12 Mayıs’da Muğla Üniversitesinde gencecik bir fidanın hayatı, faşist bir kurşun tarafından söndürüldüğü için kahroldum. Utandım analığımdan ve insanlığımdan. 19 Mayıs’ta, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp fakültesi önünde toplanan kitleyle basın açıklaması yapan Baba Ömer Kurt’un verdiği demeçte, öldürülen oğlunun organlarını başkalarının hayatı kurtarılması için bağışladığını duyunca, bir kez daha utandım. “İster Türk, ister Kürt ve ister Ermeni olsun.
Doğan Görünümlü Şahin
Cumartesi günü televizyon’da Kemal Kılıçdaroğlu’nu dinlerken twitter hesabımdan “Doğan Görünümlü Şahin (bknz: Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHPsi)” bir yorum yapmıştım. Bu yorumun ne kadar doğru olduğunu son birkaç günkü gelişmeler gösterdi diye düşünüyorum.
GÜNLERİN GETİRDİĞİ
YENİ BİR DÖNEME DOĞRU
Yeşiller Partisi Köksalıyor
Yeşiller Partisi kurulduğundan bugüne aslında bir parti için kısa sayılabilecek dönemde varoluşunu sağlamayı başarmış gibi görünüyor.Bu hiç te küçümsenebilecek bir başarı değil.
Yapısıyla ayrıksı, söylemiyle farklı, üyeleriyle ve sempatizanlarıyla herkese çekici gelen bir parti kurmuş olduğumuzu rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Kuşkusuz bu başarının altında kuruluş aşamasındaki titizlenmenin, parti programı yazılırken oluşturulan demokratik geleneklerin büyük katkısı var. Yeşil düşünce böylelikle bu topraklara tohum saçmış, şimdiden çok sayıda insanın umudunu yeşertmiştir. Bu tohumlara iyi bakarsak tüm Türkiye’yi yeşile boyamamak için bir neden yok.
Gece-Gündüz Bisiklet
Tuhaf bir durumla karşı karşıyayız: Aynı anda çok önemli iki bisiklet yarışı aynı tarihlerde yapılıyor.
‘Yaşlı’ İtalya Turu (Giro) ile ‘Genç’ Kaliforniya Turu bu yıl birbirlerine pişti yaptılar.
Gerçi ilki üç, ikincisi bir hafta sürüyor ama; bu, birbirlerinden rol çalmalarına engel olmuyor.
Kongreye Doğru-3: Listenin Faydaları
Yeşiller Partisi ilk kez büyük kongre toplayacağı için seçimlerin nasıl yapılacağı ve adaylıkların nasıl açıklanacağı konusunda bir netlik yok. Bu kongre bu anlamda bir gelenek oluşturmaya da hizmet edecek.
Partinin delege sayısı fazla olmadığı için herkesin aşağı yukarı birbirini tanıdığı varsayılıyor (ki aslında bu da doğru değil). Bazı üyeler tarafından adayların tek tek ortaya çıkması, insanların birbirini önermesi ve bu şekilde bireysel inisiyatifin ön plana çıktığı daha demokratik bir yapının kurulması amaçlanıyor.
Oysa siyasi partilerde ve odalar gibi büyük kitle örgütlerinde genellikle liste yöntemi uygulanır. Aynı görüşü paylaşan bir grup üye bir liste altında bir araya gelir ve oy ister. Eğer parti içinde ciddi bir görüş ayrılığı yoksa zaten tek bir liste çıkar. Uzlaşabilecek bir gruplaşma varsa ve gruplar tek liste üzerinde anlaşabilirse yine tek bir liste çıkabilir. Uzlaşmaz gruplaşmalar varsa da birden fazla liste yarışır. Çoğu durumda isteyenler listeler dışında, bireysel olarak da aday olabilirler.
Zaten delegeler oylarını listenin bütününe değil (bu son derece antidemokratik olurdu), listelerin içindeki adaylara verdikleri için seçimi kazanan liste çoğu kez delinir. Yani başka bir listenin adayları ya da bireysel adaylar listedeki adayların bazılarından daha fazla oy alıp seçilebilir ve yönetime girebilirler.
Tabii bütün bunlar demokratik partilerde olabilecek şeyler. Türkiye’deki sistem partilerinde çoğu zaman tek liste çıkar, ama taban tek listede uzlaştığı için değil, tepedekiler öylesini münasip gördükleri için. Tayyip Erdoğan ya da Deniz Baykal gibi “genel başkanlar” ve “kurmayları” tarafından hazırlanan listeler yukarıdan dayatıldığında ortada demokrasinin tanımına uyacak bir şey kalmamış demektir. Bu nedenle demokratik bir örgüt listelerin tabanda, isteyen herkesin katılımıyla ve sorumluluk almasıyla belirlenmesini garanti etmelidir.
Peki o halde neden önceden liste hazırlamakla uğraşmak gerekir de, tabanın, yani üyelerin bireysel inisiyatifleriyle ortaya çıkması beklenmez? En antidemokratik parti ve örgütlerin bile kullandığı (daha doğrusu kullanırmış gibi yaptığı, ya da istismar ettiği) bir yöntemi biz niye kullanalım?
Bunun çeşitli nedenleri var. Ama önce bir listenin neye benzediğine bakalım.
Listeler belli isimleri bir araya getirmekten önce, belli fikirlerin ve önerilerin altına imza atmak demektir. Yani bir grup insan belli fikirleri benimsedikleri için birlikte davranmaktadırlar. Bu bir gruplaşma ve bölünme getirmez mi? Hayır. Tam tersine bu çoğulculuğu elle tutulur hale getirir.
İdeal çoğulculuk insanlara değil fikirlere dair bir çoğulculuktur. Avrupa’daki yeşil partilerde de daha ekolojist, daha sol, daha radikal, daha reel kanatlar kongrelerde listeler üzerinde ve savundukları politikalar temelinde vücut bulur. Türkiye’deki Yeşiller Partisi henüz bu kadar geniş fikri gruplaşmalar yaşamıyor olabilir. Ama bu hiçbir zaman yaşamayacağı anlamına da gelmez. Parti içi demokrasi zaten tam da bu farklı fikilerin ortaya çıkmasına ortam hazırlamak anlamına gelmez mi?
Listenin üzerinde fikirler varsa, altında da isimler vardır. Bu isimler hangi göreve aday oldukları belirtilerek listeye yazılır. Bizim örneğimizde her listenin maksimum 2 eş sözcü adayı, 40 PM adayı vb. olması gerekir. Eğer liste hazırlanırken aday adayı sayısı olması gereken sayıların üzerindeyse, liste üyeleri kendi aralarında anlaşır, ya da ön seçim yaparlar. Peki listedeki aday sayısı gereken sayının altında olabilir mi? Olabilir tabii. Ama o zaman liste olarak bütün koltukları doldurmayı hedeflemiyorsunuz demektir.
Gelelim listenin faydalarına:
– Adaylar bir liste altında ortaya çıktığı zaman ön planda olan isimler değil, fikirler olur. Ortaya çıkan fikirlere ya da isimlere karşı bir muhalefet varsa, bu da yine öncelikli olarak fikirler bazında yapılır.
– Bireysel adaylık koyma yöntemi çoğunlukla yenilerin, parti içinde daha az tanınanların, azınlıktaki görüşleri savunanların veya biraz aykırı olanların aleyhine işler. Delegelerin öncelikli olarak tanıdıkları, bildikleri isimlere oy vermeyi tercih etmeleri doğaldır. Toplamda 40-50 kişinin aday olduğu bir durumda herkesin kongrede çıkıp tek tek konuşması, kendini tanıtması ve soruları cevaplaması da beklenemez. Oysa seçilme konusunda dezavantajlı olan bu insanlar da bir liste altında yer aldıkları zaman alacakları oy sayısı artacaktır. Hem ön plana çıkan fikirler olduğu için, hem de insanlar bir liste içinde birbirlerinin yanında durdukları, bu anlamda da birbirlerine kefil oldukları için.
– Aynı dezavantaj partiye nispeten yeni katılmış delegeler için de söz konusudur. Adaylar bir liste olarak değil de tek tek ortaya çıktıkları zaman yeni üyeler (delegeler) kime oy vermeleri gerektiğini kestiremeyebilirler. Liste onlara da kolaylık sağlar ve katılımı arttırır. Hatta listeler kişi bazında değil fikir bazında ortaya çıktıkları için en yenilerin de eleştiri haklarını garanti altına alır.
– Eğer parti içinde çok ağırlıklı bir eğilim varsa, bu azınlıktaki kesimlerin kendilerini ifade etmelerini çeşitli şekillerde engelleyebilir. Örneğin kendilerini azınlıkta görenler her zaman ortaya çıkmaya cesaret edemeyebilirler. Oysa listeler farklı görüşlerin ister çoğunluk, ister azınlık olsunlar, aynı zeminde ve eşit bir biçimde görüşlerini duyurmalarını sağlar.
– Parti içinde birbirine yakın ağırlıkta iki grup olduğu durumlarda ortak bir liste hazırlanması sağlanabilir. Bazı konularda farklı görüşleri savunan (ama aynı partide olduklarına göre o kadar da farklı olmayan) iki grup bir araya gelip belli bir uzlaşma noktası yakalayıp parti içindeki ağırlıklarına göre belli aday sayılarında anlaşarak bir uzlaşma listesi çıkarabilirler. Böylece çekişme kongreye taşınmamış olur. Buna örnek olarak Alman Yeşiller Partisi’ndeki realo ve sol grupların çıkardıkları listeleri verebiliriz (örneğin milletvekili aday listelerinde realo ve sol gruplar adaylık sıralarını paylaşırlar, ya da eş sözcülüklerden biri realo, biri sol gruba bırakılır). Ama tabii kongre öncesi böyle bir uzlaşmanın ön şartı birbirine yakın büyüklükte ve ağırlıkta grupların var olmasıdır.
– Listelerin ortaya çıkması (tek bir liste bile olsa) kongreye heyecan ve canlılık katar. Tartışmaların da açık listeler üzerinden açıkça yapılmasını sağlar. Aksi takdirde insanların son dakikaya kadar adaylıklarını açıklayamadığı, tartışmaların kulislerde yapıldığı tatsız ve gergin bir süreç yaşanabilir. Bu da daha fazla değil, daha az demokrasi, daha fazla manipulasyon ve kargaşa anlamına gelebilir.
Liste yöntemi gruplaşmanın veya kliklerin değil, tam tersine çoğulculuğun ve açık sözlülüğün belirtisidir.
Liste yöntemi listelerden adaylığı zorunlu kılmadığı ve bireysel adaylığın önünü tıkamadığı için de savunulmalıdır. Böylece birbirinden farklı iki yöntemin aynı anda uygulanabilmesi sağlanır.
İnanıyorum ki çoğulcu, açık, herkesin sorumluluk aldığı, kurullarda çeşitliliğin sağlandığı bir Yeşiller Partisi için en doğru gelenekler zaman içinde yerli yerine oturacaktır.
Uluslararası ilişkiler : Değişimin Bekası
universitede uluslararası ilişkiler dalında eğitim alanlar bilirler; bu konularda sağlam ve doğru analizler yapabilmenin en önemli ön-şartlarından biri de “sistemin sürekli değişim halinde olduğunu” ve sisteme etki eden dinamiklerin, ki bunlardan biri de güç dengeleridir, sabit kalmadığını akılda tutmaktır. Bu nedenle 20 yıl, hatta 3-5 yıl önce kullandığınız bir analiz modelinin işe yaramama ihtimali gayet yüksektir, “değişkenlerin değişimini” sürekli akılda tutmak gerekir.
Şansıma, Soğuk Savaş sonrası uluslararası ilişkilerin ne menem bir hale evrildiği, ve kısa-orta vadeli gelecekte de ne yöne doğru hareketleneceği konusunda tutarlı tahminlerin yapılabilmeye başlandığı bir dönemde okudum ben uluslararası ilişkiler bölümünde… O dönemde hocalarımızın ve okuduğumuz güncel literatürün en belirgin hatırlatmaları Soğuk Savaş’ın iki kutuplu sisteminin sona erdiği ve yeni bir dönemin başladığı, bu dönemin kendi dinamiklerini yarattığı, ve bu nedenle klasik tip “(neo-)realist” analizlerin “neler olup bittiğini anlamakta, ve neler olup bitebileceğini kestirmekte” artık geçerli-yeterli olmadığı üzerineydi. “Dinazor” olarak nitelendirilen “eski kafa” uluslararası ilişkiciler ise bu yeni çağı anlamıyorlar, ya da (belki de yıllardır alışık oldukları analiz şablonlarından kurtulmaya üşendikleri için?) anlamamazlıktan geliyorlardı.
Galatasaray Üniversitesi’ ndeki nispeten genç ve parlak hocalarımızın bu “eski kafa” ve ondan güç alan “komplocu uluslararası ilişkilercilik” le nasıl da (haklı olarak) inceden eğlendiklerini iyi hatırlıyorum.
Sonra garip bir şey oldu.
“Sistemin sürekli değiştiği ve analiz modellerinin de sürekli güncellenmesi gerektiğini” (haklı olarak) sürekli ön plana çıkaran yazar ve uzmanların ta kendileri unutuverdiler bunu yapmayı!
Onlarca, yüzlerce örnek verilebilir. Ama Cengiz Çandar’ın 21 Mayıs 2010 tarihinde Radikal’de yayımlanan yazısı güncel ve “cuk oturan” bir örnek. Çandar “Soğuk Savaş sonrası” terimlerini sık sık ve gayet yerinde kullandığı yazısında Türkiye, İran, Brezilya ve ABD arasında yaşanan “nükleer diplomasisini” analiz etmeye soyunuyor. Özellikle de Türkiye’nin konumunu ve hamlelerini sorguluyor ve AKP hükümetine bu konuda “tam not” gibisinden bir şey veriyor, doğrudan öyle yazmasa da. Versin, hakkıdır. Analizi genelde sağlam veriler üzerine dayalı, ve değişkenleri (bir köşe yazısında mümkün olacak ölçüde) kapsıyor. Yalnız analizlerin 3 ayağı vardır, eğer sadece bugünü değil yarına dair öngörüleri de kapsıyorsa. İlk iki ayak, değişkenler ve veriler tamam; ve fakat üçüncü ayak “varsayımlar”… İşte burada Çandar “kafayı değiştirmek lazım kafayı!” diye haklı olarak haykırıp bunu kendisine uygulamayanlar kervanına katılıyor.
Şöyle : Uluslararası ilişkilerin soğuk savaş sonrasına yetişen uzmanlarının en büyük hatasıdır. İnsanlığın karşı karşıya kaldığı “en büyük iki değişimin”, yani iklim değişikliği ve (gerçekleşmiş, ya da önümüzdeki 10 sene içinde gerçekleşeceği istatiksel olarak neredeyse kesin kanıtlanmış) “petrol zirvesine” (peak-oil) tamamen teknik bir konu olarak yaklaşırlar ve bu iki değişimin getireceği akla hayale sığmayacak büyüklükteki değişikleri “yok sayarlar.” Doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda oldukça cahildirler genelde zaten; sorsanız iklim değişikliğini duymuşlardır ve ama ülkeler arasındaki iklim değişikliği “diplomasisinin” teknik özellikleriyle ilgileniyorlardır esas. Petrol-zirvesini (peak-oil) hiç duymamış olduklarını söylerlerse, şaşırmayın! Peak-oil konusunda yeterli bilgiye sahip olduklarını ve bi’-kaç kitap karıştırdıklarını da belirtirlerse, kuşkulanın. Çünkü bu kadar hayati derecede önemli iki konuyu “yeteri kadar bilip de analizlerinin temeline ‘yapısal değişken’ olarak koymuyor” olmalarının akıl alır bir yanı yok.
Cengiz Çandar da bunu yapıyor işte : Nükleerle ilgili fikirlerini beyan ederken Türkiye’nin 2023’te dünyanın en büyük on ekonomisinden biri olacağını ve “muazzam enerji talebinde” olacağını açıklıyor (ki bu, “Türkiye’nin nükleere mahkum olduğunu” söylemektir), ülkeler arasındaki enerji ve güç yarışının bir resmini çekmeye çalışıyor, yükselen güçlerden falan bahsediyor… 90’ların sonunda “hala Soğuk Savaş mantığıyla düşünenlere” yönelttiği eleştirileri aynen hak eder duruma düşüyor.
Olası bir kafa karışıklığı ihtimaline karşın biraz açayım : Petrol, dünya üzerinde eşi bulunmamış ve Yıldız Savaşları’ndaki ne idüğü belirsiz “mavi enerji” falan gerçek olmadığı sürece de bulunmayacak bir enerji “deposu”. Ve bugün tüm dünya ekonomisi, yediğiniz-içtiğiniz-kullandığınız-oturduğunuz ve bir şekilde hayatınızın içinde bulunan her hizmet ve mal başta petrol olmak üzere fosil yakıtlara dayanıyor. Ve bu enerji deposunun yıllık üretiminde (topraktan çıkarılmasında) zirve noktası geçildi, veya 5-10 yıl içinde geçilmek üzere. Bunun bir anlamı var : O nokta geçildiğinde küresel ekonomik büyüme duracak ve ardından ekonomi sürekli küçülmeye başlayacak. Çünkü herhangi bir ekonomik aktivite (koşmak, zıplamak, makinelerin çalışması, ulaşım…) için gerekli olan enerji artık orada olmayacak. Bunun yanına iklim değişikliği gerçeğini, susuzluğu, tarım üretimindeki düşüşü koyun…
İnsanlık ve yaşam tarzı kökten değişecek.
Şimdi gelin de analizlerinde bu iki temel değişkene yer vermeyip de hala güçten, nükleerden, enerjiden, ondan-bundan-şundan bahseden “uzmanları” anlamaya çalışın.
Bunun adı en iyimser ihtimalle “cehalet”, muhtemelen “çağın gerisinde kalmak”, kötümser ihtimalle de “insanları kandırmak” tır.
Yazısını “Değişimden yana ve karşı olanları görelim” diyerek bitirmiş Çandar, “değişim” kelimesinin karşı konulmaz ikna gücünü kullanarak. Ben de şöyle bitireyim madem :
Değişimin bakiliğini hala hatırlayanları görelim.
21 Mayıs, Öksüz Trajedi
Birçok açıdan kıyası zor farklı süreçlere yaslansalar da Ermeniler için 24 Nisan ne ise Çerkesler için de 21 Mayıs o. Ne var ki Ermeniler ‘soykırımın tanınması’ çabalarıyla küresel gündem olabilmişken, Çerkes trajedisi küllerin altına itilmiş akkor gibi. Son dönemlerde gerek etnik kimlik tartışmalarının tetiklemesi, gerek kültür ve anadildeki yokoluşun ıstırabıyla Çerkesler de kendi sürgünlerine uyandılar.
Yargıya Açık Mektup
Yargı Aktörleri;
Medyanın “taş atan çocuklar” dediği ve sizin kararlarınızda “terörist çocuklar” olarak tanımladığınız çocuklarımızın binlercesi verdiğiniz kararlarla cezaevlerinde imha ediliyor ve binlercesi de imha edilme sırasını bekliyorlar. Ey yargı aktörleri; “terörist çocuk” olur mu? Demokratik Hukuk Devletlerinde yargı çocuklara terörist muamelesi yapabilir mi ya da çocukları terörist eylemlerden cezalandırabilir mi?
Endülüs'te Bir Köylü Demokrasisi
Via Campesina’nın uluslar arası düzeyde yaptığı “Toprağa Erişim Hakkı ve Gıda Egemenliği ve Tarım Reformu” konulu toplantısı 7-8-9 Mayıs tarihleri arasında İspanya’ daki Marilaneda kasabasında yapıldı.Ev sahipliğini Marilaneda Belediyesi’nin üstlendiği, 20 civarında ülkeden çiftçi örgütü temsilcisinin buluştuğu toplantıya Çiftçi-Sen adına katıldım.Tercümanlığımı da Cordoba’da tarım üzerine doktora yapan ve Çiftçi-Sen’in gönüllü destekçisi Aslı Öcal yaptı.( Aslı Galatasaray Üniversitesinde Sosyoloji Bölümünü bitirmiş.Cordoba’da tarım üzerine doktora yapıyor.)
Toplantı yaptığımız yer Tarımdaki Mevsimlik İşçilerin Avrupa’daki tek sendikası olan SOC’un binası. Mütevazi ama büyük bir salon, duvarında Che’nin seramik üzerine çizilmiş bir resmi var. Salonun bir tarafına İspanyol halk dansları yapmaya uygun bir sahne kurmuşlar.Sahnenin arkasındaki duvara da köylü ayaklanmasını tasvir eden resimle boydan boya kaplamışlar.Bu binanın Marilaneda’lılar için özel önemi var; çünkü yıllarca önce burada bir kişinin başlattığı açlık grevi 700 kişiye ulaşmış ve 13 gün sürmüş sonunda taleplerini Endülüs hükümetine kabul ettirmişler. Yaptıkları açlık grevi sadece Marinaleda ki tarım işçilerine destek ve toprak sağlamamış, tüm Endülüsteki tarım işçileri için destek sağlamış; hükümet Endülüs’teki 500 bin tarım işçisine yardım dağıtmak zorunda kalmış.
Marilaneda’lılar bir çok önemli kararı bu binada almışlar, bina yıllarca Marinaleda ”Köy Meclisi”nin toplantı salonu görevini görmüş. Şimdi de Avrupa’daki. Via Campesina üyesi örgütlere ve Latin Amerika’daki Via Campesina örgütü’nün temsilcilerine “Toprağa Erişim Hakkı, Gıda Egemenliği ve Tarım Reformu” tartışmaları için ev sahipliği yapıyor.
Marinaleda’nın hikayesi Franko diktatörlüğünden sonra yapılan ilk seçimlerle başlıyor. 1979 daki ilk seçimlerde Marinaleda da mevsimlik tarım işçileri ve sosyalistler ortak adayla belediye seçimlerine katılıyorlar ve adayları Juan Manuel Sanchez Gordillo seçimleri kazanıyor.Belediye Başkanlığı’nı aldıktan sonra yaptıkları ilk iş Franko döneminden kalan sokak adlarının değiştirilmesi oluyor. 30 yıldır sokakların adı, “Özgürlük caddesi, Che Guevara caddesi,Allende Caddesi, Lorca caddesi” gibi isimlerle anılıyor.
Belediye Başkan’ı Türkiye’de pek rastlanmayan tarzda bir yönetici; sağa sola emir yağdırma yerine yapılması gereken bir iş varsa ve o an oradaysa hemen o işin ucundan tutuyor; onu masa taşırken veya resim çekilmek için sahne hazırlanırken, perdeyi indirirken görebilirsiniz. Beni Sevilla’ dan alması gerekenlerin geciktiğini duyunca Marilaneda’n araç göndermekle kalmamış bizzat kendisi de gelmiş.Belediye Başkanı ile 3 gün boyunca tercümanım Aslı aracılığıyla gerek toplantılarda gerekse toplantı dışında sohbet ettik
Kalabalığın arasında diğer insanlardan onu ayıran tek şey boynundan hiç çıkartmadığı poşusu. 30 yıl önceki seçim çalışmasında miting alanında slogan atarken de, otuz yıl sonra Endülüs parlamentosunun sıralarında otururken de, boynunda poşusu var.Evine sabah kahvaltısına gittiğimizde de bizi boynundaki poşuyla karşıladı. O’nun için boynundaki poşu adeta toprağa bağımlılığın ve köylülerin başkaldırışının simgesi
Belediye seçimlerini kazandıktan sonra kendi deyimleriyle “Siyasi olarak demokrasinin ekonomik güç olmadan olmadığını” görüyorlar.Meclislerinde işsizliğe çare arıyorlar ve en sonunda topraktan çare üretebileceklerine karar veriyorlar.Ama üretim yapabilecekleri toprakları satın alabilecek paraları da yok.Ancak gene de üretim yapabilecekleri toprak aramaya başlıyorlar.
Bu durumu başkan ve köylüler şöyle anlatıyor;
“Gördük ki Endülüs İspanya’da en büyük eşitsizliğin yaşandığı bir yer, Birkaç toprak ağası toprakların çoğuna sahip ve Marinaleda da toprakları olan bir toprak ağası ise Endülüs’ün en büyük toprak ağası Endülüs’te toplam 17.000 hektar arazisi var.Bu “Dük” kralın yakın arkadaşı;yolları kestik,hızlı treni durdurduk,tarlaları işgal ettik,onlarca insan güvenlik güçleriyle karşı karşıya geldi,gözaltına alınanlar,tutuklananlar oldu, yılmadık çünkü yoksulların özgürlük için mücadele etmesi gerekir,Toprağı işgal ettikten sonra sürekli nöbet tuttuk,bazen yemek bile yemeden nöbet tuttuk,Nöbet tutmaktan işe bile gidemiyorduk,küçük çocuklarımızı yanımızda götürüyorduk, sonunda 1255 hektar araziyi kazandık.”
Arazileri kazanıp üretim yapmaya başlamanın da tek başına yoksulluklarına çare olamayacağının farkına varıyorlar;
“Sadece toprağa erişimle sorunun çözülemeyeceğini gördük.Kendi ürettiğimiz ürünleri işleyip satmamız gerekiyordu.Bunun üzerine gıdayı işlemek için örgütlendik gıda sanayine girdik .Biber, enginar,zeytin v.b.sanayiler oluşturduk.Toprak hiç kimseye ait değil ve bizim sadece kullandığımız bir kaynak, geleceğe bırakacağımız bir kaynak. Sendikamız ve belediye ile birlikte bütünlüğü oluşturduk ve kooperatifler kurduk. 8 Kooperatif kurduk ve tarım yapmaya başladık.Kooperatife üye olanlarla olmayanlar arasında ayrım yapmıyoruz. Böylelikle işsizliği çözdük her yerde işsizlik varken bizde işsizlik oranı sıfır.” Yıl boyunca günlük 500 kişilik istihdam kapasiteleri var
İşgal ettikleri arazide eskiden sadece ayçiçeği ve buğday ekiliyormuş, şimdi çeşidi çoğaltmışlar sulu tarıma geçmişler; Kullandıkları tarım makinelerini koymak için yaptıkları binanın giriş duvarında ise sizi “TIERRA UTOPİA “(Ütopya Toprakları) yazısı karşılıyor.350 hektar zeytin dikmişler 12-13 yaşlarında 100,000 zeytin ağaçları var .Kooperatif işledikleri tarlaların yanı başına dev bir kontinü sistem zeytinyağı üretim tesisi kurmuş, zeytinler orada işleniyor, yılda 3 milyon ton zeytin üretip işleyerek zeytin yağına çeviriyorlar Arazilerinin diğer yerlerinde enginar,biber, pancar, havuç,brokoli v.b üretip işleyip satıyorlar. Yılda 1 milyon kilo enginar toplanıyor,50 hektar alana pamuk dikili, Biber üretimi bütün yıl boyunca devam ediyor.Kooperatiflerde herkes aynı ücreti alıyor,gruplar halinde çalışıyorlar, nerede işçiye ihtiyaç varsa orada çalışıyorlar,15 günde bir ödeme yapılıyor.Kendi markalarını satıyorlar.yakın çevredeki yerleşkelerde kendi marketleri var, Tüketiciyle üretici arasında yakınlaşma ve dayanışma talep ediyorlar.Kendi marketlerinin dışında da başka marketlere toptan satış yapıyorlar. Kooperatiflerden kar payı dağıtmıyorlar daha başka insanlara istihdam yaratabilmek için yatırımlar yapıyorlar.
Başkan anlatmaya devam ediyor ;
“Toprağımızı kazandığımız da bile tarım yapmak için suyumuz yoktu. Suya erişim en büyük sorundu. Kooperatifi kurak bir yerde kurmuştuk.Toprağı işlemek için su talep ettik.Bunun içinde bir göleti işgal ettik.Bütün bunların içersinde kadınlar çok önemli bir rol oynadılar.Köy meclisimiz var, bütün köylü bu meclis aracılığıyla yapılacak işlere karar verir.30 yıldır köy meclisi üzerinden siyasal katılım modeli uyguluyoruz. “Tarım” konusu bu meclisin en önemli konularından bir tanesi.”
Hala toprak işgallerini sürdürüyorlar.Üretim yaptıkları toprakların kendilerine yetmediğinden değil; Endülüs’teki daha fazla topraksız çiftçileri istihdam yapabilmek ve daha fazla kaliteli üretim yapabilmek için toprak işgal ediyorlar. Askeriyenin terk ettiği 60.000 hektarlık bir araziye göz dikmişler. Bu arazinin belediyeye verilmesini istiyorlar ve bu araziyi 2003 den beri birkaç kez işgal etmişler. 8 Haziran 2010 da 75 kişinin mahkemesi var. Eylemlerinden dolayı sendikaya 400.000 Euro para cezası kesilmiş, 1000 ‘e yakın insan gözaltına alınmış, yönetim kurulunun tamamının tutuklandığı zamanlar olmuş.Ama fiili meşru mücadelelerini sürdürmeye devam etmişler.
“Barış ve eşitlik üzerine,ve herkesin hakları paylaşması,katılımı üzerine bu hayali kurduk.Bize göre insani bir hayat ve etik önemlidir,ekonomi değil. Bizim bugün yaptığımız hayallerimizi bu günden yaşamak. Sınıfsız toplumu beklemedik,hayallerimizi bu günden kurduk” diyorlar.
Herkes 15 gün gönüllü olarak köy için çalışıyor. Çalışan kadınlar 1400 Euro maaş alıyor. Belediye Başkanı aynı zamanda tarih öğretmeni ve hala çocuklara tarih dersi veriyor.Onun maaşıda 1200 Euro. Endülüs Parlamentosu’ndan da parlamenter maaşı alıyor ama parlamenter maaşını sendikaya, sosyal ve kültürel çalışmalara bağışlıyor.
Toplanacak vergileri, yapılacak işleri,önceliklerini v.b her şeyi “Köy Meclisi”nde tartışıp karar verdiklerini anlatıyorlar; “Mesela halk ev yapmaya karar verirse bu evleri yapmak için örgütleniyoruz. Kaç m2 lik hangi özellikteki evler ihtiyaçlarımız için daha uygundur? Bunları tartıştık ve sonunda 90 m2 alanı,100 m2 bahçesi olan evlerin bizim için ideal olduğuna karar verdik, buna uygun örgütlendik. Ev sahibi olması gerekenleri birlikte belirledik, araçları malzemeleri, mimarı, işçiyi bedava verdik herkes kendi evini kendisi yaptı Mücadele bizim birinci ilkemizdir. Ev yapmaya karar verilirse ev yapılır ve bu evlere önce halk yerleşir, kalan olursa memurlar yerleşir.İktidar her zaman baskı kurmak için kullanılmış,hiçbir zaman Özgürlükler için olmamış, bizde ise iktidar özgürlük ve dayanışma için kullanılıyor” diyerek kapitalist sistemden farklarını ortaya koyuyorlar
89 yılında ilk binaların teslimini yapmışlar Ev sahibi olabilmek için 2 yıl boyunca köyde çalışmak ve yaşamak yetiyor, evlerin kullanım hakkı veriliyor ama satılamıyor, spekülasyon amaçlı kullanılamıyor. Evler 24.000 Euro’ya mal olmuş. Ev sahibi olanlar aylık 15 Euro ödüyor.
Ev sahibi olabilmeniz için hangi ülkeden, hangi şehirden, hangi ırktan olduğunuz önemli değil. Toplantıya dışardan gelen katılımcıları da köy halkı evlerinde konuk etti. Bizim evlerinde kaldığımız karı-koca Avusturalya’lıydı. Turistik amaçlı gelmişler, gezilerini 2 aya çıkartmışlar, orada çalışmaya başlamışlar sonra bir bakmışlar ki dört yıldır oradalar. Onların evinde misafir olarak Belçika’dan gelen bir çiftçi, Cordoba ‘da okuyan biri Fransız ve diğeri Meksikalı olan gençler, ben ve tercümanım olmak üzere 5 kişi kaldık. Birbirlerini ilk defa gören 5 ayrı ulustan 7 insan aynı çatıyı paylaştık. Enternasyonalizm ve dayanışma böyle bir şey olsa gerek.
Bildiğiniz gibi bizde köy kahveleri köydeki insanların günlük yaşamdan,siyasetten, hava durumundan, mahsullerinin durumundan v.b konularda sohbet etmek için buluşma mekanlarıdır. Endülüs’de aynı işlevi cafe-barlar görüyor, tek farkla ki cafe-barlara kadınlı erkekli gidiyorlar. Gittiğimiz cafe-barda rock müzik yapılıyordu.Grup yeni bir parçaya başladığında tercümanım Aslı bana dönüp “Abi bu parçayı Çiftçi-Sen’e ithaf ediyorum, çünkü parçanın adı Sendikaya Özgürlük” dedi. Bende rock’tan ve İspanyolcadan anlamasam da coşkuyla dinledim bu parçayı
Köyün bazı duvarları çeşitli sloganlarla dolu.Ütopyalarını dillendiren sloganlar.Kapalı spor salonunun giriş kapısının yanındaki duvarda ise CHE Guevara resmi gelenlere gülümsüyor.
Köyün spor salonları, kültür merkezleri, yüzme havuzları v.b bir çok yatırımları var. Havuza sürekli girmek ayda sadece 3 Euro. Futbol takımı kurmuşlar,futbol sahaları var.91 yılından beri TV kanalları var ve tabiî ki onun yönetimi de Köy Meclisi’nde.TV kanalı 50 km çapında yayın yapabiliyor.Bizimle röportajları görme özürlü bir kadın yaptı.Onu da yeteneğine göre T.V kanalında istihdam etmişler. Ama temizlik işçisi,yerel polis gücü ve zabıta için hiç kimseyi istihdam etmiyorlar.Hele hele özel güvenlikçi tutmak hiç kimsenin aklından geçmiyor.Herkes belli günlerde köy için birlikte veya gruplar halinde çalışıyor.Pazar sabahı toplantıya giderken yolda 80 yaşın üzerinde bir kadınla karşılaştık, elinde fırça evin önünü süpürüyordu.
Çocuklar için kreş yapmışlar; çocuklarını bu kreşe bırakan aileler çocuklarının yiyeceği 3 öğün yemek de dahil ayda sadece 12 Euro ödüyorlar.Kreş sabah 7,30 öğleden sonra 21 arası açık çocuklar istedikleri saatte kreşe gelebiliyor. Ayrıca her çocuk için ailelere yıllık 600 Euro yardım yapılıyor.
“Bizim tecrübelerimizi başka halklara da anlatmak lazım, anlatamazsak başarmış sayılmayız” diye düşünüyorlar.
Biz yemekteyken Belediye Başkanı’nı Türkiye’den bir gazeteci aramış, telefonda röportaj yapmışlar,yemekten döndüğümüzde bize bu konuşmasını aktardı,”sizi bulamadım,bulsaydım gazeteci ile sizi görüştürecektim” dedi.Türkiye’den bazı sol belediyeler davet ediyormuş, hangi belediyeler olduğunu bilmiyordu. Ama Türkiye’ye gelecek olursa mutlaka Çiftçi-Sen’e haber vereceğini söyledi. Bende Çiftçi-Sen olarak misafir etmekten mutlu olacağımızı, “Endülüs’ün göbeğinde yaşanan Köylü Demokrasisi” deneyimini aktarması için birkaç toplantı da bizim yapabileceğimizi söyledim.”Seve seve katılırım” dedi.Başkan’a Türkiye’de de onunla aynı yıl Fatsa’da devrimci bir adayın seçimleri kazandığını,devrimcilerin Fatsa’da bir model oluşturduğunu, mahalle meclisleriyle Fatsa’nın yönetildiğini, ama nokta operasyonları ve darbe ile bu gidişatın durdurulduğunu,yüzlerce insanın işkence gördüğünü,tutuklanıp yargılandığını ve Belediye Başkanı Fikri Sönmez’in cezaevinde öldüğünü anlattım.Fikri Sönmez’in ölüm yıldönümünde onun ideallerinin yaşama döküldüğü bir yerde bulunmak benim için bir başka anlam taşıyordu.Yıllarca önce ölüm yıl dönümünde mezarına ziyaret etmemizi bile izin vermemişlerdi.
Türkiye’ye döneceğim günün sabahı Fransa’dan toplantıya katılan delegeyle birlikte hem vedalaşmak hem de sabah kahvaltısı yapmak için Belediye Başkanı’nın evine gittik. Kapıyı başkanın kendisi açtı. İçeriye girdiğimde diğer evlerde ne gördüysem onu gördüm;diğer evlerle aynı özellikte ve aynı sadelikte döşenmiş bir ev.Mütevazi bir kahvaltı sofrası ve mütevazi eşyalar.Birlikte kahvaltı yaptık.Türkiye’de buluşmak üzere vedalaştık.Sevilla havaalanına doğru yola çıktıktan 20 km kadar sonra yol üzerinde Marinaleda yazılı marketle karşılaştım, yanında da küresel sermayenin gıda tekellerinden birisi olan Carfour’un büyük bir binası vardı.Marinaleda lı çiftçilerin ürünleri kapitalist pazarın metalarına kafa tutuyordu.Ve Belediye Başkanı’nın şu sözleri kulaklarımda çınladı;
“Marinaleda; Endülüs’ün göbeğinde 30 yıllık bir örgütlenme ve mücadelenin, Tarım işçilerinin hayalinin gerçeğe dönüştüğü ve toprak ağalarına karşı çıktığı bir hayalin ürünüdür.”
Adnan ÇOBANOĞLU
Otomobil, Köprü ve Kentin Ölümü… / Fikret Başkaya
Üçüncü bir boğaz köprüsü yapılacağı ve 6 milyar dolara mâl olacağı ilan edilince, bazı tepkiler de ortaya çıktı: İtirazlardan biri köprü için 6 milyarın çok olduğuna dairdi, yeni bir rant ve yağma alanı yaratıldığından söz edildi. Yeni köprünün ortaya çıkaracağı ekolojik tahribatla ilgili itiraz da önemliydi. Bazıları da güzergâhla ilgili kaygılar belirtti.
