Judith Liberman: Benim için masal anlatmanın kendisi bir ekoloji hareketi

Judith Malika Liberman, heybesinde masal taşıyanlardan. Ateş başında dinleyerek tanıdığı masal kahramanlarını hayalinde canlandırırken, sırlarının peşi sıra hayattan hikaye toplayanlardan.

Paris’te doğan masal anlatıcısı, eğitmeni, sanat terapisti Judith Liberman, 15 yıldır İstanbul’da. Düzenlediği masal gecelerinde çocuklara ve büyüklere masallar anlatıyor. Birbirini hiç tanımayan insanları bir masalın sonundaki hayrette, gülümsemede, keşifte buluşturuyor. Yüz yüze bakmaya, bir araya gelmeye ve anlatmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyor, bunu da en iyi masalların yaptığına inanıyor. Bilgi ve deneyimlerini verdiği eğitimlerle aktarıyor. Heybesinde masallarla dolaşırken, Anadolu’dan da masal topluyor. NTV Radyo’da hazırlayıp sunduğu Masal Bu Ya programında konuklarıyla masalların ardına bakarken masalların gücünü konuşuyor. İki yıldır elden ele, kulaktan kalbe yolculuğuna devam eden Masal Terapi kitabıyla, masalların iyileştirici, dönüştürücü rehberliğinden kurduğu oyuna davet ediyor. Zamanın birinde, Judith Liberman’la buluştuk masal anlatmak için geldiği İzmir’de. O sahneye çıkmadan önce masal anlatıcılığını, masalların fısıldadıklarını, şifasını, doğayla masal arasındaki bağı, tesadüflere ve mucizelere inanmayı, paylaşmayı konuştuk, hayat masal olsun dileğiyle…

Fotoğraf: Çiğdem ÖZCAN

Radyoda konuklarınıza sorarsınız ya, çocukluğunuzda hangi masal vardı, kim masal anlatırdı, masal yoksa yerinde ne vardı diye. Sizin çocukluğunuzun ne kadarı masaldı, büyürken en çok hangi masal yanınıza kaldı?

Çocukluğumda çok fazla masal vardı. Ailem 70’li yıllarda Paris’ten ayrılıp köyde yaşamayı seçenlerden. Komünde büyüdüm ben. O dönemde dokuma, sepet örme, deri çalışma gibi halk sanatlarına yoğun ilgi vardı. Akşamları ateş yakılırdı. Ne zaman ki ateş hayatımıza giriyor, bir grup insan gözleri bir ekranla meşgul olmadan ellerinde tığ, örgü, dokumayla ateşin başında toplanıyor, masallar doğuyor. Ben böyle bir ortamda büyüdüğüm için doğal olarak masal çoktu. En sevdiğim masal zaman zaman değişiyor. Sorulduğunda bugün, şu an anlatacağım masal olduğunu söylüyorum ama çocukken babam bana paylaşmak üzerine bir masal anlatırdı.

Bir varmış, bir yokmuş…

Bir adam her gün nehrin kenarına gider, nehre bir ekmek bırakırmış. Babası ona ekmeğini bırak nehre, uzaklara götürsün demiş, bunu her gün mutlaka yap diye de tembih etmiş. O adam, babası öldükten sonra da her gün, evde ekmek çok mu az mı fark etmeden, nehre bir ekmek bırakmaya devam etmiş. Nehir o ekmeği alır uzaklara götürürmüş. O başlangıçtan sonra adamın başına bir sürü sihirli şey geliyor. Her şey paylaşmakla başlıyor, babadan gelen öğretileri uygulamayla. Aşkla başlıyor aslında. Beni en çok etkileyen masal bu olabilir. Paylaş, bırak nehir götürsün uzaklara ve ne olacağı ile ilgilenme. Bir şeyler olacak illa ki ama şu an vermen gerekeni, gönülden vermek istediğin şeyi beklentisiz ver. Bu masalın mesajı bütün hayatıma yön veren bir pusula oldu.

14 yaşındayken başlamışsınız o pusula elinizde masal anlatmaya. Gel zaman git zaman, cebinize kattığınız masallarla çıkmışsınız yola. Neredeyse 15 yıldır Türkiye’de devam ediyorsunuz masalları paylaşmaya. Nasıl karşılaşmalar oluyor burada masallarla?

Anadolu bir masal toprağı… Bu masallar aslında derlenmiş, arşivlenmiş ama onları yeniden anlatan kimse yok. Masalın yaşaması için sadece kitaba yazmak yetmiyor. Masal kitaptan kitaba değil, kulaktan kulağa dolaşan bir tür. İletişim olması şart. Ateş yakılacak, mumun, sobanın etrafında toplanılacak, illa toplanma olacak. Masal kitaptan okuyarak değil, anlatarak, yüz yüze paylaşılacak. Anadolu’da bu vardı, sobanın olduğu evlerde hala var. Soba gidince masallar da gidiyor. Anadolu oldukça geniş bir kültüre sahip bu konuda. Üniversite ile çalışırken keşfetme fırsatım oldu. O masalları radyo programı sayesinde yaymaya, yeniden tanınmasını sağlamaya çalışıyorum. Pamuk Prenses batıdan buraya gelmeden önce bu toprakta Nardaniye Hanım vardı. Herkes Külkedisi’ni biliyor ama kimse Küllü Fatma’yı bilmiyor. Oysa ki Küllü Fatma bu toprağın külkedisi. Elbette farklı ülkelerin masallarını bilelim, Anadolu masallarını da bilelim. Sobalar bir daha yakılsın, üstüne kestane konulsun ve bu toprakların masalları yeniden anlatılsın. Anadolu Masalcı Yetiştirme Projesi bu anlamda benim için çok önemli bir hareket. Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da, Çanakkale’de başlattığım birkaç grup var, masal anlatmaya devam ediyorlar. Beraber ektiğimiz tohumlar yeşermeye başladı. Birçok insan da bu harekete dahil oluyor. Masallara ilgi büyük.

Masallara yoğun ilgi olduğunu ben de gözlemliyorum etrafımda. İhtiyacımız mı var onlara? 

Hayatımızda ne kadar teknoloji varsa, bir toplumda ne kadar yabancılaşma varsa, bağlantılar ne kadar kopuksa, o kadar masala ihtiyacımız var. Facebook’ta geçirdiğimiz her beş saat için beş saat masala ihtiyacımız var. Çünkü facebook pratik bilgi aktarmamızı sağlıyor, duygu değil. Bütün bu bilgiler kafamızı dolduruyor, zihinde kalıyor. Biraz gönlü ferahlatmak, gönlü açmak, yumuşamak için yüz yüze gelelim. Anlattığımız şeyin masal olması gerekmiyor. Anlatmak gerekiyor. Yüz yüze, teknolojisiz konuşmak, anlatmak, paylaşmak, duygularla bir araya gelmemiz çok önemli.

Judith Liberman ile bir araya geldiğimiz masal buluşmasından… İzmir – Kemeraltı Çarşısı

“Sihirli mucizeler, kontrolü bıraktığımız zaman oluyor.”

‘Bu kitap senin için bir pusula olsun diye hayal edildi.’ yazıyor Masal Terapi’nin arka kapağında. O masalın sizin hayatınıza pusula olması gibi, 54 masal başka hayatlara pusula olması niyetiyle girmiş kitaba. Demişsiniz ki, ‘Seni masallarla bir oyun oynamaya davet ediyorum. Rastgele bir sayfasını aç ve okumaya başla.’ Neler var bu oyunda?

Bu bir ‘tesadüf’ oyunu. Tesadüfler olabilsin, kitap çalışsın diye kitabı yazarken minimum kontrol uygulamaya çalıştım. Masal Terapi oluşurken, benim ısrarla yaptığım bir şey olmasın diye dikkat ettim. Masalları seçerken, bu iyi, bunu seviyorum, ona göre dizeyim demekten, bir mantık uygulamaktan kaçındım. Masalların tematik şekilde gitmelerini istemedim. Önce uzun, sonra kısa diye ya da ülke ülke sınıflandırmamaya çalıştım. Bilgisayar başına oturduğumda masalların listesine bakıyordum, bugün hangi masal beni çekiyor? Masallar size fısıldar, beni anlat der. O gün hangi masal beni anlat, sıra bende derse onu seçtim. Bazen listedeki masalların hiçbiri anlatılmak istemedi. O zaman kitapları karıştırıp, bugün beni anlat diyen masalı aradım. Bu kitabı ben yazmadım, yazılmak isteyen masallar başvurdu. Onları sırasıyla yazdım, geldikleri sırayla bıraktım.  Çünkü hayatta sihirli mucizeler, kontrolü bıraktığımız zaman oluyor. İnatla bir sonuca varmaya çalıştığımız zaman değil, ne gelirse gelsin dediğimiz anda güzel tesadüfler oluyor oyunda.

‘Masalları sırayla okumayın, kalbinizin sesini dinleyin, bir sayfa seçin ve onu okuyun’ demişsiniz. Her masalın sonunda mesajı, seyir defteri, alıştırmalar ve alıntılar var. Masalın terapisi, rehberliği, iyileştirici gücü de burada başlıyor galiba.

Kitaptaki alıştırmalarda benim yaptığım çalışmalardan çok şey bir araya geldi. Sanat terapisi, şiddetsiz iletişim, armağan ekonomisi, ekolojik hareket… Örneğin egzersizlerden biri, tohum bombası yapın. Tohum bombası ekolojist aktivistlerin yaptığı bir çalışma. Başka bir alıştırma şiddetsiz iletişim metodundan geliyor. Bana dokunan, yoluma şekil veren, büyümeme ve gelişmeme yardımcı olan araçları, bu oyunda masallarla eşleştirerek paylaşıyorum.

Fotoğraf: MASALHANE

“Doğadan masal, masaldan doğayla iletişim kurma isteği gelir”

Yaprağın üstündeki çiyi ye, kumlarla oyna, çıplak ayakla yürü, taş boya, mevsiminde ye gibi doğayla temas etmeyi öneren alıştırmalar da var. Doğa ve masal arasında nasıl bir bağ var?

Kesinlikle çok güçlü bir bağ. Çünkü insanlar doğayla bağ kurduğu zaman hayalleri açılıyor. Sisli bir sabahta bir şeyler hayal etmeye başlıyorsunuz. Ormanda, doğada vakit geçiren insanların aklına çok fazla fikir, hayal, kalplerine çok fazla masal gelir. Bu iki yönlü bir yol. Doğadan masal gelir, masaldan, doğayla iletişim kurma isteği. Masala başlangıç yolum, annemlerin kurduğu komün, içinde oldukları ekolojist hareketti. Benim için masal anlatmanın kendisi, bir ekoloji hareketi.

Geleceğinize, çocukluğunuza, dünyaya mektup yazın diyorsunuz bir de. Her masalın arkasında boş bir sayfa var. Yazmak, bizi kendi masallarımıza mı uyandırır?

Yazmak ya da anlatmak. Aslında bütün olay, tüketici – üretici dengesi kurmakta. Her tüketim için bir üretim vermemiz gerekiyor. Ne kadar veriyorsan, o kadar al, tükettiğin kadar da üret, dengele. Masal mı okudun, şimdi sıra sende, anlat ya da yaz. Düzenlediğim masal gecelerinin ilk bölümünde masal anlatıyorum, ikinci bölümde haydi şimdi siz anlatın diyorum. Ne kadar müzik dinliyorsak, o kadar müzik çalmamız, biri bize yemek yapmışsa bizim de yemek hazırlamamız gerekiyor. Doğada bu dengeler var. Gelenekte de var aslında, bana para veren altın bulsun diyoruz. Masal okumanın ardından yazmak da bu dengeyi kuruyor.

Masal buluşmalarında yüz yüze bakabiliyor mu insanlar? Ne geçiyor size o paylaşımlardan?

Ortam çok güzel. Masal buluşmalarının ilk zamanlarında Kadıköy’de 20 kişiydik. Küçük bir salonda başladık, her buluşmada daha büyük bir mekana taşınmak zorunda kaldık. Çünkü gelenler bir daha geliyor, arkadaş da getiriyor. Masal buluşmalarının organik şekilde büyümüş olmasını çok seviyorum. Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde 150 kişinin toplandığı bir akşam, gösteriden sonra bir kadın izleyici yanıma geldi. ‘Ben buraya ilk defa geliyorum, kimseyi de tanımıyorum. Burası neresi, bir kurs mu’ dedi. Dedim burası böyle bir şey, toplanıyoruz ve masal anlatıyoruz. Birçok insan buraya kimseyi tanımadan geldi ama sanki herkes birbirini tanıyor gibiydi. Her ay geldikleri için artık tanıyorlar birbirlerini. Bu beni çok mutlu ediyor. İstanbul gibi anonim, birbirinin yüzüne bakmayan insanların yoğun olduğu bir şehirde böyle bir gösteriye gidiyor, göremediği biri olursa onu merak ediyor, nerede diye soruyorlar. Bu çok hoş. Gönülden bir şey paylaşabildiğin, tanımadığın insanlarla yüz yüze, göz göze gelip, hayatında kaybolduğun bir anı, deneyip başaramadığın bir şeyi, seni heyecanlandıran bir hikayeyi paylaşmana fırsat veren bir ortam. Güzel gidiyor yani.

Judith ve Tahir Ayne Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde sahnede Fotoğraf: MASALHANE

“Bizi birleştiren edebiyat türüdür masal.”

Masal Terapi ikinci yılını geride bırakırken kırkıncı basımı çoktan aştı. Kitap yolculuğa çıktığından beri sosyal medyada yanına iliştirilen cümleler, objeler, niyetlerle çok paylaşıldı. Nasıl geri bildirimler aldınız?

Masal kitabının bu kadar yoğun ilgi göreceğini hiç düşünmüyordum. İlk basım iki haftada bitti. Yollara çıkmış bir çocuk gibi seyrediyorum kitabı. Üniversitelerde ders konusu oldu. Yetişkin kadın okurun ilgisini daha çok çeker diye düşünüyordum, yanılmışım. Geniş bir okur kitlesine ulaştı. Her zaman söylerim, en çok birleştiren edebiyat türüdür masal. Eskiden köy meydanında kadın, erkek, çocuk, yetişkin herkese hitap ediyordu. Masal gecelerimize 2 yaşından 80 yaşına kadar insanlar geliyor. Böyle birleştirici bir etkisi var masalların. Bu çağda sürekli bölünüyoruz, ayrı düşüyoruz. Aynı edebiyat türünün, aynı hikayenin etrafında buluşmaya, bir araya gelmeye çok ihtiyacımız var.

Masalsız kalırsak ne olur?

Masalsız kalamayız ki. Hiç korkum yok o konuda. Masalın anlatma şekli değişir belki, yani televizyon dizilerine, sinemaya atlar, kitaplara girer. İnsanların en temel ihtiyaçlarından biri anlatmak ve dinlemek. İnsan var olduğu sürece, masal da var olmaya devam edecek.

Fotoğraf: Çiğdem ÖZCAN

Masalı bükmek, bugüne uyarlamak ne demek?  

Masallar dört bin yaşında olabilir ama hala anlatılmasının sebebi, her çağda, her masalcının kendi sözlerini, kendi değerlerini katarak masalları güncelleştirmesi. Bu illa ki masalın içine teknoloji eklemek anlamına gelmiyor. Kırmızı başlıklı kız motora binmek zorunda değil. Bakış açısı olarak güncellemek. Her masalcının masalı benimseyip kendi değerlerini katması gerekiyor. Böylece masal, her nesille gençleşiyor. Büyük bir kaza geldi masalların başına, yazıya döküldüler. Öyle olunca da masal evrimleşme, adapte olma kabiliyetini kaybetti.  200 sene önce yazılan Grimm Masalları’nı nesilden nesile, bırakıldığı halleriyle aktarıyoruz. Masallar evrimleşemeyince, yeni çağlara adapte olamayınca etkisini kaybediyor. Masal sözlü bir kültür olduğu için, masalcı, karşısında kim olduğunu görüp ona göre uyarlıyor, köyde anlatan ona göre, şehirde anlatan ona göre. Aynı masalı çocuklara ve yetişkinlere tarzı değiştirerek anlatabiliyorum. Masallar da buna güvenerek hayatta kaldılar. Bütün masalcıların, masal anlatanların bu dünyadaki görevi, masalları hayata, bu çağa, karşısında bulunan insanlara göre uyarlamak, bir daha anlatmak.

“Masallar, hayret etmeyi öğretir.”

Masal buluşmaları için seçtiğiniz temalar ve çağrılarınız da dikkatimi çekiyor. Dönüşüm, tamir olmak, kaybolmak, bulunmak, şifalanmak, ilham almak.. Masallar bize ne yapar?

Benim için masalın en büyük görevi, insanlara bir daha hayret etmeyi öğretmesi. Duyularımızdan yoksunlaşıyoruz. Yediğimiz yemeğin tadını almadığımız, etrafımızdaki güzelliği görmediğimiz, iki taşın arasında çıkan çiçeği fark etmediğimiz zaman hayatta değiliz. Facebook, twitter akışlarını takip etmekten anın farkında değilsen o an yaşamıyorsun. İlk önce duyularla bağlantı kurmak, koku ne, tat ne? Etrafımızdaki güzelliği fark etmek ve fark edince hayret etmek… Masallar biraz da hayret etme okulu gibi. Bu yüzden onlara çok ihtiyacımız olduğunu görüyorum.

Bu tarif ettiğiniz kendimizden, doğadan, andan ve birbirimizden kopuk zamanlarda, aşk masallarda mı olur anca?

Hayatta aşk var, buna inanıyorum. Masal gerçeklikten çok farklı görünüyor önce. Masalların dünyasına alışınca günlük hayattaki mucizeleri görmeye başlıyoruz. Bana kalırsa masallardaki kadar çok mucize yaşıyoruz gerçek hayatta, sadece fark etmiyoruz. Belki de masallar, bize her gün karşılaştığımız mucizeleri görme alışkanlığı veriyor. Yetişkinler hayret etmeyi de hayal etmeyi de unuttular. Masallar bunun için çok iyi bir disiplin, çok iyi bir egzersiz. Masallara ihtiyacımız var.

Söyleşi: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page