Arafta kalmış bir tükeniş hikâyesiydi Tarlabaşı

Beyoğlu ile ilk kez 30 Ekim 1973’ de tanıştım. On bir yaşındaydım. Çok iyi hatırlıyorum; ilk Boğaz Köprüsü’ nün açılış günüydü. Şişli’ de oturan büyük halamı ziyarete gidecektik. Annem ve babam benim Beyoğlu’ nu görmemi de istiyorlardı. Önce Beyoğlu’ na çıkmış ve sonra Şişli’ ye gitmiştik. Köyde geçen yavaş günlerden sonra o kaosa girmek başlangıçta ürkütmüştü beni; ama rengarenk ışıklı vitrinleri, devasa binaları, bin bir çeşit insanlarıyla, otomobilleri, sinema afişleri, kalabalık kafeleriyle büyülemişti de beni Beyoğlu.

Bugün gitmek pek içimden gelmese de uzun yıllarım Beyoğlu ve civarında geçti. Beyoğlu merkezli işlerde çalıştım. Üyesi olduğum STK’ ların, siyasi partilerin merkezleri de hep Beyoğlu’ daydı. Beyoğlu’ nun dört mevsimini, 7 gününü, 24 saatini sokak sokak yaşadım. Benim için uzun yıllar İstanbul’ un başkenti Beyoğlu’ ydu…

1950’ li yıllarda Tarlabaşı

Kimsenin kimseyi pek takmadığı, modern kent ritüellerinin pek de uygulanmadığı, Romanların müzikleriyle yıkanan Tarlabaşı sokaklarının keyfini de yaşadım, bu keyfi bilen bilir. Bir zamanlar bir renk ve görüntü cümbüşüydü Tarlabaşı, şimdi artık sadece hatıralarda kaldı.

Tarlabaşı sokak kedileri ve köpekleriyle; ipteki çamaşırları, tabelaları, eskimiş Osmanlı- Avrupa ortak mimarisinin özelliklerini taşıyan ve dünyada tek örnek olan levanten gri binalarıyla; güzel gözlü Kürt çocukları, Romanları, Lazları, ayyaşları, travestileri, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen yoksul yaşlı Rumları, Ermenileri, Afrikalıları, dünyanın her yerinden insan yüzleriyle; hayatı hayat yapan yüzlerce canlı ve sahici kareleriyle bir Fellini filmleri platosu gibiydi. Bozuk para gibi harcanan hayatların mekânı, bir yeni dönem gettosuydu. Orta çağda Yahudiler için getto ne demekse, Tarlabaşı da travestiler, göçmen siyahlar, fukaralar, Kürtler, çingeneler… için oydu.

Dolapdere ve Hacı Hüsrev ile birlikte namlanmış Beyoğlu üçlemesinin en bozulmamış- yabanıl semtiydi Tarlabaşı. Dolapdere’den sonra o da iki büyük yıkımla ehlileştirildi- ehlileştiriliyor. Sırada bir başka ehlileştirme projesi Hacı Hüsrev’ i bekliyor.

Beyoğlu’ na İstanbul’un başkenti denirdi ya, Tarlabaşı da kentin gece yaşayan ötekileri tarafından kurulmuş ayrılıkçı- özerk cumhuriyetiydi. “Geceydi, Melekti ve Bizim Çocuklar” dı. “Ağır Roman” dı sinema perdesine yansıyan, Puma Zehra’ nın bitirim cenazelerinde haplı helva kavurduğu. Beyaz yakalıların cumartesi akşamları Pera âlemlerinden çıkıp güvenli sığınaklarına dönerken alkolden bayılmış kafalarla dolmuş camlarından seyrettiği, sokaklarına kan dökülerek kurulmuş ayyaş Tarlabaşı bulvarı cumhuriyetinin, yol kenarı batakhanelerinin masalarında güneşin hiç batmadığı semtti. Kentin tam merkezinde, hayatın en cıvıltılı olduğu neon ışıklarının hiç sönmediği Taksim’ in göbeğinde, İstanbul’a bu kadar yakın ve aynı zamanda da bu kadar uzak bir yerdi; aralarda bir yerde duran, arafta kalmış bir tükeniş hikâyesiydi Tarlabaşı…

Tarlabaşı sıradan bir “eski mekân” değildi. Bir köşede tesbihini sallayıp kallavi cigarasını üfleyen, barbut atan, kılıç kesen hayat yorgunu emekçiler; hemen yanlarında sabaha kadar açık kalacak kumar postasını barbutun en azılı zarlarıyla donatan ağır abiler; köşede bulvar kaldırımlarında büyük umutlarla yapılan bir göç sonucu başlayan İstanbul macerasını travesti bir seks işçisine dönüşerek tamamlayan kız ”oğlan” kızlar; evlerin daracık balkonlarında rakıyı susuz yudumlarken fonda çok eski içli bir Orhan Gencebay şarkısı eşliğinde iki paket Maltepe tüketip, kollarındaki jilet izleriyle ”Dali İstanbul’da” mottosuna inat, vücudu deliliğin resmine dönmüş harita bilekli gençler; arka sokaklarında 2. Dünya Savaşı kaçağı Polonyalı saat tamircisi ustasından hayat dersleri alan bitirimhane stajyerleri; diğer köşesinde ise iç içe yaşadıkları İstiklal Caddesi’ nin ışıltılı caddelerinde yılbaşına hazırlanan soğuk bir aralık günü koşturmasında, Pera barlarında sigortasız iş bulabilmek için gezinirken karşılaştığı ve asla kavuşamayacağı hatuna tutulup, Tarlabaşı’ na dönünce alkol komasına giren delikanlıları ”Değer mi bi kevaşe için be delikanlı?” mavralarıyla teselli eden dumanlı ablaları vardı Tarlabaşı’ nın.

Buluş Müzikhol, Bulvar Bar Night Club, Kardeşler Birahanesi, Kadir’in Yeri, Mini Bar gibi mekânlarda kapı önünü tutarak ekmek için yol bulmaya çalışırken, az evvel siyah bir Mercedes’le yol kenarından alınıp kim bilir hangi grup seks partisine götürülen çocukluk aşkını, akşam doğrayarak huzura kavuşturmak için planlar yapan semt çocuklarına sahipti bir zamanlar Tarlabaşı…

Bir zamanlar Tarlabaşı Caddesi’nde karşılıklı sıralı, üç -dört katlı, ikinci katı mutlaka cumbalı, lavanta kokulu binalar vardı. Eski İstanbul’un ünlü ve örnek mekânlarından biriyken, bir nedenle insanların terk etmeye başladığı, ucuz ev fiyatları yüzünden onların yerini bin bir türlü karmaşanın ele geçirdiği, gidenler ve gidemeyenlerin oluşturduğu karmaşık sosyolojik yapısıyla değme mozaiğe taş çıkartan sosyal dokusuyla, kentin cadı kazanıydı Tarlabaşı.

Beyoğlu’ da yediğimiz midyeler burada, merdiven altlarında doldurulurdu. Süt mısırlar, kerhane tatlısı için şerbetler bu evlerde kaynatılırdı. Sokak bozacılarının sattığı bozalar, askıda satılan yoğurtlar bu evlerde mayalanırdı. Gecenin ilerleyen saatlerinde köşe başlarını tutan pilavcı arabaları bu evlerden yola çıkarlardı.

Tarlabaşı Bulvarı çok eski zamanlarda fener alaylarının ve 1970’ li yıllardan sonra işçi bayramlarının da yürüyüş parkuruydu. Defalarca o bulvardan Taksim’ e doğru uçarı sloganlarla yürümüştük. Hrant’ ı sessiz ve sitemsiz Kumkapı’ ya götüren yüz bin insanla bulvarı bir kez de ters yönde adımlamıştık.

Bedrettin Dalan yönetimi, 1986- 1988 yılları arasında trafiği rahatlatmak gerekçesiyle boğazdan Tarlabaşı ve Kasımpaşa’ya kadar uzanan güzergâh boyunca tarihi binalar yıkmıştı. 1986’ da başlamıştı yıkım. O yıllarda Talimhane’ de çalışıyordum ve yıkımı gün be gün yaşadım. Dalan bu projeyi İstanbul’u bir “açık hava müzesine dönüştürme” projesinin bir parçası gibi gösterse de aslında yıkım ANAP’ ın Türk-İslam sentezinin de bir yansımasıydı bana göre. Dalan, bu yıkımın sebebi olarak artan trafiğe bir çözüm bulmayı, bölgede uyuşturucu ve fuhşun önünü kesmeyi gösteriyordu, ama yıkım yapılan yerlerin gayri-müslim evleri olması ve yıkım yapan buldozerlerin önlerine Türk bayraklarının asılması ve yıkımdan sonra Dalan’ın “artık bu bölgeyi de temizledik” demesini hatırlıyorum. Çok büyük sorunlar yaratmıştı. Birçok sivil toplum örgütü, bölgenin koruma altına alinmasi gerektiğini savunsa da Dalan’ ın projesi hayata geçmişti. Tarlabaşı yıkımı, Cumhuriyet sonrası Türkiye’sini “saf Türkleştirme” politikalarının Ermeni tehciri, 1924 nüfus mübadelesi, 1944 varlık vergisi, 6- 7 Eylül olaylarının bir devamı olarak da görülebilir.

Birinci Tarlabaşı yıkımına karşı Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’ nin mücadelesine yakından tanık oldum. 1988’ de Ruhi Su Dostlar Korosu çalışmalarını odanın Tarlabaşı’ nın Taksim girişinde yer alan binasında yapıyordu. O bina bugün de ayakta.

Aynı yıllarda arkadaşımız Hilmi Etikan bu yıkımı bir belgeselle kayıt altına almıştı: Tarlabaşı Tarlabaşı. Doğu-batı sentezinin, dünyadaki tek sivil mimari örneklerini oluşturan kentsel mirasın, trafiği rahatlatmak adına yok edilişini anlatan bu belgeselin çekimi, üç yılda tamamlanmıştı, film 1989 yılında Lozan’da düzenlenen ” 2. Festival Internatıonal du Film d’Architecture et ‘Urbanisme” de 710 film arasında ilk beşe girme başarısını göstermiş ve UPIAV ödülünü kazanmıştı.

Tarlabaşı ikinci büyük darbeyi de 2010’ ların başında aldı. Kentsel Dönüşüm projesiyle semtin son sakinleri de yerlerinden edildiler.

Fotoğraf sanatçısı Ali Öz, bir zamanlar Magnum fotoğrafçısı Sebastião Salgado’ nun dayak yeme pahasına gezerek fotoğrafladığı sokaklarda iki yılını geçirdi ve bir süre sonra yerle bir edilecek binaları, hayatları 30 bin fotoğraf karesiyle ölümsüzleştirdi. Bu yazıda kullandığım renkli fotoğraflar Ali Öz’ ün 2013’ de Fotoğrafevi tarafından yayımlanan ve 145 fotoğrafına yer verdiği Ayıp Şehir/ Tarlabaşı kitabında yer alıyor. Kitapta Prof. Dr. Cevat Geray, Feyyaz Yaman, Hakan Bıçakçı ve Petek Çırpılı’ nın yazıları da var.  Bu kitabı ne yapıp edip edinmenizi öneriyorum. Belki de kısa bir süre sonra İstanbul’ un, Tarlabaşı sokaklarının, insanların uğradığı ayıp ve kayıplar sadece Ali Öz’ ün hayat verdiği bu görüntülerle hatırlanacak.

Burada 90 Dakikalık “Beyoğlu’nun üvey evladı; Tarlabaşı” belgeselinin 40 dakikalık kısa versiyonunu da paylaşmak istiyorum. İsa Tatlıcan bu belgeselde 1870 Büyük Beyoğlu yangınından sonra kurulan, şimdi sessiz sedasız İstanbul’a veda eden bir semtin çöküntüsünün ve o semtin içinde yaşayan tutunamayan insanların öyküsünü anlatmış.

Ne yazık ki her iki yıkımı da yakından yaşadım. İlk yıkımda Mimarlar Odası’ ndan Yücel Gürsel’ in ve ikinci yıkımda Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıları Derneği’ nin Karadenizli hoş sohbet önderi Ahmet abimizin mücadelesi de bir işe yaramamıştı. Ahmet abiyi bir gece bizim partiye, EDP’ ye davet etmiş ve uzunca bir söyleşi yapmıştık onunla. Söyleşi bitip de Beyoğlu’ na çıktığımızda saat gecenin üçünü çoktan geçmişti. Uzun yıllardan beri Tarlabaşı’ nda yaşayan Ahmet abi bu değişimden çok rahatsızdı. “…Entelektüeli, entelektüel gibi görüneni, kedi besleyeni, civciv resmedeni, kıçı kırık fotoğrafçısı, parti kızları-oğlanları taşınacaklar yeni ve pahalı binalara. Tarlabaşı 5-6 sene sonrasının “Cihangir” i olacak” diye hayıflanıyordu.

Dediği gibi de oldu. Bugünlerde Tarlabaşı’ ndaki dönüşümün simgesi haline gelen Tarlabaşı 360 projesinde satışların başladığı haberleri medyada yer almaya başladı. Çalık Gayrimenkul ve Beyoğlu Belediyesi ortaklığında yürütülen çalışmalar ile hayata geçirilen Tarlabaşı 360’ ın Taksim meydanına 350 metre mesafede bulunan binalarının metre kare fiyatları 4500- 5500 dolar civarındaymış. Yani 100 metre kare bir daire için en az 450 bin dolar ödemek gerekiyor. 4-5 katlı binaların 5-6 sene önce Çalık Grubu tarafından 100- 150 bin liraya satın alındığını duyuyorduk. Şimdi 5 katlı bir binanın fiyatını siz hesaplayın. Kentsel dönüşüm adı altında çok büyük bir rantsal dönüşüm söz konusu Tarlabaşı’ da.

İstanbul’ un hemen bütün semtleri bugün aynı problemi yaşıyor. Hem on yıllar içerisinde oluşan mahalle kültürleri, sosyal doku yok oluyor. Hem de araziler- binalar değerinin çok altında bedellerle inşaat tekellerine hediye ediliyor. Oysa ki yerinde dönüşüm yapılabilirdi. O değeri uzun yıllar içerisinde üreten insanlar dönüşümün olanaklarından da yararlandırılabilirdi.

Geçen şubat ayı sonunda Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkanı Eyüp Muhcu’ nun bir açıklaması yayımlandı: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan 67 maddelik torba yasa taslağı ile kentsel dönüşüm alanlarında imar hakları menkul değere dönüştürülerek imar borsasında şirketlerce alınıp satılabilecekmiş. Yani “tapu” artık yurttaş için bir güvence olmaktan çıkıyor ve tekelleşmiş gayrimenkul yatırım ortaklıkları ve inşaat şirketleri lehine zorla el koyma süreçleri kolaylaşıyor.

Bu torba yasayla vatandaşların haklarının riske atılması, dava açma ve haklarını takip etme olanaklarının zayıflatılması da söz konusuymuş.

Yazısında torba yasa taslağındaki pek çok düzenlemenin yerel yönetimlerin yetkilerini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı lehine gasp ettiğini de vurgulayan Muhcu, bu uygulamanın Türkiye’nin imza attığı AB kentsel şartı ve AB yerel yönetim şartı ile devlet tarafından güvence altına alınacağı taahhüt edilen yerinde yönetim ilkesine aykırı bir düzenleme olduğunu da belirtiyor.

Yani İstanbul’ un başkenti Beyoğlu çoktan düştü ve sırada diğer semtler, yaşamlar var. Kısaca birileri “Gidin bu kentten kardeşim, Katar’ dan abim geldi, o oturacak bu kentte!” diyor bizlere.

Sabah ola, HAYIR ola diyelim!

 

Ercüment Gürçay