Ana Sayfa Blog Sayfa 705

Ankara Film Festivali onur ödülleri gecesinde genç kadın oyuncuların isyanı: Tüm ‘cadılara’ teşekkürler!

Bu yıl 33’üncüsü gerçekleşen Ankara Film Festivali, dün gece düzenlenen törenle başladı. Sinemada Yeni Soluk Ödülü alan yönetmen Ceylan Özgün Özçelik ve oyuncu Farah Zeynep Abdullah sektörde kadınların yaşadığı sıkıntılara dikkat çekerek, özellikle genç kadınlara ciddi zorluklar yaratıldığını söyledi. 

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından  3-11 Kasım tarihlerinde MEB Şura Salonu’nda düzenlenen açılışta, sunuculuğu gazeteci Ünsal ünlü yaptı.

Bu yıl ‘Aziz Nesin Emek Ödülü’ yazar ve müzisyen Zülfü Livaneli’ye, ‘Sanat Çınarı Ödülü’ orkestra şefi Rengim Gökmen’e, ‘Kitle İletişim Ödülü’ çevirmen, sinema yazarı, gazeteci, yazar Sevin Okyay’a, ‘Sinemada Yeni Soluk Ödülü’ ise yönetmen Ceylan Özgün Özçelik ve oyuncu Farah Zeynep Abdullah’a verildi.

Ödülünü Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı İrfan Demirkol’dan alan Livaneli, konuşmasında Ankara’nın kültürün başkenti olmasına değindi:

“Biz burada yetiştik, bütün oyunları burada gördük, kitaplarımızı burada okuduk, filmlerimizi burada gördük ve Ankara’dan yetişen insanlar Türkiye’nin kültür hayatında çok önemli yer tuttular. Bizim kültürle olan bağımız, bizlerin yaşattığı, sizlerin yaşattığı bu kültür bizi ayakta tutan şeydir. Belki de ele geçirilemeyen son kalemizdir, tek kalemizdir. O yüzden yaşasın kültür emekçileri, yaşasın cumhuriyet, yaşasın Mustafa Kemal Atatürk.”

Gökmen ödülünü öldürülen müzisyen Onur Şener’e ithaf etti

Rengim Gökmen ise ödülünü iki kişiye ithaf etti: “İlk senaryo tekniği kitabını yazan, tiyatrocu olmasına karşın ilk sinema sevgisini bana veren, elimden tutarak beni Ankara Sineması’na, Ulus Sineması’na götüren ve beni bu büyük sanatla tanıştıran babamın anısı önünde saygıyla eğiliyorum. İkinci kişi ise, bir müzik emekçisi Onur Şener. Bundan birkaç ay önce katledildi. Onun adına bütün şiddet olaylarına karşı çıkmamız gerektiğini ve kısa vadede çözümlere ulaştırmamız gerektiğini düşünüyorum.”

Sevin Okyay da festivalde bulunduğu için çok mutlu olduğunu aktardı: “Ankara benim için sinema konusunda hiç yabancı bir yer değil. Ankara Film Festival, Gezici Festival, Uçan Süpürge… Hiç yabancı hissetmiyorum, çok teşekkürler.” 

Genç kadın oyuncular sitemkar

Festivalin Onur ödüllerine ek olarak bu yıl ilk kez verdiği Vakıf özel ödülleri iki ayrı alanda başarı göstermiş sanatçıya; oyuncu Farah Zeynep Abdullah ile sinema yazarlığı ve sinema programları ile başladığı kariyerine yapımcı, yönetmen, senarist olarak devam eden Ceylan Özgün Özçelik’e verildi.

Ödül için arandığında şaşırdığını söyleyen Abdullah, sektörde kadın olarak çok zorluk çektiklerini dile getirdi: “Çok şeyin üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Özellikle genç kadınlara ciddi zorluklar yaratılıyor sektörde ve çoğu yerde. Sadece bizim sektöre özel değil. Özellikle böyle özel ödülleri yaşça daha büyük insanlar alıyor. Gençleri gördükleri, bize destek oldukları için Ankara Film Festivali’ne çok teşekkür ediyorum.”

Özçelik ise sektöre başladığı zaman kadınların neden ağladığını anladığını söyledi:

“Cadı bir hakaret nişanesi; söz dinlemeyen cadı, kahkaha atan cadı, dans eden cadı, gece sokağa çıkan cadı… Cadılar yüz yıllardır dünyanın her yerinde ötekileştiriliyor, yok sayılıyor, cezalandırılıyor, işkence görüyor, öldürülüyor. 90’ların ilk yarısında ortaokul ve lise yıllarımda bir sinemasever olarak her film festivalinin ödül törenini izliyordum ve kadınlar sahneye çıktıklarında, ödül aldıklarında çoğunlukla ağlıyorlardı. Bu dikkatimi çekiyordu ve anlayamıyordum. Çünkü erkekler gayet sahneye hâkim bir şekilde şakalarını yapıyorlar, gülüyorlardı ama kadınlar ağlıyordu. 2002’de sektörde çalışmaya başladım ve ancak o zaman anlayabildim kadınların neden ağladıklarını. Çünkü çok zor oraya çıkmak ve kabul görmek. Kendilerine konulmuş kurallara meydan okuyanlara, ailemin kadınlarına, Nihan’a, 15 yıl önce çektiğim ilk kısa filmimden şu an kurgusunda olduğum son filmime benimle birlikte risk alan, savaşan, kamera önünde ve arkasındaki tüm cadılara teşekkürler.”

CHP’li Akın’ın Akkuyu açıklamasına nükleer karşıtı aktivistler ve Yeşiller’den tepki: İzin vermeyeceğiz!

CHP‘nin enerji ile altyapıdan sorumlu genel başkan yardımcısı Ahmet Akın‘ın Mersin Gülnar‘da inşaatı süren Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili ifadeleri nükleer karşıtı örgütler ve Yeşiller‘in büyük tepkisine neden oldu.

“CHP olarak nükleer enerjiye karşı değiliz. Devlette devamlılık esas olduğu için Akkuyu NGS projesi tabii ki devam edecek” diyen Akın’a, Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Koray Doğan Urbarlı,Daha bir sene önce nükleerin eski bir teknoloji olduğunu, Türkiye’nin ihtiyacı olmadığını ve @Akparti’nin inat uğruna bunu yaptığını söylüyordunuz. Ne değişti?” diye sordu. 

Akkuyu Nükleer Santrali’yle ilgili CHP içinde de farklı görüşler bulunuyor. Gazetemizle bir video bağlantı yapan Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, iktidara gelmeleri halinde, santral inşaatını millileştirmek bir yana yıkacaklarını söylemişti.

[CHP’de Akkuyu krizi] Başarır: Santrali yıkacağız, Akın: İktidarımızda devam edecek

NKP: Açıklama şaşkınlık ve tedirginlik yarattı

Akın’ın ifadeleri üzerine bir açıklama yayımlayan Nükleer Karşıtı Platform, “Türkiye’nin enerji politikaları içerisinde nükleer enerji santrallarının hem ekonomik hem de teknik açıdan yanlış bir tercih olduğuna ve bu santral inşaatının derhal durdurulmasının ülke yararı taşıdığına” dikkat çekti. Açıklamada “Akın’ın iktidara geldiği günden bu yana nükleer inadında direten, bilim insanları ile yaşam savunucularının yaptığı itirazları ve Akkuyu Nükleer Güç Santralı (NGS) yapım aşamasındaki ihmaller zincirini görmezden gelen siyasi iktidar ile aynı eksende yaptığı bu açıklamalar şaşkınlık ve tedirginlik yaratmıştır” ifadeleri kullanıldı.

Türkiye’de kurulmak istenen nükleer santrallarin küresel sermayenin oluşturduğu nükleer lobilerin kar hırsına hizmet ettiği kaydedilen açıklamada, şunlar denildi:

“Milli enerji politikaları, savunma ihtiyacı ve enerji talep artışı bahanesi ile ülke kaynakları; pahalı, riskli, kirli, atık sorunu çözülmemiş ve bizi Rusya’ya daha da bağımlı hale getirecektir. Unutulmamalıdır ki; Rus sermayesi hâkimiyetinde olan Akkuyu NGS Rusya’nın nükleer enerji sektöründeki yayılmacı anlayışının somut bir ürünüdür. Faaliyete geçmesi halinde kârı Rusya’ya, bir kaza ya da saldırı halinde meydana gelecek facianın sonuçları ve sorumluluğu ise bize ait olacaktır.

‘Kabul etmiyoruz, izin vermeyeceğiz’

Çernobil ve Fukuşima felaketlerinin yarattığı yıkımın etkilerinin devam ettiği günümüzde, daha faaliyete geçmeden inşaat sahasında yaşanan onca olumsuzluk ve temel çatlakları ile sık sık gündeme gelen Akkuyu NGS inşaatının hala neden durdurulamadığına ilişkin muhalif tutumunu ortaya koyarak, güçlü bir kamuoyu oluşturmak yerine ana muhalefetin, neoliberal politikalar ve piyasacı bir bakış açısıyla siyasi iktidarın uyguladığı politikaların devamı niteliğinde açıklamaları anlaşılır değildir.

Nükleer santral başta olmak üzere ekolojik yıkım politikaları açısından son derece kritik bir seçim dönemine girmiş bulunuyoruz. Siyasi partilerin seçim stratejileri ve ittifak denklemlerinde ekolojik açıdan sakıncalı projelere taviz vermelerini kabul etmiyoruz.

Toplumun genelini ilgilendiren, gelecek kuşakları riske sokan, sadece sermayenin amacına hizmet eden nükleer santralların seçimlerde oy kazanmak amacıyla siyasi bir malzeme olarak sunulmasını kınıyoruz. Milyonlarca yurttaşımızın temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı içinde bulunduğumuz zor dönemde, iktidara aday olan muhalefet partilerini halkın beklenti ve ihtiyaçları doğrultusunda politikalar üretmeye davet ediyoruz.”

NKP’nin açıklamasında Türkiye’nin nükleer santrallere ihtiyacı olmadığı vurgulanarak, “insanlara, çevreye ve doğaya zarar veren, iklim krizine, enerji talebi ve enerji yoksulluğuna çözüm olarak sunulan sadece Mersin Akkuyu’da değil; Sinop İnceburun ve Kırklareli İğneada gibi Türkiye’nin en değerli ekolojik ve stratejik yerlerinde nükleer santral kurmak girişimlerine acilen son verilmesi, nükleer santralların ülke gündeminden çıkarılması” talep edildi. 

Açıklama, “Nükleer Karşıtı Platform (NKP) olarak, telafisi mümkün olmayan faciaların yaşanmaması için demokratik ve hukuki her türlü direniş ve örgütlenme hakkımızı kullanarak nükleer santralların faaliyete geçirilmesine izin vermeyeceğimizin altını çiziyoruz” cümleleriyle son buldu.

Yeşiller: Ne değişti? 

CHP’li Akın’ın ifadelerine Yeşiller Partisi’nden de tepki geldi. Eş Sözcü Özlem Teke Taşdemir, Akın’ın sözlerine, sosyal medya hesabından “Türkiye’nin düştüğü en büyük bataklık #Akkuyu‘ya iklim krizinin sebebi fosile ve enerjide dışa bağımlılığa itirazı olmayan muhalefet ne vadediyor! Ülkeler nükleere veda ediyor, fosil bağımlılığından kurtulmak için yenilenebilir enerjiye yatırım yapıyor” eleştirisini yöneltti. 

Eş Sözcü Koray Doğan Urbarlı da Ahmet Akın’ın bir yıl önce bir tv kanalındaki sözlerine yer vererek, ” Sayın @ahmetakin  ne değişti? Daha bir sene önce nükleerin eski bir teknoloji olduğunu, Türkiye’nin ihtiyacı olmadığını ve @Akparti ’nin inat uğruna bunu yaptığını söylüyordunuz. Ne değişti?” diye sordu. 

Sosyal medyada Ahmet Akın ile Ali Mahir Başarır’ın ifadeleri arasındaki keskin farklılığa da dikkat çekildi, CHP’nin nükleer politikasının hangisi olduğu soruları yöneltildi.

İklim değişikliği gökkuşağını da etkiledi

Global Environmental Change dergisinde yayımlanan iklim değişikliğine ilişkin bir araştırmaya göre gökkuşağı artık bazı bölgelerde daha sık görünür hale gelirken bazı bölgelerde görünmeyecek. Peki iklim değişikliği gökkuşağı sayısını nasıl artırıyor?

Su damlacıklarının kırdığı güneş ışınlarıyla ortaya çıkan gökkuşaklarının güneşe ve yağışa ihtiyacı bulunuyor. Küresel ısınma nedeniyle dünyanın bazı noktalarında kuraklık yaşanırken bazı noktalarında da aşırı yağışlar görülüyor. Yağışın arttığı bölgelerde gökkuşaklarının sıklığı da artıyor.

Fosil yakıt kullanımı gibi insan faaliyetleri nedeniyle gezegen ısınıyor ve bu da yağış ve bulut örtüsü modellerini ve miktarlarını değiştiriyor.

Gökkuşağı görünme sıklığı yüzde 5 artacak

Mānoa‘daki Hawaii Üniversitesi’ndeki (UH) araştırmacılar tarafından yürütülen çalışmaya göre; 2100’e kadar, Dünya üzerindeki kara parçalarında görülecek gökkuşağı sayısında, 21. yüzyılın başına göre yaklaşık yüzde 5’lik artış olacak.

Isınmanın daha az kar ve daha fazla yağmura yol açacağı tahmin edilen kuzey enlemleri ve çok yüksek rakımlarda gökkuşağı oluşumunda artış yaşanacağı ortaya koyuldu.

Kaynak: Twitter

Akdeniz’de gökkuşağı daha az görülecek

Ancak Akdeniz kuşağına benzer bölgelerde yağışın azalmasından dolayı gökkuşağı görünme sıklığının azalacağı belirtildi.

Çalışmanın ortaya çıkmasının sebebi elbette bir merak: İklim değişikliği gökkuşağını nasıl etkileyecek?

New York Üniversitesi Çevre Araştırmaları Bölümü’nden, çalışmanın baş yazarı Kimberly Carlson, “Hawai’de yaşarken, çarpıcı, kısa ömürlü gökkuşaklarının günlük hayatımın bir parçası olduğu için minnettardım. İklim değişikliğinin bu tür gökkuşağı izleme fırsatlarını nasıl etkileyebileceğini merak ettim” dedi.

Peki ya gökkuşağı?

Bu soru UH Mānoa Coğrafya ve Çevre bölümünden Camilo Mora’nın ilgisini çekti ve lisansüstü derslerinden birinin projesinin odak noktası olarak bu soruyu ortaya attı. Mora araştırmalarda daha çok iklim değişikliğinin insan sağlığına etkilerinin odak noktası olarak seçildiğini ifade ederek şunları söyledi:

”İklim değişikliğinin insanların sağlığını ve geçim kaynaklarını nasıl doğrudan etkilediğini, örneğin iklim değişikliğinin neden olduğu ısı dalgaları sırasında sıcak çarpması meydana gelmesi yoluyla nasıl etkilediğini sık sık inceliyoruz.”

İklim değişikliği ve çevre estetiğine etkileri

Ancak çok az araştırmacı iklim değişikliğinin çevrenin estetik niteliklerini nasıl etkileyeceği konusunda araştırma yaptı. Gökkuşağı oluşumlarını haritalamaya da odaklanılmamıştı.

İklim krizi ve gökkuşağı bağlantısını ortaya koymak için UH ​​Mānoa‘daki öğrencilerin de dahil olduğu bir ekip, insanların fotoğraf paylaştığı bir sosyal medya platformu olan Flickr’a yüklenen fotoğrafları inceledi.

Binlerce fotoğraf tarandı, modelleme oluşturuldu

Araştırma için “gökkuşağı” kelimesiyle etiketlenmiş on binlerce fotoğraf tarandı.

O süreçte UH Mānoa Okyanus ve Yer Bilimi ve Teknolojisi Okulu‘nda (SOEST) Global Environmental Science alanında lisans öğrencisi olan ve makalenin ortak yazarlarından biri olan Amanda Wong, “Gerçek gökkuşaklarını bulmak için gökkuşağı resimleri, gökkuşağı bayrakları, gökkuşağı alabalığı, gökkuşağı okaliptüs ve gökkuşağı yiyeceklerinin fotoğraflarını sıralamak zorunda kaldık” dedi.

Daha sonra bilim insanları, gökkuşağı fotoğraf konumlarına, yağış, bulut örtüsü ve güneş açısı haritalarına dayalı bir gökkuşağı tahmin modeli geliştirdi. Son olarak, küresel kara alanları üzerinde bugünkü ve gelecekteki gökkuşağı oluşumlarını tahmin etmek için modellemeyi uyguladılar. Model adaların gökkuşakları için sıcak noktalar olduğunu gösterdi.

SOEST’te Atmosfer Bilimleri profesörü Steven Businger‘e göre; “Adalar gökkuşaklarını görmek için en iyi yerler” dedi.

Son zamanlarda “dünyanın gökkuşağı başkenti” olarak adlandırılan Hawaii Adaları’nın yılda birkaç gün daha gökkuşakları görüneceği tahmin ediliyor.

Gökkuşakları tarih boyunca ve dünya çapında insan kültürünün önemli bir parçası oldu ve estetik olarak beğenilen bir olay olarak görüldü.

Carlson, “İklim değişikliği, dünyadaki insan deneyiminin tüm yönlerinde yaygın değişiklikler yaratacaktır. Çevremizin somut olmayan kısımlarındaki (ses ve ışık gibi) kaymalar, bu değişikliklerin bir parçasıdır ve araştırmacıların daha fazla ilgisini hak ediyor” dedi.

Artvin’de baraj suları altında kalacak bölgede yaşayan hayvanlar için destek çağrısı

Artvin merkezli Hayvanları Doğayı İnsanları Koruma ve Yaşatma Derneği-HAYDİKO, Yusufeli Barajı ve Hidroelektrik Santrali’nin aktif olmasıyla beraber sular altında kalacak olan bölgede sayıları yaklaşık bin civarı olan, sokakta yaşayan hayvanları yeni ilçe merkezi ve çevresine taşımak üzere çalışmalarına başladı.

Çoruh Nehri üzerine yapılan Yusufeli Barajı su tutmaya hazırlanıyor. Baraj, 275 metre gövde yüksekliğiyle Türkiye’nin en yüksek, dünyanın ise ‘çift eğrilikli ince kemer baraj tipi’ kategorisinde üçüncü en yüksek barajı olacak. Baraj, yakında su tutmaya başlayacak.

Yusufeli Barajı ve HES Projesi dolayısıyla su altında kalacak ilçe merkezi ve çevre köylerin yeni yerleşim yerine taşınma hazırlıkları da sona gelmek üzere. İlçe merkezi, çevre köyler, işleri biten şantiyelerin içinde ve çevresinde yaşayan hayvanların yeni ilçe merkezi ve çevresine taşınmasıyla ilgili HAYDİKO harekete geçti.

Başta belediye, valilik, Artvin DKMP ve DSİ bölge müdürlüğü olmak üzere birçok kamu kurumuyla işbirliği halinde sayıları bin civarı olan hayvanların   yeni ilçe merkezi ve çevresinde oluşturulacak barınma alanları ile düzenli beslemeleri, kısırlaştırılmaları ve aşılanmaları için çalışmalar yapan HAYDİKO Artvin, aynı zamanda yaklaşık bir buçuk senedir Sarp Sınır Kapısı yakınlarında Hopa otobanına terk edilen 60 civarı ata bakıyor.

Kampanya açıldı

HAYDİKO Artvin Yönetim Kurulu Üyesi Yasemin Yılmaz konu ile ilgili şunları söyledi:

“Yusufeli Barajı ve Hidroelektrik Santrali’nin aktif olmasıyla beraber sular altında kalacak olan bölgede sayılarının yaklaşık bin civarında olduğunu öngördüğümüz sahipsiz kedi ve köpeklerimizi yeni ilçe merkezi ve çevresinde beslenebilecekleri barınma alanları oluşturarak taşımaya çalışıyoruz.

Bölgenin aynı zamanda yaban hayatı koruma sahalarına olan yakınlığından dolayı dikkatli olmamız gerekiyor. Bu noktada popülasyonun daha fazla artmasını engelleyebilmek amacıyla 5199 saylı kanun gereği Yusufeli ve çevresinde yoğun kısırlaştırma ve aşılama yapmak en büyük arzumuz. ”

Yılmaz bağışçılardan destek beklediklerini belirtti.

İhtiyaç listesi ve bağışlarınız için derneğin sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz.

Instagram: @haydikoartvinofficial
Twitter: @haydikoa

Apar topar taşınma

Bölge halkı ise ilçe merkezi ile köyleri sular altında bırakacak olan baraj için geçen eylül ayında başlatılan yer değiştirmelere karşı tepkili.  Taşınmanın eksiklerle başladığını ve şov amaçlı olduğunu savunan vatandaşlar, “Yusufeli’nde tarihi yok ettiler, tarihin yok edilişine tanıklık eden insanları da yok saydılar. Ama ‘Biz böyle büyük bir proje yaptık, kurumları taşıyoruz’ diye şov yapıyorlar. En az bin tane hane nereye çıkacağı konusunda bir bilgi sahibi değil, taşınma bir yıl ertelenmeli” dedi.

Türkiye sınırlarında 410 kilometrelik uzunluğa sahip, Kuzeydoğu Anadolu’nun en büyük nehirlerinden Çoruh’un üzerine projelendirilen Yusufeli Barajı ve Hidroelektrik Santralı’nın (HES) temeli 26 Şubat 2013’te atıldı. 275 metre gövde yüksekliğiyle Türkiye’nin en yüksek barajı olan barajın gövde inşaatı tamamlandı. Baraj yüzünden ilçe merkezi ile köylerde yaklaşık 5 bin konut, 270 iş yeri ve 9 bin 430 dönüm tarım arazisi, sular altında kalacak. Yeni yerleşim yerinde; aralarında hükümet konağı, emniyet, jandarma, adliye ve okulların da yer aldığı kamu binalarının tamamlanmasıyla taşınma süreci eylül başında başlatıldı.

BirGün’e konuşan CHP Yusufeli İlçe Başkanı Avukat Barış Demirci, baraj inşaatının sürdüğünü anımsatarak  “Kamu kurumlarını bir günde taşıdılar, yangında mal kaçırır gibi. Tüm kurumları yeni yerleşim yerine götürdüler, aşağıda dolmuş bile kalmadı, insanlar nasıl bir yerden bir yere gidecek?” demişti.

Amaçlarının baraja su tutmak ve enerji üretimine geçiş yapmak olduğunu anlatan Demirci şöyle konuşmuştu: “Yeni yerleşim yeri bitmeden bunların yapılması maalesef bizi mağdur ediyor. 3 bin 300 konut yapıldı. Bu konutların hak sahipleri 2014 yılındaki ikametgâh ve aile olma esasına göre belirlendi ve ondan sonra aile olan bin tane genç ailemize hak sahipliği verilmedi. Baraj bitiyor, taşınacağız deniyor ama bu insanların çıkacakları bir evleri yok. Kiraya çıkın diye baskı yapıyorlar, kiralar da çok yüksek. Kamu binalarının inşaat teslimi şov amaçlı. ”

AYM’den Cizre’deki ‘hendek operasyonu’ kararı: İhlal yok, ölümcül güç zorunluydu

Anayasa Mahkemesi (AYM) Şırnak‘ın Cizre ilçesinde 2015 yılında başlatılıp  2016 yılının şubat ayında sonlandırılan ve 100’den fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan “hendek operasyonlarıyla” ilgili ölenlerin yakınlarının yaptığı 17 başvuruyu karara bağladı. Yüksek Mahkeme, “ölenlerin yaşam haklarının ihlal edildiği” iddiasıyla yapılan  başvuruyu oybirliğiyle reddetti.

‘Ölümcül güç kullanımı mutlak zorunluydu’

AYM kararında başvurunun konusu şöyle özetlendi:

“Başvuru, Cizre’de uygulanan sokağa çıkma yasağı sırasında tıbbi yardım ve tedavi sağlanmaması ve güvenlik kuvvetlerinin güç kullanımı neticesi ölüm meydana gelmesi nedeniyle yaşam hakkının ve bu hak bağlamında etkili soruşturma yapma yükümlülüğünün, sokağa çıkma yasağı uygulaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, cenazelerin bulundukları sıradaki fiziksel durumları, cenazeleri teslim alırken ve defin için dinî merasim sırasında yaşanan zorluklar nedeniyle kötü muamele yasağı, özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı ile din ve vicdan özgürlüğünün, Av. Ramazan Demir’in bazı başvurucular adına Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine geçici tedbir talebiyle bireysel başvurular yapmasının ardından bir ceza soruşturması kapsamında tutuklanması nedeniyle bireysel başvuru hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.”

AYM değerlendirmesinde, “Güvenlik güçlerinin kendilerinin ve başkalarının hayatlarını koruma, silahlı ayaklanmayı bastırma meşru amaçlarına daha hafif bir sınırlama ile ulaşmalarının mümkün olmadığı ve ölümcül güç kullanmalarının mutlak zorunlu olduğu kanaatine varılmıştır” denildi.

Karar oybirliğiyle alındı

Anayasa Mahkemesi’nin oybirliği ile aldığı karar şöyle:

“Sağlık yardımı sağlanmamasından dolayı yaşamı koruma yükümlülüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna, yaşam hakkının öldürmeme yükümlülüğü bakımından ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna, yaşam hakkının usul boyutu bakımından ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna, başvurucular Mehmet Tunç, Asya Yüksel, Serdar Özbek, Yasemin Çıkmaz, Ahmet Tunç, Esmer Tunç, Zeynep Tunç, Barış Tunç, Çiğdem Tunç, Evin Tunç, Serhat Tunç, Abdulkerim Özbek, Buşra Özbek ile Abdullah Çıkmaz’ın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna, başvurucular Ahmet Tunç, Esmer Tunç, Zeynep Tunç, Barış Tunç, Çiğdem Tunç, Evin Tunç ve Serhat Tunç, Abdulkerim Özbek, Buşra Özbek ile Abdullah Çıkmaz’ın bireysel başvuru haklarının ihlal edildiğine ilişkin iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna, başvurucular Ahmet Tunç, Esmer Tunç, Zeynep Tunç, Barış Tunç, Çiğdem Tunç, Evin Tunç, Serhat Tunç, Abdulkerim Özbek, Buşra Özbek ile Abdullah Çıkmaz’ın kötü muamele yasağı, özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı ile din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddialarının başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edilmediğine, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edilmediğine, kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına gönderilmesine 5/7/2022 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

Boğaziçi direnişi sürüyor: Despotik uygulamalara karşı mücadeleden vazgeçmiyoruz

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, bugün de atanmış rektör ve üniversite yönetimine karşı 670’inci kez bir araya geldi. Direnişlerini sürdüren akademisyenler 453’üncü kez rektörlük binasına sırt çevirdi.

Akademisyenler nöbet boyunca ellerinde “Kabul Etmiyoruz”, “Vazgeçmiyoruz” ve “Özerk, Özgür, Demokratik Üniversite” yazan dövizler taşıdılar.

Türkiye Yazarlar Sendikası üyeleri de bugünkü Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinin nöbetine katılarak açıklamada bulundu.

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri nöbetlerinin ardından haftanın her son iş gününde olduğu gibi haftalık açıklamalarını okudular:

“Kayyım yönetiminin hocalarımıza, öğrencilerimize, idari personelimize ve mezunlarımıza yönelik, keyfîliğe ve mesnetsiz ithamlara dayanan despotik uygulamalarına karşı hukuk nezdinde verdiğimiz mücadelemizi ilk günden beri kararlılıkla sürdürüyoruz.

‘Mahkeme kayyım yönetimin bir uygulamasının daha hukuksuz olduğuna hükmetti’

Bu hafta mahkeme, kayyım yönetimin uygulamalarının bir diğerinin daha hukuksuz olduğuna hükmetti. 10 Haziran günü Boğaziçi Üniversitesi Bilgi Teknolojileri Kurulu üyesi dört hocamız, Bilgi İşlem Merkezi adına yapılan yeni hizmet alımındaki ciddi güvenlik zafiyetleri ve usulsüzlüklerini uzmanlıkları, görev ve sorumlulukları gereğince tespit ettikleri sırada, kayyım yönetimi tarafından görevlerinden alınmıştı.

Bilgi Teknolojileri Kurulu lağvedilmiş, hocalarımız hakkında ceza ve disiplin davaları açılmıştı. Bilgi İşlem Şube Müdürlüğü Teknik Müdür Yardımcısı ve aynı zamanda üniversitemizde doktora çalışmalarını sürdüren Levent Altay da kurul üyeleriyle konu hakkında bilgi ve belge paylaşması, kayyım yönetiminin mesnetsiz iddialarının aksine bu paylaşımı baskı ve tehditle değil, görevi gereğince yaptığını belirten bir açıklamada bulunması sonrası işinden uzaklaştırılmış, doktora çalışmalarından üç ay süreyle el çektirilmişti.

Mahkeme itiraz üzerine ilk kararını verdi ve Levent Altay’ın işten çıkartılmasının usulsüz olduğunu açıkladı. Bu kararın, haklılığından kuşku duymadığımız tüm diğer hukuki itirazlarımız ve dava süreçlerimiz için de bir emsal teşkil etmesini umuyor, hukukun üstünlüğü ilkesine duyduğumuz inanç ve bağlılığın altını çiziyoruz.

Kadro ilanı

Üniversitemizin üst yönetim kademelerini hukuksuz şekilde, kurum dışından devşirdiği kadrolarla işgal eden kayyım yönetiminin, son dönemde akademik kadrolaşma çabalarına da hız verdiğini gözlemliyoruz. Bu hafta Naci İnci yönetimi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, Matematik ve Fen Bilimleri Eğitimi ve Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümleri için beş kişilik kadro ilanına çıktığını Resmî Gazete’de duyurdu.

Bölümlerin onayı alınmaksızın verilen ve YÖK yönetmeliğine açıkça aykırı bir şekilde, önceden belirlenen adayların tanımlandığı şüphesini uyandıran, diğer bir deyişle ‘adrese teslim‘ bu ilanlar, gayrimeşru yönetimin kaygılı telaşının bir tezahürü olduğu kadar, üniversitemizin liyakati temel alan bilimsel geleneğinin de hoyratça yok edilmek istendiğinin bir kanıtı.

Boğaziçi Üniversitesi’nin meşru bileşenleri adına aynı bilimsel geleneğin, 1980 Askeri Darbesi‘nin iradesine dahi boyun eğmediğini ve sonrasında dayatılmak istenen tüm anti-demokratik uygulamalara karşı başarıyla direndiğini hatırlatır, kayyım yönetiminin kadrolaşma çabalarıyla da hukuk nezdinde, kararlılıkla mücadele edeceğimizi kamuoyuna duyururuz.

Fotoğraf: Zeynep Kadirbeyoğlu

 

‘Üniversitedeki gayrimeşru uygulamalar bir an önce sona ermeli’

Üniversitemizdeki tüm fakülte dekanları, enstitü müdürleri ve yüksek okul müdürü seçimle göreve gelmeli ve seçilmiş kurullarla denetlenebilmelidir. Şeffaf ve demokratik yollardan belirlediğimiz ve haksızca işlerine son verilen dekanlarımız ve enstitü müdürümüz bir an önce görevlerine iade edilmelidir.

Atama ve yükseltme kriterleri hiçe sayılarak, bölüm, fakülte ve enstitülerin onayı alınmadan, tepeden inme kararlarla yapılan tüm atamalar gayrimeşrudur, geri alınmalıdır.

İşlevsizleştirilen Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi ve Cinsel Tacizi Önleme Koordinatörlüğü işinin ehli çalışanlarıyla birlikte bir an önce tekrar faal hâle getirilmelidir.

Fotoğraf: Zeynep Kadirbeyoğlu

Gayrimeşru yönetim tarafından gerekçesiz şekilde el konulan İstanbul Matematiksel Bilimler Merkezi binası eski işlevine kavuşturulmalı, yeniden araştırmacıların kullanımına sunulmalıdır.

Naci İnci ve yönetimi ile bugüne kadar hukuksuzca kadrolaşmış tüm isimlerin istifasını talep ediyoruz. Fakülte ve bölüm kararları yok sayılarak işine son verilen ve dersleri iptal edilen meslektaşlarımızın haksızca uzaklaştırıldıkları işlerine iade edilmelerini, ayrıca öğrencilerimiz, akademik ve idari personelimiz hakkında mesnetsiz gerekçelerle açılmış tüm disiplin soruşturmalarının geri alınmasını bir kez daha talep ediyoruz. Üniversitemizi yılmadan ve kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.

Türkiye’de özgür, özerk, demokratik ve katılımcı ilkelere dayalı bir üniversite ideali gerçekleşene kadar kabul etmiyoruz, vazgeçmiyoruz!”

Elektrikli TOGG’un deposu, evden şarj edilirse 235, istasyondan olursa 693 TL’ye dolacak, peki ya şarj istasyonları?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın Türkiye’nin “yerli otomobili” olarak lanse ettiği TOGG‘un enerji maliyetini Yeni Şafak gazetesi duyurdu. Gazetenin aktardığına göre,  500 kilometre menzile sahip TOGG’da bulunan 90 kWh’lık bataryanın evden şarj edilmesi halinde ödenecek miktar 235 lirayı bulacak.

Aracın iş yerinden şarj edilmesi halinde ticarethane kademesindeki kilovat birim değeri 4,45 liraya çıkıyor. TOGG’un iş yerinde doldurulması durumunda ise maliyet 400 liraya yükseliyor.

Benzinli bir araç, 500 kilometreyi 920 liraya, dizel araç ise 745 lirada kat ediyor. Habere göre, TOGG’un şarj markası Trugo’nun açacağı DC (50 kWh-hızlı şarj) istasyonlarıyla 90 kWh’lık bataryanın yüzde 80’i 25 dakikada dolacak. DC istasyonlardaki dolum maliyeti ise kWh başına güncel tarife olan 7,7 lirayla 693 liraya çıkacak. Dört saati bulan AC (22 kWh-normal şarj) dolumun maliyeti ise kilovat başına güncel fiyatı 6,5 lira. Böylece 90 kWh’lık TOGG’un AC şarjla bataryanın tamamı 585 liraya dolacak. 

Türkiye’de elektrikli araçlara olan ilginin artmasıyla birlikte şarj istasyonlarında artış gerçekleşti. Ağustos 2022 itibarıyla toplam 3 bin 457 şarj istasyonu bulunuyor. Bu istasyonların 818’ini özel kullanım amaçlı, 2 bin 639’u halka açık şarj istasyonları. 

TOGG’un banttan inmesiyle istasyonlarda artış bekleniyor. Türkiye genelinde TOGG markası Trugo’yla 1.500 hızlı şarj istasyonu kurulması planlanıyor.  Yoğun yerlerde 25 kilometrede bir istasyon kurulma kararı verilirken, daha seyrek yerlerde ise 50 kilometre yarı çapı baz alınacak. Kurulan istasyonlarda 2 soket yer alacak. Bu da 3 bin aracın aynı anda şarj edilmesine imkan sağlıyor.

Mevcut şarj istasyonlarının ise üçte biri İstanbul’da yer alıyor. Kentte halen 1265 elektrikli araç şarj istasyonu var. Ankara’da 320, İzmir’de 235, Antalya’da 132,  Muğla’da 128 şarj istasyonu bulunuyor.

İstasyonlarda Avrupa’da sondan ikinciyiz

Türkiye şu anda, Avrupa’da en çok şarj istasyonları bulunan ülkeler arasında sondan üçüncü olarak yer alıyor. Gerisinde Portekiz ve İrlanda yer alıyor.  EAFO’ya göre Türkiye’de 2021 yılında elektrikli araç şarj noktası sayısı 2 bin 332 idi. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) yetkililerin AA’ya verdiği bilgiye göre ise 2021 yılı sonunda Türkiye’deki şarj ünitelerinin sayısı 3 bin 457 idi.

2021 itibariyle Avrupa ülkelerinde en fazla şarj noktası ise 92 bin 601 ile Hollanda’da. Hollanda’yı sırasıyla şu ülkeler takip ediyor: Almanya (59 bin 550), Birleşik Krallık (40 bin 297), Fransa (27 bin 870), İtalya (23 bin 249).

Elektrikli araç sayısı da Avrupa ortalamasının çok altında

Eurostat’a göre Türkiye’deki elektrikli araç sayısı 2019 yılında bin 176 idi. Bu sayıya, Türkiye Elektrikli ve Hibrid Araçlar Derneği’nin (TEHAD) 2020 ve 2021 yılında satılan araçlara dair verileri eklendiğinde 2021 yılı itibariyle Türkiye’de 4 bin 869 elektrikli araç bulunuyor. Anadolu Ajansı 27 Aralık 2021 tarihli haberindeki bu sayıyı 6 bin olarak verdi. 2022 raporlarına göre araçların yüzde 58’i İstanbul’da: 3 bin 496 elektrikli araç.  Ankara’da 555, İzmir’de 441, Antalya’da ise 213 elektrikli araç halen trafikte.

Avrupa Birliği İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) elektrikli araç sayısına dair açıkladığı son verilere (2019) göre ise Avrupa’da en fazla elektrikli araç 155 bin ile Fransa’da. İkinci sıradaki Almanya’da 136 binden fazla elektrikli araç bulunuyor. Hollanda’da sayı ise 106 bin 508.

Diğer bazı ülkelerdeki elektrikli araç sayısı ise şöyle: Birleşik Krallık 55 bin 335, İspanya 39 bin 453, İsveç 30 bin 343.

 

‘İnci Küpeli Kız’a kendini yapıştıran aktivistlere hapis cezası

İklim krizine karşı dikkat çekmek için dünyaca ünlü sanat eserlerinin de eyleme dahil edildiği çorbalı/uhulu protestolardan birinde yer alan iki eylemciye hapis cezası verildi.

Aktivistler Johannes Vermeer‘in dünyaca ünlü başyapıtı ‘İnci Küpeli Kız’a kendilerini kapıştırmıştı. Belçikalı bir aktivist kafasını yapıştırmıştı. Bir aktivist de tablonun üzerindeki panele elini yapıştırdıktan sonra Belçikalı aktivistin üzerine domates çorbası dökmüştü. Bir aktivist de bu anları kayıt altına almıştı. Lahey polisi üç eylemciyi de tutuklamıştı.

Eylemler fosil yakıtlara karşı kampanya yürüten Just Stop Oil‘in aktivistleri tarafından gerçekleştirildi. Grup daha önce de Londra’daki Ulusal Galeri‘de Vincent van Gogh’un Ayçiçekleri tablosu üzerine domates çorbası fırlatarak gündeme gelmişti.

Hollanda’nın Lahey kentindeki  Mauritshuis Müzesi’nde sergilenen İnci Küpeli Kız tablosuna kendilerini yapıştıran eylemciler, Hollanda mahkemesi tarafından hapisle cezalandırıldı.

Savcılar her iki eylemciye de dört ay hapis cezası vermek istemişti fakat mahkeme ceza süresini iki aya indirdi ve cezanın bir ayı ertelendi. Videoyu kayda alan eylemcinin de bugün hakim karşısına çıkması bekleniyor.

Eylemcilerden biri savunmasında “Benim kendi fikrimdi. Kimse beni buna zorlamadı. Bütün sorumluluğunu alıyorum. Kimsenin bundan hoşlanmadığını anlıyorum ama bence daha fazla doğal afet olduğunda bundan daha fazla insan hoşlanmayacak” dedi.

Protestocular tabloyu yok etme teşebbüsünde bulunmak ve esere şiddet uygulamakla suçlandı.

Just Stop Oil Belçika tarafından yapılan açıklamada ise “Dünyadaki toplu katliamlara şiddetle karşı çıkan iklim aktivistlerinin kınanması ironik değil mi?” sorusu yöneltildi.

Müzeden yapılan açıklamada, camın arkasında kalan eserin restoratörleri tarafından incelendiği ve hasar görmediği belirtilmişti.

Müze sözcüsü René Timmermans verdiği demeçte, müzenin bu tür olaylara olabildiğince iyi hazırlandığını ve daha önce hangi ekstra önlemleri alabilecekleri konusunda çok sayıda istişare yaptıklarını söylemişti.

Just Stop Oil ve aktivist grupları sık sık protestolarla iklim krizinin aciliyetine dikkat çekmeye çalışıyor.

Daha önce de Britanya Kralı III. Charles‘ın Londra Madame Tussauds Müzesi’ndeki balmumu heykelinin suratına çikolatalı pasta fırlatılmış, tı.

17 Ekim’de aynı grup, iklim eylemlerini durdurmak üzere geçirilmek istenen yeni bir yasa tasarısını protesto etmek için spor araba markası Aston Martin‘in Londra merkezindeki showroomunun girişine turuncu boya püskürtmüştü.

Almanya merkezli iklim aktivisti grup Letzte GenerationPotsdam’da sergilenen Monet’nin Les Meules eserine patates püresi fırlatarak eylem yapmıştı.

Önceki günlerde yine Hollanda‘da yayımlanan bir tartışma programı Jinek‘te aktivisti grupların yeni protesto yöntemlerinin tartışılırken iklim aktivisti Jelle de Graaf, iklim krizinin aciliyetini yeterince anlaşılmamasını protesto ederek kendini tartışma masasına yapıştırmıştı.

https://twitter.com/Jelle_De_Graaf/status/1585243613222817793?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1585243613222817793%7Ctwgr%5E2d13fa3f13e328c9705447285f1951286defa4e3%7Ctwcon%5Es1_c10&ref_url=https%3A%2F%2Fyesilgazete.org%2Fiklim-aktivisti-munasip-eylem-yontemlerinin-tartisildigi-programda-kendini-masaya-yapistirdi%2F

COP27’ye doğru: Türkiye’den somut emisyon azaltım hedefi bekleniyor

Mısır’ın Şarm-El Şeyh kentinde 6-18 Kasım tarihlerinde düzenlenecek Birleşmiş Milletler (BM) 27. Taraflar Konferansı (COP27), iklim krizine karşı mücadele kapsamında küresel sıcaklık artışını yüzyıl sonuna kadar 1,5 dereceyle sınırlandırma hedefine yönelik planların hayata geçmesinde kararlılığın ortaya konulması açısından kritik öneme sahip.

İklim değişikliğiyle mücadelede kritik önemde olan zirveye, 100’ün üzerinde devlet ve hükümet lideri ve 40 binin üzerinde kişinin katılması bekleniyor. En yüksek katılımcı sayısına ulaşılan iklim zirvelerinden biri olacağı öngörülen COP27, ülkelerin, enerji, tedarik, hayat pahalılığı ve Rusya‘nın Ukrayna‘da başlattığı savaş nedeniyle birçok zorlukla aynı anda mücadele ettiği bir dönemde gerçekleştirilecek.

Böyle bir dönemde liderler ve politika yapıcıların mevcut krizlerin gerektirdiği acil önlemleri alırken, dünyanın en büyük sorunu olan iklim kriziyle mücadeleyi geri plana atmayan politikalar izlemesi kritik önem taşıyor.

AA‘dan Nuran Erkul Kaya‘nın aktardığına göre; “Çoklu kriz” döneminde yapılan COP27’nin gündemi ve Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadele politikalarına ilişkin konuşan İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Ümit Şahin, geçen yılki zirvede ülkelerin ulusal katkı beyanlarını güçlendirmeleri yönünde karar alınmasına rağmen sadece 24 ülkenin bu kararın gereğini yerine getirdiğini söyledi.

COP27 sırasında diğer ülkelerin de 1,5 derece hedefine uygun yeni emisyon azaltım hedefleri açıklamalarının en önemli beklenti olduğunu dile getiren Şahin, kömür dahil tüm yeni fosil yatırımlarının durması ve 2050’ye kadar bu yakıtların kullanımının büyük ölçüde azaltılmasının bir zorunluluk olarak BM İklim Konferansı çerçevesinde kabul edilmesinin önemine işaret etti.

‘Kayıp ve zarar mekanizmasına ayrılacak fon en önemli başlıklardan’

Şahin, bu yıl az gelişmiş ülkelerin iklim felaketleri nedeniyle uğradığı büyük ekonomik kayıpların, iklim krizinin ortaya çıkmasında tarihsel sorumluluğu en yüksek olan gelişmiş Batı ülkeleri tarafından tazmin edilmesi anlamına gelen Kayıp ve Zarar Mekanizmasına fon ayrılması konusunun da en önemli tartışma başlıklarından olacağını belirtti.

Fotoğraf: AP Photo / Alastair Grant

‘Türkiye artıştan azaltım hedefi açıklarsa büyük bir şansı yine kaçırmış oluruz’

Türkiye’nin kömürden çıkış ve 2050’lerde net sıfır hedefine ulaşma konusunda net bir pozisyon alarak bu kararları desteklemesinin çok önemli olacağını söyleyen Şahin, şöyle devam etti:

“Geçen sene bu yöndeki kararlar Türkiye’nin de desteğiyle geçmişti. Türkiye’nin Kayıp ve Zarar Mekanizması konusunda az gelişmiş ülkelerin yanında olması önemli bir fark yaratabilir. Ancak Türkiye, kömürden çıkış politikasını henüz benimsemedi ve ulusal katkı beyanını henüz güncellemedi.

Türkiye’nin netleşmek için daha hızlı ve kararlı adımlar atması gerekiyor. Türkiye’nin COP26’dan bu yana üzerinde çalıştığı ulusal katkı beyanını COP27 bitmeden yapacağını ve 2030’a kadar mutlak azaltım hedefi alınacağını umuyoruz. Artık bunun yüzde kaç olduğu da çok önemli değil, yeter ki 2030’da önceki bir tarihe, örneğin 2020 seviyesine göre daha az sera gazı salacağımızı, yani emisyonlarımızı 2030’dan önce tepe noktasına çıkaracağımızı ilan edelim.

Eğer Türkiye güncellenmiş beyanında 2015’teki ilk beyanda olduğu gibi yüksek tutulmuş bir referans senaryodan ‘artıştan azaltım‘ hedefi açıklarsa, ekonomimizin yeşil dönüşümü için büyük bir şansı yine kaçırmış oluruz. Çünkü böyle bir hedef, yine 2030’a kadar emisyonlarımızı artırmaya devam edeceğimizi ilan etmek anlamına gelecektir.”

‘Kaybedecek bir gün bile yok’

Şahin, Türkiye’nin, ekonomisini de çok olumlu etkileyeceğini herkesin kabul ettiği yeşil dönüşüm için kaybedecek bir gününün bile olmadığını ifade etti.

Fotoğraf: Markus Spiske.

Türkiye’nin 2030’da karbondioksit emisyonlarını 2018 seviyesine göre yüzde 32 azaltabileceğini ve bunun da enerji güvenliği ve ekonomi açısından sorun yaratmayacağını IPM’in raporunda ortaya koyduklarını söyleyen Şahin,  “Bunu başarmak için formül çok basit. Kömürün enerji üretiminde kullanımına 2035’e kadar son vermek için bir planlama yapmak, yeni kömürlü termik santral yatırımı yapmamak, rüzgar ve güneş başta olmak üzere yenilenebilir enerji kurulum hedeflerini bugünkünün 3-4 katına çıkarmak ve bunun için gerekli teşvikleri planlamak, yenilenebilir enerjinin sisteme entegrasyonunu kolaylaştırmak için enerji depolama yatırımlarına başlamak, ulaşımda toplu taşımayı, yük taşımada demir yolunu çok daha fazla kullanmak, elektrikli otomobil satışları için 2030’a kadar en az yüzde 20 gibi bir hedef koymak ve binalarda ve sanayide enerji verimliliği için aktif politikalar izlemek” dedi.

‘Tamamen siyasi kararlılıkla başarılabilecek bir şey’

Şahin, bunların Türkiye için yeni başlıklar olmadığını ve ülkede yeterli uzmanlık birikimi, ekonomik aktör ve teknolojinin bulunduğunu vurgulayarak, “Finansman da aslında sorun değil çünkü mevcut finansman olanaklarını bir yerden diğerine kaydırmakla ilgili. Bu da tamamen siyasi kararlılıkla başarılabilecek bir şey. Çözüm yolunda gerçekçi hedefleri kararlı biçimde ilan etmek mevcut işlerinin bozulacağından çekinen kesimlerin direncini bir günde kıracaktır” değerlendirmesinde bulundu.

‘Elektrik üretiminde hızla kömürden çıkış ve yenilenebilir kapasitesinin artışı gerekiyor’

ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ebru Voyvoda da COP27’de Türkiye’nin yeni ulusal katkı beyanı açıklayacak ülkeler arasında olmasının beklendiğini ifade ederek, “Türkiye’nin hem 2030 gibi ara tarihler hem de hedefler açısından somut ve iddialı bir hedef açıklamasını bekliyorum. Somut ve iddialı bir hedef, Türkiye ekonomisini Avrupa Birliği‘nde (AB) olduğu gibi ciddi bir teknolojik, finansal ve yapısal dönüşüm patikasına sokabilecek, böylece ekonomik büyüme ve iklim hedefleri açısından olumlu bir yöne girmesini sağlayacaktır” dedi.

Türkiye için mevcut enerji krizi konjonktürünü avantaja çevirecek ve 2030’da 2020’ye kıyasla yüzde 35 emisyon azaltımı hedefi sağlanabilecek patikaların öncelikle elektrik üretiminde hızla kömürden çıkılması ve yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılmasına bağlı olduğunu belirten Voyvoda, şunları kaydetti:

“Bunun yanında ulaşım sistemlerinde toplu taşıma ve elektrikli araçlara geçiş, binalarda izolasyon ve yenileme projeleri ile enerji talebinin azaltılması ve sanayide yine mümkün olan teknolojilerle doğrudan yenilenebilir kaynakların kullanılması önemli görünüyor. Enerji krizi gerek ABD gerekse AB’de yeni ve temiz teknolojilere olan desteklerin sanayi ve elektrik üretimi için önemi ölçüde artışına sebep oldu. Türkiye’nin bu gelişmelerin dışında kalması hem iklim hem de ekonomik büyüme açısından talihsizlik anlamına gelecektir.”

[CHP’de Akkuyu krizi] Başarır: Santrali yıkacağız, Akın: İktidarımızda devam edecek

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Akın, destekleyecekleri adayın seçimleri kazanması durumunda uygulanacak enerji politikaları hakkında aralarında bir grup gazeteciye bilgi verdi.

AKP’nin hali hazırda yürüttüğü enerji yatırımlarının sürüp sürmeyeceğine ilişkin soruyan Akın şu yanıtı verdi:

Akın: Nükleer enerjiye karşı değiliz, Akkuyu devam edecek

“Devlette devamlılık esas olduğu için Akkuyu Nükleer Santral projesi tabii ki devam edecek. Biz CHP olarak nükleer enerjiye karşı değiliz. Ancak, Akkuyu Nükleer Santrali projesi hakkında mevcut durum analizi, sözleşme detaylarını bilmiyoruz. Bunları irdeleyeceğiz. Bir kere bunları kamuoyuna açıklayıp rahatlatmak lazım. Bizim en büyük hedeflerimizden bir tanesi Türkiye’nin nükleer teknolojiye sahip olması. Türk vatandaşlarının da işin içinde olduğu ve oyuncu oldukları ve teknolojiyi geliştirdikleri bir noktaya getirelim diye uğraşıyoruz. Tüm enerji konularına açığız ama önce insan diyoruz” ifadelerini kullandı.

Başarır: Tamamen ortadan kaldıracağız, Putin’in söz hakkı yok

CHP Mersin Milletvekili Av. Ali Mahir Başarır ise geçen mart ayında, santralin ‘millileştirilmesi’ tartışmaları sırasında gazetemizle yaptığı video-röportajda, projeye tamamen karşı olduklarını ve iktidara gelmeleri halinde Akkuyu NGS inşaatını tamamen ortadan kaldıracaklarını söylemişti.

Başarır, iktidarı devralmaları durumunda projeyi iptal etmenin, Rusya ile ilişkilerde getirebileceği sonuçları nasıl yöneteceğine dair soruya da “Rusya bizi anlayacaktır. Putin’in böyle bir söz hakkı, sitem etme hakkı yok, 84 milyonun söz hakkı var” cevabını vermişti. 

Ali Mahir Başarır, Yeşil Gazete’ye şunları söylemişti:

  • İktidara geldiğimiz zaman zaten sözleşmenin bir tarafı olacağız. Bizim de bir enerji bakanımız olacak. Ve bu sözleşmeyi masaya yatıracağız: Uluslararası teamüle ve hukuka uygun yapılmış mı? İş mevzuatımıza uygun mu? Biz bu projeden kurtulmak istiyoruz.
  • Zaten orası deprem bölgesi. Zemininde sürekli yapıldığından beri çatlaklar oluyor. Aslolan çevrenin korunmasıdır.
  • Biz bu dertleri çekmek istemiyoruz. Evet, biz geldiğimizde zaten orayı ortadan kaldırıp tekrar eski haline, ağacına, denizine, yeşiline, doğasına kavuşturmak istiyoruz.
  • (İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in ‘millileştirme’ çağrısının hatırlatılması üzerine) Millileştirmekten kasıt nedir bilmiyorum ama biz zaten bu projenin kendisine karşıyız. Millileştirme projelerimiz var: Mesela Osmangazi köprüsü1915 Köprüsü, yeni havaalanında garantileri ortadan kaldırıp tamamen 84 milyonun emrine açmak gibi planımız var. Ama biz topraklarımızda hiçbir tehdit istemiyoruz, santrale tamamen karşıyız. 

Temiz enerji ve enerji üssü tartışması

Dün gazetecilere Türkiye’nin enerji üssü haline gelmesini istediklerini de söyleyen CHP’li Akın, “Ne kadar güzel bir şey enerji üssü olmak? Bunun detayları biz çok yakından takip ediyoruz. Alış, satış, kurulum, pazarlama detayları ile bilgimiz şu anda eksik. Bu ileriye doğru Türkiye’ye fırsatlar yaratabilir. Tabi bu iyi yönetilebilir ise. Bu iktidarın planlama diye bir sıkıntısı var. Bunun iyi planlanıp ona göre yol haritasının belirlenmesi gerekir” diye konuştu. 

Türkiye’de yeşil dönüşüm hedeflediklerini de kaydeden Akın, “Enerjinin ödene bilir şartlarda temiz ve kaliteli elektriğe ulaşımın mümkün olduğu bir sistemi hedefliyoruz. Enerji bir tasarım işi, biz bu enerji tasarımına başladık. Yüzümüzü gündeşe döneceğiz. Yeşil dönüşüm atacağımız adımların finansman alt yapısı hazır. Yeşil dönüşüm olmadan finansa ulaşamıyorsunuz. Şu anda Sayın Genel Başkanımız İngiltere’de. Yeşil dönüşüm projelerinde kullanacağımız finansmanla ilgili uluslararası yatırım fonları hazır” ifadelerini kullandı.

Ali Mahir Başarır da Ahmet Akın’a referans vererek partisinin enerji politikası ve yenilebilir enerjiyle ilgili yönelimini ise şu şekilde anlatmıştı:

  • Enerji politikamızda nükleer yok. Bu proje başladığından beri biz orada köylülerle, STK’larla birlikte mücadele verdik. Başından beri nükleer santrallere –Sinop‘ta da Mersin’de de – karşı çıktık.
  • Türkiye sadece güneş enerjisiyle ihtiyacını karşıladığı gibi elektrik fazlası bile kalıyor. Yeter ki buna yatırım yapılabilsin. Ama şu ana kadar hiç yapmamışız. Bu konuda belediyelerimiz zaten çalışmaya başladı. Örneğin Mersin bundan sonuç almaya başladı. Demek ki biz devlet olarak öncü olduğumuzda sonuç alabileceğiz.
  • Bunlarla ilgili enerji politikalarından sorumlu başkanımız Ahmet Akın ve konunun uzmanları yaklaşık dört yıldır çalışıyor. Bu projeleri de seçimlerde açıklayacağız.
  • Biz temiz enerji istiyoruz, topraklarımızda tehlike istemiyoruz. Tehlike olmaz demeyin, dünyada her ihtimal gerçekleşiyor: Çernobil‘de hala ot bitmiyor. Türkiye toprakları güneş enerjisi açısından çok zengin, bu zenginliğini kullanmalı.

Ahmet Akın kendi iktidarlarında elektrik dağıtım şirketlerinin denetleneceğini, yatırım yapmayanlarla ilgili yaptırımlar ve gerekirse sözleşme fesihleri olacağını kaydetti. CHP, kalıcı yaz saati uygulamasını da kaldırmayı hedefliyor.