ya gittik. Tayfun’un plakçı dükkanında muhabbet sürdü ve imzalı kitabını da orada edindim.

Kitabı bir çırpıda okudum desem yeridir.

Murat Beşer’in kitabında müzik kültürüne emek vermiş, müziğe adanmış yaşamlar var: Apaçi Ayhan, Roker Hakan, Tebeya Birol, Deep Purple Ahmet, Cumhur Oceano, Stüdyo İmge’nin keriz yatırımcısı Levent Erseven, Küçük Dev Adam Pepo, Melodi Adnan, Laterna Bülent, Uzelli Plak’ın Ali okulundan yetişme kurucusu Muammer Uzelli, Piccatura Mustafa, Narmanlı’ nın ilk plakçılarından Deniz, Remix ihsan, Plakların Noel babası Zihni, Shades Süleyman, Hayri Plak, Beyazıt Çınaraltı’nın kasetçisi Fahri- Tarık- Hamit Kardeşler, Eloy Hakan, Port Mehmet, Gizli Bahçe Nilgün, Doktor Gökhan, Himmet Ağabey, Jay Dobis, Peştenkerani Tuncer, DJ Chet, Postmodern Amele Tahsin, Solak Orhan ve ağabeyi basçı Bülent, Çingene müzisyen Florin, Parkinson Şeref, Garajyen Barbo, Demiryolu çocuğu veya İngiliz Kemal X, Unkapanı plakçılar çarşısının Necati amcası ve diğerleri.

Kitapta 37 isim var. Murat Beşer’in anlatımıyla uyumsuz, üşütük, çatlak, meczup, deli… ama bir o kadar da faydalı ve güzel 37 müzik ve yaşam misyoneri. Murat Beşer isimleri belirlerken titiz bir seçki yapmış. Kitabın ilk meczubu olan Apaçi Ayhan ile tanışması 6 yaşına rast geliyormuş. Apaçi ondan birkaç yaş daha büyükmüş. Aynı mahallede yaşıyorlarmış. Evleri yakınmış. Apaçi o yıllarda henüz Apaçi değilmiş, çadıra geçmesi daha sonraki zamanlarda olmuş. Önce saçları uzamış, eve plaklarla gelip gitmeye başlamış. Kitabın sonrasına çok girmeyeyim de siz Apaçi Ayhan’ı ve diğer müzik- yaşam misyonerlerini kitaptan okuyun isterseniz.

Aslında kitapta yüzlerce isim daha geçiyor. Umarım Murat Beşer bu serinin (öyle olmasını umuyorum) devamında o isimleri de bizlerle tanıştırır. Tanıştırır diyorum ya aslında benzer kitaplar daha önce de yayımlandı. Şimdi adlarını hatırlamıyorum ama, Beyoğlu’nun Kaybolan Yüzleri vs. benzeri kitaplardı. Bazılarını da okudum. Ama sanki bana dışarıdan bakılmış, belki biraz hikayeler için muhabbet edilmiş ve sonra oturup yazılmış duygusu veriyordu. Bu kitap öyle değil. Murat Beşer’in yaşam hikayesi de bütün hikayelerin satır aralarında gizli. Dışarıdan bir gözlemci gibi değil, bütün bu acayip hayatların bir yolcusu- yoldakilerin yoldaşı olarak yaşanmış- yazılmış gerçek hikayeler. Murat Beşer de aslında bana pek normal biriymiş gibi gelmedi: Bir plağın izinden Tekirdağ’a gidip, sadece ona dokunup, dinleyip, sonra otobüse atlayıp geri dönmek pek akıllı adam işi değil!

Murat Beşer’in yazı macerasında Stüdyo İmge Dergisi’nin önemli bir yeri olmuş. Sonra birçok müzik dergisinde, gazetelerde yazılar yazmış.

Bu kitabın 10 yıla yayılan hikayesi (Açık Radyo’ da Mint programının takipçileri anımsayacaklardır) Mert Emcan ve Efkan Kula’nın gri- kapalı bir günde, Beyoğlu’nun izbe ve sırların dökülmesine müsait bir bar köşesinde ona kurdukları tuzakla başlamış. Aslında bu tuzağa düşmeye o da meyilliymiş ama hafiften naz yapıyormuş. Ona demişler ki Stüdyo İmge sitesi için arşivindeki (arşivinde 8 bin plak olduğunu duydum) en “leş” ve genelde gün ışığına çıkmamış gençlik zevklerini yansıtan fetiş plakların kişisel hikayelerinle karışık, arz ettikleri öneme dair dizi yazılar yaz!

Önce kolay gelmiş. En sevdiği, en çok dinlediği plaklardan, isimlerden başlamış işe. Plakları ve ona çağrıştırdığı isimleri- anıları kaleme almış. Bunu da nostaljik basitliğe, ucuzluğa düşmeden yapmaya çalışmış. Zaman ilerledikçe yazılar kendisini ona yazdırmaya başlamış. Bir zaman sonra kitap kendisine sorduğu “Ben yazmazsam hiç kimsenin yazmayacağı şey ne olabilir?” sorusuna verdiği yanıtları üzerine şekillenmeye başlamış. Sonra bir günden diğerine ıkına sıkına geçen, özgürlüğüne ölümüne düşkün, bilerek ya da bilmeyerek boyun eğmeyen, hizaya girmeyen, toplumun kendisine biçtiği karikatür rolü kabul etmeyen portreler birbirinin peşi sıra düşmeye başlamış aklına. Plağı değil onu elinde tutanı yazmış.

Murat Beşer “Şaşaaya, sınıf atlamaya, paraya pula, kariyere, şöhrete yüz değil, sırt çeviren, birçoğumuza anlamsız görünen ancak meşrebimizce ehemmiyet verdiğimiz bazı ana yoldan çıkmış ama müziğin izinden milim şaşmamış simaların unutulup gitmesine seyirci kalmaya gönlüm elvermedi…” diyor kitabın ön sözünde.

Kitap, ona dolaylı veya doğrudan dokunarak hayatına yön veren saklı kahramanlarına karşı sıkı bir vefa duygusuyla yüklü. Kitapta müzik dinlemenin- biriktirmenin bugün olduğu gibi kolay olmadığı, plaktan doğrudan Schaub Lorenz teybe yerleştirilen kasetlere kayıt yapılarak avcılık- toplayıcılık yapılan günlerin hikayeleri var.

İstanbul’da plak satılan tezgahların yavaş yavaş ortaya çıktığı günleri de anımsadım kitabı okurken. Beyazıt Meydanı’na açılan plak tezgahlarını da. 1980’lerin başında Beyazıt’ta çalışıyordum ve her hafta sonu iş çıkışı bu pazar yerine giderdim. Plakların değil daha çok fotoğraf makinesi ve eski fotoğraf kitaplarının izini sürerdim.

Ben plak biriktirmedim ama kitabı okurken sevgili arkadaşım Muammer Ketencoğlu için eski folk plaklarının peşine düştüğümüz günleri anımsadım. Bugün ölü sessizliğine bürünmüş, kısa bir zaman öncesine kadar bir kediler ve plak cenneti olan Narmanlı Hanı anımsadım. Hanın ikinci katında diş hekimliği cihazları üreten Yahudi kökenli ustayı ve yardımcısı Nurullah ağabeyi hatırladım. Uzun yıllar emek verdiğim işime onların teşvikiyle girmiştim. Hanın gıcırdayan ahşap merdivenleri, küf kokan yüksek tavanlı koridorları daha dün gibi aklımda.

Bu kitap bir müzik kitabından öte Sait Faik tadında sıcacık İstanbul semt ve insan hikayelerin yer aldığı bir anı-deneme kitabı aslında. Kitabın çizimleri de Aptülika’ya ait.

Daha çok Cumhuriyet Gazetesi’ne yazdığı yazılarla tanıdığım Beşer’in öykücü tarafını bu kitapla öğrendim. Müzik tercihlerimiz farklı. Rocker olmak için de geç bir yaştayım. Tahsilimi yarıda bırakıp göç etmek istemiyorum bu dünyadan. Galiba Folk yolunda devam etmek benim için daha hayırlı olacak. Ama Beşer’in öykü dili bana çok sıcak geldi ve artık öykülerinin devamını bekleyeceğim.

Kitap kısa sürede 3. baskısını yapmış. Kitapçılarda bulabilirsiniz ama eğer size zor gelmezse İstiklal Caddesi’nden Galatasaray Hamamı’na giden yola girin, hamamı geçince sola, Çukurcuma’ya doğru yürüyün. Turnacıbaşı caddesi üzerinde solda 45 numarada bir plakçı dükkânı var: Deform Müzik.  Arkadaşımız Tayfun Aras’ın dükkânı. Kitabı oradan alın. Bir kitapla ne olur demeyin. Dayanışmaya ve dost muhabbetine her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulan günlerden geçiyoruz. Biraz müzikten muhabbet eder, bir çayını içersiniz. Yıllardır biriktirdiği plak koleksiyonuna göz atma şansınız da olur.

 

Ercüment Gürçay

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page