Adèle’in Hayatı (La Vie d’Adèle): Hayat da böyle bir şey değil mi zaten?

blue is the warmest colorBu sene Cannes tarihinde bir ilk olarak filmin yönetmeniyle birlikte resmi olarak başrol oyuncularına da Altın Palmiye’yi getiren, Türkiye’de “Mavi En Sıcak Renktir” uluslararası Başka Sinema sayesinde vizyonda izleyebildiğimiz film.

Filmi pek çokları “ilk aşk hikayesi” olarak tanımladı, belki de bu yüzden İngilizce başlıktan çeviri Mavi En Sıcak Renktir ismiyle vizyona girdi. Adèle adında bir genç kadınla onun mavi saçlı kadına aşkını anlatan bir film. Mavi sıcak. Mavi aşk. Evet filmde bol bol mavi ve bol bol aşk var, ama aslında film mavi saçlı kadınla aşkı değil Adèle’in hayatı anlatıyor.

Adèle liseye giden, hayatın tam ortasında hayatı anlamaya çalışan bir genç kadın. Hepimizin geçirdiği o buhranlardan geçiyor o da. Hayatın merkeziymiş gibi görünen aşk meseleleriyle uğraşıyor. Kendini tanımaya çalışıyor. Sevgilileri oluyor, sevgililerinden ayrılıyor. Arkadaşlarına kendini kanıtlamaya çalışıyor. Bu yolda da Emma’yla rastlaşıyor, mavi saçlı kadın. Emma onun kelime anlamıyla aklını başından alıyor.

Adèle hayatta ne istediğini bilen birisi. 17 yaşındaki biri için gerçekten iyi bir özellik. Öğretmen olmak istiyor o, öğretmenliğin çok “cool” bir meslek olmadığının farkında, zor olduğunun da, para kazandırmadığının da. Bir de Emma’yı istiyor, kafasına koymuş. Emma’yı arıyor ve buluyor, onun için arkadaşlarını geride bırakıyor, hayatını Emma yapıyor. Bu yüzden de filmin adı ve Adèle’in hayatı mavi oluyor zaten. Aşık olmak iyidir.

Film çok hızlı ilerliyor, Adèle’in hayatı Bölüm 1’den Bölüm2’ye geçtiğimizde Adèle öğretmen ve Emma’yla birlikte. Pek az mekan kullanan filmde Bölüm 2’de sadece iki mekan görüyoruz: okul ve ev. Hayattaki iki aşkı da gerçekleşmiş. Hayattan ne istediğini bilen, istediklerini elde etmiş ve aşkla yapanın huzuru var Adèle’de. Adèle mutlu.

Ama Adèle’in huzurunun temeli sarsılıyor. Hayatını paylaştığı Emma’nın kendisinden uzaklaştığını hissediyor. Emma ondan uzaklaşıyor çünkü Adèle’den daha fazlasını bekliyor, kendi sanatçı kimliğinin yanında taşıyabileceği özgünlükte bir karakter arıyor. Evet Adèle çekici bir kadın ama en nihayetinde bir öğretmen. Bu yüzden Adèle’i tetiklemeye çalışıyor, çok güzel hikayeler uydurduğunu bu yüzden belki de yazar olması gerektiğini söyleyerek. Evet, yazarlık öğretmenlikten kat kat daha “cool”. Oysa hayatının ikinci merkezi Emma’nın tatminsizliği ve bunun ilişkiye yansıması Adèle’in huzur döngüsü bozuluyor.

Bu film benim gözümde pek çoklarının yazdığı gibi bir sınıf hikayesi veya lezbiyen aşk hikayesi veya ilk aşk hikayesi değil. Bu gayet sıradan bir hayat hikayesi. Oyunculukların doğallığı ve de yönetmenin titizliği o gayet sıradan hikayenin içine izleyiciyi çekip alıyor. O kadar ki Adèle’i bu şekilde izlediğimiz için röntgenci gibi hissediyoruz belki de kendimizi. Utanıyoruz onun yaşamına bu kadar dahil olmaktan.

Filmde uzun uzun tartışılması gereken bir çok şey var, ilişki dinamikleri, cinsel yönelimler, baskılar, homofobi, seks, cinsellik, kadın orgazmı…ama ben bu filmi gayet sıradan bir hayatın hikayesi olarak izledim, başkasının hayatına burnumu sokuyormuş gibi hissederek ara ara, çok yakından tanıdığım bir arkadaşımın hayatına tanıklık ettim gibi oldu, sanki 2013’te yeni biriyle tanıştım, biriyle hayatı paylaştım.

 

136 Total Views 5 Views Today