Hafta SonuManşet

Bir doğa yazarının ardından: Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 2 (Yaşar Kemal ve Ağrı Dağı)

yasar-kemalDün kaybettiğimiz büyük yazar Yaşar Kemal’i yıllar önce çıkarttığımız yeşil dağcılık ve doğa dergisi Pastoral’in 1993’de yayımlanan birinci ve ikinci sayıları için yazdığım, daha doğrusu onun eserlerinden derlediğim “Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar” yazılarıyla anmaya devam ediyorum.

Birinci bölüm için: Bir doğa yazarının ardından: Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 1

İyi okumalar…

Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 2 (Yaşar Kemal ve Ağrı Dağı)

Gün Ağrının yamacına yapışmış, öylece duruyordu. Kırmızı, soğuk… İnceden, dağdan aşağı bir yel esiyordu, soğuk, kırılır gibi… Çıtır çıtır eden bir yel. (*)

Ağrıdağının yamacında, dört bin iki yüz metrede bir göl vardır, adına Küp gölü derler. Göl bir harman yeri büyüklüğündedir. Çok derinlerdedir. Göl değil bir kuyu. Gölün dört bir yanı, yani kuyunun ağzı, fırdolayı kırmızı, keskin bıçak ağzı giibi ışıltılı kayalarla çevrilidir. Kayalardan göle kadar daralarak inen yumuşak bakır rengi toprak belli bir aşıntıyla yol yoldur. Bakır rengi toprağın üstüne yer yer taze bir yeşil çimen serpilir. Sonra gölün mavisi başlar. Bu, bambaşka bir mavidir. Hiç bir suda, hiç bir mavide böyle bir mavi yoktur. Laciverdi, yumuşak, kadife bir mavidir.

Her yıl karlar eriyip  de bahar gözünü açınca, Ağrıdağında bir ulu tazelik patlayınca, gölün kıyıları, ince kar çizgisinin üstü, keskin, kısa, küt çiçeklerle dolar. Çiçeklerin rengi alabildiğine parlaktır. En küçük çiçek bile mavi, kırmızı, sarı, mor, kendi renginde çok uzaklardan bir renk pırıltısı olarak balkır. Ve keskin kokarlar. Gölün mavi suyu, bakır rengi toprağı, baş döndürücü keskin kokularla kokar. Ve bu kokular çok uzaklardan duyulur.

Ve her yıl Ağrıdağında bahar gözünü açtığında, çiçeklerle, keskin kokular, renklerle, bakır rengi toprakla birlikte Ağrıdağının güzel, kederli kara gözlü, iri yapılı, çok uzun, ince parmaklı çobanları da kavallarını alıp Küp gölüne gelirler. Kırmızı kayalıkların dibine, bakır toprağın, bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini atıp gölün kıyısına fırdolayı otururlar. Daha gün doğmadan Ağrıdağının harman olmuş yalp yalp yanan yıldızları altında kavallarını bellerinden çıkarıp Ağrıdağının öfkesini çalmaya başlarlar. Bu, gün doğumundan gün batımına dek sürer. Bu arada, tam gün kavuşurken gölün üstünde kar gibi ak küçücük bir kuş dönmeğe başlar. Sivri, uzun, kırlangıca benzer bir kuştur. Gölün üstünde çok hızlı döner. Uzun, ak halkalar çizer üstüste. Ak halkalar tel tel gölün som mavisine düşer, tam günün battığı anda kavalcılar çalmayı keserler. Kavallarını bellerine sokup doğrulurlar. Gölün üstünde bütün hızıyla uçan kuş tam bu sırada göle şimşek gibi çakılırcasına iner, bir kanadını suyun mavisine daldırır kalkar. Böylece üç kere daldırır, sonra da uçup gider, gözden ırar, yiter. Ak kuştan sonra çobanlar da sessiz, birer ikişer oradan ayrılır, karanlığa karışır çekilir giderler.

“Ağrıdağı Efsanesi”nden

3.

Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı serüveni 1952’de başlıyor. Genç bir gazeteciyken Nuh’un gemisini arama sevdasıyla Ağrı’ya tırmanmaya gelen bir Fransız ekiple birlikte dağın zirvesine yaptığı zorlu yolculuk yazarın en önemli yapıtlarından biri olan Ağrı Dağı Efsanesi’nin de başlangıç noktasını oluşturmuştur. Ağrı Dağı, Yaşar Kemal’in romanında hacim olarak Toroslar’dan az yer alsa da daha dolaysız olarak bulunur. Yalnızca mekan değil, yapıtın başkişisidir.

pastoral_2_kapak_agridagi

Desen: Abidin Dino

 

Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı ile ilişkisini başlatan Nuh’un Gemisi röportaj-gezi yazısı ise, bir dağ çıkış yazısı için en mükemmel örneklerden biridir. Yazıda dağın bütün görkemi ve korkunçluğu verilir. “Dünyanın üstüne ikinci bir dünya oturmuş gibi dağ.” Ve doruktaki karmaşık duygular: “Önümde geniş bir alan ağıyor. Buraya nasıl geldim, neyle geldim farkında değilim. Yalnız biliyorum ki burası Ağrı’nın tepesidir.” (2)

Ağrıdağı Efsanesi’nin şiirselliği ise Gülbahar ile Ahmedin aşkından, törelerden, yöre insanının yaşayışından geldiği gibi doğrudan dağın kendisinden de kaynaklanıyor.

“Bahardı. Ağrıdağının karları erimeğe yüz tutmuştu. Aşağılarda kırmızı kayalıkların uçları yer yer gözükmeğe başlamış, sarı kar çiçekleri uç vermişti. Çok uzaklardan, arka arkaya katarlanmış turnalar salınarak geçiyorlar, Van gölüne doğru gidiyorlardı.” (3)

Ağrıdağı’nın söylenceleri ve gizemli öyküleri ise yapıtın belkemiğini oluşturur. Dağın öfkesi ile ilgili anlatılar sık sık karşımıza çıkar. Yaşayan bir dağdır, Ağrı Dağı.

“Her yıl, bahar Ağrıdağının üstüne yürürken, dağın yamacındaki Küp gölünün kıyısına o yörenin tekmil çobanları gelirler, kepeneklerini gölün bakır rengi toprağının, kırmızı çakmaktaşı kayalıklarının üstüne serip halka olup otururlar. Çobanların her yıl sayısı değişir. Tan yerleri ışırken bellerindeki kavallarını çıkarıp Ağrıdağının öfkesini hep birden çalmağa başlarlar. Tam gün batar batmaz da usulca, hep birden kavallarını bellerine sokar, doğrulurlar. Bu sırada da küçük bir ak kuş gelir kanadının birisini gölün som mavisine batırır, uçar gider. Uzakta, yukarda bir gemi gibi karlar ülkesinde yüzen kayalığın dibinde çok iri bir at belirir, alacakaranlıkta koşumları ışıldar. Bir hayal olur gölün üstüne kayar, pare pare solarak ovada erir, ekilir, yokolur.

Sonra çobanlar çekilip gidince de, bir dengbej bir çadırda, nennilenen keskin bahar toprağına diz çöküp değneğini çeker, başlar türküsünü söylemeğe. Bir kavalcı da ona eşlik eder.

Lanetli Ahuri toprağına diz çöktüm. Bin yıllık sevda toprağına, bin yıllık bahar toprağına diz çöktüm. Üç kere seslendim. Üç kere ulu dağ sesime karşılık verdi. Som kırmızı, som mavi, som sarı açmış çiçeklerin, som yeşilin üstüne, balkıyan, dağın doruğundaki yıldız harmanının altına diz çöktüm. Dağın sırtına, karşı yüreğine diz çöktüm… Büyük sevdalara yüreğini açmış dağın aydınlığına, ışığına diz çöktüm. Ulaşılmaz öfkenin türküsünü söyledim.” (4)

“Ahmet çok eski bir Ağrıdağı türküsünü çalıyordu. Ağrıdağının iflah etmez öfkesini. Bu türküyü tekmil Ağrı kavalcılarına Sofi öğretmişti.

Ve dağ yürüyordu kaval sesinde. ve uçurumlar, çığlar, ayaz gece, yıldızlar patlıyordu. Ayışığı patlıyordu. Ve dağ bütün hışmıyla yürüyordu. Terlemiş, soluklanan… Bir ullu dev gibi göğüs geçiriyordu Ağrı. Sofi çok derinden Ağrı’nın soluklandığını duyuyordu. Çok uzak, derin bir uğultu dünyanın ortasına doğru soluklanıyordu. Ahmet çalıyor, dağın soluğu, öfkesi büyüyordu. Böyle zamanlarda Sofi kulağını dağın uğuldayan toprağına dayıyordu. Dağ güttükçe öfkeleniyor, soluğu derinleşiyor, sıklaşıyor, bir iniyor bir kalkıyor, paramparça oluyor, bütün hışmı, bütün ağırlığıyla dünyanın üstüne çöküyordu. Sonra da dünyayı bir sessizlik kaplıyordu. Her bir yan ıpıssız. Dünya bomboş kalmış, Ağrıdağı başını almış da dünyamızdan çekip gitmiş, kurdunu kuşunu, insanını alıp götürmüş, yıldızını, ayını, güneşini, esen yelini, yağmurunu karını, çiçeklerini almış götürmüş, şu dünyayı bomboş bırakmıştı. Çölleri dolduran sürmeli ceylan sürülerini de almış götürmüştü. Kavalın sesinde ıssızlık, boşluk donup kalmıştı.” (5)

“Ağrının tam tepesinde bir ateş harmanı vardır. Doruğun tam ortasında bir kuyu dünyanın ortasına iner. İlk ateş bu kuyudan alınmıştır. İnsanoğlunun gördüğü ilk ateş Ağrıdağının yüreğindeki ateştir. İnsanlar bu ateşi almak istemişler, almışlar da… Ateşi kaçıranlardan bir tanesi dağın gafletinden faydalanmış, ateş gölünden bir tutam ateş koparmış, başlamış dağdan aşağı koşmağa, ta aşağılara inmiş. Tam bu sırada Ağrı uyanmış, bakmış ki ateşi koparan başını almış gidiyor. Hemen eli ateşli adamı orada, olduğu yerde yakalamış, durdurmuş. Adamı da elindeki ateşi de o anda, orada dondurmuş.

Ağrıdağının yamaçları böyle taş olmuş adamlarla dolu. Ağrı, doruğuna çıkanı, orayı göreni, ateşini çalsın çalmasın, hiçbir zaman bağışlamamıştır.” (6)

Ağrıdağı Efsanesi, yazarın tüm yapıtlarındaki gibi o tükenmez umutla sona erer. İnsana olan umutla.

“Her yıl, bahar çiçeğe durduğunda, dünya nennilendiğinde, Ağrıdağının çobanları dörtyandan gelirler, kepeneklerini gölün bakır toprağına atıp üstüne otururlar. Bin yıllık sevda toprağının üstüne otururlar. Tan yerleri ışırken kavallarını bellerinden çekip Ağrıdağının öfkesini, sevdasını çalarlar. Ve gün kavuşurken bir ak kuş gelir…” (7)

Bu yazı ilk kez Ağustos 1993’de Pastoral dergisinin Yaz ’93 2. sayısında yayımlanmıştır. s.14-15

pastoral_2_kapak

Pastoral, Sayı 2, Ağustos 1993

(1) Yaşar Kemal “Nuhun Gemisi”, Toros Yayınları 1985 s.92

(2) age s.110

(3) Yaşar Kemal “Ağrıdağı Efsanesi” Toros Yayınları, 1987 s.11

(4) age s.101-102

(5) age s.12

(6) age s.137

(7) age s.126

(*) age s.58

 

Birinci bölüm için: Bir doğa yazarının ardından: Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 1

 Ümit Şahin (Yeşil Gazete)

pastoral_2_1pastoral_2_2

Kategori: Hafta Sonu