Ana Sayfa Blog Sayfa 824

Çavuşoğlu’ndan AİHM kararlarını hatırlatan Baerbock’a: Foncu, iki yüzlü

Basın toplantısında Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

  • NATO’da iki müttefik ülkeyiz. Almanya Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı. 2021’de ticaret hacmimiz 41 milyar doları yakaladı. Bu yıl 45, 2023’te 50 milyar dolar ticaret hacmine ulaşabiliriz.
  • Terörle mücadeleye ilişkin bugün kaygılarımızı kendilerine aktardık. Son dönemlerde listelerini verdim. Almanya’da PKK faaliyetlerinde artış görüyoruz.
  • Savunma sanayide kısıtlama devam ediyor. Müttefiklik anlayışına uygun olmadığını ilettik. İkili meseleleri ve bölgesel konuları mekanizmalarla birlikte ele alabilmeliyiz.

AB siyasi engelleri kaldırmalı

  • Türkiye AB ilişkileri de masada. Türkiye olarak siyasi engellerin kaldırılmasını istiyoruz. AB’nin somut adımlar atması gerekiyor. Vize serbestisinin hayata geçmesi bizim haklı taleplerimizdir.
  • Bölgesel konular içinde Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Suriye var. Tahran‘daki toplantı hakkında da bilgi verdim. Doğu Akdeniz ve Ege konusunda dengeli tutum istiyoruz. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi propagandasına alet olmaması gerekir. Son zamanlarda dengenin kaybolduğunu görüyoruz. İki tarafı dinlemek gerekiyor.
  • AB üyesi diye bir tarafı doğru kabul edip diğer tarafın söylediğini yanlış kabul etmek yakışmaz. Türkiye her türlü konuşmaktan yana. Avrupa’da ırkçılık ve İslam karşılığının artmasından endişe duyuyoruz. Bu konuda Almanya’yla işbirliğine hazırız. Avrupa’da ırkçılık ve İslam karşılığının artmasından endişe duyuyoruz.

Baerbock’tan Paris Anlaşması vurgusu

Bakan Çavuşoğlu’nun açıklamalarının ardından söz alan Almanya Dışişleri Bakanı Baerbock ise, şunları kaydetti:

  • Farklı görüşlere sahip olsak bile nezaketten ibaret olmayan sözler sorumlu bir politika yürüttüğümüzü gösteriyor. İki ülke ilişkileri özel öneme sahip. Yeni ortaklıklar çok önemli. Enerji ihtiyacı çok büyük. Paris İklim Anlaşması‘nın onaylanması bizim için çok önemli.
  • Suriyeli mültecilerle bir araya geleceğim. Türkiye’ye teşekkür borçluyuz. Bu kadar çok insanı kabul etmeniz çok etkileyici. 4 milyon mültecinin güvenle yaşamaları önemli. Biz de finansal olarak desteği sürdürmek istiyoruz. Yeni bir askeri çatışma insanlara acı yaratacaktır. İstikrarsızlık DAEŞ gibi örgütlere yarayacaktır.
  • Türk halkı kendi güvenliğini sağlama hakkında sahip. Terör tehdidi olduğunu biliyoruz. AB ve Almanya PKK‘yı terör örgütü olarak listeledi. Bazı münferit olaylara değinildi. Hangi sebep olursa olsun kundaklama örneğin cezalandırılır. Her hukuk devleti gibi Almanya da takip eder.

Doğu Akdeniz’de gerilim

  • Bizim iç sınırlarımız yok, ortak dış sınırlarımız var. AB’nin bu sınırları önemli. Doğu Akdeniz konusundaki hususları tırmandırarak çözemeyiz. Müttefikler olarak sınırlarımıza saygı duymamız gerek.
  • Siyasi olarak ayrılmamalıyız. Ortak temel, Avrupa Konseyi’ne sahibiz. Her din için geçerli, yeni Alman hükümeti anti İslamizm ve ırkçılık konusunda güvenlik konusunda emniyet memurları gibi ayrımcılıkla mücadele sorumluları gibi yeni yapılar oluşturduk. Hiçbir hükümet hatasız değil. Fakat haksızlığa uğrayan hakkını arayabilmeli.

AİHM kararları uygulanmalı

  • Avrupa Konseyi’nde 70 yıl önce temel oluşturuldu. Devlet tarafından haksızlığa uğrayanlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘ne başvurabilmeli. Benim sorumluluğum, AİHM’in kararlarının uygulanmasını sağlamak. Osman Kavala‘nın tahliye edilmesi kararı da buna dahil. Bu konuları ifade etmek kolay değil. Birbirimizi dinlememiz lazım. Dostluk yüzeysel sözler söylemek değil dürüst olmak önemli. Saygı önemli.

Çavuşoğlu: Kavala’yı fonluyorsunuz

Daha sonra gazetecilerin sorularını yanıtlayan Bakan Çavuşoğlu, şu cümleleri sarf etti:

“Suriye’de Türkiye olarak tüm terör örgütlerine karşı şehitler verdik, bugün tehdit oluşturuyorlar. Müttefiklerimizden beklentimiz, ‘terör kaygılarını anlıyoruz’ derken, sadece sözle değil katkı vermelerini bekleriz. DAEŞ’le mücadele etmek istiyorsanız sahaya inersiniz. YPG, DAEŞ’le mücadele etmiyor. Yunanistan’ın geri itmelerini ölüme terk etmeleri AB sınırlarını korumak anlamına gelmez. Göz yummak insani değil. AİHM, Avrupa Konseyi ortak değerleri var. Ama sorunsuz bir ülke yok.

Kavala yorumları kendi yorumudur. Yunanistan’dan geldi sayın Bakan. 14 yıldır uygulanmayan kararları anlatsa saygı duyardım. Türk azınlıkların hakları uygulanmıyor. Fransa‘da 11 yıldır uygulanmayan haklar var. Norveç, çocuk haklarıyla ilgili AİHM kararları uygulanmıyor. Almanya’da AİHM kararı var. Hapishanede işkenceyle ilgili. 6 yıl önce alındı. ‘Benim ülkemde uygulanmıyor’ dese saygı duyarım.

AİHM’in aldığı serbest bırakma kararı uygulanmıştır. Farklı suçlamalardan ceza almıştır. İç hukuk içinde mahkemelere başvurabilir. AİHM, Türkiye’de iç hukuk yolu tükenmeden karar alıyorsa, bu siyasi bir karar olur. Bu kadar karar uygulanmazken, niye Kavala konusunu gündeme getiriyorsunuz, çünkü Kavala’yı fonluyorsunuz, destekliyorsunuz. Oylamalar olurken, ülkeleri arayıp, bazı ülkeleri tehdit ettiğini söylüyorsunuz. Niye Türkiye’nin atılması isteniyor? İki yüzlülük yapmadan oturup konuşulması gerektiğini konuşmaya hazırız.”

Adaların silahlandırılması

İhtilaflı konularda taraf tutmanın doğru olmadığını söyleyen Dışişleri Bakanı, “Almanya’dan beklentimiz bu değil. Bizim Yunanistan ile ihtilaflarımız var. Barışçıl çözülmesi için görüşmeleri başlattık. BM’ye yazdığımız mektup açık. Adalar Yunanistan’a verildi. Bazı adalar için şart konuldu. Ama Yunanistan bu maddeleri ihlal ediyor, silahlandırıyor. AB üyesi diye yanlışa rağmen sahip çıkmak doğru değil. Yunanistan’ın verdiği cevap hukuki değil.

Haksızsa ‘Haksızsınız’ diyemiyorsunuz, bunu diyemiyorsunuz. AB üyesi olmak her hakka sahip olmak. ‘AB olarak çözümde neler yapabiliriz’ diye Merkel bunu yapıyordu. Kusura bakmayın söylüyorum. 3.taraflara ‘tarafsız olun’ diyoruz. Almanya’nın tarafsız tutumunun devam etmesini istiyoruz.”

Yunanistan ziyareti:  Adaların egemenliği sorgulanamaz

Annalena Baerbock, Türkiye’den önce ziyaret ettiği Atina‘da yaptığı açıklamada NATO müttefikleri arasındaki sorunların diyalogla çözülmesi gerektiğini vurguladı, egemenlik iddiaları karşısında Yunanistan‘ın yanında olduklarını söyledi.

Yunanlı Bakan, Türkiye’nin Yunanistan’ın egemenliğini kabul etmediğini, bunun başka bir AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti için de geçerli olduğunu, Türkiye’nin Kıbrıs topraklarına hukuk dışı bir şekilde el koyduğunu savundu, ayrıca Türkiye’nin kadın hakları ve basın özgürlüğünü de ayaklar altına aldığını söyledi.

Türkiye ile yapıcı diyaloğa hazır olduklarını, ancak bunun uluslararası hukuk temelinde gerçekleşmesi gerektiğini belirten Dendias’tan  sonra konuşan Baerbock ise NATO müttefikleri arasındaki sorunların diyalogla çözülmesi gerektiğine vurgu yaptı, “İttifak saflarında kavga, tam da Rusya Devlet Başkanı Putin’in  istediği bir şey. Bu nedenle bugün İstanbul’da da vereceğim mesaj aynı olacak: Müttefiklik karşılıklı olarak egemenliğe saygı duyulmasını gerektirir” dedi.

Devletler hukukunda pek çok konunun tartışmalı olduğunu belirten Baerbock, “Ama bazıları çok basit. Yunan adaları; Midilli, Sakız, Rodos ve çok sayıdaki diğerleri Yunan toprağıdır ve hiç kimsenin bunu sorgulama hakkı yoktur” diye konuştu. Baerbock, Alman hükümetinin bu konuda Avrupa ailesi içinde Yunanistan ile dayanışma göstereceğine kuşku bulunmaması gerektiğini söyledi.

Bayraktar SİHA’larına gönderme

Açıklamaların ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Baerbock,  Türkiye, Yunanistan ve Almanya’nın NATO müttefiki olduğuna işaret ettii;  Türkiye’nin NATO müttefiki olarak SİHA’larla Ukrayna savaşında önemli askeri katkı sağladığına da işaret etti.

Dendias ise “Yeni Alman hükümetinin Yunanistan’ın pozisyonunu daha iyi anladığı görülüyor. Bu yeterli mi?” sorusuna sitemle yanıt verdi: “Söyleyebileceğim ve söylemem gereken şey şu: Eski Alman hükümeti döneminde AB Dışişleri Bakanları Konseyi’nde Türkiye konusunda yardım ve destek istediğimde, Almanya dahil, çok sık yalnız bırakıldım. Bunu söylemeliyim.

Dendias Türkiye konusunda Almanya’dan arabuluculuk istemediğini kaydetti.

 

Rusya’dan Türkiye’ye Akkuyu için 15 milyar dolar

Bloomberg‘ten Fırat Kozok‘un haberine göre Rusya, Mersin‘de yapımı süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) yatırımı için Türkiye‘ye üç hafta içinde 15 milyar dolar gönderecek. Habere göre, paranın 5 milyar dolarlık bölümü geçen hafta Türkiye’ye ulaştı.

Buna göre santralin büyük hissedarı Rus devlet enerji şirketi Rosatom, gelen paranın bir bölümünü süresi gelen ödemeleri için kullanacak, geri kalanını da iki yıl boyunca Türkiye’de tutacak.

Akkuyu NGS projesi, Rusya’nın en büyük kredi kuruluşu olan ve Ukrayna işgali sonrası ABD ve Avrupa ülkeleri tarafından yaptırım uygulanan Sberbank PJSC’den ve yine yaptırım uygulanan Sovcombank‘tan finansman alınmıştı.

Kozok’un görüştüğü bir yetkili, bu para transferinin ‘Vladimir Putin’den Erdoğan’a, Ukrayna’dan tahıl ihracatının kilidini açmasını sağlayacak tahıl koridoru anlaşmasındaki rolüne yönelik bir ‘iyi niyet jesti olduğunu’ söyledi.

Hazine ve Maliye Bakanlığı ise yorum yapmayı reddetti.

Putin ve Erdoğan, 5 Ağustos’ta Soçi‘de bir araya gelecek.

Müteahhit firmayla sözleşme feshedildi

Öte yandan  Rosatom ve Türkiye merkezli müteahhit firma Titan-2 IC İçtaş A.Ş arasındaki santralin inşaat projesine ilişkin sözleşmenin, Rosatom tarafından feshedilmek istendiği iddia edildi.

Oda Tv‘den Toygun Atilla‘nın haberine göre İçtaş A.Ş’nin sözleşmeye aykırı davrandığını ve iş güvenliğini sağlamadığını belirten Rosatom, firmaya 22 Temmuz’da 41 sayfalık bir fesih ihtarnamesi yolladı ve fesih, 26 Temmuz’da yürürlüğe girdi.

Rosatom bu metinde, proje için gereken ilerlemelerin vaktinde yapılmadığına, firmanın sorumluluğunu yerine getirmediğine; 4 numaralı güç ünitesi için gerekli güvenlik önlemlerinin alınmadığına ve güç ünitesi inşasının birer yıl ertelendiğine dikkat çekti.

‘Para usulsüz harcandı’

Ayrıca metne göre sözleşme uyarınca yalnızca inşaat işlerinde kullanılması gereken avanslar, Akkuyu NGS inşaatı hariç bir yere gönderildi.

Rosatom, hem Titan-2’ye hem IC İçtaş’a 9’ar milyon dolar borç verdiğini ve bu paranın 3 milyon 320 bin dolarının usulsüz bir şekilde harcandığını kaydetti.

Feshin bir diğer gerekçesi de bütün uyarılara rağmen işçi güvenliğinin sağlanmaması ve inşaatta iş kazalarının yaşanması oldu.

Feshin en dikkat çekici kısımlarından biri ise, firmanın Rosatom’a 5 Ağustos’a kadar yapması gereken 600 milyon dolarlık koşulsuz geri ödeme.

Habere göre Titan-2 IC İçtaş A.Ş, Rosatom’a 1 numaralı güç ünitesi için 204 milyon dolar, 2 numaralı güç ünitesi için 132 milyon dolar, 3 numaralı güç ünitesi için 132 milyon dolar ve 4 numaralı güç ünitesi için 132 milyon dolar ödeyecek.

 

 

 

Temiz çevre hakkı, temel insan hakkı olarak tanındı: Şimdi ne olacak?

Birleşmiş Milletler (BM), tarihi bir adım atarak temiz ve sağlıklı bir çevreye erişimi temel bir insan hakkı olarak tanıdı.

İklim örgütleri ve sivil toplumun yaklaşık elli yıldır beklediği bu karar, yasal bir bağlayıcılığı olmasa da, çevre mücadelesinde ‘bir dönüm noktası‘ olarak nitelendiriliyor.

161 ülkenin, insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını tanımasının iklim eylemi için mücadele edenlerin elini güçlendirmesi ve devletlerin iklim taahhütlerini uygulamaya koymasını hızlandırması bekleniyor.

Neler getirecek?

Peki bu gelişme, sağlıklı çevre hakkını halihazırda Anayasasında tanımış olan Türkiye’de nasıl bir değişim yaratabilir?

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Proje Sorumlusu Gökhan Ersoy’a göre bu kararın bizi ‘mavi gökyüzüne’ bir adım daha yaklaştırıp yaklaştırmayacağına dair net bir şey söylemek henüz mümkün değil. 

Türkiye’yi ‘çekimser’ kalan sekiz ülke arasında görmediği için şaşırdığını söyleyen Ersoy, “Bu kararın alınması ve Türkiye’nin de bunu desteklemesi, Türkiye’deki temiz hava hakkını koruyan politikalara yansımadığı sürece bizim için pratikte pek bir anlam ifade etmeyecek” diyor:

“Çünkü daha kendi regülasyonlarını işletmekte; yükümlülüklerini yerine getirmekte eksik kalan, kendi çizdiğe çizgiye mutabık kalamayan bir idari kamu otoritesi var. Mevcut hukuki dayanaklara ve altyapılara rağmen davaların yine de hükümetin politikalarına paralel şekilde sonuçlandığını görmek mümkün.”

Türkiye halihazırda ‘topu taca atıyor’

Çevremizi kirleten kaynakları bilmenin de bu temel hakla ilintili olduğunu vurgulayan Ersoy, Türkiye’de bilgi edinme hakkının dahi kullanılamadığını hatırlatıyor:

“Evrensel bir hak olarak bu pratikleştirilecekse, kirleticileri bilmek de en temel haklarımızdan biri. Ama basit bir bilgi edinme başvurusunda dahi -ki bunu en son Çanakkale’deki 18 Mart Çan Termik Santrali’nin baca gazı emisyonlarını, filtre sistemlerinin durmunu öğrenmek üzere yaptık –  ne yazık ki mevzuatı kopyalayıp yapıştıran, topu taca atan bir yaklaşımla karşılaştık.”

(Greenpeace, bu başvurusuna yeterli yanıt alamadığını söyleyerek Adalet Bakanlığı‘na başvurduğunda da benzer bir cevapla karşılaştı. Santrale dair bilgileri edinmek için başlattığı hukuki mücadele halen sürüyor.)

Ne derece etkili olacağı, o devletin ne derece hukuk devleti olduğuna bağlı

Karar metni, BM’nin ‘üçlü kriz‘ olarak tanımladığı şu ayaklar üzerine yoğunlaşıyor:

  1. Hızlanan iklim değişikliği,
  2. biyolojik çeşitlilik kaybı
  3. ve her yıl 9 milyon insanı öldüren yaygın toksik kirlilik.

BM İnsan Hakları ve Çevre Özel Raportörü David Boyd, sağlıklı bir çevre hakkının tanınmış olmasının ‘hükümetleri sorumlu tutmak için elimizdeki en güçlü araçlardan biri’ olacağını söylüyor.

Avukat Özlem Altıparmak da bu görüşe katılanlardan:

Türkiye Anayasası 56. maddesinde ‘nda zaten sağlıklı bir çevrede yaşam hakkının tanınmış olduğunu hatırlatan Altıparmak, bunun ilk defa açıktan, doğrudan ve küresel ölçekte insan haklarıyla ilişkilendirilmiş olmasını çok önemli buluyor:

“Çevre meselesinin ele alınışı hep bir mühendislik meselesi gibi. Karbondan çıkış  sanki teknik, ekonomik bir meseleymiş gibi çalışılıyor ve  bu yüzden haklarımızı ne kadar etkilendiğinin çok da farkına varamıyorduk. Mahkeme kararlarında, önümüzdeki zamanda açılacak davalarda ülkeler arası politik diyaloglarda bu oldukça önemli olacak.”

Dünya konjonktüründe iklim değişikliğinin bir hak meselesi olarak tartışılmasının göstergesi ve ben bunu çok ümit verici buluyorum, çünkü hepimizde bir yaklaşım farklılığına sebep olacak.

Söylemimizi, eylemimizi artık insan hakları perspektifiyle yapıyor olacağız. Bunun kıymeti özellikle çocuklar, kadınlar, göçmenler; yani kırılgan grupların da üzerinde etkili olacak olması.

Küresel bir el sıkışma

BM’nin bu kararla, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘nin yarattığı gibi ‘yeni bir vizyon ortaya koyduğunu‘ söyleyen Altıparmak, kararın avukatların elini güçlendireceğini söylüyor:

Çünkü bir bakış ve anlayış farklılığı getiriyor. Evet BM kararları yasal olarak bağlayıcı değildir ama bütün devletlerin bir araya gelip imza koyması, bir üst bağlayıcı metin olması önemli. Bu bir politik irade beyandır; insanlığa dair bir beyan olur ve aslında politik şekilde bağlayıcılığı olur.

Türkiye’de çalıştığı çevre davalarında, Paris İkim Antlaşması gibi taraf olunan sözleşmeleri sık sık kullandıklarını söyleyen Altıparmak, kararın avukatların elini güçlendireceğine inanıyor:

Tabii bunun ne derece dikkate alınacağı, o devletin ne derece hukuk devleti olduğuna bağlıdır. Ama ‘bir davada neyi değişitirir’ bir kenara, bu küresel anlamda bir el sıkışma.

Çünkü iklim değişikliği sadece kendi topraklarımızda çözülecek bir şey değil. Küresel bir mesele olduğu için, küresel uzlaşı önemli.

Türkiye uluslararası arenada karşısına çıkacağı için kendini dizginlemek zorunda kalacak

Türkiye‘de süren pek çok ekokırım suçuna karşı hukuki mücadeleye detsek veren Avukat İsmail Hakkı Atal da kararı, “Tekil çabalarla çözülemeyecek  bu krizi çözmek için kurulacak küresel sistemin ilk adımları” olarak tanımlıyor ve karar vericiler üzerinde küresel kamuoyu baskısını artıracağını öngörüyor:

İklim krizinin şiddetli etkileri artık tüm gezegen halklarını açıktan etkilerken temiz ve sağlıklı çevrede yaşama hakkının ihlali, aslında yaşam hakkının ihlali demektir.

BM bu kararla üstü kapalı da olsa bunu ilan etmiş oldu: Sağlıklı çevreye erişim hakkı, geleneksel olarak birinci kuşak hak sayılan (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan) yaşama hakkı ile eşdeğer oldu.

“Gezegendeki her ülkenin aksiyonları, diğer halkların da menfaatini ilgilendiriyor. Bir ekosistemdeki bozulma, ana sistemdeki bozulmayı derinleşt,iriliyor. Bu kabul edilmiş oldu. Birleşmiş Milletler bu kararın emarelerini de göstermişti: Pandeminin hemen öncesinde 2020 yılında iklim mültecilerine, yalnızca siyasi mültecilere tanınan sınır dışı edilmeme hakkının tanınması da bu demekti. “

Atal bundan sonraki her dava dilekçesini Birleşmiş Milletler’e postalamayı planladığını da ekliyor:

“Türkiye’nin leyhte oy verdiği kararı ihlal etmesi, uluslararası arenada kendi menfaatine anlaşmalar yapmaya çalışırken karşısına çıkacaktır. Bu baskı, vahşi kapitalizmin faaliyetlerine destek çıkan bürokratların dizginlenmesine yardımcı olabilir.

Türkiye’de iklim kampanyacılarının elinde hangi hukuki ‘koz’lar var?

Türkiye’de çevre davalarında avukatların elinde aslında zaten pek çok ‘koz’ olduğu söylenebilir.

Bunlardan ilki şüphesiz Anayasa’nın 56’ncı maddesi. BM’nin temel insan hakkı olarak dün kabul ettiği bu hak aslında bizim anayasamızda zaten tanınıyor ve pek çok avukat bunu savunmalarında kullanıyor:

“Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimdeki sağlık ve sosyal kurumlardan yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir.

Hukukçu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu‘nun Anayasa’nın 3’üncü maddesine ilişkin yazdığı ve hukuk literatürüne giren 202o tarihli “Doğal kaynakların planlanması ve ülkenin bölünmez güvenliği” isimli çalışması da dava dilekçelerinde kendine yer bulanlardan.

Kaboğlu bu çalışmasında, tüm doğal ve ekolojik sistemlerin, Anayasa Madde 3‘te belirtilen ‘bölünmez bütünün’ bir parçası olduğunu söylüyor:

“Türkiye kırsal, kentsel, kültürel bir çevresel bakışla bir bütündür. ‘Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” şeklindeki temel anayasa normu; yeryüzü parçası olarak ülkenin doğal, tarihsel, kültürel değerlerinin azaltılmasını, zedelenmesini ve yok edilmesini yasaklayan hüküm olarak anlaşılmalıdır.

‘Ülkenin bölünmezliğini korumak, devletin temel yükümlülüğüdür’ şeklindeki Anayasa maddesindeki yükümlülük, yalnızca siyasal değil; doğal ve ekolojik denge açısından da anlaşılmalıdır.

Öte yandan, başta Paris İklim Antlaşması olmak üzere, Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası sözleşmeler, ülkede işlenen tüm ekokırım suçlarına karşı avukatların elini güçlendiriyor. Bunlar, dava konusuna göre bazen RAMSAR Sözleşmesi, bazen CITES, bazen Barcelona Sözleşmesi olabiliyor.

Küresel iklim hareketi kararı nasıl karşıladı?

BM’nin tarihi kararı genel olarak sevinçle karşılansa da, sivil toplum ‘eylem’ bekliyor.

Greenpeace karara ilişkin şu değerlendirmeyi paylaşıyor:

Her ne kadar temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını, içinde olduğumuz krizler çağında evrensel bir insan hakkı olarak tanımak, gezegen ve insanlık için önemli bir adım olsa da ancak tüm dünya hükümetleri bu karar doğrultusunda birlikte hareket etmeye başladığı zaman anlam kazanacak.

Bugün iklim krizi karşısında gezegeni yok oluşa sürükleyen endüstriler karşısında hükümetler, ulusal hedef ve programları hazırlarken attıkları imzaların yükümlülüğünü yerine getirecek adımlardan kaçındı.

1970’lerden bugüne, temiz ve sağlıklı bir çevre adına pek çok uluslararası karar alındı, konvansiyonlar, sözleşmeler yapıldı.

Bunlara rağmen sağlıklı ve temiz bir nefes almakta güçlük çektiğimiz, sıcaklık rekorları ile bunaldığımız, orman yangınlarında alevlerle boğuştuğumuz, sel baskınlarından canımızı kurtarmaya çalıştığımız bir dünyada yaşamaya mahkum edildik.

Ümit ediyoruz ki bu karar ile birlikte Türkiye’de zaten anayasada yer alan temiz ve sağlıklı çevrede yaşama hakkı bu gelişmeyle tekrar hatırlayacağımız bir hukuk kavramı olarak önem kazanacak. Böylece başta kömür olmak üzere havamızı kirleten sektörlere, topraklarımızı ve suyumuzu toksik maddelerle zehirleyen madencilik faaliyetlerine ve ithal edilen plastik atıklar ve getirilen gemiler ile gezegenin çöplüğü olmaya bizi her geçen gün bir adım daha yaklaştıran anlayışa taviz vermekten vazgeçmiş olacağız.”

 

Uluslararası Af Örgütü de (Amnesty International)  “193 BM üye devletinin tümünü temsil eden bir organ olan Genel Kurul’da bu hakkın onaylanması, insan haklarını çevresel felaketten korumak için açık ve yaygın bir siyasi irade olduğunu gösterecektir” yorumunu yaptı.

Uluslararası Af Örgütü Araştırmacısı ve İklim Adaleti Danışmanı Chiara Liguori, şunları söyledi:

“Kararı, ulusal mevzuatlarında sağlıklı bir çevre hakkını henüz tanımamış olan devletlere bunu yapmaları için baskı yapacaktır. Ayrıca, halkları çevresel yıkımın etkisinden korumak için yorulmadan çalışan çevresel insan hakları savunucuları için yeni bir araç sağlayacaktır.

Bu karara karşı çıkmayı planlayan devletler, iklimle ilgili konulardaki güvenilirliklerini kalıcı olarak kaybedecek. Kararı ‘sulandırma’ya girişmiş olan devletler, kendilerini tarihin yanlış tarafında bulma riskini de alıyor.”

Sağlıklı bir çevre, diğer tüm insan haklarından yararlanabilmenin açıkça ön koşuludur: içinde yaşadığımız dünya yanmış, batmış ve zehirlenmişken hiçbir özgürlük veya eşitlik mümkün olmayacaktır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) çevre şefi Dr. Maria Neira’ya göre kararın şimdiden önemli yankıları ve harekete geçirici bir etkisi var.

Neira, “Bir sonraki adım, bunu temiz hava için nasıl kullanacağımız; örneğin, DSÖ’nün Küresel Hava Kalitesi Yönergelerinin tanınması ve ülke düzeyinde belirli kirleticilere maruz kalma seviyelerinin tanınması için zorlayıp zorlayamayacağımız olacak. Ayrıca belirli mevzuat ve standartları ulusal düzeye taşımamıza da yardımcı olacak” diyor.

Başta fosil yakıtların kullanımı sonucu oluşan ve iklim değişikliğini de tetikleyen hava kirliliği, dünya genelinde dakikada 13 ölüme neden oluyor. Ekosistemlere ve çevreye karşı bu “saçma mücadele” sona ermeli.

 

Gezi Parkı’na emsal karar: Vakıflara devredilen tarihi bina yeniden İBB’nin

İstanbul 8. Asliye Hukuk Mahkemesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) tapusuna sahip olduğu ve 2018’de Vakıflar Genel Müdürlüğü‘ne devredilen Eminönü’ndeki tarihi bina hakkında emsal niteliğinde bir karara imza attı.

Tarihi bina mahkeme kararıyla yeniden İBB’nin oldu. Tarih Vakfı’nın kullandığı Fatih Zindankapı Mahallesi Değirmen Sokak, numara 13’te bulunan Haliç kıyısındaki tarihi bina, mahkeme kararıyla yeniden İBB mülkiyetine geçti.

Benzer şekilde İBB’nin elinden alınarak Vakıflara devredilen Gezi Parkı ve Galata Kulesi’yle ilgili davalar halen devam ediyor.

Ne olmuştu?

Bina, 2008’de yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu‘nun 30’uncu maddesinde yer alan “Vakıf yoluyla meydana gelip de her ne suretle olursa olsun Hazine, belediye, özel idarelerin veya köy tüzel kişiliğinin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur” hükmü gerekçe gösterilerek 2018’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmişti.

Temmuz 2019’da İBB, tescil işleminin iptali için dava açmıştı.

Bilirkişi raporlarıyla değerlendirme yapan İstanbul 8. Asliye Hukuk Mahkemesi geçen günlerde binayı İBB’ye devreden karara imza attı.

Mahkeme gerekçe gösterilen Vakıflar Kanunu’nun 30. maddesinin yeterli olmadığını, bilgi ve belgelerle tarihi yapının adı geçen Haremeyn ve Mirdivanı Vakfı’na ait olup olmadığının ispatlanması gerektiğini bildirdi.

 

Boğaziçi Üniversitesi’nde direniş sürüyor: Kabul Etmiyoruz

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, bugün de atanmış rektör ve üniversite yönetimine karşı 572’inci kez bir araya geldi. Akademisyenler nöbetlerinin ardından haftanın her son iş gününde olduğu gibi haftalık açıklamalarını okudular.

Yoğun sıcağa karşı şemsiyelerle direnişlerini sürdüren akademisyenler 385’inci kez rektörlük binasına sırt çevirdi.

Fotoğraf: Can Candan

Bugün, Naci İnci’nin Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanmasının 337’inci, 30 Temmuz günü gerçekleştirilen destek oylamasında akademisyenlerin yüzde 95 oranında rektör adaylığına karşı olduğu açıklanan İnci’nin Matematik Bölümü tam zamanlı öğretim üyesi Mohan Ravichandran’ı hiçbir gerekçe göstermeden dönem ortasında görevden almasının ise 256’ıncı gününe gelindi.

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri haftanın her iş günü olduğu gibi bugün de 12:15’te #KabulEtmiyoruzVazgeçmiyoruz diyerek arkalarını 385. kez rektörlük binasına döndüler.

Akademisyenler nöbet boyunca ellerinde “Kabul Etmiyoruz”, “Vazgeçmiyoruz” ve “Özerk, Özgür, Demokratik Üniversite” yazan dövizler taşıdılar.

Fotoğraf: Can Candan

Akademisyenler nöbetlerinin ardından şu açıklamayı gerçekleştirdiler:

“Sizlere basının hâlen alınmadığı, çevresinde polisin ağır silahlarla devriye gezdiği, her köşesinin kameralarla, özel güvenlik güçleri ve sivil polislerce denetlenmeye çalışıldığı, girişlerine yüksek demir parmaklıkların yerleştirildiği kampüsümüzden sesleniyoruz.

Siyasi saiklerle göreve getirilen Naci İnci yönetiminin en büyük hedeflerinden birinin Boğaziçi Üniversitesi’nin katılımcı, demokratik yönetişim modelini lağvetmek ve liyakat esaslı, şeffaf istihdam süreçlerine son vermek olduğunu, bu yolla kayırmacılığın ve siyasi kadrolaşmanın önünün açılmak istendiğini biliyoruz.

Fotoğraf: Can Candan

‘Raporlarla önerilen adat dışarıdan atanmış fakülte dekanı tarafından reddedildi’

Gayrimeşru yönetimin belirlediği yeni istihdam modeli, akademik birim ve kurulların talep ve görüşlerini yok sayarak, atama ve yükseltme kararlarında rektörü ve dışarıdan atanmış, üniversite ile ilgisi olmayan dekanları mutlak söz sahibi yapıyor. Bu otoriter ve temsiliyetten uzak yapılanmanın son örneğini Eğitim Fakültesi Matematik ve Fen Bilimleri Eğitimi Bölümü Fen Bilgisi Eğitimi programı için yapılan bir atamada gördük. Bu programda açılan bir Dr. Öğretim Üyesi kadrosu için, bölüm görüşü, akademik jüri ve dil jürisi raporları gibi kıstaslar titizlikle değerlendirilerek ilgili Fakülte Yönetim Kurulu üyelerinin fikir birliğiyle önerilmiş olan aday, söz konusu alanla ilgisi olmayan, dışarıdan atanmış fakülte dekanı tarafından reddedildi. Bahsedilen aday yerine, aynı rapor ve görüşlerde bu kadro için yeterli bulunmayan bir diğer aday, söz konusu dekanın önerisiyle atandı.

Dekanın atama konusundaki görüşünü, sözü edilen kadroya başvuran adayların üniversite kamusuna açık sunumlarını bile dinlemeden, jüri, bölüm ve fakülte kararlarını yok sayarak bildirdiğini anlıyoruz. Bu keyfî atama bilimselliğe, uzmanlığa, liyakat ve şeffaflığı esas alan temel ilkelerimize ve kurumumuzda kanunlar çerçevesinde oluşturulmuş uygulama esaslarına karşı gerçekleştirilmiş cebri bir müdahaledir. Böyle bir müdahale ancak Boğaziçi Üniversitesi’ni değersizleştirmeye ve vasatlaştırmaya odaklı yıkım projesine hizmet amacıyla yapılmış olabilir.

Fotoğraf: Can Candan

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri olarak, ilgili birim ve kurullarda değerlendirilmeden, birimlerin akademik özerkliği dikkate alınmaksızın yapılan hiçbir atamanın kabul edilemeyeceğini ve yapılan usulsüzlüklere karşı gerekli tüm hukuki yollara başvuracağımızı hatırlatmak isteriz.

‘Gayrimeşru yönetim yine utanç verici bir sansür kararına imza attı’

Üniversitemizin idaresini baskıcı ve otoriter yöntemlerle sürdürmeye çalışan gayrimeşru yönetim geçen hafta yine utanç verici bir sansür kararına imza attı. Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü‘nün etkinlikleri kapsamında programa alınan Laurence Anyway ve Go filmleri ile yönetmenliğini Can Candan Hoca’mızın yaptığı, akademik galası üniversitemizin son seçilmiş rektörünün destek ve katılımıyla okulumuzda gerçekleştirilmiş olan Benim Çocuğum belgesel-filminin gösterimi, kayyım yönetimi tarafından engellendi.

Fotoğraf: Can Candan

Kayyım yönetimi bunu yaparken her zamanki keyfî tutumunu devam ettirerek herhangi bir geçerli neden sunmadı ve resmî-yazılı bir karar iletmedi. Daha önce de bazı gösterimler, LGBTİ+ temalı olduğu ve LGBTİ+’ya özendirdiği gibi çağdışı, insan haklarına aykırı düşünceler ve despotik yöntemlerle kayyım yönetim tarafından yasaklanmıştı.

T.C. Kültür Bakanlığı’nca onaylı, dolayısıyla her yerde, her türlü gösterimi yasal olan bu eserlerin üniversitemizde sansürlenmesi kabul edilemez. Yasakçı yönetime hatırlatmak isteriz ki Boğaziçi Üniversitesi uluslararası itibarını ve bilimsel başarılarını özgür, eleştirel düşünceye verdiği değere ve bu düşüncelerin özgürce paylaşılmasına imkan tanıyan kampüs ortamına borçludur.

Fotoğraf: Can Candan

‘Gayrimeşru yönetimin baskıcı uygulamaları gösterim yasaklarıyla sınırlı kalmadı’

Gayrimeşru yönetimin baskıcı uygulamaları gerekçesiz gösterim yasaklarıyla sınırlı kalmadı. Daha önce, bir kamu araştırma üniversitesi olan üniversitemizde, iki araştırma merkezine gece yarısı operasyonuyla girilmiş, yüzlerce belge, dosya, kitap çöp torbalarına doldurularak taşınmış, ilgili hocaların haberi ve onayı olmadan merkezler boşaltılmıştı. Bu hafta da üniversitemizde hocalara tahsis edilmiş, anahtarı kendilerine teslim edilmiş ofislere, yazılı bir emir bulunmadan ve hocaların olmadığı saatler gözetilerek girildiğini, içeriği hakkında bilgi verilmeyen incelemeler yapıldığını ve kayıtlar tutulduğunu öğrendik. Ancak zorunlu ve acil bir durum olduğunda; çalışma saatleri içinde, ilgili hocanın gözetiminde ve nedeni tutanakla kayıt altına alınmak suretiyle gerçekleşmesi gereken bu tür bir uygulamanın, hocaların haberi ve izni dışında yapılması kabul edilemez. Kişi haklarını ve konut dokunulmazlığını ihlal etmek anlamına gelen bu uygulamalarla ilgili kişiler hakkında yasal haklarımızı kullanacağımızı beyan ediyoruz.

Hukuk Fakültesi Dekanı’nın istifası

Bültenimizin sonunda, liyakatsiz ve kural tanımaz bir yönetimin kendi paydaş ve aracılarına dahi ne denli zarar verdiğini gösteren bir istifa haberi var.

Fotoğraf: Can Candan

Hiçbir hazırlık ve değerlendirme sürecinden geçmeden, tepeden inme bir kararla Şubat 2021’de kurulmuş olan ve kuruluşu üniversitemiz akademisyenleri ve Türkiye Barolar Birliği’nce yargıya taşınmış olan Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurum dışından atanmış dekanı Selami Kuran, 27 Temmuz 2022’de ‘sağlık sorunlarını‘ gerekçe göstererek görevinden istifa etti.

Sabık kurucu dekan, muhayyel fakültenin öğrenci adayları ve ailelerine açık ilk tanıtım toplantısına dahi katılamadan kurumdan ayrılmış oldu. Hukuk Fakültesi’ne şu anda Melih Bulu’nun eski yardımcısı, bugünün kayyım rektörü, Fizik Bölümü öğretim üyesi Naci İnci vekalet ediyor.

Fotoğraf: Can Candan

‘İstifalarını bekliyoruz’

İçinde bulunduğumuz üniversite tanıtım ve seçim döneminde biz öğrenci adaylarına, tercihlerini yaparken hukuki çerçevede kurulmuş, bilimselliğe, liyakate ve uzmanlığa saygı gösteren bölümlere itibar etmelerini yeniden tavsiye etmek isteriz. Bugün, üniversitemizde tek ders dahi vermemiş Selami Kuran’ı gayrimeşru makamından uğurlamış bulunuyoruz. Boğaziçi Üniversitesine usulsüz şekilde atanmış diğer gayrimeşru yöneticilerin de her hafta yaptığımız çağrıya icabet etmelerini ve bir an önce istifa etmelerini bekliyoruz.

Üniversitedeki gayrimeşru uygulamalar bir an önce sona ermelidir. Üniversitemizdeki tüm fakülte dekanları, enstitü müdürleri ve yüksek okul müdürü seçimle göreve gelmeli ve seçilmiş kurullarla denetlenebilmelidir.

Şeffaf ve demokratik yollardan belirlediğimiz ve haksızca işlerine son verilen dekanlarımız bir an önce görevlerine iade edilmelidir. Atama ve yükseltme kriterleri hiçe sayılarak, bölüm ve fakültelerin onayı alınmadan, tepeden inme kararlarla yapılan tüm atamalar gayrimeşrudur, geri alınmalıdır.

İşlevsizleştirilen Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi ve Cinsel Tacizi Önleme Koordinatörlüğü işinin ehli çalışanlarıyla birlikte bir an önce tekrar faal hâle getirilmelidir.

Gayrimeşru yönetim tarafından gerekçesiz şekilde el konulan İstanbul Matematiksel Bilimler Merkezi binası eski işlevine kavuşturulmalı, yeniden araştırmacıların kullanımına sunulmalıdır.

Naci İnci ve yönetimi ile bugüne kadar hukuksuzca kadrolaşmış tüm isimlerin istifasını talep ediyoruz. Fakülte ve bölüm kararları yok sayılarak işine son verilen ve dersleri iptal edilen meslektaşlarımızın haksızca uzaklaştırıldıkları işlerine iade edilmelerini, ayrıca öğrencilerimiz, akademik ve idari personelimiz hakkında mesnetsiz gerekçelerle açılmış tüm disiplin soruşturmalarının geri alınmasını bir kez daha talep ediyoruz.

Can Candan’ın hali hazırda geciktirilmiş olan atamasının bir an önce yapılmasını bekliyoruz. Üniversitemizi yılmadan ve kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.”

Marmaris’te orman yangını: Alevler yerleşim yerlerine sıçradı

Marmaris İçmeler‘de yerleşim yerlerin yakın noktadaki ormanlık alanda yangın çıktı. Rüzgarın etkisiyle büyüyen yangının, yerleşim yerlerine sıçradığı öğrenildi. Bölgeye  havadan ve karadan tüm yangın söndürme ekipleri sevk edildi.

Turunç yolu üzerindeki ormanlık alanda çıkan yangının nedeni henüz bilinmiyor. Türkiye’yi etkisi altına alan aşırı sıcak ve kuru havayla birleşen rüzgar konusunda uzmanlar günlerdir uyarı yapıyor; yangınlara karşı dikkatli ve teyakkuzda olunması gerektiğini söylüyordu.

Yerleşim yerlerine yakın bir noktada çıkan ve rüzgarın etkisiyle büyüyen yangın, İçmeler’deki Marmaris Uygulama Oteli’ne de sıçradı. Oteldeki müşterilerin tahliye edildiği bildirildi.

Yangının çevredeki bazı evlere de sıçradığı, en az bir evin kül olduğu bildiriliyor.

Marmaris Belediye Başkanı Mehmet Oktay, yangının sabotaj ihtimalinden çok ormanlık alanda yer alan bir trafodan çıkmış olabileceğini söyledi.

Yangına bölgesine, Muğla Orman Bölge Müdürlüğündeki tüm hava araçları ve arazözler yönlendirildi. Yakın illerden de destek istendi. 7 helikopter 5 uçak  ve yer ekipleri yangını söndürebilmek için tüm güçleriyle müdahale ediyor.

Geçen yıl da tam bu tarihte (29 Temmuz) Türkiye’nin şimdiye dek en büyük orman yangını çıkmış, binlerce hektarlık alan kül olmuştu.

Marmaris’te yangın: Alevler yerleşim yerinin 100 metre yakınında

Aynı bölgede başlayan yangında, geçen yılki felaketten arta kalan ve kendini toparlamaya çalışan ormanlık alan da şu anda yanıyor.

Oya Ersoy, Fahrettin Koca’ya İliç ve Aliağa’daki kanser vakalarını sordu: İstatistikler neden açıklanmıyor?

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Oya Ersoy Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.

Ersoy, Koca’ya Türkiye’de çevre tahribatına ve kanser gibi hastalıklara neden olan asbest, siyanür gibi sağlığa zararlı kimyasallarla gündeme gelen bölgeleri işaret ederek bölgesel sağlık raporlarını sordu.

Ersoy’un yönelttiği önerge içerisinde Erzincan’da siyanürlü altın liçleme yapılan Çöpler Altın Madeni’ni ve İzmir Aliağa’daki asbestli gemi söküm işletmelerini işaret eden sorular yer aldı:

  1. Bilim insanları tarafından yapılan araştırmalar sonucunda asbestin yol açacağı hastalıkların ilk işaretlerinin en erken beş yıl ancak ortalama 10-20 yıl sonra kendini belli edeceği ifade edilmektedir. Sağlık Bakanlığının riskli olan bu bölgelerde herhangi bir kanser taraması faaliyeti var mıdır?
  2. Türkiye’de en son 2002 ile 2016 yılları arasındaki kanser istatistikleri açıklanmıştır. Türkiye’deki kanser istatistikleri neden açıklanmamaktadır? 2016 yılından bugüne kadar kanser istatistiklerini açıklayacak mısınız?
  3. Aliağa merkez olmak üzere (İzmir-Ayvalık- Balıkesir’in ilçeleri- Manisa-Akhisar ve diğer) son 20 yıl içerisinde lösemi – kanser olan, veya bu nedenle kaç yurttaş yaşamını yitirmiştir?
  4. Gemi söküm işletmelerinin yoğun olduğu İzmir Aliağa’ya bağlı Horozgediği Köyü’nde 10 kişiden 8’inin kanser olduğu ifade edilmektedir. Sağlık Bakanlığı’nın bu bölgede yaşayan halkın oransal olarak daha fazla kansere yakalanmasının nedenlerine dair herhangi bir çalışması var mıdır?
  5. Erzincan İliç’te son 10 yılda kanser yakalanan yurttaş sayısı kaçtır?

Ne olmuştu?

Erzincan’da 21 Haziran’da bir siyanür sızıntısı yaşanmıştı. Kanada ve Çalık Holding ortaklığındaki Anagold Altın Madeni’nde siyanür solüsyon bulunan bir boruda yırtılma meydana gelmiş ve bölgeye 20 ton siyanür solüsyon dağılmıştı.

Yeşil Gazete’nin daha önce gündeme getirdiği üzere; söz konusu bölgeyle ilgili Türk Toraks Derneği ve Türk Tabipler Birliği tarafından yıllar önce raporlar yazılmış, siyanürlü liçlemenin tehlikelerine dikkat çekilmiş ve derhal durdurulması istenmişti.

Aliağa’da ise Brezilya donanmasına ait Nae São Paulo adlı savaş gemisi gündemi söz konusuydu. Aliağa’ya getirileceği duyurulan gemideki asbest yurttaşlar tarafından tepkiyle karşılanmış, eylemlere konu olmuştu.

Muğla saldırı altında: Sekiz köy kömür ocakları tarafından yutuldu, haritadan silindi

Muğla‘da çevre örgütleri, ildeki ekolojik tahribatlarla ilgili dün basın açıklaması gerçekleştirerek “Belediyeler sermayenin değil, halkın yanında yer almalı” taleplerini yineledi.

Deştin Çevre Platformu, Bayır Çevre Komitesi, Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) Menteşe Meclisi, MUÇEP Milas Meclisi, Marmaris Kent Konseyi ve Güllük Platformu tarafından yapılan ortak açıklamada turizm tahsisleri, madencilik faaliyetleri, kömürlü termik santraller gibi projeler nedeniyle bölgede meydana gelen çevresel yıkımlara dikkat çekildi. Açıklamada şunlara yer verildi:

“Belediyeler sermayenin değil, halkın yanında yer almalı ve müştereklerimizi sermayeye peşkeş çeken, doğa düşmanı projelere verilmiş bütün yapı ruhsatları iptal edilmelidir.”

‘Cennet Muğlamız çok yönlü saldırı altında’

Muğla’nın saldırı altında olduğunun altının çizildiği açıklamada “Sahillerimiz, koylarımız, denizimiz, derelerimiz, göllerimiz, ormanlarımız, doğal sit alanlarımız, kültürel ve tarihi zenginliklerimiz her şey satışa çıkarıldı” denildi ve eklendi:

“Ormanlarımızın yüzde 8’ini yangınlar sonucu kaybetmemişiz gibi turizm tahsisleri ve madencilik faaliyetleri ile kalanı da yok edilmek isteniyor. Muğla coğrafyasının yüzde 59’i maden ruhsat alanı olarak tahsis edilmiş durumda.”

‘Sekiz köyümüz kömür ocakları tarafından yutuldu, haritadan silindi’

Kömürlü üç termik santralla sürekli zehirlenen Muğla’da kömür ocakları, mermer ocakları, taş ocakları, feldspat ocakları, kil ve kireçtaşı ocakları vb her türlü madencilik faaliyeti ile sadece doğanın değil, yerleşim alanlarının da bir bir yok edildiğinin aktarıldığı açıklamada “Sekiz köyümüz kömür ocakları tarafından yutulmuş, haritadan silinmiştir” ifadeleri kullanıldı.

Yatırımcıların yaşam alanlarının yok olması pahasına enerji ya da turizm fark etmeksizin her türlü izni zorlanmadan aldığının vurgulandığı basın açıklamasında “Yıkım projeleri hiçbir engelle karşılaşmadan ‘ÇED Gerekli Değildir‘ ya da ‘ÇED Olumlu‘ kararlarını almakta, yıkım kamu kurumları eliyle onaylanmaktadır” denildi. Açıklamada ayrıca AKP’ye yakın bir şirket olarak bilinen ve muhalefet tarafından ‘Beşli Çete‘den biri olarak anılan Cengiz İnşaat‘ın projesinin bulunduğu Cennet Koy’a da değinildi:

Bodrum Yarımadası‘ndaki henüz el değmemiş doğal habitatlar Gökova’ya oradan da Akdeniz’in geri kalanına bu koyların oluşturduğu ekolojik bir koridor ile bağlanmaktadır. Şimdi, Bodrum’a bağlı Gölköy mahallesinde 60’ın üzerinde kuş türüne ev sahipliği yapan Cennet Koy da tehdit altında. Cengiz Holding tarafından Cennet Koy’daki hazineye ait 678 bin metrekarelik alana turistik tesis ve rezidans yapılmak istenmektedir.”

Turizm kent projeleri, kömür ocakları ve otel inşaatları

Ayrıca açıklamada turistik kent projesine de “Milas’ta Bargilya Tuzla Sulak Alanı‘nın hemen yanına Besim Tibuk – Ali Ağaoğlu ortaklığı ile sulak alanı yok edecek olan 30 bin kişilik turistik kent projesi yapılmak istenmektedir” sözleriyle dikkat çekildi. Milas’a bağlı İkizköy’deki YK Enerji projesine şöyle değinildi:

“YK Enerji’nin kömür ocaklarını genişletmek için yerlerinden edilmek istenen İkizköy’de köylüler Akbelen ormanını, tarım alanlarını ve zeytinliklerini korumak için üç yıldır direniyor.”

Marmaris Kızılbük’teki Milli Park sınırları içinde kalan iki koyun doğal yapısının SİNPAŞ Holding tarafından otel ve konut yapmak için dinamitlerle yok edildiğinin altı çizilirken açıklamada “İki koy daha aynı dinamitlerle habitatını kaybedecek” denildi. Ayrıca Yatağan’daki çimento fabrikasına ilişkin olarak da şunlar söylendi:

“Menteşe’nin Bayır Mahallesi ile Yatağan’ın Deştin Mahallesi ortak sınırına yapılmak istenen ve ekolojik bir yıkım olacak olan Çimento Fabrikası’na karşı 30 yıldır mücadele verilmektedir. Çimento Yıkım Projesi‘ne karşı 109 gündür Bayır’da kurulan direniş çadırında gece gündüz nöbet tutulmaktadır. Yatağan’ın yeraltı su kaynaklarını ve üzerindeki tarımın bitmesi anlamına gelen Yatağan Termik Enerji Üretim A.Ş. ‘Yeraltı Kömür İşletmesi’ projesine bakanlık ÇED olumlu kararı vermiştir.”

‘Koylar ve kıyılar özel şirketlere peşkeş çekilmektedir’

Öte yandan Datça’da Kargı Koyu ve Kızlanaltı’nda toplamı 238 bin metrekarelik 17 farklı arazinin özelleştirme kapsamına alınmasıyla ilgili olarak da “Bunu Bodrum ve Akyaka’daki özelleştirmeler takip etmektedir. Bu özelleştirmeler ile en değerli koylar ve kıyılar özel şirketlere peşkeş çekilmektedir” denildi.

“Bizler hep birlikte bu saldırılara karşı; Muğlamıza, yaşam alanlarımıza sahip çıkmak için direniyoruz” ifadelerinin kullanıldığı açıklamada son olarak şunlar aktarıldı:

‘Talan ve ekolojik yıkım projelerinin ruhsatları iptal edilsin’

“Sermayenin çok yönlü saldırısına karşı bu direnişte belediyelerimizin bizlerle birlikte olmasını istiyoruz. Bunun için Menteşe Belediyesi’nin Çimentocu firmaya, Marmaris Belediyesi’nin SİNPAŞ Holding’e, Milas Belediyesi’nin Ali Ağaoğlu’na verdiği verdiği yapı ruhsatlarını bir an önce iptal etmesini ve verilen sözlerin tutulmasını istiyoruz.

İkizköy/Muğla maden sahası. Fotoğraf: Mert Çakır/European Beyond Coal

Bizim talebimiz çok açık ve nettir. Milas’ta, Menteşe’de ve Marmaris‘te bu çevre talanı projelerine verilen ruhsatların iptal edilmelidir. Kentin bütün dinamiklerini bu talepler etrafında bir araya gelmeye, tüm halkımızı kendi yaşam hakkına, söz söyleme hakkına, yerel yönetimlerin yönetimine demokratik katılımı sağlamak adına elini taşın altına sokmaya çağırıyoruz.
Verdiğimiz mücadeleyi başka kulvarlara çekmek isteyecek veya siyasi bir çekişme içine sokmaya çalışacak olanlara da bir kez daha hatırlatmak istiyoruz, talebimiz net: Talan ve ekolojik yıkım projelerinin ruhsatlarının iptal edilmesini istiyoruz.”

 

Biden’ın iklim paketinde uzlaşan Demokratlara göre ‘insanlık tarihinin en büyük eylemi’

ABD’de Joe Biden yönetimindeki Demokrat Parti‘nin dün geç saatlerde üzerinde uzlaştığı yeni yasa tasarısında yer alan iklim ve temiz enerji maddeleri, ülkede bu alanda şimdiye dek yapılan en büyük yatırım olarak açıklandı. Yeni plana göre, bütçeden iklim değişikliğiyle mücadeleye ve yenilebilir enerjiye 369 milyar dolar ayırılacak.

Hawaii senatörü Brian Schatz, Demokratların imzasından kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada, “Bu, açık ara insanlık tarihinin en büyük iklim eylemi olacak. Gezegen yanıyor. Emisyonların azaltılması en temel önlem.  Bu çok büyük bir ilerleme. Hadi halledelim” dedi.

Senato Çoğunluk Lideri Chuck Schumer ise bunun “Kongre tarafından şimdiye kadar geçirilen en büyük iklim yanlısı yasa” olacağını söyledi. Biden de Beyaz Saray‘da yaptığı konuşmada yasayı “İklim kriziyle mücadele etmek ve enerji güvenliğimizi hemen iyileştirmek için tarihteki en önemli yasa” olarak nitelendirdi.

Enflasyonun 40 yılın zirvesine çıkarmasına etki eden yükselen gaz fiyatlarıyla mücadele eden ABD Başkanı, uzmanların tasarının sorunu çözmeye yardımcı olacağı konusunda hemfikir olduklarını belirterek Kongre’yi yasayı geçirmeye çağırdı:

“Bu yasayla, en büyük sorunlarımızdan bazılarıyla yüz yüze geliyoruz ve ulus olarak ileriye doğru dev bir adım atıyoruz… Bu tasarı mükemmel olmaktan çok uzak bir uzlaşmadır, ancak çoğu zaman ilerleme bu şekilde sağlanır: Tavizler yoluyla.”

‘İklim Politikalarında Biden Etkisi: İnkar Çağının Sonu Mu?’ isimli politika notu yayımlandı

Merkezci senatör Joe Manchin tarafından da sürpriz şekilde desteklenen teklif aynı zamanda sağlık hizmetleri, yüksek gelirliler için vergi artışları ve federal borcun kesilmesi konularını da ele alıyor.

Yeni öneri, Biden’ın geçen yıl açıkladığı, ilk “Daha İyisini İnşa Et” planında öngörülen 555 milyar dolarlık iklim harcamasından çok daha az, ancak yine de büyük bir rakam ve ABD’nin fosil yakıt kaynaklı iklim çöküşü ve bunun artan etkileriyle yüzleşmek için şimdiye kadar yaptığı en önemli yatırım olacak.

Demokrat Parti adayı Biden’dan güçlendirilmiş iklim planı: İki trilyon dolar bütçe ayıracağız

“Enflasyonu Azaltma Yasası”nın bir parçası olarak önümüzdeki hafta oylanması beklenen yeni planın tek sayfalık özetine göre, 2030 yılına kadar sera gazı emisyonları %40 oranında düşürülecek. ABD, emisyonlarını içinde bulunduğumuz on yılın sonuna kadar 2005 seviyelerinin %24 ila %35 altına düşürmeyi planlıyordu ki bu da Biden’ın %50 ila 52 hedefinin çok altında kalıyordu.

Trump’ın ardından: Biden yönetimi Ulusal Çevre Politikası Yasası’nı onarıyor

Tasarıda 100’den fazla iklim ve enerji maddesi yer alıyor. Harcamaların büyük kısmı temiz enerji vergi destekleri, hibeler ve krediler. Şirketlere güneş panelleri, rüzgar türbinleri ve piller üretmenin yanı sıra kritik mineralleri işlemeleri için 30 milyar dolarlık teşvik sağlanacak. Yeni temiz teknoloji üretim tesislerinin inşası için 10 milyar dolar daha vergi desteği, temiz araç üretim tesisleri inşa etmek için 20 milyar dolara kadar kredi, ısı pompaları ve kritik mineral işleme için Savunma Üretim Yasası fonlarında 500 milyon dolar ayırılacak.

Paketle, düşük ve orta gelirli Amerikalılar için elektrikli araçların maliyeti, yeni otomobiller için 7.500 dolar ve ikinci el araçlar için 4.500 dolarlık vergi kredisi ile desteklenecek ve düşük gelirli hanelerin temiz enerjiye dönüşümü için milyarca dolar yatırım yapılacak.

Obama ve Al Gore’dan destek

Eski başkan Barack Obama sosyal medyadan bir paylaşım yaparak, “Başkan Biden’a ve Kongre’dekilere – Demokrat ya da Cumhuriyetçi – Amerikan halkı için çalıştıklarından dolayı minnettarım. İlerleme her zaman bir anda olmaz ama  eninde sonunda olur- görünüşe göre olan da bu” dedi.

2006 tarihli belgesel filmi An Inconvenient Truth ile iklim krizi konusunda farkındalığı artırmaya yardımcı olan eski başkan yardımcısı Al Gore da şunları yazdı: “Enflasyonu Azaltma Yasası tarihi bir dönüm noktası olma potansiyeline sahip. ABD tarihinde iklim çözümleri ve çevre adaletine yapılan en büyük yatırımı temsil ediyor. Ülke genelinde iklim savunucularının onlarca yıl süren yorulmak bilmeyen çalışmaları bu anın gerçekleştirilmesine yol açtı. ”

Tasarıda ek olarak, eskiden yaratılan kirlilikle yüzleşmek ve düşük gelirli, beyaz olmayan  topluluklara yatırım yapmak için 60 milyar dolar ayrıldı. Dezavantajlı topluluklara özellikle odaklanan yasada temiz enerjinin toplam enerji üretimindeki payını artırmak ve emisyonları azaltmak için “yeşil banka” adı verilen fon için 27 milyar dolar; iklim dostu tarım için 20 milyar dolar ve ormanları korumak için de 5 milyar dolarlık pay bulunuyor.

Ayrıca, petrol ve gaz operasyonları da dahil olmak üzere bir dizi kaynaktan salınan metan emisyonları için bir vergilendirme oluşturulacağı belirtildi.

Joe Manchin faktörü

Anlaşmaya, muhafazakar bir Demokrat olan Joe Manchin damga vurdu.

Aylarca süren görüşmeler sırasında federal petrol ve gaz kiralama projelerini ve doğal gaz boru hatlarını korumayı hedefleyen Manchin, çarşamba günü tasarının hidrojen, nükleer enerji, yenilenebilir kaynaklar, fosil yakıtlar ve enerji depolamaya yatırım yapacağını söylemişti: “Bu tasarı, bol fosil yakıtlarımızı keyfi olarak kapatmıyor.”

Biden yönetiminden mali zorluklar yaşayan nükleer santralleri kurtarmak için 6 milyar dolarlık destek

Dün de bir radyo kanalına konuşan Machin  desteğinin fosil yakıtlara verilen desteğe bağlı olduğunu açıkça belirtti: “2022 Enflasyon Azaltma Yasası, hidrojen, nükleer, yenilenebilir, fosil yakıtlar ve enerji depolamada tüm yakıt türleri için gerekli teknolojilerin mümkün olan en temiz şekilde üretilmesi ve kullanılmasına yatırım yapıyor. Gerçekten yukarıdakilerin hepsi bu.”

Demokratlar, tasarıyı Senato’da salt çoğunlukla geçirmeyi umuyorlar. Associated Press‘in aktardığına göre, Schumer mevkidaşlarına sağlık ve iklim değişikliği konusunda iki “son derece önemli” önceliğe ulaşma fırsatına sahip olduklarını söyledi, ancak son geçişin zor olacağı konusunda uyardı.

Manchin gibi muhafazakar bir Demokrat olan Arizona’lı Kyrsten Sinema‘nın lehte oy verip vermeyeceği belirsizliğini koruyor. Cumhuriyetçilerden de sert bir muhalefet olacağı kesin.

Örneğin, Teksaslı Cumhuriyetçi Senatör John Cornyn yasanın “Amerikalı aileleri ve küçük işletmeleri harap edeceğini” söyledi: “İstihdam yaratanların vergilerini yükseltmek, yeni düzenlemelerle enerji üreticilerini ezmek ve yeni çareler arayan mucitleri boğmak bu durgunluğu düzeltmeyecek, daha da kötüleştirecek.”

Tasarının Demokratların çok az bir çoğunluğa sahip olduğu Temsilciler Meclisi‘nden de geçmesi ve Biden tarafından imzalanması gerekiyor.

Petrol ve gaz kiralamaları iklim çevrelerinde tartışma yarattı

Son yıllarda petrol ve gaz şirketlerinden diğer tüm yasa koyuculardan daha fazla bağış alan eşit olarak bölünmüş Senato’da hızlı bir oylama yapılması bekleniyor. Bu ayın başlarında iklim aktivistleri Biden’ı enerji krizi ve yükselen enflasyondan endişe ettiği için iklime dönük harcama planlarını bozduğu gerekçesiyle kınamıştı.

Yeni tasarıda da şirketlerin Kasım 2021 müzayedesinde elde ettiği ve daha sonra bir federal yargıcın Biden yönetiminin kira satışının iklim etkilerini düzgün bir şekilde hesaba katmadığı sonucuna vardıktan sonra iptal ettiği  petrol ve gaz kiralamalarını eski haline getirilecek. Ayrıca, federal topraklarda gelecekteki yenilenebilir enerji projeleri, devam eden petrol ve gaz projelerinin gelişimine bağlanıyor ve İçişleri Bakanlığı’nın açık artırmayla rüzgar ve güneş enerjisi ile devam etmeden önce karada en az 2 milyon dönüm ve denizde 60 milyon dönüm petrol ve gaz çıkarılmasını teklif etmesini gerektiriyor.

Manchin, Biden, Schumer ve Meclis Başkanı Nancy Pelosi‘den boru hatları da dahil olmak üzere enerji altyapısı için federal izin sürecini reforme etmek için bir taahhüt aldığını söyledi: “Petrol ve gaz için reformlara izin vermeden, Amerika’nın en iyi yaptığı şeyi – üretmeyi – yapma yeteneği olmadan olmaz. Bu tamamen kabul edildi ve anlaşıldı.”

Bu fosil yakıt imtiyazlarına rağmen, iklim savunucuları ve çevre grupları paketi büyük ölçüde paketi olumlu buldu. Kaliforniya Üniversitesi‘nde , iklim politikası uzmanı olan ve müzakereler sırasında Demokratlara tavsiyede bulunan Leah Stokes, bunu “oyun değiştirici” olarak nitelendirdi.

Stokes, Twitter’da “Amerika’ya temiz enerji işleri ve Amerikan aileleri için daha düşük enerji faturaları getirecek. Başkan Biden’in iklim hedefine giden yolun %80’ini aşabileceğiz.

350.org ve Biyolojik Çeşitlilik Merkezi de dahil olmak üzere bazı iklim grupları ise eleştirel yaklaştı. .

İklim adaleti için çalışan küresel bir kuruluş olan 350.org, iklime yardım etme çabalarını övdüğünü ve kirli fosil yakıtları aşamalı olarak kaldırırken temiz enerji teknolojilerine geçiş için tüm çabaları desteklediğini belirtti, ancak fosil yakıt endüstrisine ve Joe Manchin’e verilen tavizleri eleştirerek, Biden’a “Yeter artık!” dedi.

Örgütün kıdemli kampanyacısı ve politika analisti JL Anreport şunları söyledi:

Bu son tasarının birkaç iyi yanı var: Rüzgar ve güneş endüstrisinde istikrarlı bir büyüme sağlamak için yeşil enerji projeleri için vergi kredilerini iki yıldan on yıla çıkarmak; tüketicilere elektrikli araç satın almaları için teşvikler sağlanması; ve yeşil enerji kullanımını daha yaygın hale getirmek için ısı pompaları kurmak gibi.. Bununla birlikte, fosil yakıt endüstrisine ve özellikle Senatör Joe Manchin’e verilen tavizlerin miktarı o kadar geniş ki, iklim krizinin ele alınmasındaki tüm kazanımları tartışmalı bir noktaya dönüştürüyor.”

Tasarının kırsal toplulukları olumsuz etkileyecek ve emisyonlara katkıda bulunacak Dağ Vadisi Boru Hattı Projesi’nin ilerlemesini sağladığını belirten Anreport,” Körfez Kıyısı’nda yeni fosil yakıt alanları kiralamayı garanti ederek, orada yaşayan yerli toplulukların fosil yakıt endüstrisi için bir ‘fedakarlık bölgesi’ olarak katkıda bulunmasına yol açıyor. Yalnızca fosil yakıt endüstrisine daha fazla eşantiyon sağlayarak gezegenin daha fazla kirlenmesine katkıda bulunacak teknolojik karbon yakalama dolandırıcılığı endüstrisi gibi yanlış çözümleri destekliyor” ifadelerini dile getirdi.

“Yeter artık! Biden Yönetimi, Manchin’e teslim olmak için umutsuz bir ihtiyaç içinde, bir tuzak kuruyor ve iklim mevzuatında taktik değiştiriyor ” diyen Anreport, tasarıyı bir iklim dolandırıcılığı olarak nitelendirdi.

Biyolojik Çeşitlilik Merkezi hükümet işleri direktörü Brett Hartl  “Bu bir iklim intiharı anlaşmasıdır” dedi: “Yenilenebilir enerji gelişimini devasa yeni petrol ve gaz çıkarımına bağlayarak kendi kendini yenilgiye uğratıyor. Bu yasa tasarısındaki yeni kiralamalar, ülkemizi yakan iklim felaketlerinin ateşini körükleyecek ve kendilerini pis fosil yakıtlardan korumak için mücadele eden toplulukların yüzüne bir tokat indirilmiş olacak.”

Caferbey’de Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin istediği çöp tesisiyle ilgili yeni karar

Manisa’nın Salihli ilçesine bağlı Caferbey Mahallesi’nde Manisa Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmak istenen Katı Atık Transfer İstasyonu’na karşı yürütmeyi durdurma kararı verilmiş, karara daha sonra itiraz edilmişti. Mahkemeden itiraza onay çıkmadı.

Tesise ilişkin iptal istemiyle açılan davada Manisa İdare Mahkemesi’nin verdiği yürütmenin durdurulması kararına Belediye Başkanlığı tarafından yapılan itiraz kesin olarak reddedildi. 

İzmir Bölge Adliye Mahkemesi Nöbetçi Dairesi’nce İzmir Bölge İdare Mahkemesi İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesi 7. fıkrası uyarınca yürütmenin durdurulması hakkında verilen kararda yasaya aykırılık bulunmadığı bildirilerek reddedilen itirazla birlikte Belediye’nin bölgede herhangi bir işlem yapmasının da yeniden önüne geçilmiş oldu.

Ne olmuştu?

Caferbeyliler söz konusu çöp tesisine hem mera alanlarını etkileyeceği hem de sularını kirleteceği nedeniyle uzun bir süredir karşı çıkıyorlar.

Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin çöp tesisi projesine karşı direnen köylüler hakkında da 24 Şubat’ta dava açıldı ve sürüyor. 

25 Mayıs’ta da çöp tesisine karşı direnen Caferbeyliler hakkında açılan davanın ikinci duruşması görülmüş, köylülerin avukatı  Yıldıray Çıvgın, davada verilecek ara kararın zaten önceden verildiğini ve bunun fark edilmesi üzerine reddi hakim talebinde bulunduklarını belirtmişti. 

Köylüler Kasım 2021’de iş makinelerinin alana girişini engellemek için de günlerce nöbet tutmuşlardı.

15 Haziran’da  Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) kapsam dışı davasının iptaline ilişkin duruşma görülmüştü. Köylülerin Avukatı Yıldıray Çıvgın söz konusu havzanın çöp tesisine açılmasıyla ilgili idare tarafından kamu yararının gözetilmediğini vurgulayarak “Bu tarım arazilerine bu tesisin yapılması gıda yönünden dışa bağımlılığımızı arttıracak ve halkın açlığa mahkum edilmesine yol açacak” demişti.

8 Temmuz’da mahkeme belediyenin çöp tesisine yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Tesisin insan ve çevre sağlığı açısından telafisi güç zararlar meydana getireceği nedeniyle 2577 sayılı kanunun 27’inci maddesi uyarınca yürütmesi durdurulmuştu.