Köşe YazılarıManşetYazarlar

Küresel iklim hareketinde yeni dalga

İklim hareketi değişiyor. Dili ve aktörleri de değişiyor. Ve bu yeni dalga çok şeyi değiştirecek.

Küresel iklim hareketi Greta Thunberg’in başlattığı okul grevinin bütün dünyaya yayılması ve İngiltere’deki Yok Oluş İsyanı’nın etkisiyle yeni bir evreye girdi. Bugün yaşananları yeni kuşağın kaderine el koyması olarak tanımlıyoruz ama durum aslında biraz daha geniş kapsamlı bir değerlendirmeyi hak ediyor. Zira çoğul bir dönüşüm söz konusu. Bu nedenle ben bu yeni dönemi “küresel iklim hareketinde yeni dalga” olarak tanımlamak istiyorum.

Neden yeni dalga? Bu soruya cevap vermek için hareketi dönemlere ayırarak anlamaya çalışabiliriz:

İklim değişikliği sorununun popüler gündeme gelmesinde milat 1957-1958’e kadar geriye götürülebilir. Ancak konu bu etkisi kısa süren ilk kıvılcımın ardından bir 30 yıl kadar unutuldu. Bilim çevreleri tarafından tabii tamamen unutulmasa da konu genel kamuoyunun gündeminden düştü; zira soğuk savaşın hakim olduğu, ekonomik büyümenin ve teknolojik gelişmelerin hızlandığı bu yıllarda henüz küresel ısınma fark edilir düzeyde değildi, öngörüler de dağınık ve bugüne kıyasla oldukça güvensizdi.

Erken dalga

1988’de James Hansen’in Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşmanın ardından Amerikan basınında ve ağırlıklı olarak Batı ülkelerindeki politika çevrelerinde konunun yeniden gündeme gelmesi, IPCC’nin kurulması ve Birleşmiş Milletler zemininde sözleşme hazırlıklarının başlaması sosyal hareketler içindeki ilk kıpırdanmaları da ortaya çıkardı.

Ancak 1992’de Rio’da imzaya açılan Çerçeve Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi ve 1995’te ilk Taraflar Konferansı’nın (COP) toplanması sırasında, hatta bunun ardından bile, yine sınırlı bir ilgi ve hareketlilik görüyoruz. Kyoto Protokolü’nün hazırlandığı bu yıllarda ağırlıklı olarak yeşil-çevreci siyasi grupların ve sivil toplumun başını çektiği, COP’lar çevresinde sürece katılan (örneğin İklim Eylem Ağı-CAN), Greenpeace gibi aktivist örgütlerin eylemleriyle gündeme getirilen iklim değişikliği sorunu, ilgili ve kaygılı azınlığın meselesi olarak kaldı. 2005’e kadar süren bu döneme “erken dalga” diyebiliriz.

Birinci dalga

Ancak 2003-2005 arasında önemli şeyler oldu. Büyük bir sıcak dalgası 2003’ün yaz aylarında Avrupa’yı kavurdu; 2004’te içeriği yalan yanlış da olsa konuyla ilgili büyük gişe başarısı yakalayan bir Hollywood felaket filmi yapıldı (Yarından Sonra); Pentagon işe el atıp meseleyi “karşı taraftan” medya gündemine taşıdı ve 2005’te ABD’yi vuran Katrina kasırgası New Orleans’ı silip süpürdü. Bütün bunların ardından Avrupa Birliği Rusya üzerindeki baskıyı artırıp Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesini sağladı.

Protokol’ün 7-8 yıl duraklamanın ardından yürürlüğe girmesi (ama bu arada en büyük kirletici ABD’nin Bush yönetimi tarafından Kyoto’dan çekilmiş olması) 2005’in aralık ayında Montreal’de yapılan COP 11’in önemini artırdı. Böylece zirve sırasında, 3 Aralık günü, dünyada yapılan ilk küresel, çok merkezli iklim eylemi organize edildi. Ana sloganı da ABD’nin Kyoto’ya taraf olması talebiydi.

Bu tarihten itibaren her yıl, COP’larla eş zamanlı mitingler yapılmaya başlandı. “Birinci dalga” adını verebileceğimiz bu dönemde hareketin ağırlık merkezi sosyal forumlardı. 1999’daki Seattle isyanının ardından başlayan küreselleşme karşıtı (ya da alternatif küreselleşmeci) sosyal forum hareketleri, küresel iklim hareketinin birinci dalgasını yaratan asıl güçtü. Konuya çok daha önceden beri hakim olan yeşil ve radikal çevreci hareketler de sosyal forumlarla birlikte bu dönemdeki hareketliliğin kurucuları arasında yer aldı. Bu dönem 2009’a kadar devam etti.

Kopenhag dalgası

Giderek ağırlaşan ve günlük yaşamda da görünür hale gelmeye başlayan iklim krizine artık Kopenhag’da kalıcı bir çözüm bulunacağı umutları, 2009’un başlarından itibaren iklim hareketini yeni bir büyüme dalgasının içine soktu. ABD’de Bill McKibben ve arkadaşlarının öncülüğünde 2007’de kurulan 350.org hareketi Kopenhag’a doğru eylemlerin bütün dünyaya, ama bu kez Asya ve Afrika ülkelerine de yayılması konusunda etkili oldu. Medyada kendine yer bulan başarılı küresel eylem günleri organize edildi.

Bu dönemde iklim adaleti talebi de ağırlık kazandı, hak temelli bir anlayış, toprak ananın hakları da dahil olmak üzere gündeme getirildi. 2009’da pek radikal ve aktivist olmayan büyük çevre örgütleri de konuya dahil olmaya başladı. Nihayet Kopenhag’da Klimaforum adı verilen çok büyük bir paralel sivil iklim zirvesi (benzerlerinin ilki) yapıldı. Ancak Kopenhag zirvesinin başarısız olması nedeniyle o güne dek görülen bu en güçlü iklim hareketi dalgası aniden sönümlendi. Kısa süren ve ardından uzunca bir bocalama evresi yaşanan bu dönemi “Kopenhag dalgası” olarak adlandırabiliriz.

İkinci dalga

2010’dan sonra hareket de iklim müzakereleri gibi toparlanmaya başladı. Ancak Kopenhag’a doğru bir hayli büyüyen harekette yer alan bazı önemli grupların dağılmasının ardından, kurumsal çevre örgütlerinin projelerle ilgilenmeye başladığı, küçük taban örgütlerinin küçük farklar yaratmaya odaklandığı, kömür karşıtı hareketin daha belirleyici olduğu bir “ikinci dalga” başladı ve bu dönem 2015’te Paris Anlaşması’nın hazırlanmasını da içine alacak şekilde oldukça uzun sürdü; geçen seneye kadar.

Elbette Paris öncesi yine büyük bir hareketlilik yaşandı, özellikle 2014 Eylül’ünde New York’ta yapılan 400 bin kişilik yürüyüşün ve bu eylemlerin hazırlık evresinin bugünkü “yeni dalganın” ortaya çıkışında kritik etkiye sahip olduğu söylenebilir. Ancak 2010-2018 arasındaki dönemi belirleyen asıl özellik protestodan ziyade çözüme odaklanmak idi. Daha iyi bir Paris Anlaşması talep etmek, ortaya çıkan anlaşma pek beğenilmese de desteklemek, “atıl varlıklar”, yenilenebilir enerjinin ucuzlaması, enerji dönüşümü, adil dönüşüm, elektrikli araçlar, yan faydalar (co-benefits) gibi kavram ve inovasyonlarla çözüme yön vermeye ve ekonomik-siyasi aktörleri ikna etmeye çalışmak bu dönemin belirleyici özelliğiydi. “Felaket tellallığı yapmayalım, bunun yerine pozitif olalım, umut aşılayalım, olumlu konuşalım”, “hepimiz aynı gemideyiz” gibi söylemler dönemi belirledi. Bu arada hem Obama’nın etkisi, hem en büyük kirletici Çin’in bile ciddi bir emisyon azaltımı hedefi belirlemesi, hem de küresel emisyonlardaki artışın 2014-2016 arasında durması, nihayet emisyonları düşürmeye başladığımız izlenimini vererek çözüme odaklı söylemi destekledi.

Ve “yeni dalga”

Ancak ne olduysa 2016’dan sonra oldu. Önce ABD’de iklim inkarcısı Donald Trump başkan seçildi ve Paris Anlaşması büyük yara aldı. Ardından 2017 ve 2018’de dünya dev kasırgalar, tayfunlar, sıcak dalgaları ve orman yangınlarıyla sarsıldı. Haritadan silinen ada ülkeleri, alevlerin yuttuğu kasabalar, İsveç gibi soğuk ülkelerde bile haftalar süren orman yangınları, şiddetli fırtına, dolu ve sel görüntüleri iklim değişikliğinin hızlandığını bilimin aracılığına gerek kalmadan görünür hale getirdi. En nihayet 2017 ve 2018’de Asya ülkelerindeki ekonomik büyümenin hızlanmasıyla ve ABD’de de artışın tekrar başlamasıyla birlikte küresel emisyonlar yeniden yükselişe geçti. Küresel sera gazı emisyonlarında bir yıl öncesine göre 2017’de yüzde 1,6, 2018’de yüzde 2,7 artış görüldü.

İşte iklim hareketinde “yeni dalga” geçen yıl, bu şartlar altında başladı. Greta’nın veciz ifadesiyle “kimse hiçbir şey yapmıyor, hiçbir şey olmuyor”du. Ve “tehlikede olan bizim geleceğimiz” diyen yeni bir kuşak harekete el koymaya karar vermişti. Yok Oluş İsyanı’nda da artık isyandan, sivil itaatsizlikten, “hiçbir şey yapmayan” sistemi kilitlemekten başka bir çare olmadığı ortaya kondu.

Bu yeni dalganın ayırt edici özelliği dilinin ve aktörlerinin eksisinden çok farklı olması. Yeni dalga çok daha net konuşuyor, pozitif dil dayatmalarına pabuç bırakmıyor, krizin ismini koyuyor, “yanmakta olan evimizden” bahsediyor, isyan ediyor. Yeni dalgayı yaratan da çevreciler, yeşiller, yüksek lisanlı-doktoralı uzmanlar, çok satan kitap yazarları veya proje uzmanı sivil toplum profesyonelleri değil. Daha ortaokulu veya liseyi bile bitirmemiş çocuklar, sivil toplum veya siyaset deneyimi olmayan gençler, öğrenciler ve hayatında ilk defa sokağa çıkan her yaştan isyankâr insanlar.

İklim hareketi değişiyor. Dili ve aktörleri de değişiyor.

Ve bu yeni dalga çok şeyi değiştirecek.

(Ümit Şahin / Yeşil Gazete)

DoğaManşet

Rio’da olimpiyat gölü, balıklar ölü

Rio'nun yakınında bulunan Corcovado Dağı'nın eteklerindeki Rodrigo de Freitas Gölü'nün yüzeyi ölü balıklarla doldu. Fotoğraf: Christophe Simon/AFP/Getty Images

 

Rio'nun yakınında bulunan Corcovado Dağı'nın eteklerindeki Rodrigo de Freitas Gölü'nün yüzeyi ölü balıklarla doldu. Fotoğraf: Christophe Simon/AFP/Getty Images

 

Rio de Janeiro’daki Rodrigo de Freitas  Lagunu’nun üstünü yaklaşık 65 ton balık ölüsü kapladı.

Balık ölümlerine, geçtiğimiz günlerde gerçekleşen fırtınaların göle doldurduğu organik madde nedeniyle gölün oksijensiz kalmasının sebep olduğu düşünülüyor.

Yetkililer gölde büyük bir “temizleme” operasyonu başlattı.

Benzer bir durumun 2009’da da yaşandığı ve 100 tona yakın binlerce balığın ölümüne neden olduğu bildirildi.

Rodrigo de Freitas, 2016 Olimpiyatları’na evsahipliği yapacak olan Rio’da kürek yarışlarının gerçekleştirileceği göl.

 

(The Guardian, Yeşil Gazete)

Kategori: Doğa

Dış Köşe

20 yıl sonra Rio’da aynı film izlendi – Devin Bahçeci

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı, namı değer Rio+20’de olanlar gelecek için umutsuzluktan başka bir şey getirmedi.

50.000 kişinin katıldığı ve Birleşmiş Milletler’de şimdiye kadar en çok kayıtlı katılımcının bulunduğu toplantı, aslında yeşil ekonomi ve yoksulluk olmak üzere iki eksende çevre kirliliği, sosyal adaletsizlikler, yoksulluk açlık konularında uluslar arası bir işbirliği ağı kurmayı ve sürdürülebilirlik için bir çerçeve çizmeyi planlıyordu.

20 yıl önce yine Rio’da  “günümüzün ihtiyaçlarını gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılama olanaklarından fedakarlık yapılmaksızın, karşılanabileceği” ekonomik modelin kabul edildiği bir toplantı yapılmıştı. Yine o gün, sivil toplum ve yeşiller sürdürülebilir kalkınmanın aslında eski sisteme yeni bir elbise dikmek ve göz boyamak olduğunu anlatmaya çalışmıştı ama kimse umursamamıştı. 20 yıl sonra yine aynı filmi aynı kentte izledik.  Üstelik bu seferki filmde iş dünyası daha açık ve acımasızdı.

Bu amaç için on gün önce devletlerin teknik / akil adamları müzakereler yaptı ve taslak metin oluşturdu. Devamında ise bu taslak metin devlet liderlerinin katıldığı toplantılarda kabul edildi.

238 paragraftan oluşan “Future We Want” metni, elle tutulur her hangi bir eylem planı, çözüm önerisi, işbirliği yöntemi içermiyor.  Üstelik, yeşil ekonominin ana eksenlerinden biri olduğu toplantıda hiçbir biçimde yeşil ekonomi tanımı da yapılmadı. Yeşil ekonomi, havada kalan kimsenin anlamadığı, kafa karıştıran ve aslında iş dünyasına iyi bir reklam olanağı tanıyan yeni bir kavram. Benim de katıldığım bir çoklarına göre ise, devletlerin / BM’nin ve tabiî ki şirketlerin yeşil ekonomisi ise 20 yıl önce sürdürülebilir kalkınmada yapıldığı gibi, kirli işlere yeni bir kılıf. Üstelik yanında bir de yeni bir kavram daha icat edilmiş: Yeşil Büyüme. Doğayı ve insanı bir tür kapital olarak gören düzenin, Rabbena hep bana diyen bir ekonomik sistemin ürettiği kavramdan farklısını beklemek de hayalcilik olurdu.

Metin aynı zamanda tutarsız ve komik başlıklar ile de dolu. Mesela 2000 yılında belirlenen Bin Yıl Kalkınma Hedeflerine 2015 yılına kadar ulaşılması gerekiyor. Ancak 2012 yılı itibari ile küresel düzeyde bu hedefe ulaşmak imkansız, hatta imkansız ötesi. Özellikle küresel ekonomik sadece hedeflere ulaşmasını imkansız hale getirmedi, bir de yoksulluğun ve açlığın azaltılması gibi hedeflerde Dünya’yı bile geriye götürdü.

Metin, 2015 yılında Bin Yıl Kalkınma Hedeflerine 2015 yılına kadar ulaşılması gerektiğinin altını çizmiş. Peki nasıl ulaşılacak? Bu hedefler için nasıl finans kaynakları yaratılacak? Ne yazık ki bu soruların hiç birine devam verilmemiş.

Metnin neredeyse tamamı, böyle ancak olsa olsa iyi niyet olabilecek bir sürü niyetten oluşan, ucu açık paragraflar bütünü.

Metnin bence tek ama sadece tek iyi bir tarafı var: Ülkeler 20 yıl önce yine Rio’da kararlaştırdıkları “sürdürülebilir kalkınma” idealine ulaşamadıklarını, başarısız olduklarını, 20 yıldır her hangi bir ilerleme kaydedemediklerini kabul etmişler.

Peki bundan ders alıyorlar mı? Tabiki hayır!

Eminim küresel şirketler bu toplantının çıktıları konusunda gayet mutludur. Keza bizim için bir küresel ekolojik krizin varlığı söz konusu iken, şirketler bu krizi de fırsata çevirmeyi ve daha çok kar elde etmeyi bekliyorlardı. Nitekim, bu konuda Rio+20’den çok faydalanacaklar!

Çünkü Yeşil Büyüme / Yeşil Ekonomi gibi kavramların Rio’da ya içi doldurulmadı ya da şirketlerin istediği gibi dolduruldu. Şimdi bir çok şirket halkla ilişkilerinde bu kavramların içini istedikleri gibi doldurarak doğa ve insan üstünden (bir tür sermayeyiz onlar için) para kazanmaya devam edecekler.

Mesela, Amazonlara baraj inşa eden  ve yağmur ormanlarını mahfeden şirket, bakın daha az fosil yakıt kullanımasına yol açıyorum, sayemde yaşasın yeşil ekonomi diyebilecek.

Bu örnek daha da çoğaltılabilir ama zordur halimiz, zor günler bekler bizi.

Rio+ya dair aslında söylenecek çok söz var. Ama bence biraz da yaşanılan demokrasi krizinden de söz etmek gerekiyor.  Bu ve daha önce takip ettiğim uluslar arası toplantılara bakarak, demokrasinin büyük bir krizde / açmazda olduğunu görebiliyorum. Artık temsili demokrasi çalışmıyor, hükümetler halklarından çok şirket sahiplerini temsil ediyor, onların çıkarları çerçevesinde ilerliyor.

Bu söylem yeni bir söylem değil biliyorum ama benim bu toplantı deneyimlerim bu söylemden öte bir nokta daha da görüyor gibi. Hükümetlerin, devlet delegasyonlarının / karar vericilerin farklı bir şeyler üretebilmesi de mümkün değil.  Her kaçış yolu kapalı, herkesin birbirine göbek bağı, çıkar ilişkisi var. Burada resmi benim gibi gören ama elimizden bu kadarı geliyor diyen o kadar çok delege ile sohpet ettim ki.

Sistem dev bir canavar gibi ortalıkta dolaşıyor ve hepimiz bu sistem denen canavara iple bağlı birer kuklayız.

Daha çok büyüme, daha çok kalkınma, daha çok para kazanma hırsının yarattığı körlük ayağımızın altından kayıp giden dünyayı bile görmemizi engelliyor.

Koca bir yalan olmuşuz hepimiz. Yalan Dünya yaratmışız kendimize. Rio+20 de Yalan Dünyamızı, Gerçek Dünyaya tercih ettiğimizin tastiği oldu.

Devin Bahçeci – Taraf

Kategori: Dış Köşe

Köşe Yazıları

Rio’dan aklımda kalan tek soru!

 

Türkiye, başta Suriye ve Torba yasa gündemi olmak üzere birçok farklı gündem ile meşgulken Dünya’nın gündeminde ise Rio’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı – Rio+20 vardı.

Yine Rio’da 1992 yılında düzenlenen Earth Summit’ten tam da yirmi yıl sonra düzenlendiği için Rio+20 adıyla anılan toplantının temel çerçeveleri, sürdürülebilir kalkınma için bir yapısal çerçeve hazırlamak ve yeşil ekonomiyi tartışmaktı.

Rio Zirvesi, İstediğimiz Gelecek teması ile Dünya’nın başta iklim değişikliği olmak üzere yüz yüze kaldığı çevresel sorunlar ile küresel yoksulluğu önlemek üzere tüm Birleşmiş Milletler üye ülkeleri ile binlerce sivil toplum kuruluşu temsilcisini bir araya getirmişti.

Toplantı sonunda yine “İstediğimiz Gelecek” başlığı ile bir çıktı metni hazırlanıp üye ülkeler tarafından kabul edildi.

Bu metin neler getiriyor:

Metin, ne yazık ki çok zayıf ve bağlayıcılığı olmayan bir metin. Greenpeace, Oxfam gibi uluslar arası örgütler olmak üzere bir çok sivil toplum tarafından, metnin 20 yıl önceki metinden çok daha zayıf olduğunu düşünüyor.

238 paragraftan oluşan, oldukça uzun,  küresel sorunları tek tek özetleyen metin, bu sorunların nasıl çözüleceğine, her ne kadar sorunlu bir kavram olsa da sürdürülebilir kalkınmanın nasıl gerçekleştirileceğine ve yöntemlerin neler olacağına, yoksulluğun önlenmesi ve yeşil ekonomiye geçişin finanse edilmesi için nasıl finansman sağlanacağına dair her hangi bir bilgi içermiyor.

Özetle ne yazık ki bağlayıcılığı olmayan, sadece iyi niyet mektubu olabilecek kadar zayıf, vatandaşlardan çok büyük, çok uluslu şirketlerin çıkarlarını koruyan bir metin karşımızdaki.

Klasik zayıf bir Birleşmiş Milletler metini.

Oysa ki, sivil alandan gelen binlerce insanın talepleri çok daha farklıydı: Adil, eşitlikçi dağılımın olduğu, doğayı kaynak olarak görmeyen bir Ekonomik Sistem için gerekli olan yapısal çerçevenin belirlenmesi.

Metnin bence göreceli olarak, acı ama tek iyi tarafı ise, son 20 yıldır Sürdürülebilir Kalkınma adı altında uygulanan politikalarının başarısızlığının kabul edilmesi oldu.

Ama tabiî ki 20 yıl önce daha güçlü bir metinle önüne geçilemeyen sürdürülebilirsizlik durumu daha zayıf metinle önümüzdeki yıllarda nasıl çözülecek sorusuna cevap verilmedi.

Bu yüzden sivil hareketler günlerce eylemdeydiler. Bir taraftan eylem yapan ve liderlerinin kendilerini dinlemesi için sesini duyuran, Dünya’nın dört bir yanından gelmiş olan sivil toplum hareketleri, aynı zamanda konferansla eş zamanlı olarak, daha adil, eşitlikçi bir Dünya için, doğa için, toprağın hakları için “Halklar Zirvesi” düzenleyerek, kendi aralarında tartıştılar.

Halklar Zirvesi’nin sonuç bildirgesi de önümüzdeki günlerde yayınlanacak. Ancak,  Halkların Zirvesi’nde tartışılanların, aslında Rio+20’de devletler tarafından tartışılması gerektiği her halde tüm sivil alanın ortak görüşüydü.

Metinde 1 kelime için, mesela “support (destek)” kelimesi yerine “reinforce – destek çıkmak” geçsin diye saatlerce çalışan resmi müzakerecilerin, bir türlü finansman ve kesin taahhüt gibi konulara gelememesi büyük bir hayal kırıklığıydı.

Birleşmiş Milletler verilerine göre 50.000 kayıtlı katılımcısı ile gelmiş geçmiş en kalabalık toplantı olan Rio+20 Zirvesi, resmi toplantıları, müzakereleri, yan etkinlikleri, lobi faaliyetleri vs. ile Rio de Janerio’ya önemli ekonomik katkı sağlarken, dağ fare doğurdu ve sonuç özellikle özel sektör dışında kimseyi tatmin etmedi.

Böyle diyorum çünkü toplantıda ne yeşil ekonominin ne de yeşil büyümenin tanımı yapıldı. Bu kavramların ucunun açık bırakılması ise özel şirketlerin bu kavramları istedikleri gibi kullanarak aslında business as usual dediğimiz sürdürülebilir olmayan yöntemlerinin sadece kabuğunu değiştirerek ve böylece daha fazla halkla ilişkiler malzemesi üreterek sürdürebilmelerinin yolu iyiden iyiye açılmış oldu.

Toplantı ne getirecek?

Toplantı, öncelikle “yeşil ekonomi ve yeşil büyüme” gibi kavramları daha fazla duymamızı sağlayacak. Altı boş olan kavramlarla hem halkların hem karar vericilerin hem de bilim insanlarının kafası daha da karışacak.

Sürdürülebilir olmayan yöntemlerle, doğanın ve insanın üzerinde kurulan tahakküm aynı şekilde devam edilecek ama bu sefer daha iyi bir kılıfa sahip olacak! Keza Sürdürülebilir Kalkınma kılıfı artık çalışmıyor ve kabaca tabirle kimse tarafından yenilmiyordu.

Yoksulluk artarak devam edecek, kökünü kurutarak kullanılan doğa ayın şekilde kirletilmeye devam edecek.

Benim Rio+20’da iyice anladığım nokta ise şudur: Küresel düzeyde ciddi bir temsili demokrasi sorunu yaşıyoruz, seçilmişler seçenlerden daha ziyade çok uluslu şirketlerin ve onların lobilerinin etkisi altında. Büyük resmi görmekte ve sorunun büyüklüğünü algılamakta sıkıntı yaşıyorlar, ya da görmezden geliyorlar olan biteni. Liderler ile şirketler arasında çok fazla göbek bağı var!

Halkların talepleri ya görülmüyor ve duyulmuyor ya da görmezden geliniyor. Doğanın bağırışı fabrika ve inşaat sesleri arasında yok oluyor.

Bu yüzden, parça parça, uluslar arası toplantı öncesi ve sonrasında verilen sivil tepkilerden çok daha fazlasını vermenin zamanı geldi de geçiyor.

Küresel düzeyde, devamlı ve sürekli bir eylemliliğe ihtiyaç var. İnsanlığın kurtuluşu özetle, halkların gücü yeniden alması ile çok alakalı. Liderlerin ve karar vericilerin sesimizi duyması için birlikte ve dayanışarak ses vermek gerekiyor.

Keza, bence sorun çevre sorunu değil. İnsanlığın hayatta kalıp kalamayacağı sorunu, keza doğa insanoğlu ile ya da insan oğlu olmadan devam edecek. Bizim yarattığımız yıkımı üzerinden binlerce yıl alsa da Doğa atar, ama insanoğlu yaşamaya devam etmek istiyor mu istemiyor mu? Asıl soru bu!

Rio+20’de pek de evet istiyoruz demedik.

 

Köşe Yazıları

Rio de Falha / Festival do Oprimido


Bölüm 1: Rio de Falha

Bugün Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansının son günüydü.

Aslında, toplantı “taslak metin”nin yayını ile bitmişti. Dün de liderler metni bu hali ile onaylayacaklarına dair görüş bildirdiklerinde, tamam bitti bu iş dedik. Zaten bitmişti der çıkmayan candan umut kesilmez diyorduk. Mucizeye ihtiyaç olduğu kesindi ama yine de, olur ya, yıldırım düşer, göktaşı çarpar, bir şey olur da liderler, şirketlerin piyonluğundan halkların kardeşliğine geçiş yaparlar belki…

Ama olmadı, Rio’daki resmi görüşmeler, önümüze cafcaflı hediye paketi içinde başarısızlık bırakıp bitti. Tabi ki yersen…

Kısaca yine filmi izledik. Türk filmlerinde vardır yar, zengin ve fakir erkek aynı kıza aşık olurlar ve bir kaşık suda fırtına kopar. İşte bu filmi biraz Brezilya dizisi tadında burada izledik. Kuzeyin zengin züppeleri ile Güneyin yağız yeni bıyığı terlemiş fakir ama gururlu delikanlıları aynı kıza talip olurlar. Ama yine kimse kıza ne istediğini sormaz. İkisi de kızı nasıl elde edeceklerini dert edinmiştir. İkisi de hep birbirini suçlar, kendisinin doğruyu, iyiyi bildiğini, dürüst olduğunu söyler durur.

Ama kimse kıza sormaz ne istediğini, neye ihtiyacı olduğunu.

İşte Rio’da bu filmi izledik. Siz ister kızı Dünya olarak görün isterseniz Halklar. Hemen hemen tüm ülkeler kızı nasıl daha “etkin” kullanırız, nasıl daha fazla kar ederiz, nereden para koparırız diye yanıp tutuştular Rio boyunca.

Bu tarz filmlerde hep film sonunda kıza yazık olur. Ne yazık ki Rio’da da kıza yazık oldu!

Telgraff gazetesinden Geoffrey Lean, üşenmemiş, kabul edilen anlaşma metni  kelime kelime incelemiş: Metinde 50 defa cesaretlendirmek ve 90 defa desteklemek gibi ucu açık ifadeler geçerken, sadece 8 defa  kesin ucu kapalı fiil (we will / must) geçiyor. ( Bkn: http://www.telegraph.co.uk/earth/environment/9341645/The-Rio-Earth-Summit-is-it-destined-to-fail-the-world.html )

Başka söze gerek yok gibi ama detaya girmek isterseniz George Monbiot’un yazdıklarına bir bakın derim.  George Monbiot da metin için kabaca “238 paragraf dolusu tüy!” diyor. (bkn: http://www.guardian.co.uk/environment/georgemonbiot/2012/jun/22/rio-20-earth-summit-brazil )

Bu yüzden, aslında bu toplantıdan sonra Rio de Janerio’ya (Ocak Nehri tam Türkçesi) bence Rio de Falha (Başarısızlık Nehri) demek daha çok yakışır.

Bölüm 2: Festival do Oprimido

Diğer taraftan ise, hakları yenilen ezilen insanların toplandığı Peoples Summit ise bugün tam bir Ezilenler Tiyatrosu – Ezilenler Festivali gibiydi. Halklar tepkilerini yaratıcılıkları ile birleştirmiş, liderlerin ve şirketlerin aksine ellerinde olanları paylaşıyor, tepkilerini şenlikli olarak veriyor, net talepler ortaya koyuyordu.

Gerçekten de People’s Summit bugün bir festivalden farksızdı. Her köşede bir tartışma, her köşede bir miting ve her köşede el emeği göz nuru yaptıklarını, yerel tohumlarını satmaya çalışan yerli halklar vardı.

Geri dönüştürülmüş malzemelerden yapılmış küpeler, takılar,  ekoköy deneyimlerini, alternatif eğitim deneyimlerini anlatan kitaplar, yerel tohumlar…. Ne isterseniz bulabilirdiniz.

Yerel müzik yapan gruplar, yaratıcılıklarını eylemselleştiren STKlar, eline mikrofon alıp kapitalizmi ve Rio+20 tartışmalarını eleştiren bireyler… Açık tartışmalar, lidersiz, herkesin eşit olduğu çalıştaylar…

Hepsi halkların zirvesindeydi. Rio+20’de olması gereken her şey Halkların Zirvesinde, olmaması gereken sığ bürokrasi ve lobicilik ise resmi toplantıdaydı. Rio+20’nin yapıldığı Rio Centro’ya girişte çektiğiniz çile ile People’s Summit’e elinizi kolunuzu sallayarak girebilmeniz bile aradaki farkı anlatmaya yeter.

Bugünü özeti bu kadar, Rio+20’nin sonuçları ve büyük resim hakkında kafamda fikirler iyice oluştu gibi. Kafamı biraz da toparlayıp biraz Rio’yu gezip, kendimi mutlu hissettiğim People’s Summit’te takılıp büyük resme dair ve gelecekte bence yeşil aktivistler olarak yapmamız gerekenlere dair yazımı da en kısa sürede paylaşacağım.

Bu arada halklar da çalışmalarının sonuç metnini yayınlamış olur.

PS: Türkiye’ye Amazonlar’dan yerel mısır, fasülye, yer fıstığı ve çeşitli otlardan oluşan tohumlar getiriyorum. Heyecan Yaptım.

Devin Bahçeci

Yeşil Gazete

Köşe Yazıları

Rio’dan Gençler, Evo Morales ve Tayyip Erdoğan Geçti

Rio+20 tüm hızı ile devam ediyor. Bugün gerçekten çok hareketli bir gündü. Belki de en hareketli günlerden biri. Öncelikle yoğun eylemler ve tartışmalar vardı. Bir taraftan ortalık gazeteci ve fotoğrafçıdan da geçilmiyordu; Hillary Clinton, Evo Morales, Raul Castro, Tayyip Erdoğan ve niceleri aramızdaydı.

Sabah yoğunluğu görmeye değerdi, servis beklerken önümüzden geçen eskortlu araç sayısı bile ne kadar yoğun bir gün olacağını gösteriyordu.  Zaten toplantı salonunda da her beş dakikada bir lidere çarpıyordunuz.

Liderler yağmurla geldi. Genellikle berekettir yağmur ama bu sefer biraz romantik olacak ama doğa,  Rio+20’deki zayıf, niteliksiz tartışmalara ve her yanından beceriksizlik akan taslak metne ağlıyor, liderlere harekete geçin diyor gibiydi.

Aslında özetle tüm gün, bir şekilde, gelişmiş ülkelere ve çok uluslu şirketlere tepkiler ile başladı ve bitti.

Şirketler: Geleceği Bize Sattığınız için Teşekkür Ederiz


Bir taraftan doğa ağlarken, bir taraftan da genç aktivistler de yaratıcı eylemlerine sahne oluyordu. Bugün, yine ne varsa gençlikte var dedik hep beraber. Rio+20’nin temel mottosu olan “The Future We Want – İstediğimiz Gelecek” sözünden yola çıkan gençler şirketleri ve hükümetleri topa tuttu.

Shell, BP, Coca Cola gibi çok uluslu şirketlerin ağzından konuşan gençler, şirketler adına Hükümet liderlerine teşekkür etti. Şirketlerin ağzından “We Future We Bought- Satın Aldığımız Gelecek” deklarasyonu yayınlayan gençler, topluca yine şirketlerin ağzından liderlere geleceğimizi sattıkları için teşekkür etti.

Gerçekten de, geleceğin satıldığını, doğanın kaynak olarak şirketlere pay edildiğini, şirketlerin devletler üzerinde oy veren haklardan daha etkili olduğunu Rio+20 de yine bir kez daha net bir biçimde görüyorsunuz.

Ana toplantı salonunda yaklaşık 200 gencin yaptığı bu eyleme, hükümet delegeleri dahil olmak üzere bir çok kişi destek verdi.

Evo Morales: Kamulaştırma tek Sürdürülebilir Çözüm

Konuşmalara geçersek; bence yine en ilginç konuşma Bolivya Başkanı Evo Morales’e aitti.

Evo Morales yine etkili bir konuşma yaptı: Doğal Kaynakları Kamulaştırmak tek sürdürülebilir çözüm diyen Morales; ülkesinde sadece birkaç yıl önce yaptığı kamulaştırmaların ekonomik anlama kısa sürede neler kattığını açıkladı:

Ülkedeki kamulaştırma ile Bolivya’nın 2005’te 600 milyon dolar olan kamu hizmet yatırımları kamulaştırma ile gelen para ile 2012’de 5 milyar dolar seviyesine çıkmış.

Ayrıca yine Morales, sivil alanın toplantı salonunda sesi olmayı da başardı: Yeşil ekonomiyi gelişmiş ülkelerin ve çok uluslu şirketlerin yeni baskı unsuru olarak tanımlayan Morales’in sorduğu sorular da manidardı: Yeşil Ekonomi ile ne diyoruz? Çevrecilik mi yoksa kapitalistlerin halklar üzerindeki baskısının yeni rengi mi? Yeni bir sömürgecilik stratejisi mi?

Bu konuşma dışında diğer liderlerin yaptığı konuşmalar hep birbirinin aynısıydı. Gelişmekte olan ülkeler zengin ülkeleri suçlarken gelişmiş ülkeler de gelişmekte olanların isteksizliğinden yakınıyordu.

Tayyip Erdoğan: Bencillik Ekonomisi

Bugün, aynı zamanda Başbakan Tayyip Erdoğan, BM Genel Sekreteri Ban ki Mun, BM Yöneticisi Helen Clark, Bhutan Başbakanı Jigme Thinley, Bakanlar Ali Babacan ve Cevdet Yılmaz ile beraber, Türkiye’nin düzenlediği, Sürdürülebilir Kalkınma: İnsani Boyut konulu etkinlikte konuştu.

Başbakan’ın konuşmasını dinlerken, eğer, Türkiye Hükümetinin ülkede yaptığı ekolojik yıkımı, hesleri, petrol ve nükleer sevdasını, altın madeni vakalarını, Hasankeyf’i, Munzuru, GDOları, Ağır Kirli Sanayi yatırımlarının teşviğini, sosyal adaletsizlikleri, kısaca, doğadan ve fakirden al, muhafazakar zengine ver politikasını bilmiyor olsanız, kim bilir gurur bile duyabilirdiniz:

İşte söylediklerinden bazıları ve bu görüşlere (yorumlarım):

Kalkınma paradikmasının değişmeye mecbur olduğu çok kritik bir süreçten geçiyoruz! (Eğer Türkiye kalkınma paradigmasını değiştirdiyse biz niye görmedik, yoksa niye değiştirmiyorsunuz?)

Dünyanın belli bir bölümü fosil yakıtları müspet bir biçimde kullanıyor. Lüks yüksek motorlu arabalar …. (Türkiye elektrikli araba ve toplu ulaşım cenneti ya, İstanbul ve diğer büyük şehirler jeep çöplüğü değil ya, o yüzden diğerlerini rahatlıkla eleştiririz biz)

Dünyanın bir kesim tarafından kirletilmesi eşitsizlik adaletsizlik ve huzursuzluğu körüklüyor (Sayın Başbakan, Bergamanın, Kütahya’nın, Dilovanın halini bilmiyoruz ya orada adaletsizlik, eşitsizlik ve huzursuzluk yok! )

Bencillik küresel ekonomide etkin. bu, sürdürülebilir kalkınmanın önündeki en büyük engel (Katılıyorum, Türkiye’de de etken değil mi ama, HESler bencillik değil mi, fakirleri kentsel dönüşüm diye evlerinden etmek vs. vs. bencillik ekonomisi değil mi?)

İnsani büyüme alanında çok ciddi başarılar sağladık, bu konuda deneyimlerimizi diğer ülkelere destek veriyoruz! HADİ BAHALIM HADİ BAHALIM ….

Devin Bahçeci

Yeşil Gazete

Köşe Yazıları

Rio’da Eylem Günü

20 Haziran, Rio’da eylem günüydü. Via Campesina’nın başını geçtiği sosyal hareketler, Halkların Zirvesinin yapıldığı Flamengo Park’ta 50.000 kişinin katıldığı bir eylem gerçekleştirdiler.

Yeni Yeşil Düzen, eylemcilerin protestolarının odağıydı. Yeşil yeni düzeni, yeşil badana olarak tanımlayan binler, “Eski Düzene yeni Kıyafet Dikiliyor” diyordu.

“Keep the oil in the Soil – Petrolü Toprağın Altında Bırak, No One Owns Water, Kimse Suyun Sahibi Değil” gibi sloganlar atan eylemciler özellikle taslak metini, ve şuursuzca yok oluşu göremeyen hükümetleri eleştirip ülkeleri halklara karşı hareket etmek ile suçladı.

Hükümetlerin, Brezilya’nın ve Birleşmiş Milletlerin basiretsizliği, sorunları görmezden gelmesi, halen çok uluslu şirketlerin çıkarlarını korumaya çalışması ve halen klasik kapitalist anlayışla “kazan – kazan” prensibi çerçevesinde orta yol araması yüzünden, artık sokakların ve halkların kimseden umudu kalmadı.

Küresel sosyal isyan zamanıdır.

Kopenhag ile tohumu atılan, Occupy hareketleri ile filizlenen yeni bir küresel hareket artık burada tamamen vücut buluyor.

Uluslar arası mecradan, bürokratlardan kimse bir şeyler beklemiyor. Tek hedef: isyan ile hükümetlerin şirketlere teslim ettiği dünyayı tekrar özgür bırakmak.

Bence, artık hiçbir uluslar arası metinden bir şey çıkmaz. Uluslar arası toplantılar öncesi ve sonrasındaki protestoları da artık delegasyonlar ve bürokratlar takmıyor. Dışarıda bağıran sesimiz yerine fısıltı ile konuşan iş dünyasının sesi duyuluyor. Bu yüzden, bu toplantıların dışına çıkan, küresel bir isyan ve eylemlilik zamanı gelip de geçiyor. Tren kaçtı belki koşarsak yakalarız, hükümetler ise trenin varlığından bile haberdar değil.

Bir taraftan sokak isyanda iken, bilim insanları da müzakerelere tepki vermeye başladılar. Bilim çok açık: İnsanlar Dünya’nın kendi kendini yenileyebilme yeteneğini tehdit ediyorlar ve artık geri dönülmez sona doğru yaklaşıyoruz.

Ancak müzakereler, UNEP baş bilim adamlarını da artık sıkmaya başladı. Uluslar arası Çevre ve Kalkınma enstitüsünden Camilla Toulmin’e göre artık devletler kendilerini sarsmalı ve dürüst bir şekilde sürdürülebilirliğin ve adil eşitlikçi bir ekonominin nasıl kurulabileceğini tartışmaya başlamalı.

Bir haber de Türkiye’den:

Dün Tüsiad Türkiye 2050 vizyonunu sundu. Yeşil ekonomi için hazırlandığı söylenen bu vizyon da ne yazık ki eksik ve yeşil badanalar ile dolu. Türkiye’nin ve Türkiyeli iş dünyasının 2050 sürdürülebilir kalkınma vizyonunda iklim değişikliği bir cümlede bile geçmiyor.

TÜSİAD’ın akıllı ve zeki insanlardan oluştuğuna inanırım. O yüzden iklim değişikliğini es geçmiş olamazlar diye bu konuyu sordum onlara.

Dediğim gibi akıllı olduklarını kanıtladılar. İklim değişikliği üzerine çok çalıştıklarını ileten TÜSİAD “ama bu vizyonun parçası olmayacağına karar verip eklemedik” diye cevap verdi.

Ben, şu cevabı şöyle yorumluyorum: araştırdık ve iş dünyası olarak iklim değişikliği ile ilgili yapmamız gereken çok şey olduğunu öğrendik. Üstelik ülkeye çekmek istediğimiz ağır sanayi, üyelerimizin yaptığı kömür yatırımları hepsi iklim düşmanı, o yüzden bu vizyona koyarsak, kendi başımıza iş alırız.

Rio’dan Haberler Böyle. Burada Tayyip Erdoğan bugün Türkiye saati ile 21’de genel toplantıda konuşacak. Bakalım ne diyecek.

 

Devin Bahceci

Yesil gazete

https://twitter.com/#!/yesildevo

Sivil Toplum

Birleşmiş Milletler’den TEMA Vakfı’na ödül

Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sekreteryası’nın (UNCCD) önderliğinde dünyada ilk defa bu sene verilen “Land For Life” (Yaşam İçin Toprak) ödülü TEMA Vakfı’na verildi.

UNCCD, 17 Haziran Dünya Çölleşmeyle Mücadele Günü’nde, Rio’da, Land for Life – Yaşam için Toprak ödülünün bu sene 20. kuruluş yıldönümünü kutlamak üzere olan TEMA Vakfı’na verildiğini açıkladı.

Vakıftan yapılan açıklamada “Land for Life Ödülü, günümüz ve gelecek kuşakların esenliği için toprağın sağlığı ve verimliliğini güvence altına alan, sürdürülebilir arazi yönetimi ya da dikkate değer politik liderlik, politika, iş, savunuculuk kampanyaları ya da bilimsel araştırma yoluyla arazi bozunumu ile mücadele eden ilham verici insiyatiflerin ödüllendirilmesi amacıyla verilmeye başlandı.” denildi.

Vakıf, ödülü kazanmasının nedenlerini “20 yılda toprakları koruyan Mera ve Toprak yasalarının hazırlanmasında ve yasalaşmasında üstlendiği aktif rol, savunuculuk çalışmaları kapsamında öncelikli olarak tarım ve orman alanlarının korunması adına açtığı ve müdahil olduğu 152 davanın 79’unu kazanması, sonuçlanan davalarında %75 oranında başarı elde etmesi, uyguladığı örnek nitelikteki kırsal kalkınma projeleri, 10 milyonu aşkın fidan dikilmesini ve 690 milyon meşe tohumu ekilmesini sağlaması ile ülke genelinde 450.000’i aşkın gönüllüye ulaşması” olarak sıraladı.

Konuyla ilgili açıklama yapan TEMA Vakfı Genel Müdürü M. Serdar Sarıgül de “TEMA Vakfı, toprakların ve doğal varlıkların korunması için 20 yıldır istikrarlı bir şekilde mücadele ediyor. BM Çölleşmeyle Mücadele Sekretaryası önderliğinde toprağa yani yaşama sahip çıktığımız için böylesine önemli bir ödüle üstelik de kuruluşumuzun 20. yılında ve ülkemizi temsil ederek layık bulunmak bizler için son derece motive edici ve gurur verici” dedi.

Ödül töreninin Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sekreteryası’nın (UNCDD) Aralık’ta Katar’da düzenleyeceği toplantıda gerçekleştirileceği gelen bilgiler arasında.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Sivil Toplum

İklim KriziManşet

Rio’da taslak metin yayınlandı!

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı ana toplantısı yarın başlıyor. Devlet liderlerinin yoğun katılım göstereceği ana toplantı öncesinde ise hazırlık toplantıları sonucu olarak toplantı sonunda onaylanması beklenilen taslak metin yayınlandı.
Yayınlanan taslak metinihttp://www.uncsd2012.org/futurewewant.html adresinde görebilirsiniz.
Taslak metin, ne yazık ki burada sosyal adalet için bağıran, doğanın ve insanın sömürüsüne hayır demek için Dünya’nın dört bir yanından gelen aktivistlerin hiç birini memnun etmedi.
Metin bu hali ile sadece bir iyi niyet mektubu gibi duruyor; metnin içinde doğayı korunma ve yoksulluğu önleme konusunda ne tür mekanizmaların kurulacağı ve bu mekanizmaların nasıl finanse edileceğine dair hiçbir belirti yok.
Özellikle, toplantılardaki yeşil ekonomi tartışmaları da sivil toplum tarafından eleştiriliyor. STK temsilcileri bu “yeşil ekonomi” tanımlamasının halen “yeşil badana” olduğunu düşünüyor. Hatta Yeşil Ekonomiye – Green Economy’e – Haris / Doyumsuz ekonomi diyip dalga geçen bir çok aktivist oldu.

devin bahceci

Kategori: İklim Krizi

Köşe Yazıları

Rio’da Sessiz Geçen Günler – 1

Sevgili Günlük;

Bugün Rio’da 2. Günüm. Rio, güzel bir şehir,  hava da ne kavurucu sıcak, ne de soğuk. Bence Rio’ya gelmek için en uygun zaman. Biraz nemli, o da kadı kızında da olur.

Ipanema plajını gezmek de çok eğlenceliydi, Botafogo’da yerel pazarı ziyaret etmek de…

Bir dakika ya,

Ben buraya, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı, namı değer Rio+20’ye gelmiştim değil mi?

Hani şu, yeşil ekonomiye geçişi masaya yatırmayı ve yoksulluğu önleme planları yapmayı planlayan toplantı. Tüm Birleşmiş Milletler üyelerinin katıldığı toplantı…

Ama ne yazık ki, toplantıya dair anlatacak pek bir şey olmadığı için, ben de yazıya başlarken hafiften dalıp Rio’yu anlattım galiba.

Neyse, biraz bugüne kadar olanı özetleyip kendi deneyimimi de üzerine katarak bir iki bir şey söyleyeyim bari.

Resmi toplantının zaten içler acısı olduğu, herkesi büyük hayal kırıklığına uğratacağı bekleniyordu. Temelde yeşil ekonominin ve sürdürülebilir kalkınmanın kurumsal çerçevesini planlamayı amaçlayan toplantıdan kimse kalıcı, etkileyici bir şeyler çıkmasını beklemiyor.

Yaklaşık bir haftadır, bürokratlar ve devletlerin orta düzey temsilcileri Rio’da, toplantı sonu onaylanması planlanan “draft text”i tartışıyormuş. Taslak metin, sözde bugün tamamlanacakken, iki gün önce internete sızdı. (resmi kaynaklar tabi bugün sızan metni tekrar açıkladılar)

Metin, her zamanki klasik BM metinleri gibi, kimseyi mutlu etmedi. Özellikle birçok sivil toplum kuruluşu metni ağır şekilde eleştirdi. Herkes nasibini aldı eleştiriden; Brezilya süreci yönetememek ve zayıf bir metin ortaya çıkarmak ile suçlanırken, AB’nin sürdürülebilirlik alanındaki çalışmalar için finansal destek taahhüdünde bulunmaması hayal kırıklığı yarattı. Diğer taraftan ABD ve Çin arasındaki kriz de devam ediyor:

İklim tartışmalarını takip edenler bilir, ABD bir türlü sorumluluklarını kabul etmiyordu. ABD’siz doğan anlaşmaların yalan olduğunu bilen BM (bakınız Kyoto Protokolü), “ortak ama farklı sorumluluklar” gibi bir orta yol bulmuştu, ABD de bu yaklaşımı kabul edeceğine dair açıklamalar yapmıştı. Ama kabaca tabirle ABD’nin tekrar kıvırması / kıvırmaya çalışması da sivil toplum tarafından tepki çekti.

Çin ve sözde gelişmekte olan ülkeler mi; yine aynı hikaye; “bizim de gelişmek hakkımız, bizim de doğayı sömürmek hakkımız, siz sömürürken iyiydi” çocukluğu…

Özellikle bugün, resmi olarak taslak metin yayınlanınca, WWF ve Oxfam başta olmak üzere bir çok sivil toplum kuruluşundan yüksek dozda eleştiriler geldi.

Neyse, resmi konferans tarafı bu, taslak metinin bu hali ile geçmesi zor görünüyor. Hoş geçmesi de bir işe yaramaz ya…

Sokak mı, işte asıl beni mutsuz eden kısım da bu. Bugün tüm günümü, Flamengo Park’daki “Halk Toplantısı’nda” geçirdim. Daha doğrusu geçirmeye çalıştım.  Belki bugün ilk defa gittiğimdendir ve bana denk gelmiştir ama, Flamengo Park’da hayal kırıklığına uğradım.

Öncelikle, “halk toplantısından” ziyade, Türkiye’de sık sık gördüğüm, STK Fuarı gibi bir şeydi.  Farklı STKların (150 – 200 tane olabilir) stand açıp ürün sattığı, toplantıların çocuğunun boş olduğu, (hoş toplantıların çoğu zaten Portekizce ya da İspanyolca) bir STK Fuarı havası var “Halk Toplantısında”.

Zaten bankaların sponsor olduğu bir “Halk Toplantısı”. Bel altı çalışmak gibi olacak ama bana Yeşil Badana’nın tanımı gibi geldi. Mesela bankanın biri üç tane bisiklet koymuştu, çevirince elektrik üretiyorsunuz karşılığında da size bir matara ve kalem veriyor. Açıkçası, Kopenhag ve diğer toplantılardaki “Halk Toplantıları” deneyimimden sonra ciddi bir şaşkınlık yaşadım.

Eylem yapan, bağıran çağıran insan sayısı yok denecek kadar azdı. Çok fazla iletişim kurma şansı da bulamadım (belki benden kaynaklanıyordur). Rio’da sivil toplum da pek sesli gelmedi bana.

Sonra, Rio da pek toplantıyı takmıyor gibi. Bugün akşam üstü, Flamengo Park sarmayınca şehir merkezinde ve Flamengo Park çevresinde ve Güney Rio’da uzun uzun yürüdüm.  Rio+20 için gelmemiş olsam, Rio’da bir Birleşmiş Milletler toplantısı yapıldığından pek de haberim olmazdı.

Yani buralar sessiz günlük. Yarın şafak vakti; resmi müzakereler başlıyor ve ben de orada olacağım. Bakalım neler olacak.  Malum ekolojistin ekmeği umut; en karanlık zaman şafaktan önce mi dir?

Korkum da var, onu da uzatmadan ekleyeyim:

1992 Rio Zirvesi, çevre ve ekoloji mücadelesine büyük darbe vurmuş, bir Truva atı gibi değişim isteyenlerin arasına sızarak, sahte umutlar vermişti (Truva atı benzetmesi Ümit Şahin’den alıntıdır).

Benim korkum da, çevrecilerin dilinden sürdürülebilirliği alıp sürdürülebilir kalkınma adı altında kapitalizme genişleme imkanı sağlayan yaklaşımını bir benzerinin burada yaşanmasıdır.

Yeşil ekonominin dillere pelesenk edilmesi ve  artık yutulmayan Sürdürülebilir Kalkınma söyleminin terki diyar edip kapitalizmin yeni Truva atının Yeşil Ekonomi olması.