Güneşin Aydemir: “Düşün ki su yok ama tonlarca petrol var. İçebilir misin? Ekmek yapacak unun yok, altınların var, yiyebilir misin?”

Güneşin Aydemir

Komşu köydaşım Mahmut Boynudelik, Yeşil Gazete için kendimle bir röportaj yapmamı istedi benden. İlk anda ilginç bir öneriydi ama ben halihazırda kendi kendine konuşan bir insanım, olur dedim.  Randevu almakta biraz zorlandım ama hallettik bir şekilde!..

Kendim sordum, kendim cevapladım. İşte, dünyanın gidişatı konulu içsel müzakerelerim….

Merhaba Güneşin, kimsin, ne yapmaktasın, neler yaptın şimdiye kadar? Biraz anlatır mısın?

Ben üniversitede biyoloji okudum. Eğitim hayatım boyunca en zevk aldığım dört senedir. Daha önce diş hekimliğini kazanmıştım ve yarım dönem sonra vazgeçtim gitmekten, tekrar sınava girip tek tercihle biyolojiye girdim. Bütün amacım günün birinde bir doğa bilimcisi olmak, doğayı keşfetmekti. Aslında akademisyen olmak istiyordum. Elime fırsatlar da geçti ama son sınıfta kuş gözlemcileri ile tanışmam hayatımın tüm seyrini değiştirdi diyebilirim. Kuşları gözleyerek doğanın yok oluşuna dur demeye çalışan insanlar ilham kaynağım oldu. Ondan sonra akademisyen olma planım tamamen ortadan kalktı, bir sivil toplum insanı oldum. O günden bugüne (ömrümün yarısından fazlası) çeşitli sivil toplum kuruluşlarında, irili ufaklı projeleri yürütmekle geçti. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Doğal Hayatı Koruma Derneği, Akdeniz Foku Araştırma Grubu ve en nihayetinde Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği.

Şu anda Buğday’da ne yapıyorsun?

Ne iş olsa yapıyorum! STKlarda iş seçemezsiniz zaten. Resmi olarak Yönetim Kurulu Başkanıyım. Aslında yedek olarak seçilmiştim, ama Victor’un aramızdan ayrılmasıyla görev bana düştü. Kolay bir görev değil ama severek yapıyorum. Önemli olan bu. Başkan olmasına başkanım ama kararları biz 5 kişilik bir koordinasyon kurulunda alıyoruz. Herkes kendi uzmanlığı, deneyimi ve bilgisi ölçüsünde katılıyor bu karar sistemine. Zor olan bu yönetim sistemini oturttuk sanıyorum, herkesin sorumluluk aldığı bir iş ortamında çalışmak gibisi yok. Yöneticilik işlerimin yanında yürüttüğümüz bir çok projenin koordinasyonunda görev alıyorum. Toplantılara katılıyorum, raporların yazılmasında emek veriyorum. Gerekirse ofiste temizlik de yaparım, yemek de pişiririm ki, yapıyorum da.  İş seçmek yok!

Bildiğim kadarıyla Buğday Derneği İstanbul’da. Ama sen Kazdağları’nda yaşıyorsun.

Evet, Buğday’ın merkezi İstanbul’da. Biz bir grup ekip arkadaşı olarak Kazdağları’nda yaşıyoruz. Burada bir eğitim merkezi ve kırsal projeleri yürütüyoruz. Kazdağları bizim için hem ekolojik yaşamı deneyimlediğimiz, kırsalla bağımızı her dem taze tuttuğumuz ve öğrendiklerimizi paylaşabildiğimiz bir yer. Kazdağları’ndaki köyden de çalışmak mümkün. Kazdağları’ndan İstanbul, Ankara  ve Anadolu’nun başka yerlerine de seyahatlerim oluyor.

Bayağı yoğunsun. Şu röportaj için bile bayağı uğraştık. Nelerle uğraşıyorsun yahu?

Hizmet etmek isteyen insan yoğun olur. Çalıştıkça iş biter diye zannediyorsan yanılıyorsun. Çünkü çalıştıkça iş çoğalır. Ben insanların, doğadaki diğer varlıkların sıkıntılarını yüreğimin tam ortasında hisseden bir kişiyim. Kendimi bildim bileli dağlar, börtü böcekle ilgilenmişimdir. Hepsine karşı büyük sorumluluk duyuyorum. Buğday bu sorumluluğu yerine getirmek için müthiş imkanlar sunuyor. Başka işler de yapıyorum. Atlas Dergisi’nde yazarım, Yeşil Atlas dergisinin editörüyüm. Sofra Dergisinde bir sayfam var. Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde eğitimler düzenliyorum, yerel bir derneğimiz var, Kazdağı kültürel ve Doğal Varlıkları Koruma Derneği. Bir de kurulacak yeni bir parti var, o ekibin de içinde de varım.  vs vs.

Sence dünyanın hali ne olacak? Nereye gidiyoruz? Gidişatı bir değerlendirsen….

Bu soruya tek bir yanıt vermek imkansız. Dünya hem büyük bir karanlığa doğru sürükleniyor, hem de bir yandan büyük bir aydınlığa. Çelişkili bir laf gibi ama durumumuz tam da bu. Bir yandan kaynaklar tükeniyor, kirleniyor, açlık, kuraklık, kıtlık, yok oluş, şiddet, mezalim, savaşlar kapımızda. Öte yandan müthiş bir bereket, lezzet, çözümler dünyası içindeyiz. Bir bilge şöyle demiş “şafak, karanlığın en yoğun olduğu andan sonra gelir”. Evet, sanırım böyle bir sözdü. Bunu çok iyi anlıyorum şu anda. Karanlıktan çıkabilmek için sırasıyla olması gerekenler var ama. Önce karanlığın içinde olduğunu fark etmek, sonra bir mum aramak ve mumu yakmak. Sonra birden her şey daha görünür daha belirgin oluyor. Biz karanlığı fark ettik önce. Mumu aramaya çok önce başladık. Ve şimdi de yakıyoruz. O nedenle de yarı aydınlık yarı karanlık bir ortamda hissediyorum kendimi. Çok mutluyum. Bence şu zamanda bir insana bundan fazlası nasip olamaz.

Ya karanlıktakiler?

Onlar oraya buraya çarpıyorlar. Çarptıklarını kırıyorlar. Panik içinde etraflarına saldırıyorlar. Sakinlik içinde dediler ve bir noktada durmak zorunda kalacaklar.

Biraz daha açıkla da şu karanlıktan kurtulalım bizde!!!

Şöyle: kaynaklar azaldıkça paylaşanlar da çoğaldıkça pay küçülüyor haliyle. Payı artırmak için iki yol var: ya kaynakları sonuna kadar kullanacaksın, ya da paylaşanları azaltacaksın. Şu anda her ikisi de oluyor. Örneğin altın madenleri için dağları delmek, sulardaki enerjiye göz dikmek, hala üretim yapmakta olan küçük üreticilerin, zanaatkarların piyasada varlıklarını sürdürmelerini engelleyecek “önlemleri” almak gibi işler. Ama bu eylemlerin de bir sonu var.

Gerçekten var mı?

Elbette var. Ben doğanın işleyişine güveniyorum. Doğa’daki sonuçları tahmin etmek çok zor. En gelişmiş teknolojiler, en mahir bilim adamları, en deneyimli tarihçiler bile şu an yakın bir gelecekte tam olarak ne olacağını kestiremiyorlar. Çünkü değişim çok hızlı yaşanıyor. Her an koşullar değişiyor. Bir takım görüşler var elbette ama bence bütüncül değerlendirmeden uzak tespitler bunlar. Çünkü doğa kaotik çalışır. Daha da genişleteyim yaşamın kendisi kaotiktir.

Kaotik derken?

Doğrusal değildir. Yani bir sebep ve ondan sonra gelen bir sonuç yok. Birçok bileşeni, bilinmeyeni var. Ve bu bilinmeyenler her an değişmekte. Birbirini etkilemekte. Biz mevcut bilgilerimizle bir değerlendirme yaparken çoktan o bilgilerin kıvamı, kompozisyonu değişiyor. Yeni bir değerlendirmeye giriştiğinde yeniden değişmiş oluyor.  Bilimin bu kadar yıl boyunca bize öğrettiği şey de bu zaten. Yaşam hakkında ne kadar az bildiğimizi öğrenmek için araştırırız. Bir arkadaşım var, sınıf arkadaşım, kendisi insan genomunun keşfedildiği projede çalışıyordu. Genomu çözdüklerini açıkladılar. Ben de sordum ona nedir sonuç diye. O da şöyle dedi: “Yaptığımız çalışmalar sonunda insanın genomunu çözdük ama şu anda elimizde ne var diye sorarsan başlangıçtakinden çok daha fazla soru var!” . İşte durumumuz bu. Bu nedenle işin bu kısmıyla ilgilenmiyorum. Ben yaşamı çoğaltmak için ne yapabileceğime bakıyorum.

Bir önceki soruya dönecek olursak…

İşte bu kaotik düzen içinde hesaplar tam olarak tutmayabilir. Yani altınların hepsini çıkarsak, petrolün hepsine sahip olsak, suların bütün enerjisini ampullerde yakmak için depolasak dahi şu anki yaşam düzenlerimizi öyle bir değiştirmek durumunda kalabiliriz ki elimizdeki kaynakları kullanamayabiliriz, bu eylemlerimiz bir anda duruverebilir.  İşte o zaman, o bilge Kızılderilinin sözünü gerçekten anlayacağız: paranın yenmeyeceğini. Bu sözü çok kullanıyoruz ama gerçekten anlıyor muyuz emin değilim.

Nasıl yani?

Düşün ki su yok ama tonlarca petrol var. İçebilir misin? Ekmek yapacak unun yok, altınların var, yiyebilir misin? Metabolizman kaldırmaz! Telef olur gidersin.

Bir durum daha var…

Evet, o nedir?

Aslında daha da acilen düşünmemiz gereken şey kaynakların ne kadar kaldığı değil. Bizim şu halimizde yarattığımız kirlilik ile dünyanın boğuşma gücü. Bu güç azalıyor. Tıpkı bir insanın immün sistemi gibi gezegenimizin de bir immün sistemi var. Biz bu direnç mekanizmasını da etkiliyoruz. Ve immün sistem bir anda çökebilir. O an hala gelmedi, o nedenle devam edebiliyoruz günlük yaşamlarımıza.

Yani diyorsun ki, tufan benzeri bir afet ihtimali ile karşı karşıyayız…

Bilmem, olabilir de olmayabilir de. Tufan gibi bir anda olmasa da, şu anda olan yeterli. Bir zamanlar Yeşil Atlas’ta küçük kıyametler diye bir konu yapmıştık. Bundan 30 sene önce sayıları binleri bulan toy kuşlarının Türkiye’de sadece 500 adet kaldığını ve bu durumun toylar için bir kıyamet olduğunu söylemiştik. Bir kıyametin içinde yaşıyoruz. Sadece sonuçları “henüz” herkese dokunmuyor hala çok zenginiz! Ben bu zenginlikle ilgileniyorum.

Ama teknoloji ve bilim gelişiyor. Belki bir çözüm bulurlar bu felaketleri önlemek için. Mesela kirliliği temizleyen bakteriler, karbon emen elektronik ağaçlar gibi filan…

Bulsunlar tabii (gülüyor). Hiçbir itirazım yok. Sadece bu buluşları yaparken daha fazla enerji harcayacaklar ve doğal kaynak tüketecekler ve kirlilik yaratacaklarsa (ki başka türlüsü için umutlu bir tablo göremiyorum) bu da işe yaramayacak. İstediğimiz kadar enerji üretelim, biz bu şekilde yaşamaya devam ettiğimiz sürece yet-me-ye-cek!

Karanlık yetti! Aydınlıktan bahsedelim.

İşte tam bu noktada aydınlığa geçiyoruz. Yin ve Yang sembolünü bilir misin? Orada iç içe geçmiş zıt dinamikler vardır. Karanlık olmadan aydınlık olmaz zaten. Bizim aydınlık bir döneme girmemiz için bu karanlığa ihtiyacımız vardı. Kör olanlar için fark etmiyor bu durum ama ya görenler? Eğer görme yeteneğini kaybetmeyenler varsa o zaman yeni bir dönem de açılacak demektir. Ki şu an tam da bu dönüşümün içindeyiz.

Bunu da biraz açman gerekecek…

Bu düzenin böyle devam etmeyeceğini kabul ediyorsak eğer, bu yok oluş sürecinde ne yapmamız gerekiyor diye soruyor olman lazım. Güncel bir örnek vereyim, elektrik ve doğal gaza, petrole zamlar oldu değil mi? Bu zamları bütçeleri kaldıramayacak olan kişiler bu kaynakları daha az kullanacaklar. Daha az kullanmanın yollarını arayacaklar. İklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğunu bas bas bağıran raporlar ortaya konuldu, herkes de kabul etti bunu. Hiç kimseyi durduramadı bu raporlar ama elektrik faturalarındaki kuruşluk oynamalar bir anda bizi az enerji kullanan bir toplum haline getirebilir. Çok farkında olmasak da az enerji kullanmaya başlayabiliriz aniden. Ki zaten bizim bu kadar enerji bağımlısı hale gelmemiz bir sürü gereksiz elektrikli cihazı kullanmamızla başladı. Şimdi bu zamlar sayesinde –çok şükür- kullanamayacağız. Ve çözümler üreteceğiz. Ve aslında pekala daha az enerji ile yaşayabileceğimizi anlayacağız. İşte karanlığın gücü! Ve şu anda çok insan bu soruları soruyor…

Birkaç örnek  daha?

Ben yıllardır buzdolabı kullanmam. İstanbul’da iken de kullanmıyorduk. Köyde de kullanmadık. Suyu ve soğutmam gerekenler için mükemmel bir geleneksel araç var elimizde: küp. Çocukken de mutfakta küpümüzden su içerdik. Yine mükemmel bir geleneksel araç: sepetler. Bütün pazar alışverişinizi bir sepeti hava akımının olduğu bir yere yerleştirip üzerine nemli bir bez dolayarak koruyabilirsiniz. Süt ürünleri ve et konusunu bilemiyorum ama sadece onlar için canavar büyüklüğündeki buzdolaplarına ihtiyaç olduğunu sanmıyorum. Zaten fazla et yemek de havaları ısıtıyor, biliyorsun!

Sen mağara devrine dönmemiz gerektiğini mi söylüyorsun?

Hayır. Dönmemiz mümkün değil zaten. Gerekmiyor da. Bütün ihtiyaçlarımızı öncelikle kendimizin, olmuyorsa en yakınımızdaki kaynaktan elde etmemiz gerektiğini söylüyorum. Enerji ihtiyacımızı da en aza indirmemiz için yaşamlarımızı organize etmemiz gerektiğini, az miktarda enerji ihtiyacımızı da güneş pillerinden yerine göre rüzgardan yerine göre ufak bir dereyi rahatsız etmeden de elde edebiliriz diyorum. Teknoloji bunu mümkün kılıyor şu anda. Zaten enerji ihtiyacını herkes azaltırsa daha az ırmak da katledilebilir. Kaldı ki teknolojiye de karşı değilim. Bu yazıyı teknoloji sayesinde yazdım, teknoloji sayesinde Yeşil Gazete’ye yollayacağım. Yine özlü bir söz var, sanırım Hz. Muhammed söylemiş: “İstifadenin değeri zararına nisbetle verdiği faydadadır”. Yani benim bu yazıyı yazmam bir çok insanı etkileyecek ve yaşama hizmet yolunda eyleme heveslendirecek ise bu amaçla teknolojiyi kullanabilirim. Kullandığım teknolojinin yarattığı hasardan çok daha fazla bir yarar sağlıyorum demektir çünkü.

Düşünce biçimimizi değiştirmek mi önerin?

Sen kaptın bu işi!

Büyük değil bilakis “küçük” düşünmemiz gerekiyor. Küçük kendi içinde kapalı döngüler oluşturmamız lazım. En basitinden kendi ihtiyacımızı kendimiz üretebiliyor muyuz? Azizlerimden Fukuoka’nın bir sözünü burada anmak isterim: “Ne zaman ki insan başkalarının ihtiyacı için üretmeye başladı, o noktada doğadan koptu”. İhtiyaçlarımızı en basite indirgememiz gerekiyor. O zaman göreceğiz ki çok az şeye ihtiyacımız var kaliteli yaşamak için. Ve o küçücük ihtiyacı dünyamız bize verebilir gani gani.

Kendi ihtiyacımızı kendimiz üretemiyor isek ki şu anda bu yeteneğe sahip çok insan yok. Bu durumda da en yakınımızdan nasıl temin ederiz diye düşünmek lazım. Eğer ben köyde komşumun ürettiği domatesi değil de süpermarketteki salçayı alıyorsam burada bir saçmalık var demektir. Bağımlı olmuşum demektir. Önce bireyler olarak bağımlı, sonra bir topluluk olarak, sonra toplum olarak, ardından ülke olarak ve nihayetinde insanlık olarak bağımlı ve borçlu oluruz. Bireysel özgürlükten, bireysel haklardan bahsettiğimiz günümüzde bunları konuşmuyor olmamız da ayrı bir eksiklik.

Ama şehirde bir çok insanın yakınında bir komşu yok ki,  gidip domateslerini alsınlar?

Bu bir ölçek meselesi. Ben köyde yaşıyorsam daha şanslıyım. Komşum iki adım ilerideki bahçesinden bir sepet içinde bana domates getirebiliyor. Ama şehirde de yakındaki bir köyden almak mümkün. Her şehrin çevresi köylerle dolu. İstanbul’un bile. İstanbul’un etrafında evlat edinilecek bir çok çiftçi var.

Yani sen diyorsun ki, yakındaki bir kaynaktan beslenin..

Kesinlikle bunu diyorum. Eğer bir insan yiyip içtiğine dikkat etmiyorsa yaşamla bağı çoktan kopmuş demektir. Yeme-içme bizi doğrudan doğaya, yaşama, suya, toprağa bağlar. Eğer gidip süpermarketten hazır gıda alıyorsak bu işte bir sorun var. Bunu görmeye başlayınca her şey bir anda değişir. Sadece gıdanı değil, evde kullandığın temizlik maddelerinden, kozmetiğe, enerjiden, düşünceye, politikaya kadar her şeyin yaşamla uyumsuz bir mantıkla üretildiğini, kullanıldığını anlamakla başlıyor her şey. Düşün ki o raflarda satılan salçalar kırsalda üretiliyor, salça olmak için fabrikalara gidiyor, oradan depolara aktarılıyor, oradan dağıtım kanallarıyla tekrar kırsala geri dönüyor. Bütün bu sistemin çalışması için ne kadar fosil yakıt kullanılıyor? Kaç kilometre yol yapılıyor? Ne hacimde bir hammadde harcanıyor? Ve ne şekilde? Bunları düşünmeye başlayınca boğazın düğümlerini fark etmeye başlıyorsun.

Tarımın durumu hakkında biraz bilgi versen?

Valla ne diyeyim. Şimdiye kadar söylediklerim tarım için de geçerli. Geçerli düzen sağlıklı gıda, doğanın korunması, üreticinin haklarını, tohumları korumuyor. Ve korumayacak da. Ama tüketici olarak büyük bir gücümüz var ve bu nedenle de sorumluyuz. Bizim küçük üreticiye destek olmamız lazım. Üzerinde düşünüp emek vermemiz gerekenler; küçük tedarik zincirleri, yerel pazarlar, yerel üreticim-tüketim sistemleri, takas ekonomileri…

Benim için insanlar ikiye ayrılıyor. Sorumluluk alanlar ve almayanlar. İnsan istediğini yapabilen bir canlı. Bugün beğenmediğimiz sömürü düzenini biz yarattık. İstersek değiştirebiliriz.

Peki ya Amerika, kapitalizm, GDOlar, Avrupa Birliği, politikacılar, onlara oy verenler…

Bu gerekçeler sadece bizi eylemden alıkoyar, tembel yapar. Sorumluluğu üzerimizden atmamıza yardım eder sadece. Ben gazete okumuyorum. Televizyon seyretmiyorum. Önüme konulanı kabul etmiyorum. Beni durduracak her hangi bir eylemin içinde olmuyorum. Olumsuz söyleşilerin içinde de yer almıyorum, katılmıyorum. Bunları her fırsatta ortaya koyanları da kesinlikle dinlemiyorum. Neden mi? Diyelim ki evet onlar varlar.  Bunu kabul ettik, eee sonra? Ne yapalım şimdi? Hayal kurmaktan, yaptıklarımızı yapmaktan vaz mı geçelim? Dediğim gibi üst politikalar, uluslararası ticaret kuralları, çok uluslu şirketler… Bunlar değişmeyecek. Değişirlerse ne ala, ama ben eyleme geçmek için onların değişmesini beklemeyeceğim. Benim ne yiyip ne içeceğime, neyi üretip neyi üretmeyeceğime benden başkası karar veremez. Ben buna inanıyorum.

Bir kelime ile içinde bulunduğun ruh hali?

Anlaşılmıyor mu? Umut! Herşey çok güzel olacak…

 

Röportaj: Güneşin Aydemir – Yeşil Gazete