Köşe Yazıları

Rio’dan aklımda kalan tek soru!

 

Türkiye, başta Suriye ve Torba yasa gündemi olmak üzere birçok farklı gündem ile meşgulken Dünya’nın gündeminde ise Rio’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı – Rio+20 vardı.

Yine Rio’da 1992 yılında düzenlenen Earth Summit’ten tam da yirmi yıl sonra düzenlendiği için Rio+20 adıyla anılan toplantının temel çerçeveleri, sürdürülebilir kalkınma için bir yapısal çerçeve hazırlamak ve yeşil ekonomiyi tartışmaktı.

Rio Zirvesi, İstediğimiz Gelecek teması ile Dünya’nın başta iklim değişikliği olmak üzere yüz yüze kaldığı çevresel sorunlar ile küresel yoksulluğu önlemek üzere tüm Birleşmiş Milletler üye ülkeleri ile binlerce sivil toplum kuruluşu temsilcisini bir araya getirmişti.

Toplantı sonunda yine “İstediğimiz Gelecek” başlığı ile bir çıktı metni hazırlanıp üye ülkeler tarafından kabul edildi.

Bu metin neler getiriyor:

Metin, ne yazık ki çok zayıf ve bağlayıcılığı olmayan bir metin. Greenpeace, Oxfam gibi uluslar arası örgütler olmak üzere bir çok sivil toplum tarafından, metnin 20 yıl önceki metinden çok daha zayıf olduğunu düşünüyor.

238 paragraftan oluşan, oldukça uzun,  küresel sorunları tek tek özetleyen metin, bu sorunların nasıl çözüleceğine, her ne kadar sorunlu bir kavram olsa da sürdürülebilir kalkınmanın nasıl gerçekleştirileceğine ve yöntemlerin neler olacağına, yoksulluğun önlenmesi ve yeşil ekonomiye geçişin finanse edilmesi için nasıl finansman sağlanacağına dair her hangi bir bilgi içermiyor.

Özetle ne yazık ki bağlayıcılığı olmayan, sadece iyi niyet mektubu olabilecek kadar zayıf, vatandaşlardan çok büyük, çok uluslu şirketlerin çıkarlarını koruyan bir metin karşımızdaki.

Klasik zayıf bir Birleşmiş Milletler metini.

Oysa ki, sivil alandan gelen binlerce insanın talepleri çok daha farklıydı: Adil, eşitlikçi dağılımın olduğu, doğayı kaynak olarak görmeyen bir Ekonomik Sistem için gerekli olan yapısal çerçevenin belirlenmesi.

Metnin bence göreceli olarak, acı ama tek iyi tarafı ise, son 20 yıldır Sürdürülebilir Kalkınma adı altında uygulanan politikalarının başarısızlığının kabul edilmesi oldu.

Ama tabiî ki 20 yıl önce daha güçlü bir metinle önüne geçilemeyen sürdürülebilirsizlik durumu daha zayıf metinle önümüzdeki yıllarda nasıl çözülecek sorusuna cevap verilmedi.

Bu yüzden sivil hareketler günlerce eylemdeydiler. Bir taraftan eylem yapan ve liderlerinin kendilerini dinlemesi için sesini duyuran, Dünya’nın dört bir yanından gelmiş olan sivil toplum hareketleri, aynı zamanda konferansla eş zamanlı olarak, daha adil, eşitlikçi bir Dünya için, doğa için, toprağın hakları için “Halklar Zirvesi” düzenleyerek, kendi aralarında tartıştılar.

Halklar Zirvesi’nin sonuç bildirgesi de önümüzdeki günlerde yayınlanacak. Ancak,  Halkların Zirvesi’nde tartışılanların, aslında Rio+20’de devletler tarafından tartışılması gerektiği her halde tüm sivil alanın ortak görüşüydü.

Metinde 1 kelime için, mesela “support (destek)” kelimesi yerine “reinforce – destek çıkmak” geçsin diye saatlerce çalışan resmi müzakerecilerin, bir türlü finansman ve kesin taahhüt gibi konulara gelememesi büyük bir hayal kırıklığıydı.

Birleşmiş Milletler verilerine göre 50.000 kayıtlı katılımcısı ile gelmiş geçmiş en kalabalık toplantı olan Rio+20 Zirvesi, resmi toplantıları, müzakereleri, yan etkinlikleri, lobi faaliyetleri vs. ile Rio de Janerio’ya önemli ekonomik katkı sağlarken, dağ fare doğurdu ve sonuç özellikle özel sektör dışında kimseyi tatmin etmedi.

Böyle diyorum çünkü toplantıda ne yeşil ekonominin ne de yeşil büyümenin tanımı yapıldı. Bu kavramların ucunun açık bırakılması ise özel şirketlerin bu kavramları istedikleri gibi kullanarak aslında business as usual dediğimiz sürdürülebilir olmayan yöntemlerinin sadece kabuğunu değiştirerek ve böylece daha fazla halkla ilişkiler malzemesi üreterek sürdürebilmelerinin yolu iyiden iyiye açılmış oldu.

Toplantı ne getirecek?

Toplantı, öncelikle “yeşil ekonomi ve yeşil büyüme” gibi kavramları daha fazla duymamızı sağlayacak. Altı boş olan kavramlarla hem halkların hem karar vericilerin hem de bilim insanlarının kafası daha da karışacak.

Sürdürülebilir olmayan yöntemlerle, doğanın ve insanın üzerinde kurulan tahakküm aynı şekilde devam edilecek ama bu sefer daha iyi bir kılıfa sahip olacak! Keza Sürdürülebilir Kalkınma kılıfı artık çalışmıyor ve kabaca tabirle kimse tarafından yenilmiyordu.

Yoksulluk artarak devam edecek, kökünü kurutarak kullanılan doğa ayın şekilde kirletilmeye devam edecek.

Benim Rio+20’da iyice anladığım nokta ise şudur: Küresel düzeyde ciddi bir temsili demokrasi sorunu yaşıyoruz, seçilmişler seçenlerden daha ziyade çok uluslu şirketlerin ve onların lobilerinin etkisi altında. Büyük resmi görmekte ve sorunun büyüklüğünü algılamakta sıkıntı yaşıyorlar, ya da görmezden geliyorlar olan biteni. Liderler ile şirketler arasında çok fazla göbek bağı var!

Halkların talepleri ya görülmüyor ve duyulmuyor ya da görmezden geliniyor. Doğanın bağırışı fabrika ve inşaat sesleri arasında yok oluyor.

Bu yüzden, parça parça, uluslar arası toplantı öncesi ve sonrasında verilen sivil tepkilerden çok daha fazlasını vermenin zamanı geldi de geçiyor.

Küresel düzeyde, devamlı ve sürekli bir eylemliliğe ihtiyaç var. İnsanlığın kurtuluşu özetle, halkların gücü yeniden alması ile çok alakalı. Liderlerin ve karar vericilerin sesimizi duyması için birlikte ve dayanışarak ses vermek gerekiyor.

Keza, bence sorun çevre sorunu değil. İnsanlığın hayatta kalıp kalamayacağı sorunu, keza doğa insanoğlu ile ya da insan oğlu olmadan devam edecek. Bizim yarattığımız yıkımı üzerinden binlerce yıl alsa da Doğa atar, ama insanoğlu yaşamaya devam etmek istiyor mu istemiyor mu? Asıl soru bu!

Rio+20’de pek de evet istiyoruz demedik.