Ana Sayfa Blog Sayfa 709

‘COP27’de öncelikli gündem 1.5C hedefini canlı tutmak’

Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi İcra Direktör Yardımcısı Ovais Sarmad, Mısır’da düzenlenecek iklim zirvesinin (COP27)  öncelikli gündeminin1.5 derece ısınma hedefini canlı tutmak olduğunu söyledi.

Mısır’ın Şarm-El Şeyh kentinde 6-18 Kasım tarihlerinde düzenlenecek BM 27. Taraflar Konferansı (COP27) öncesi AA‘ya konuşan Sarmad, COP27’nin iklim değişikliği konusunda büyük öneme sahip olduğunu; sera gazı azaltımı, iklim değişikliğine adaptasyon ve iş birliği konularının konferans gündeminde ön plana çıkacağını söyledi.

Emisyonların küresel olarak azaltılması ile ortalama sıcaklıkların sanayi öncesi döneme göre 1,5 derecede tutulması hedefini hatırlatan Sarmad şunları söyledi: “Önceliklerden biri 1,5 derece hedefini canlı tutmak. Bu da sadece gerçek sera gazı azaltımı eylemleriyle mümkün. Katılan taraflar ve ülkelerce halihazırda geliştirilmiş çok detaylı bir sera gazı azaltım programı mevcut ve bu programın artık tam anlamıyla uygulanması gerek. Şarm El-Şeyh’te yapılacak COP27’de, bu program gözden geçirilerek nasıl uygulanacağı belirlenecek.”

Ovais Sarmad.

100 milyar dolarlık iklim finansmanı hatırlatması

Konferansın odak noktalarından birinin küresel ısınmanın etkileri karşısında uygulanacak uyum stratejileri.

İklim krizinin etkilerinden en yoğun şekilde etkilenen ülkelerin zor bir mücadele verdiklerini, bunun en önemli kısmının da iklim adaptasyonu olduğunu vurgulayan Sarmad, iklim adaleti kapsamında, ülkelerin tarihsel olarak gerçekleştirdikleri sera gazı salımı ve iklim değişikliğinden etkilenme seviyelerindeki karşıtlık neticesinde gelişmiş ülkelerin zayıf ekonomilere taahhüt ettiği yıllık 100 milyar dolarlık iklim finansmanına işaret etti:

“Bu yüzden, onların (gelişmekte olan ülkelerin) ihtiyaçlarının ve beklentilerinin karşılanabilmesi, geçmişte verilen sözlerin tutulması ve finansman temini, iklim değişikliğine adaptasyon açısından çok önemli bir yere sahip. COP27’de görüşülecek ve kararlaştırılacak meselelerden biri de bu. İklim finansmanı konusu, iklim değişikliğindeki siyasi sisteme duyulan güvenle ilgili bir mesele. Bu sözler verildi ve tutulmaları gerek. Biz de BM olarak ilgili tarafları bir araya getirerek, gelişmiş ülkelerin verdikleri bu sözleri tutmalarını sağlayacak kaynakları ve finansmanı sağlamak için ciddi bir çaba sarf ediyoruz. Bu bağlamda şunu söyleyebilirim; mesele finansmanın miktarı değil, bu konuda kararlı olmak. Çünkü ihtiyaç duyulan finansman milyonlarca, hatta trilyonlarca dolar seviyesinde. Fakat iyi tarafı şu ki bu finansmanın teminini sağlayabilecek fırsatlar, ekonomik imkanlar mevcut. COP27 zirvesinin bir diğer amacı da bu desteği harekete geçirmek.”

Kaynak: OECD

‘Fosil yakıtlara dönüş üzücü’

Rusya ile Ukrayna arasında süren savaşın tırmandırdığı enerji kriziyle birçok ülkenin yeşil dönüşüm hedeflerinden uzaklaşarak fosil yakıt kullanımına dönüş eğilimi içinde olmasını “üzücü” olarak niteleyen Sarmad, BM’nin, kömür başta olmak üzere fosil yakıtlara dönüşü engellemek için söz konusu ülkelerle yakın iş birliği halinde olduğunu dile getirdi:

“İşin aslı şu ki yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji kaynaklarına yönelmek, ekonomik açıdan fosil yakıtlara dönmekten çok daha iyi ve maliyet bazında daha etkili. Eski alışkanlıklara dönmenin kolay olduğunun farkındayım, fakat genel sekreterimizin de söylediği gibi, fosil yakıt bağımlılığı gibi kötü bir alışkanlıktan uzaklaşmalıyız. Yenilenebilir enerji hareketi hali hazırda mevcut. Bizim yapmamız gereken bu harekete itimat etmek ve tam anlamıyla hayata geçirilebilmesi için gerekli tedbirlerin uygulanmasına başlamak.”

 

Öğretmenler yurt çapında iş bıraktı: İstanbul’da polis müdahalesi

14 eğitim sendikasına üye on binlerce öğretmen Öğretmenlik Meslek Kanunu’na karşı bugün iş bıraktı.  Sendikalar, sınavla öğretmenlerin parçalanmasına hizmet edecek, mülakat gibi uygulamalarla onları ayrıştıracak bir ortamın yaratıldığının altını çiziyor.

İş bırakma eylemine katılan 14 eğitim sendikası şöyle:

Eğitim-İş, Eğitim Sen, Teç-Sen, Hürriyetçi Eğitim-Sen, Eğitim Gücü-Sen, Anadolu Eğitim Sendikası, Özgür Eğitim-Sen, Eğitim Hak-Sen, Eksen Eğitim-Sen, İdeal Eğitim-Sen, Eğitim Söz-Sen, Eğitimde Birlik-Sen, Eşit Haklar Sendikası, TÖB-Sen.

Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer’in “60 yıllık özlem” olarak tanımladığı Öğretmenlik Meslek Kanunu, eğitim sendikalarına göre öğretmenler arasındaki eşitsizliği derinleştirecek.

Öğretmenlerin eylemine pek çok veli de çocuklarını okula göndermeyerek destek verdi. Eyleme sosyal medyadan da destek yağdı. Twitter’da #öğretmeninyanındayım etiketiyle binlerce mesaj paylaşıldı. Pek çok okulda ise okul idareleri sınıf birleştirerek derslere devam etti.

İstanbul’da polis müdahalesi

İstanbul Çemberlitaş’ta bir araya gelen Eğitim-Sen’li öğretmenlerin İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yürümeleri polis tarafından engellendi. Polis öğretmenlere müdahale etti.

Türkiye’de öğretmen maaşları ortalama 10-11 bin lira civarında seyrediyor. Buna ek ders ücretleri eklendiğinde maaşlar bir miktar artsa da her öğretmenin ek ders geliri bulunmuyor. Memurluktaki kıdemleri ya da çocuk sayısı gibi etkenlerle maaşlar cüzi seviyede oynasa da çift öğretmen maaşlı dört kişilik bir hanenin geliri, yoksulluk sınırına erişemiyor.

Anadolu Eğitim Sendikası’nın verdiği bilgiye göre, 10 yıl önce Türkiye’deki öğretmenlerin maaşı 977 dolar iken şimdi 512 dolar.

Tüm yurtta eylem

Ankara Ulus’ta Atatürk Heykeli önünde bir araya gelen öğretmenler, “Mesleğimizin onuru öğrencilerimizin geleceği için iş bıraktık” ve “Öğretmenlik Meslek Kanunu iptal edilsin, kariyer hiyerarşisine hayır. Eşit işe eşit ücret” pankartı arkasında, “Zafer direnen emekçisinin olacak”, “Sermayeye değil eğitime bütçe” sloganları attı.

Eğitim-Sen Genel Başkanı Nejla Kurul da burada yaptığı konuşmada, bugün okulların ‘direnen ve onurlu’ öğretmenlerin yokluğuyla açıldığını ifade ederek, “Bugün ders zili çalmadı. Öğrenciler öğretmenlerini bekledi. Direnen ekonomik sosyal hakları için mücadele eden öğretmenlerini bekledi” dedi. Kurul şunları kaydetti:

“Bugün dersimiz sosyal demokratik haklar dersi. Hakları için mücadele eden öğretmenler, kamusal bilimsel laik anadilde eğitimi direne direne kazanacağız. 14 eğitim sendikası yan yana geldi. Bu bir başlangıç. Olağanüstü hal dönemimin sessizliğini kıracağız. Öğretmenlerle, tüm eğitim emekçileriyle mücadeleye birlikte büyüteceğiz. Yaşasın örgütlü mücadelemiz, yaşasın KESK, yaşasın Eğitim-Sen”

Başta İstanbul, Ankara, İzmir,  Adana, Bursa, Ordu, Denizli olmak üzere, Türkiye’nin bütün illerinde eylem yapan 14 sendikanın ortak talepleri şöyle:

  • 19 Kasım tarihinde gerçekleşecek kariyer sınavının derhal iptal edilmesi,
  • Eğitim-öğretim yılına hazırlık ödeneğinin ayrım gözetmeksizin tüm eğitim çalışanlarına bir maaş tutarında ödenmesi,
  • Tüm eğitim çalışanlarının yoksulluk sınırının üzerinde bir ücret artışına ilişkin düzenleme yapılması,
  • Kamuda mülakat uygulamasına son verilmesi,
  • Tüm eğitim çalışanlarına sosyal devlet ilkesi gereği ayrım yapılmaksızın; giyim, ulaşım, barınma, beslenme, yakıt, kira yardımı yapılması ve aile çocuk yardımı tutarlarının iyileştirilmesi,
  • Vergi dilimi adaletsizliğine son verilmesi,
  • Öğrencilerin en temel hakkı olan eğitim, barınma ve beslenme haklarının, sosyal devlet anlayışıyla devlet güvencesine alınması ve kamusal eğitim sağlanması.

 

Fikir jimnastiği: Uzayda güneş çiftlikleri Dünya’nın ‘temiz enerji’ ihtiyacını karşılayabilir mi?

Uzaydan güneş enerjisi toplayıp mikrodalgalar halinde Dünya’ya göndermek gerçek olamayacak kadar iyi bir fikirmiş gibi görünüyor. Ama sektör temsilcileri ve akademisyenlerden oluşan Uzay Enerjisi Girişimi‘nin (SEI) eş başkanı Martin Soltau‘ya göre 2035’e kadar bu projeyi hayata geçirmek mümkün.

BBC‘nin aktardığına göre, SEI Dünya yörüngesine çok sayıda dev uydu yerleştirilmesini öngören Cassopeia adlı bir proje üzerinde çalışıyor. Projeye göre, uydular yörüngeye yerleştirildikten sonra güneş enerjisini toplayıp yeryüzüne gönderecek.

Dünya’da güneş ışıkları atmosfer tarafından dağıtılıyor. Ama uzayda ışınlar doğrudan Güneş’ten hiçbir müdahaleye uğramadan geliyor. Bu nedenle uzayda konuşlandırılmış bir güneş paneli, Dünya’da aynı boyutlardaki bir panelden daha fazla enerji toplayabiliyor.

Soltau, projenin sınırsıza yakın bir potansiyeli olduğunu, bu yolla 2050’de tüm dünyanın enerji ihtiyacının karşılanabileceğini belirtiyor:

“Yörüngede güneş enerjisi uyduları için yeterince yer var. Güneş de muazzam derecede çok enerji sağlayabilir. Jeostatik yörüngenin etrafındaki dar bir şerit her yıl, insanlığın 2050’de kullanacağından 100 kat daha fazla enerji alıyor.”

Birleşik Krallık 3 milyon sterlin kaynak aktardı

Bu yıl Birleşik Krallık hükümeti, mühendislik danışmanlık şirketi Frazer-Nash’in bu teknolojinin uygulanabilir olduğunu teyit etmesi üzerine, uzay bazlı güneş enerjisi (SBSP) projelerine 3 milyon sterlin kaynak aktardı. Bu paranın büyük bir kısmını SEI alacak.

SEI’nin uyduları yüz binlerce küçük modülden oluşacak. Bunlar Dünya’da üretilecek ama montajı ve uyduların bakımı otonom robotlar tarafından uzayda yapılacak. Uyduların topladığı güneş enerjisi yüksek frekanslı radyo dalgalarına dönüştürülerek Dünya’daki elektromanyetik enerjiyi doğru akıma çeviren bir alıcıya aktaracak. Yani radyo dalgaları elektriğe dönüştürülecek.

Proje kapsamında her bir uydunun şebekeye 2GW enerji sağlayabileceği belirtiliyor. Bu da bir uydunun bir nükleer santralinkine eşit gücü olması anlamına geliyor.

Uydu

Birleşik Krallık dışında dünyanın başka yerlerinde de benzer teknolojiler üzerinde çalışılıyor. Örneğin ABD’de Hava Kuvvetleri Araştırma Laboratuvarı (AFRL) böyle bir sistem için büyük önem taşıyan bazı teknojiler üzerinde çalışıyor.

Sözkonusu araştırmalar, güneş pillerinin verimliliğini artırmak, güneş enerjisinin radyo frekanslarına dönüştürülmesi ve ışın oluşumu, uzay aracı bileşenlerinde büyük ısı dalgalanmalarının azaltılması ve konuşlandırılabilir yapılar için tasarımların geliştirilmesini de içeriyor. Geçen yılın sonunda ekip sandviç fayansları adını verdiği, güneş enerjisini radyo dalgalarına dönüştüren parçaları tanıtmıştı. 

Soltau, mikrodalgaların güvenliğine ilişkin  “Işın bir mikrodalga. Her zaman havada olan kablosuz internet bağlantısı gibi. Yoğunluğu da düşük. Öğle saatlerindeki güneş ışınlarınınkinin dörtte biri yoğunlukta. Çölün ortasındaysanız metrekare başına 1000W alırsanız. Bu ise 240W. Yani bu açıdan doğası gereği güvenli” diye konuşuyor. 

‘Teknoloji henüz hazır değil, potansiyel sorunlar çözülmedi’

Engellerin birçoğunun aşılmasına karşın hâlâ potansiyel sorunlar bulunuyor.

Portsmouth Üniversitesi’nden yenilenebilir teknoloji uzmanı Dr. Jovana Radulovic, “Bu teknolojilerin mevcut olduğunu düşünüyoruz. Ama bu karmaşıklıkta bir projeye girişmemizi sağlayacak teknolojiler henüz hazır değil” diyor. Radulavic’e göre, çok sayıda güneş panelini uzaya fırlatmanın maliyeti çok yüksek olacak, ayrıca herhangi bir proje için yüzlerce fırlatmanın gerekeceği göz önüne alınırsa büyük miktarda karbon salımı da gerçekleşecek. Dr. Radulovic, projede önerilen takvimin de aşırı iyimser olduğunu söylüyor.

Ancak,  Cassiopeia projesi kapsamında Strathclyde Üniversitesi’nde yapılan bir etki değerlendirmesine göre fırlatmalar dahil bir kilovat saat enerji için 24 gram karbondioksit salımı olacak. Bu da karasal bir güneş panelinin salımına eşit.

Martin Soltau
Martin Soltau.
Saltau da maliyetin düşmekte olduğunu söylüyor: “Öncelikle fırlatma maliyeti yüzde 90 oranında azaldı. Daha da azalmaya devam ediyor. Bu projenin maliyeti açısından çok önemli bir faktör. İkincisi güneş enerjisi uydularının geliştirilmesi sürecinde önemli ilerleme sağlandı. Artık her şey daha modüler. Bu dayanıklılığı artırıyor ve üretim maliyetlerini düşürüyor.Üçüncü olarak robot bilimi ve otonom sistlemlerde büyük ilerlemeler kaydediliyor”.

Birleşik Krallık hükümetinden sınırlı bir kaynak alan SEI, projede kullanılacak bazı teknolojiler için özel yatırımcıları çekmeyi planlıyor.

Suç ve Ceza Film Festivali başlıyor: Altın Terazi için dokuz film yarışacak

Herkes İçin Adalet‘ mottosuyla yola çıkan ve bu yıl 12’incisi gerçekleştirilecek Suç ve Ceza Festivali’nde yılın teması; ‘Eşitiz!’. Festivalde eşitlik ve kadının insan haklarına ilişkin çeşitli sorunları ele alınacak.

18 Kasım’da başlayacak festivalin açılışını Şilili yönetmen Patricio Guzman’ın ‘Hayali Ülkem’ filmi yapacak. Emin Alper’in ‘Kurak Günler’i de İstanbul prömiyerini gerçekleştirecek.

İnsan hak ve özgürlükleri bağlamında adalet konusunda toplumsal etki yaratmayı amaçlayan festival, her yıl olduğu gibi bu yıl da dünya sinemasından örneklerle adalet konulu filmleri seyirciyle buluşturacak.

Hayali Ülkem.

‘Kadın-erkek eşitliği sorununu masaya yatırıyoruz’

Festivalin tanıtım toplantısında konuşan festival başkanı hukukçu Prof. Dr. Adem Sözüer, her yıl adalet perspektifinden bir soruna baktıklarını belirterek bu yıl da ‘eşitiz’ diyerek kadın-erkek eşitliği sorunlarını gündeme aldıklarını söyledi:

“Türk ceza hukuku reformunda kadın-erkek eşitliği çok büyük rol oynar. Ben reform sürecinde akademisyen olarak yer aldım. TBMM’ye gittiğimde yemekhaneye şöyle bir baktım, gençliğimizde okuldan kaçıp gittiğimiz kahvehanelere benziyordu, yani sadece erkeklerin oturduğu yerdi. O günden bugüne çok şey değişti. Dünyada bildiğiniz gibi her krizde en çok olumsuz olarak etkilenen kadınlar. Çevremizdeki olayları da görüyoruz. O nedenle biz bu yıl ‘eşitiz’ diyerek tekrar kadın-erkek eşitliği sorunlarını her açıdan masaya yatırıyoruz. Dünyanın çeşitli ülkelerinden akademisyenleri davet ettik ve bir hafta filmler eşliğinde bu konuyu tartışacağız.”

Film gösterimleri üç sinemada

Festival direktörü Bengi Semerci de festivale ve filmlere ilişkin ayrıntıları açıkladı.

18-24 Kasım tarihlerinde Atlas 1948 Sineması, Kadıköy Sineması ve AKM Yeşilçam Sineması’nda gerçekleşecek festivalin akademik programı her yıl olduğu gibi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yapılacak.

Festivalde bu yıl Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması’nda ana temaları adalet olan dokuz film yarışacak. Dünya prömiyerini 75’inci Cannes Film Festivali’nde yapan Emin Alper’in ‘Kurak Günler’ filmi ise İstanbul’da ilk kez gösterilecek.

Altın Terazi Kısa Metraj Film Yarışması’nda ise 10 film yarışacak. Festivalde bu yıl ilk kez Altın Terazi Kısa Metraj Belgesel Film Yarışması bölümü de izleyiciyle buluşacak. Bu kategoride de 10 kısa metraj belgesel film gösterime girecek ve yarışacak.

Festivalin Adalet Terazisi bölümünde ise dünya sinemasından 13 film yer alacak. Bu seçkinin özel gösterim kategorisindeki üç film İstanbul’da ilk kez gösterilecek.

Onur ve Katkı ödülleri

Festivalin her yıl verdiği onur ödülleri de bu yıl açılış gecesinde takdim edilecek. Oyuncu Serra Yılmaz’a ‘Sinema Onur Ödülü’, avukat Nazan Moroğlu’na da ‘Akademik Onur Ödülü’ verilecek.

‘Sinemaya Katkı Ödülü’ ise Mevlüt Koçak ve Sevin Okyay’ın olacak.

Biletler satışta

Satışa açılan festivalin bilet fiyatları ise gündüz seanslarında 10 TL, akşam seanslarında 15 TL olarak belirlendi. Festival boyunca öğrenciler tüm seanslar için sadece 7 TL’ye bilet alabilecek.

Festivalle ilgili ayrıntılara ve gösterilecek filmlerin listesine internet sitesinden ulaşabilirsiniz.

Aliağalılar cüruf tesisinin ÇED kararını mahkemeye taşıdı: Artık yeter!

İzmir, Aliağa’ya bağlı Şehitkemal Mahallesi, Akçekise mevkiinde, Ekovar Çevre Grup Geri Dönüşüm A.Ş. tarafından yapılması planlanan ”Batı Ege ve Güney Marmara Endüstriyel Atık (Cüruf) Bertaraf Tesisi” projesine verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu Kararı‘nın yürütmesinin durdurulması ve iptali için 45 yurttaş şikayette bulundu.

Aliağa Çevre Platformu (ALÇEP) öncülüğünde yurttaşlar bugün saat 11.00’da muhtarları Ayşe Algül ile birlikte İzmir Bölge İdare Mahkemesi‘ne şikayet dilekçelerini verdi. Peki neden bu tesise karşı çıkılıyor? Yanıtını yine yurttaşlar veriyor:

“Bizler Aliağa’da yaşayan, yıllardır burada tarım ve hayvancılıkla uğraşan, çocuklarına burada bir gelecek kurmayı hedefleyenler olarak, diyoruz ki; artık yeter!

Burada insan yaşıyor. Şirketlerin karı uğruna pervasızca bölgemizi kirletmeyi bırakın ve bize kulak verin. Bizlerin itirazlarını dinlemeden vermiş olduğunuz ÇED olumlu kararınızı bir kez daha gözden geçirin.”

Kaynak: ALÇEP

Vatandaşlar Aliağa’yı kirletecek projelerin, köylerinin merası, bal ormanları, yer altı su kaynakları, zeytinlikleri, göleti ve tarım alanlarının tam ortasına kurulmasına müsaade etmeyeceklerini ve mücadelelerini sürdüreceklerini söylüyor.

Tesis Aliağa Çevre Platformu‘nun (ALÇEP) öncülüğünde geçtiğimiz hafta mahalle meydanında bir poşette tutulan cürufla protesto edilmiş, yurttaşlar “Kanser olmak istemiyoruz” demişti:

Neden hukuksuz?

Şikayete konu olan hukuksuzlar arasında “halkın katılım toplantısının yapılmaması“, “kümülatif etki değerlendirmesinin yapılmaması“, “stratejik ÇED raporunun dikkate alınmaması“, “ekolojik sorunların ÇED raporunda irdelenmemesi” ve “ÇED raporunda proje alanına ilişkin bilgilerin verilmemiş ya da yok saymış olması” gibi gerekçelere yer verildi.

Şikayet dilekçesinde yer alan “ekolojik sorunların ÇED raporunda irdelenmemesi” konusuna ilişkin hukuksuzluğa dair şu ifadelere yer verildi:

  • “Proje kapsamında gerçekleştirilmesi düşünülen atık depolama alanı, bölgedeki sanayi kuruluşlarından getirilecek atığı depolamayı amaçlamaktadır. Ancak, getirilecek atıkların birbirleriyle etkileşime girme biçimi, bu atıkların bir arada yaratacağı ekolojik sorunlar bu çalışma kapsamında irdelenmemiştir.
  • Diğer yandan da getirilecek atıkların hangi niteliklerde olacağı da bu kapsamda belirsiz bırakılmaktadır. Atıkların niteliği, alınacak tedbirlerin olduğu kadar, etki alanı, su kaynakları ve bölgede ekosistem açısından da daha karmaşık bir değerlendirmeyi hak etmektedir.
  • Atık depolama tesisleri, atığın kaynağı ile birlikte planlanarak etkilerinin minumum seviyede tutulması sağlanmalıdır. Atık mevzuatımız ve ÇED mevzuatı da bu açıdan bir risk yönetim sistemi ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle de kirletilen, kirleten ve kirlilik arasında ilişki kurulması için kirleten kaynağın yol açtığı etkinin somutlaştırılabilir olması gerekir. Kirliliğinin kaynağında giderilmesinin çevre koruma hizmetlerinde esas olduğu bir gerçektir. Kirlilik, sanayi kirliliği niteliğinde ise ve yeni bir planlama gerektiriyorsa da ancak planlanan alan ile kaynak arasında ilişki entegre bir biçimde ortaya konmalıdır. Olası risk olasılıkları buna göre planlanmalıdır. Risk olasılıkları ortaya çıkacak ekonomik ve sosyal maliyetlerin ne olduğunun anlaşılmasına yol açacaktır.
  • Risklerin projede belirli olması, kirletici ile kirlilik arasında entegre bir ilişkinin kurulmasına bağlıdır. oysa proje kapsamında atıkların yani kirliliğin, kaynağı ile bağı kurulmadan bir ÇED raporu hazırlanmıştır. Oysa bu kirliliğin niteliği ortaya konulmadan, kirliliğin bir atık vasfında kontrol altında tutulabilmesi sadece depolanacağı alanın uygun koşullara kavuşturulmasıyla asla mümkün olmaz.
  • Bu eski ve eksik bir bakış açısıdır. Kirliğe yol açan atığın, ne olduğu, yeniden dönüştürülmesi için üretim sürecinde alınması gereken tedbirleri, atık alanına götürülmesi sırasında izlenmesi gereken prosedürü, bunun insan ve çevre sağlığı üzerindeki olası etkilerini, atığın kaynağı ve depolandığı alan arasındaki entegre ilişkiyi tanımlayan kirlilik modüllerinin oluşturulmasını sağlamayan bir ÇED raporunun, ortaya çıkan çevresel riski yönetme gücünün olmayacağını, bu anlamda da ÇED raporlarından beklenen riskin belirlenebilir olması, idareye bu konuda tedbirler alacağı araçlar sunması olanağını vermeyeceği aşikardır. Riskin belirlenmesi, kontrol edilmesi konusunda ve bunun yaşayanlar ve bölgede geçim amaçlı ekonomik ve sosyal faaliyet yürütenlere etkisini bu bağlamda ortaya koyacak bir nitelikte değildir. Çevresel etki değerlendirme, sadece atığın depolanacağı alanın teknik açıdan kriterlere uygunluğunu ortaya koyan bir belge değildir.
  • Atığın neyle iligili olduğunu, bu atığın dönüşmesi için gereken proses süreçlerini, atığın depolanması aşamasında ne kadar yıl, nasıl bir maliyetle ve hangi kolluk pratikleriyle çevresel güvenliğin alınabileceğini gösterecek bir ÇED raporunun hazırlanmasına ihtiyaç vardır. Aksi durumda, ÇED raporuyla aranan kamu yararı vücut bulmayacaktır.Bu nedenle anılan ÇED raporuna dayalı işlem iptal edilmelidir.
Kaynak: ALÇEP

Hava kirliliği, su kaynakları ve halk sağlığı

Ayrıca Aliağa’nın yeraltı suyu miktarının zayıf olduğunun belirtildiği şikayet dilekçesinde raporda yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının endüstriyel kirlilik sebebiyle zarar göreceğinin de irdelenmediği aktarıldı.

İrdelenmeyen yalnızca bunlarla sınırlı değil şikayette aynı zamanda tesisin yapılması istenen bölgede hava kirliliği ve halk sağlığı üzerindeki etkilerin de irdelenmediği bildirildi.

Kara rapor: En kötü hava kalitesi Aliağa’da

2021 yılında yayınlanan Kara Rapor, Aliağa’nın hava kirliliğinin nedenlerine işaretmişti ve bu rapora göre: İzmir’deki en kötü hava kalitesi, 2016 yılından beri ölçüm verileri kamuoyu ile paylaşılmayan Aliağa‘da ölçülmüştü.

Rapora göre; İzmir’deki hava kirliliği kaynaklarının başında yaklaşık 2900 adet küçüklü büyüklü sanayi tesisinin Aliağa’da konuşlanmış olması geliyor.

Aliağa’da bulunan en önemli kirletici kaynaklar arasında kömürlü termik santral, hurda metal işleyen demir-çelik fabrikaları ve haddehaneler, yapımı bittiği için yakında üretime geçecek olan yeni rafineri de kirletici kaynaklara eklenecek olan petrokimya tesisleri bulunuyor.

Şikayette ayrıca rüzgarın tozlanmayı yayıcı etkisinin de gözardı edildiğine değinildi. Son olarak tesise yakın yerleşim alanlarında yaşayan halkın yok sayıldığı aktarıldı.

‘İnsan ve çevre sağlığına aykırı’

Bakanlıkça verilen ÇED Olumlu Kararı’nın insan ve çevre sağlığına, çevre korumacılık ilkesine açıkça aykırı olduğu gibi, ulusal ve uluslararası normlara ve hatta Avrupa Birliği Müktesebatına, AB Çevre Mevzuatına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına da aykırı olduğu ifade edildi.

‘Dava konusu karar ile binlerce yurttaşın hayatını etkiliyor’

Tesise verilen ÇED Olumlu Kararı’nın iptali için şikayet dilekçesinde şu ifadelere yer verildi:

“Burada yaşayan halkı temsil eden davacılar; bu tesise havayı kirleteceği, etrafı tozu dumana katacağı, her gün onlarca kamyonun yerleşim alanları içinden geçeceği, gürültü, trafik, hava kirliliği içinde geleneksel yaşam biçimlerini, sağlıklarını koruyamayacakları için karşı çıkmakta ve hayatlarını şimdikinden daha kötü bir duruma getirecek olan geleceklerini karartacak böyle bir tesisi istememektedirler.

Bu iradelerini gerek halkın katılımı toplantısında gerekse eldeki davayı açmak için bir araya gelerek göstermişlerdir. Dava konusu karar ile binlerce yurttaşın hayatı etkilenmektedir. Binlerce yurttaşımız maksada nail olmak için yazılmış bir ÇED raporundan daha fazlasını hak etmektedir.

Burada sunulan nedenlerle ÇED raporu açıkça hukuka aykırıdır ve bu rapora dayanılarak verilen ÇED olumlu kararı ile telafisi imkansız zararlar doğacağından yürütmenin durdurulmasına karar verilmesini ve neticede dava konusu kararın iptalini talep ederiz. “

 

Kuraklık Kasım’ı da vurabilir: Hububat ekiminde sorun yaşanabilir

İnsan kaynaklı faaliyetlerin bir sonucu olarak gittikçe artan şiddet ve sıklığı nedeniyle geniş çapta kitleleri etkileyen iklim krizi nedeniyle yaşanan kuraklık sebebiyle birçok göl kuruyor ya da kurumaya yüz tutmuş durumda. Kuraklık ekim süreçleri için de tehdit oluşturuyor. Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş de geçen yıl yaşanan kuraklığın hala devam ettiğini belirtiyor. Türkeş, sonbaharda yaşanan kuraklık nedeniyle hububat ekiminde sorun yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.

‣İznik Gölü’nde siyanobakteri istilası
‣Burdur Gölü’nün olağanüstü kirli hikayesi
‣Bilal Erdoğan’ın ‘oyunları’ için İznik Gölü’nün çevresine sabit yapılar inşa ediliyor 

AA’dan Gülseli Kenarlı‘nın aktardığına göre; Prof. Dr. Türkeş, kuraklığın, yağış tutarının normal düzeyin altında kalmasıyla ortaya çıkan, arazi kaynakları üretim sistemlerini olumsuz biçimde etkileyen, ciddi hidrolojik dengesizliklere yol açan ve genel olarak şiddet ya da büyüklük, sıklık ile süre ve coğrafi yayılış bileşenleriyle ele alınan üç boyutlu bir doğa olayı olduğunu söylüyor.

Fotoğraf: Raşid Necati Aslım – Anadolu Ajansı

Kuraklıkların sonucu: Sosyoekonomik kuraklık

Kuraklık türleriyle ilgili bilgi veren Türkeş, “Meteorolojik kuraklık, yağış toplamlarının belirli bir zaman döneminin uzun süreli ortalamalarından, ortancasından ya da normalinden sapma olarak tanımlanır ve bu tanımlama genellikle bölgeseldir. Tarımsal kuraklık, bitki kök zonundaki toprak neminin ya da yarayışlı suyun, bitkinin büyüyüp gelişmesi için yeterli olmadığı durum şeklinde tanımlanabilir” diyor ve ekliyor:

“Özellikle büyüme dönemi boyunca, bitkinin suya en duyarlı olduğu dönemde toprakta yeterli nemin olmadığı koşulda tarımsal kuraklık oluşur. Hidrolojik kuraklık ise uzun süreli yağış eksikliği sonucunda ortaya çıkan, yüzey ve yeraltı su varlığındaki azalma olarak adlandırılır. Sosyoekonomik kuraklık ise meteorolojik, tarımsal ve hidrolojik kuraklıkların şiddeti ve süresi arttıkça, sonuçlarının neden olduğu durumdur.”

Van Gölü, Fotoğraf: AA

Türkiye’nin kuraklık verilerini yorumlayan Türkeş, geçmişteki kuraklıkların en etkilisinin 2007 ve 2008 yıllarında yaşandığını, bunun ürünlerde ciddi bir rekolte kaybına yol açtığını anımsattı.

‘İklim değişikliğinin etkisiyle gelecekte kuraklıkların şiddeti, sıklığı artacak’

Türkeş, “Yağışların az olması, sıcaklıkların yüksek olması, buna bağlı olarak buharlaşmayla tetiklenen ve etkili olan uzun süreli kuraklıklar, yani tarımsal ve hidrolojik kuraklıklar yaşandı. Pek çok çalışma bize gösteriyor ki iklim değişikliğinin etkisiyle gelecekte kuraklıkların şiddeti, sıklığı artacak. Artık her yaz, çok daha yüksek sıcak hava dalgalarının sayısının, süresinin, şiddetinin geçmişten daha kuvvetli olabileceğini söylemek mümkün” dedi.

Türkiye’de bu yılın rahat geçtiğini ancak 2021’de genel olarak tahıllarda, özellikle buğdayda rekolte kayıplarına neden olan kuraklıklar yaşandığını vurgulayan Türkeş, Meteoroloji Genel Müdürlüğünün standartlaştırılmış yağış indisi (SPI) haritalarını kaynak göstererek, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bu haritalarda son üç aylık yağış analizine baktığımızda Doğu Anadolu‘nun bir bölümünde meteorolojik kuraklık etkili. Altı aylık analize baktığımızda Akdeniz yağış rejiminin egemen olduğu Ege, Akdeniz kıyıları, İç Anadolu’nun bir bölümü, Konya Havzası‘nın bir bölümü ile Doğu Anadolu’nun önemli bir bölümünde şiddetli; Doğu Akdeniz ile Doğu Anadolu’nun batısında çok şiddetli ve aşırı kuraklıklar tanımlanmış durumda.

Bir başka deyişle 2019 sonunda başlayan, 2020’de Türkiye’nin bir bölümünde, 2021’de İç Anadolu, Doğu Anadolu ile Akdeniz’de etkili olan kuraklık, iki yıllık hesaplamalarda Türkiye’nin kuzeyi ve Batı Karadeniz bölümü dışında ülkemizin büyük bir bölümünde hala devam ediyor.”

Yağışların azalması ve hızlı buharlaşma nedeniyle seviyesinde düşüş yaşanan Van Gölü’nde, oluşumu binlerce yıl süren ve ‘su altı peribacaları’ olarak nitelendirilen dikitler kuraklıktan olumsuz etkileniyor.
Fotoğraf: Mesut Varol – Anadolu Ajansı

‘İklim değişikliği şiddetli kuraklıklara neden oluyor’

İki yıllık yağış analizlerine bakıldığında Güneydoğu Anadolu Bölgesi‘nin şiddetli kuraklıkla karşı karşıya olduğunu kaydeden Türkeş, iklim değişikliğinin uzun süreli ortalamalara göre sadece aşırı yağışlara yol açmadığını, şiddetli, çok şiddetli ya da olağanüstü şiddetli kuraklıklara da neden olduğunu ifade etti.

‘Yağış rejimi değişiyor’

Türkeş, “Türkiye’de yağış rejimi, dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi değişiyor. Bir yandan kuraklıkları, diğer yandan da sıcaklıkların şiddetlenmesiyle kuraklıkların çok daha etkili olmasına yol açan buharlaşma ve nem artışını yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

Türkeş, sadece yağışı değil, buharlaşma verilerini de içeren Standartlaştırılmış Yağış Buharlaşma İndisi (SPEI) analizlerine bakıldığında Batı Karadeniz ile Türkiye’nin kuzey bölümleri dışında, Batı Anadolu, İç Anadolu ve Akdeniz’in büyük bir bölümü, Toroslar, İç Anadolu’nun güneyi, Doğu Anadolu’nun bir bölümünün kuvvetli ve şiddetli kuraklık yaşadığına dikkati çekti.

Burdur Gölü’ndeki kuraklık uydu fotoğraflarına yansıdı

‘2021’de yaşanan kuraklık bizde bitmiş değil’

Kuraklığın Avrupa’da, birden ve yüksek sıcaklıklarla yaşandığı için çok gündem olduğuna ancak Türkiye’de uzun süreli analizlere bakıldığında tarımsal ve hidrolojik kuraklık yaşandığının altını çizen Türkeş, şöyle devam etti:

“Aslında 2021’de yaşanan kuraklık bizde bitmiş değil. Hava olaylarıyla, kısa süreli yağışlı dönemlerle bunu karıştırabiliyoruz. Kuraklık hem bugün, hem de gelecekte Türkiye’nin iklim değişikliği ve şiddetli hava olayları açısından en önemli gündem maddelerinden biri olacak. Yaptığımız çalışmalarda gelecekte Orta ve Doğu Karadeniz ile Kuzeydoğu Anadolu bölümü dışında kuraklıkların sıklığının ve şiddetinin artacağını bekliyoruz. Kuraklık bizim için önemli ve ciddi bir tehlike, bunu yaşamın tüm alanlarında tüm sektörlerde dikkate almak zorundayız.”

Türkiye’nin bu sonbahara da kurak girdiğine vurgu yapan Türkeş, konuşmasını şöyle tamamladı:

“Tıpkı 2019 ve 2020’de olduğu gibi sıcak ve kurak sonbaharın içindeyiz. Umarım önümüzdeki günlerde bir yağış olur. Sıcaklıkların yüksek olması nedeniyle buharlaşmayla topraktaki nem kaybı da yüksek. Kasımda hububat ekiminde sorun yaşanabilir. Bunun rekolteye de olumsuz etkisi olabilir. Önümüzdeki günlerde Orta ve Doğu Karadeniz kıyı kuşağı ile Kuzeydoğu Anadolu bölümü dışında Türkiye’de yaşadığımız görece sıcak ve çok kurak koşulları giderebilecek bir hava olayı yok.”

İznik Gölü’nde kuraklık: Bazilika kıyıyla birleşti
Fotoğraf: AA

2022’nin aşırı sıcakları

Geçtiğimiz yaz döneminde Avrupa’daki birçok ülke de aşırı sıcaklardan nasibini aldı. İspanya’da 200 bin hektar yangınlar nedeniyle yok oldu. Orman yangınları dolayısıyla yüzlerce insan evinden tahliye edildi. 

Portekiz’de ise 11 bin hektarlık arazi yangın nedeniyle kül oldu. Bölge UNESCO koruması altındaydı. Ülkede bir yüzyılın en sıcak Temmuz’u yaşandı.

İtalya’da da 27 bin 883 hektarlık ormanlık alan yangınlar nedeniyle zarar gördü. Fransa’da ise son 70 yılın en kurak dönemi yaşandı. Ülkede bu yıl en az 57 bin 600 hektar yeşil alan yandı.

Araştırma: Sıcak dalgaları artıyor

2020’de yapılan bir çalışma, 1950’lerden bu yana sıcak dalgalarının sıklığının ve uzunluğunun arttığını ortaya koydu.

UNSW Sydney ve UNSW Canberra’dan bilim insanları tarafından yapılan çalışma, Akdeniz’de 1950’den bu yana her on yılda 2,5 sıcak dalgası artışı kaydedildiğini ve Amazon’da bu artışın aynı dönemde fazladan 5 buçuk gün olarak kaydedildiğini ortaya koydu.

Araştırmaya göre; küresel olarak en kötü artışlar 1999’dan bu yana geçen zaman diliminde gerçekleşti.

Sıcak dalgaları, uzun süreli kuraklık olasılığını ve orman yangınları riskini artırıyor. Aynı zamanda bunun ağır ekonomik sonuçları da oluyor. Avustralya’da sıcak dalgalarının hükümete maliyeti bir yılda 6,2 milyar dolar olmuştu.

İngiltere’de Aşağı Avon, Bristol Avon isimleriyle de bilinen, önemli su kaynaklarından yaklaşık 120 kilometrelik Avon Nehri‘nin geçen yaz aşırı sıcak dalgasından dolayı pek çok noktasında suyunun neredeyse tamamen kurumaya yüz tuttuğu görüldü.
Fotoğraf: Raşid Necati Aslım/AA

Hala umut var

Gezegenin ortalama sıcaklığı, sanayi öncesi dönemde bugüne 1,1C arttı. Artan insan faaliyetleri sonucunda atmosfere salınan karbondioksit (CO2) miktarı da artış gösterdi. 

Isınmayı 1,5 derece ile sınırlama olasılığına hala açık olan pencerenin aralığını ise hükümetlerin fosil yakıt endüstrisine olan yatırımların önünü kesip kesmeyeceği belirliyor. 

Hükümetlerarası İklim Paneli‘nin (IPCC) son raporu ise eylem için zamanın daraldığını söylüyor. Ancak dünyanın harekete geçmek için hala zamanı var. 

Dünya Hava İlişkilendirme Girişimi (World Weather Attribution, WWA) tarafından yapılan bir araştırma  geçen yaz bir Kanada köyünü yok eden sıcak dalgasının iklim değişikliği nedeniyle 150 kat daha fazla olası hale geldiğini ortaya koymuştu.

IPCC Raporu: Acil eylem için zaman daralıyor

Uzmanlara göre, İngiltere’de Temmuz’da kaydedilden sıcak dalgası da iklim değişikliği nedeniyle 10 kat daha olası hale geldi. 

WWA’daki ekip, sıcaklıkların iklim modellerinin simüle ettiğinden daha fazla artması nedeniyle bunun aslında mütevazi bir rakam olduğunu da söylemişti.

Grantham Enstitüsü ve WWA’da da çalışan Dr Mariam Zachariah, “Bu yıl o kadar çok ekstrem olay oldu ki, her birine bakmak zorlaştı” diyor ve ekliyor:

“Mesaj, harekete geçmeye başlamak zorunda olmamız ve bizim için çok fazla umudum var; zamanında harekete geçersek, gelecek için iklim değişikliğini uyarlamak ve etkisini azaltmak için yeterince şey yapabiliriz.”

Ordu’da OSB’nin çimento atıkları derede yüzerken: Ceza ödemek önlem almaktan daha ucuz

Ordu Çevre Derneği (ORÇEV), Altınordu ilçesi Karapınar Mahallesi’ndeki Organize Sanayi Bölgesi’nde beton işletmelerinin çimento atıklarının küçük dereye boşaltmaları nedeniyle Ordu Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlüğüne şikayette bulundu.

Karapınar Mahallesi‘nde bulunan Penta Beton ve 52 Beton hakkında dereyi ve Melet Irmağı’nı kirlettikleri için de ORÇEV yönetim kurulu daha önce şikayette bulunmuş ve şikayet neticesinde bir cezai işlem uygulandığı duyurulmuştu. Son şikayete ilişkin ORÇEV yönetim kurulu adına yapılan açıklamada  şu ifadelere yer verildi:

‘Ceza ödemek önlem almaktan daha ucuz’

“Kirletme devam etmektedir. Sucul canlı yok olmakta, çimento atıkları Melet Irmağı’na akarak denize de ulaşmaktadır. Ekosisteme zararı olan, çevre kirliliği yaratan bu tür olumsuzluklarla her yerde karşılaşılmaktadır. Sorunu cezai işlemle sonuçlandırmak yetmez, yaptırım uygulanmalı hatta gerekli önlem alınana kadar işletmelerin çalışması durdurulmalıdır. Biliyoruz ki, ceza ödemek önlem almaktan daha ucuza geldiği için sorun çözümlenemiyor.”

Olayın takipçisi olacaklarının da belirtildiği ORÇEV yönetim kurulunun açıklamasında “Üst üste aynı suçu işlemenin yaptırımı ağır olmalı ki, kirletme engellenebilsin. Ayrıca önlem aldıracak olanları da görevlerini yapmaya çağırıyoruz. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü şikayetler olduğunda değil, sürekli denetimler yapmalı ki, önlemler alınabilsin. Ancak o zaman ekolojik kirlenmenin önü alınır. Derelerimiz atık deposu değil, yaşam alanlarımızdır. Dernek olarak sorun çözümlene kadar mücadelemiz sürecek” denildi.

Bugün zil çalmayacak: Öğretmenler hakları için iş bırakıyor

Bir süredir Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) ve Kariyer Basamakları Sınavı‘na karşı çıkan ve uygulamalaırn iptal edilmesini talep eden öğretmenler, bugün iş bırakma eylemi yapacak.

ÖMK düzenlemesinin öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştırdığını, öğretmenlerin ekonomik sorunlarına çözüm üretmediğini, eşit işe eşit ücret ilkesini ortadan kaldırdığını ve  öğretmenler arasındaki ayrımcılığı ve eşitsizliği derinleştirdiğini savunan 14 eğitim sendikası, sorunlara yönelik adım atılmadığı takdirde bugün greve çıkacaklarını açıklamışlardı.

Öğretmenler, Kariyer Basamakları Sınavı’nın da öğretmenlerin mesleki birikimini ve niteliğini yok saydığını ve mesleğin saygınlığını daha da düşürmesine neden olduğunu belirtiyor.

Bugün 45 ilde öğretmenler saat 11.00 ila 13.00 saatlerinde aynı basın açıklamasını yapmak için kendi illerinde toplanacak. Sosyal medyada #YarınZilÇalmayacak ve #ÖğretmenleriminYanındayım etiketleriyle eğitimcilerin grevine destek veriliyor.

Eğitim-İş, Eğitim-Sen, Hürriyetçi Eğitim Sen, Teç-Sen, Anadolu Eğitim Sen, Özgür Eğitim Sen, Eğitim Hak Sen, Eksen Eğitim Sen, İdeal Eğitim Sen, Eğitim Söz Sen, Eğitimde Birlik Sen, Eşit Haklar Sendikası, Töb-Sen ve Engelsiz Eğitim Sen sendikalrındn eğitimcilerin 14 Ekim’de hazırladıkları bildiride ortak talepler şöyle sıralanıyor:

  • 19 Kasım tarihinde gerçekleşecek kariyer sınavının derhal iptal edilmesi,
  • Eğitim öğretim yılına hazırlık ödeneğinin ayrım gözetmeksizin tüm eğitim çalışanlarına bir maaş tutarında ödenmesi,
  • Tüm eğitim çalışanlarına yoksulluk sınırının üzerinde bir ücret artışı sağlanmasına ilişkin düzenleme yapılması,
  • Kamuda mülakat uygulamasına son verilmesi,
  • Tüm eğitim çalışanlarına sosyal devlet ilkesi gereği ayrım yapılmaksızın; giyim, ulaşım, barınma, beslenme, yakıt, kira yardımı yapılması ve aile çocuk yardımı tutarlarının iyileştirilmesi,
  • Vergi dilimi adaletsizliğine son verilmesi,
  • Öğrencilerin en temel hakkı olan eğitim, barınma ve beslenme haklarının, sosyal devlet anlayışıyla devlet güvencesine alınması ve kamusal eğitim sağlanması.

 

Can Candan: Mücadelemi sonuna kadar sürdüreceğim

Boğaziçi Üniversitesi’nde verilen mücadele süresinde 40’a yakın dava açıldı. Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri 668 gündür direnişlerini sürdürüyorlar.

Okulda bu zamana kadar akademisyenlere yönelik birçok uzaklaştırıcı yönde kararlar verildi: Bazı akademisyenler görevden alındı, bazı akademisyenlerin kampüse girişine izin verilmedi ve bazı eğitim merkezlerinin kapısına kilit vuruldu, ofisler boşaltıldı.

Bu süreçte Boğaziçi yönetimi tarafından uzaklaştırılmak istenen akademisyenler kimi zaman çözümü bağımsız dersler vermekte, yönetim tarafından yok edilen dersleri öğrencilere bir şekilde vermekte buldu.

Öte yandan Boğaziçi Üniversitesi’nde gösterilen direniş sırasında açılan 40’a yakın davanın yanında akademisyenlere bireysel davalar da açılmış durumda.

İki kez görevden alınan Batı Dilleri ve Edebiyatları bölümü tam zamanlı Öğretim Görevlisi Can Candan da bu akademisyenlerden biri olarak bu süreçte yaşadıklarını anlattı.

16 Temmuz 2022’de görevden alınan Candan, 9 Ağustos’ta yapılan tebligat sonrası yaşadıklarını ve sürekli uzayan hukuki süreçleri şöyle anlattı:

“Hakkımda verilen 29 Nisan 2022 tarihli disiplin cezası işlemine (kademe ilerlemesinin durdurulması) karşı disiplin komisyonuna yaptığım itiraz, yasal süresi olan 60 gün içinde yanıtlanmamıştı. Bu disiplin cezası işleminin öncelikli olarak yürütmesinin durdurulması ve netice itibariyle iptali için 10 Ağustos’ta bir dava açtım.

Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’nün 08 Ağustos 2022 tarihli sayılı görevime son vermesi işleminin yürütmesinin durdurulması ve netice itibariyle iptali, yoksun kaldığım mali hakların yasal faizi ile birlikte tazmini ve tüm özlük haklarının iadesi için 11 Ağustos’ta bir dava daha açtım.

12 Ağustos’ta ‘[email protected] adresim çalışmamaya başladı.

15 Ağustos, saat 13:30’da tebliğ edilen bir yazı ile mesai saatine kadar (3,5 saat içinde) 15 yıllık ofisimizi boşaltmam talep edildi.

İtirazımı tebligatın üzerine yazdım. Merkezlerimizin başına gelenler (mesai dışı operasyonlar ile eşyaların çöp torbalarına, kutulara gelişi güzel doldurulması, oraya buraya atılması, vs…) başıma gelmesin diye düşünerek meslektaşlarımın/dostlarımın, bir kaç öğrenci ve mezunumuzun desteği ile ofisimi boşalttım

16 Ağustos’ta eşimi ofisine bırakmak için aracımızla kampüse geldiğimizde, üniversiteye girişim engellendi ve tutanak tuttuk.

Açtığım iki yeni dava adli tatilde açıldığı için adli tatilin bitmesi beklendi. Yürütmenin durdurulması taleplerimizin davalı idare savunması alınmaksızın karara bağlanmasını istemiş olmamıza rağmen, adli tatil sonrası mahkemeler davalı idareden 30 gün içinde savunmalarını yollamasını talep etti. Bu da bizi Eylül sonuna kadar getirdi…

12 Ekim 2022’de, işe iade davasına bakan mahkeme yürütmenin durdurulması kararını vermek için önce diğer davada disiplin cezasına dair verilecek yürütmenin durdurulması kararınını bekleyeceği şeklinde bir ara karar verdi.

13 Ekim 2022’de disiplin cazasına dair açtığım davaya bakan mahkeme, yürütmenin durdurulması talebimizi reddetti.

Akabinde de (20 Ekim 2022’de) diğer mahkeme görevden alınmamın yürütmesinin durdurulması talebimizi reddetti.

Biz de geçen hafta bu iki yürütmenin durdurulması ret kararına bir üst mahkeme (Bölge İdare Mahkemesi) nezdinde itiraz ettik. Şimdi Bölge İdare Mahkemesi’nin itirazlarımızı değerlendirmesini ve umarım birinci derece mahkemelerin yürütmenin durdurulması ret kararlarını kaldırıp, yürütmenin durdurulması kararları vermesini bekliyoruz…

Süreç şimdiye kadar geçen seneki dava sürecim gibi ilerliyor. Bakalım bundan sonrası nasıl olacak…

Bu arada rektörlük geçen sene mahkemenin nihai göreve iade kararına adli tatil sonrası (Eylül 2022’de) itiraz etmiş, beklendiği gibi… Onun da sonucunu beklemekteyiz…

Kısacası biri 2021’de açılan, ikisi de 2022’de açılan toplam üç davadan haberler bekliyoruz.

Atanmış yönetim tarafından haksız ve hukuksuzca yapılan bu işlemlere dair hukuki mücadelemi sonuna kadar sürdüreceğim.

 

Kasım ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?

Hormon takviyesi, pestisitler ve doğal olmayan üretim teknikleri ile sebze ve meyvelere neredeyse istediğimiz her zaman market raflarından ulaşabiliyoruz. Ancak besinleri mevsiminde tüketmek hem doğa hem de sağlığımız için oldukça önemli.

Peki Kasım ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?

Yeşil Düşünce Derneği tarafından hazırlanan takvim hangi mevsimde neleri yememiz gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.

Dernek, “Kasım’ın ilk günleri ile soğukları iyice hissetmeye başladık!
Şimdi turunçlar ve kök sebzeler ile hastalıklara karşı direncimizi arttırma, türlüler ve çorbalarla içimizi ısıtma zamanı” diyor.

Doğayı ve doğal olanı korumak için

Mevsiminde yetişmemiş meyve-sebze, doğa şartlarıyla işbirliği yapılarak değil, doğayla mücadele ederek üretildiğinden, üretiminde hibrid tohum, böcek ilacı ve kimyasal gübre kullanım oranı yükseliyor.

Doğayı ve doğal olanı korumak, zehirsiz gıdaya ulaşmak, sağlıklı olmak, yerel küçük üreticileri desteklemek, evinizin ekonomisini korumak ve karbon ayak izini düşürmek için mevsiminde beslenmek en basit çözüm.

Kasım ayı sebze ve meyveleri

  • Pancar
  • Kereviz
  • Patates
  • Lahana
  • Pazı
  • Ispanak
  • Karnabahar
  • Turp
  • Şalgam
  • Brokoli
  • Pırasa
  • Havuç
  • Yer elması
  • Ceviz
  • Ayva
  • Kuşburnu
  • Üzüm
  • Elma
  • Nar
  • Muz
  • Armut
  • Kivi
  • Greyfurt
  • Mandalina
  • Portakal
  • Kestane
  • Muşmula
  • Trabzon hurması
  • Fesleğen
  • Dereotu
  • Tere
  • Biberiye
  • Marul