Yeşil ve yerinden yönetim

Yerinden yönetim kavramı bu yerel seçim döneminde her zamankinden fazla gündemimize girdi. Her ne kadar çoğu siyasi çevrede bu tür kavramlar “halka fikrini sormak” olarak yanlış anlaşılıyor olsa da, yine de sevindirici bir gelişme bu. Türkiye gibi, kuruluşundan bu yana merkeziyetçi idare yapısının neredeyse tabu haline getirildiği bir ülkede, yerinden yönetimi savunabilmek bile demokrasi ve yerelleşme adına önemli bir aşama kaydettiğimizi gösteriyor.

Bu durumu iki temel faktöre bağlayabiliriz. Bunlardan birincisi bölgesel düzeyde özerkliğin, yıllardır sürdürdüğü mücadelenin bir kazanımı olarak Kürt siyasal hareketinin politik taleplerinin odak noktası haline gelmesi. İçeriğine ve ilan ediliş tarzına dair kimi eleştiriler yapılabilir, ancak Kürt siyasi hareketinin “demokratik özerklik” derken, merkeziyetçi devlet yapısının tam tersini, ulus devletin dışına çıkmayı ve yerelde yaşayan insanların söz ve karar haklarının güçlendirilmesini kastetmesi son derece önemli. Bu ima bile tek başına Türkiye’deki pek çok ezberin bozulmasına neden olmuştur denebilir.

Yerinden yönetimin görünür bir yerel seçim teması haline gelmesini sağlayan diğer temel faktör ise bizzat Gezi direnişi oldu. Gezi direnişinin iki çıkış noktası vardı. Bunlardan biri ekoloji, diğeri ise başta kentle ilgili meseleler olmak üzere her konuda demokrasi ve katılım talebiydi. Her ne kadar kısa sürede hükümet karşıtı gösterilere dönüşerek odak noktası değişse de, aylar sonra geriye dönüp baktığımızda direnişin Gezi Parkı’nı yok edilmekten kurtardığı ve genel olarak katılım talebini iyice meşru ve görünür hale getirdiği, yani bu iki anlamda başarılı olduğu açıktır. Dolayısıyla Gezi’nin, bir ekoloji ve demokrasi mücadelesi olarak yerel seçimlere doğrudan bir yansıması oldu: Bütün partilerin kendi meşrebince katılım temasını gündeme alması.

Bununla birlikte Türkiye’de yerinden yönetimin ya da merkeziyetçi yapının değişmesinin son yıllarda herkes tarafından meşru kabul edilen politik talepler haline gelmeye başlaması, daha az göze çarpan bir mücadeleyle daha yakından ilgilidir: Gezi’nin de çıkış noktaları arasında yer alan ekoloji mücadelesiyle.

Ekoloji mücadelelerinin (Bergama’dan bu yana iyice belirgin hale gelecek şekilde) giderek yerelleşmesi çok şeyi değiştirdi. Her şeyden önce, yaşadıkları yerde çevreye, doğaya, yerel ekonomiye ya da kültüre zarar veren bir müdahaleyle onayları alınmadan ve kendilerine sorulmadan tepeden inme bir biçimde karşılaşan insanların direnmesi bir norm halini aldı. Türkiye’de yaşayan diğer insanlar, verilen mücadeleye politik olarak destek verip vermediklerinden bağımsız olarak, bu tür mücadelelerin bir katılım meselesinden kaynaklandığı kanaatini paylaşır hale geldiler. Dolayısıyla demokrasinin sadece seçimlerde oy vermekten (ve ara dönemlerde siyasi çalışma yapmaktan, siyasi çalışma yapanlara onay vermekten veya karşı çıkmaktan veya sadece söylenmekten) ibaret olmadığı, insanların kendi hayatlarıyla doğrudan ilişkili konularda her an itiraz edebilmeleriyle ve kararlara etki edebilmek için yollar aramalarıyla alakalı olduğu pratik hayattan kavranan bir gerçeklik halini aldı.

İnsanlar altın madeni, HES, termik santral gibi konularda da, yaşadıkları yeri etkileyen yol veya yapılaşma gibi projelerde de, sokaklarındaki baz istasyonlarını kaldırtmak gibi iyice yerel meselelerde de karşı çıkmanın, isyan etmenin, ya da mahkemeye gitmenin hak olduğunu ve bunun da yapılan işlerin o işten etkilenen kişiye sorulmadan, onayı alınmadan yapılmasıyla ilgili olduğunu yaşayarak gördüler. Neticede eğer yapılan işlerde “katılım” olsaydı ve kararlar “yerinde” verilseydi, bu karşı çıkışların çok daha az olacağı, yaşanan bunca yıllık tecrübenin mantıki çıkarımı haline geldi.

Dolayısıyla Türkiye’de yerinden demokrasi, yerellik ve katılımın meşruiyet ve yaygınlık kazanması demokrasiyle ilgili kavramsal bir açılımın, ya da hukuki veya idari bir tartışmanın ürünü olarak ortaya çıkmadı. Kürt siyasi hareketinin büyük ön açıcılığı bir yana bırakılırsa, yerinden yönetim talebi büyük ölçüde çevre, ekoloji ve kent meseleleriyle ilgili olarak, derelerden, vadilerden, köylerden , semtlerden, mahallelerden, Gezi’den, yani yerel mücadelenin içinden süzülüp geldi. Yerinden yönetim ve katılım, bu kez büyük harfle başlayan Siyaset’in kazanımı değildi. Bu anlamda bir iktidar mücadelesinden, hatta ironik bir biçimde (neticede idari yapının değişmesinden de bahsediyoruz) bir rejim tartışmasından kaynaklanmadı. Mevcut siyasi sistemi altüst edici bir düzen değişikliğini ima etmedi. Bugün sokaklara inen yerinden yönetim ve katılım talebi tam tersine demokrasi mücadelesinin iyice rafine bir aşaması olarak belirginleşti. Dolayısıyla hem bu yanıyla, hem de çevre, ekoloji ve kent hareketleriyle olan doğrudan bağıyla, yerinden yönetimin özgün bir yeşil politika teması olarak ortaya çıktığını söylemek yanlış olmaz.

Yerinden yönetim dediğimiz zaman bir yandan bölgesel parlamentoların veya mahalle meclislerinin kurulması gibi büyük ölçekli idari reformlardan, diğer yandan alınacak kararların kamuoyunda sistematik bir şekilde müzakere edilmesi için çok aktörlü yapılar ve süreçler kurulmasından bahsediyoruz. Elbette bütün bunlar düşünce ve ifade özgürlğünün güvence altına alınmasıyla, özgür basınla, serbest ve eşit katılımın sağlandığı demokratik bir seçim sistemiyle, idari yapıların ve işlemlerin şeffalığıyla birlikte düşünüldüğünde bir anlam taşır. Türkiye’nin otoriterleşme sürecini tamamlayan ve giderek diktatörlüğe özgü yapıları normalleştirmeye başlayan mevcut siyasi ortamında sağlıklı bir demokrasinin daha da gelişmiş bir modelinin tartışılması güzel bir çelişme yaratıyor. Toplumun geniş kesimlerinin demokratik gündemiyle, iktidarını özgürlüğe ve çoğulculuğa imkan tanıyan bütün siyasi kurumları darmadağın ederek sağlamlaştırmaya çalışan AKP iktidarının gündemi arasındaki devasa farka işaret ediyor. Ama demokrasinin zaten bir durum değil, bir süreç olması da böyle bir şey.

Yerinden yönetimin yeşil politikayla olan bağı da işte tam burada. Merkezi yapıların, otoriter ve hiyerarşik siyasetin, insanın doğa üzerindeki üstünlüğünün ve ister inanca, isterse bilime ya da ideolojiye dayalı olsun farketmez, “mutlak doğruların” değil; yerelliğin, çoğulculuğun, doğayla uyumun ve tabandan gelişen, müzakereyle şekillenen, belirsizliğe ve karmaşıklığa olumlu değer atfeden şenlikli bir siyasetin öngörülmesi anlamında yeşil politika yerindenliği mecbur kılıyor.

Zaten yeşil politikanın geleneksel sol rasyonaliteyle çeliştiği yerlerden biri de budur. Merkezi planlama, bilimsel “doğruların” hakimiyeti ve piyasa ekonomisinin devlet tarafından denetime alınması uğruna merkeziyetçi siyasetin savunulması solun bir kesimi için hâlâ geçerli bir politika. (Kürt siyasi hareketinin Türkiye soluna en büyük katkılarından biri de belki, bunun baskın politika olarak kalmasını kırmak olmuştur.)  Yerinden yönetimin uygulanabilir olması, halkın, kendi yaşamını ilgilendiren bütün meselelerde, her türlü bilgiye erişiminin sağlandığı, manipüle edilmediği, yapılandırılmış süreçlerle, özgür, açık ve yeterli bir süre müzakerede bulunmasının güvence altına alındığı, hatta gerekirse yerel düzeyde referanduma gitmenin de  göze alındığı durumlarda, en doğru kararı verebileceğini kabul etmekle mümkündür. Halkın katılımını sadece bizim istediğimiz sonucun çıkması garanti ise savunmak, elbette ne demokratik olacaktır, hatta ne de siyaset.

Yerel seçimler bağlamına dönersek, bütün bu nedenlerle katılımı ve yerindenliği savunmanın bizi götüreceği yer öncelikli olarak çevre, ekoloji ve kent meselelerine ağırlık vermek olacaktır. İstanbul’da kuzey ormanlarını yok eden üçüncü köprünün, üçüncü havalimanının, Kanal İstanbul çılgınlığının ve şehrin kimliğini ve sosyal adaleti tahrip eden inşaat ve kentsel dönüşüm kararlarının merkezi hükümet tarafından dayatıldığını ve halkın katılımının özellikle önlendiğini unutmayalım.

Dolayısıyla yerel demokrasiden bahseden bir yerinden yönetim anlayışını savunurken, üretilecek politikaların ağırlık noktasını yeşil yerel yönetim politikaları oluşturacaktır: Yeşil alanlar, parklar, kent içi toplu ulaşım, bisikletli ve yaya (dolayısıyla hem ekolojik, hem de bireye alan açan) hareketlilik, çok merkezlilik, sitelere ya da uydu kentlere değil, organik olarak gelişen mahallelere dayalı yerleşimler, mümkün olduğunca yerel ve kendine yeterli olmaya çalışan, çevreye zarar vermeyen, yenilenebilir ve sürdürülebilir bir ekonomik sistem, yerleşim yerlerinden alışveriş mekanlarına kadar her alanda küçük ve uygun ölçekli yapıların hakim hale gelmesi, çoğulcu bir kültür sanat ortamı, doğayı fark eden, tanıyan ve uyum sağlamaya çalışan,doğanın ve tüm canlıların haklarını savunan, ve elbette barışçı ve adil bir toplum. Bütün bunlar da ancak yerindenlik ve yerellikle bir arada olduğu zaman bir anlam taşır.

Kendini yönetmek, yerinden yönetmek, yerellik, yeşil kentler ve yerel yönetimler… Doğrusu bütün bunları tartışmaya başlamış olmak bile güzel.

Ümit Şahin

Bu yazı ilk kez Güncel Hukuk dergisinin Mart 2014 sayısında yayınlanmıştır.