Ana Sayfa Blog Sayfa 5436

Herkes Cambaza Bakıyor

Herkes cambaza bakarken AKP hükümeti toplumu 3. köprü projesinecamhazırlıyor. İstanbul’un son ormanlık alanlarını rant uğruna otomobil uygarlığının hizmetine sunuyor.

Herkes cambaza bakarken AKP hükümeti Babacan’ın sunduğu 10 yıllık  ” Mali Kural ” paketini cilalayarak sunuyor.

10 yıl boyunca tarımda yapısal sorunlara çözüm öneren, istihdam arttırıcı, toplumdaki gelir dağılımın daha adil hale getirecek hususlar hiç dikkate alınmamış.

Herkes cambaza bakarken AKP hükümeti bu arada Rusya ile nükleer işbirliği anlaşması imzaladı, 10 gün içinde de Meclise sevkedecekler. Geri dönüşü olmayan noktaya çok yakınız.

Bütün bunlar olur biterken muhalefet partileri de cambaza bakıyorlar.

Haydi CHP’nin mazereti var diyelim, ne de olsa bu seferki cambaz onlardan cam2çıktı.

MHP ve BDP için bütün bu olup bitenlerin hiç mi önemi yok ?

Yeşiller olarak bir yandan Meclis içi muhalefetin bu aymaz tavrını teşhir ederken kendi politikalarımızı ve çözüm önerilerimizi bir an önce geliştirmeli ve kamuoyuna duyurmalıyız.

3. köprü mevcut hükümetin para ve kardan başka hiç bir değer tanımayan politikalarını teşhir etmek için en iyi fırsatlardan birisi…

Nükleer enerji konusunda da öncelikle ihale sürecinin ve ücretlendirmenin yanlışlığını vurgulayacak  bir hazırlık yapmalıyız ve bu konuda ön almalıyız. Örneğin Almanya’da alım garanti fiyatı olan 7 cent yerine  yapılan anlaşmanın bunun iki katı olduğunu (12,5 cent) biliyoruz. Yani mevcut hükümet yüzsüzce  halka iki kat fiyatla elektrik satmaya çalışmaktadır. Ve konu kamuoyuna öyle bir sunulmaktadır ki sanırsınız AKP hükümeti sonu gelmez marifetlerine bir yenisini ekledi !

Üstelik hepimiz biliyoruz ki nükleer enerji sadece pahalı oluşu nedeniyle değil, atık sorununun çözümlenmemiş oluşunun yanı sıra güvenli olmadığı onlarca kez görülmüş ve sırf bu yüzden bile terk edilmesi gereken bir enerji elde etme biçimidir. Bu santraller yeni teknoloji yalanlarına da karnımız tok. Atom bombasının üstüne çaydanlık koyup, ısınan sudan enerji elde etmenin neyi yeni  teknoloji olabilir ki…Ayrıca ülkemizin nükleer santral yapılması mümkün bölgelerinin hemen tamamı deprem kuşağında ve atom bombasını üstüne bir de deprem bombasını koyunca bak bakalım yeni teknoloji bizi kurtarır mı?

Umarım bir şeyler yapar bu aymazlığa dur deriz. Çünkü yapılan anlaşmadan da anlaşıldığı kadarıyla sadece bizim değil bizden sonraki nesillerin de ağır yükümlülük altına sokulduğu yeni bir nükleer macera başlamak üzere…

Mahmut Boynudelik

AKP'li Solcular…

Aylardır tartışılan Anayasa değişikliği, refarandum derken; asıl gündeme gelindi, birileri kendini demokrasi kahramanı ilan etti, yanına “eski solcu” ya da “neo-solcu”/“kendi solcu”larını almasını bildi.

Nasıl mı?

Malum madde: Siyasi Partilerin kapatılmasını zorlaştırdığı iddia edilen madde..  Yani demem şu ki, totalde bir anayasa paketi eleştirisi yapamaya gerek hiç mi hiç yok. Yani bu tartışmalar aylardır ziyadesiyle yapılıyor. Tekrar sendikal hakların eksikliğinden, emek ve özgürlük anayasasının olmamasından filan bahsetmeyeceğim uzun uzun…

Yeterki Onursuz Olmasın duruş : Deniz Baykal Realitesi

Dünya da bir Françis Mitterand örneği vardır , öldüğünde bir kızı olduğu ortaya çıkmıştır ve kimse bunu kendisine koz olarak kullanmamıştır bilinmesine rağmen.

Ülkemiz de bir Adnan Menderes gerçeği vardır. Sayın Aydan’a da bu ülke yeterince saygın davranmıştır.

Her iki sevdanın ortak paydası, onurluca , düşmeden tüketmeden yaşanmasıdır. İnsan her yaşta aşık olabilir. Biri yol arkadaşınızdır ama gönül bu , insan bu aşık olabilir. İnsan bunu ne zaman nasıl yaşayacağını bilemez. Ama her aşkın onuru olmalıdır. Yaşamda insanların ahlaki değerleri olmalıdır. Ve hem pastam bana kalsın hem tok olayım gibi bir durum da yoktur.

Baykal’ın açıklamaları  yine şaytanın avukatlığını yapacak olursak, talihsizdir. Varsayılan ki kendileri komplo diyor, topu taça atmaktadır. AKP ye yüklenmesi de yanlıştır . Zira aynı AKP tüm yayınlayan kanallara dava açmış ve gösterimi engellenmiştir. Akp yi severiz sevmeyiz o başka bir konudur da, olayı Akp ye getirmek acizliktir. Kendileri yaptım yada yapmadım dememiş , buna rağmen bir dönem kendi partisinden milletvekili olan Sayın Zülfü Bey kendisi ile aynı ile düşünmemiştir.  Aslında kimin ne düşündüğünü de çok önemli değildir ama siyaset bu olmamalıdır. Sosyal demokrat duruş bu olmamalıdır.

Sayın Baykal 4 günün sonunda ciddi bir stateji oluşturmuştur. Olaya yaklaşımı kendisi ile örtüşür durumdadır. İstifası ise tam da ona beklenen noktadır. Nedense Baykal kendisine suikast girişimleri vb konularla gündeme geldiğinde yapmaktadır. Oysa Baykal karaçarşaflıları sırf oy için CHP ye alırken benzer duyarlılığı gösterememiştir. Herşey politika değildir. Politikanın da ilkeleri namusu onuru olmalıdır.

Bir aşk varsa sonuna kadar sahip çıkılmalıdır zordur ama hangi aşk kolaydır ki, sonuçta kararı verecek kişi Eşi’dir. Kimseyi ilgilendirmez.

Eğer yaşanmadıysa bunu böylesi bir açıklamaya girmeden yapmalıdır. Eğer yaşanmadıysa bahsi geçen kadınla ortak açıklama yapılabilmelidir.

Olaya siyasi bakamıyorum, mühendis olarak hele hiç. Olaya tamamen kadınsal olarak bakıyorum ve her iki kadının da bunu haketmediğini düşünüyorum. Ve o kadınlar kadar zamanında bu süreçleri yaşamış biri olarak canım acıyor. Belki o yüzden tarafım ve öfkeliyim emin değilim.

Peki bundan sonra ne olacaktır. Baykal bence çok da zorlu ve uzun olmayan bir süreçten sonra bence daha da yerini sağlamlaştırak Partisine  geri dönecektir.

Aksi olasılık da ise CHP bitmez, eğer gerçekten dönmezse bence CHP açısından hayırlı  olacaktır, eğer kendilerini yenilemek sorgulamak ve liberal çizgiden uzaklaşmak, kişilerin statüsüne dayanmaktan vazgeçerlerse ki umarım böylesi olur.

CHP krizi şu an çok iyi yönetememekte sanılanın aksine AKP ‘ye yatırım yapmaya devam etmektedir. Bu noktada sosyalist  hareketlerin de acilen toplanması ve birlikte yol alma zamanı gelmiştir. Çünkü bu ülke de sağlıklı bir emekçi duruşun zamanının geldiğini 1 mayıs Taksim göstermiştir. Kimsenin elini taşın altından çekme lüksü de yoktur. Hepimizin yolu açık olsun.

Aç Kalmamak İçin 3. Çocuğa da, 3. Köprüye de Hayır

10.05.2010


Et İthalatı ve Et Sorunu

Türkiye et ithal ediyor.

Genel olarak herkes, yürütülen yanlış tarım politikaları, spekülasyon yapan tüccarlar ve bilinçsiz hayvancılık yüzünden bu et ithalatının yapıldığını düşünüyor. Bunlar elbette az ya da çok Türkiye’ nin et ithal etmesini gerektirecek sebepler ancak yepyeni şeyler değil ve bu sebeple aslında Türkiye’ nin et ithal etmesinin gerçek sebebi de değiller. Türkiye’ nin et ithal edecek kadar et sıkıntısına düşmesinin görünenden çok daha derin sebepleri var.

Diasporada Süryanilerle Buluşma

Mezopotamya’dan acılı bir yürüyüşün durağı diaspora…1915 den bu yana Nar taneleri gibi dünyanın dört bir yanına dağılan Kadim Süryani halkı yaşadıkları her yerde yüreklerini Turabdin’de bırakarak gibi, gibi yaşamışlar. Geçtiğimiz hafta Asur federasyonu, Seyfo, Asur dernekleri ve Asur demokratik örgütü(ADO) davetlisi olarak ilk kez çıktığım Avrupa/Almanya ayağında gördüğüm o ki, Kadim Süryani halkı gittikleri her yere Turabdin’de gördükleriyle yaşayıp Mardin’le yatıp, kalkıp yürekleri Mardin’de atmakta.

Caroline Lucas – Colin Hines: Küreselleşmeye Karşı Yerelleşme

Dünya Ticareti için Yeşil Bir Alternatif

İngiliz Yeşil Partisi’nin üyesi olan Dr. Caroline Lucas, 1999’dan bu yana Avrupa Parlamentosu milletvekili olarak ticaret ve küreselleşme alanlarında çalışmalar yapıyor. Avrupa Parlementosu’nda Ticaret, Sanayi, Enerji Araştırma Komitesi üyesi olan Lucas, Yeşil Parti’nin küreselleşme üzerineyayımladığı bazı raporların yanı sıra Euro üzerine bir “yeşil eleştiri” kitabının da yazarı.

Deniz Olunmalı Oğlum..

“Denizin üstünde ala bulut/yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık /dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam/durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,/gemi mi yoksa?
Balık mı olsam, /yosun mu yoksa? ..
Ne o, ne o, ne o. /Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

Şimdi “Deniz” olunma zamanıdır. Vakit beş Mayısı altı Mayısa bağlayan o kara gecedir; darağacına üç fidan çekilir, darağacı kuru ağaçlığına bakmaz utanır da, karşısına geçip seyreyleyenler utanmaz. Gece sabaha koşmak istemez, güneş ışıklarını vermek istemez.

İşte o vakitlerdir şimdi, işte o nedenle “Deniz” olunmalıdır şimdi. Bütün dünya denize boğulmalı; gemisiyle, balığıyla, bulutuyla, yosunuyla, şimdi deniz olunmalıdır.

Büyük usta Nazım Hikmet ne güzel anlatmış salt bulut, gemi, balık, yosun olmanın yetersizliğini. “Olacaksan deniz ol” demiş.

…..    …..”

Bu yazımı geçen yıl bugünlerde kaleme almıştım; kuru ağaç parçasının, üzerine sarılan yağlı urgana asılan üç fidan için utanıp baş eğdiğini yazmıştım. Kuru dal utanmış. Ama utanmak bir yana, onun karşına geçip elleri arkasında, ağzında sigara, infazları keyifle seyredenlerden birisi olan, fidanların idamı için kalem kıran, o zamanın 1 numaralı sıkıyönetim mahkemesi başkanı emekli Tuğgeneral Ali Elverdi,  geçtiğimiz ay yemek yerken nefes borusuna kaçan bir lokma ile boğularak ölmüş.

Boğularak ölmek nasıl bir duygu? Nefes alamama, oksijenin ciğerlere kavuşma isteğinin engellenmesi? Elbet yaşayanlar bilir, bilir ama anlatamazlar. Deniz, Yusuf ve Hüseyin de anlatamadı.

Onlar genç öldüler ve hep genç kaldılar zihinlerde. Mahpus damında Yusuf “uzun ince bir yoldayız”ı okurken anımsandı belki de, Deniz o meşhur parkasıyla, Hüseyin’in  genç yüzü hep öyle kaldı akıllarımızda.

İlahi adalet, var mı yok mu? İnansak ta inanmasak ta yaşanıyor, er ya da geç ve hep var olduğunu gösteriyor herkeslere.

Ve yine bir 6 Mayıs günü yazısı; bu kez 2008 yılının yazısı:

“Hayvanları Çok Severdi..

Çok sever desem halen yaşıyor olacaktı, çok severdi deyince di’li geçmiş zaman, yani bir zamanlar yaşıyordu da şimdi yaşamıyor oluyor değil mi?   O, darağacındaki üç fidandan birisiydi: Hüseyin İnan, 23 yaşında ölümle tanıştı, boynuna yağlı urgan geçirildi. Neydi suçu, kimi öldürmüş, devletine ne gibi bir hıyanette bulunmuştu, bilinmez! Katli vacip görüldü ve diğer üç arkadaşıyla birlikte idam sehpasında can verdi.   Cumhuriyet Gazetesi’nde Pazar ekinde, gazetede yakında başlayacak olan  bir yazı dizisinin tanıtımında okudum. Hüseyin İnan için yazılanların içinde birden dikkatimi çekti, annesi mi babası mı anlatıyor çok fark edemedim: “bütün hayvanları severdi, beslediği iki tane güvercini vardı” diyen  tümce, uzunca bir süre usumda takılı kaldı.

Şöyle bir düşündüm, hayvanları seven, barışın sembolü güvercin besleyen bir genç, okullarını birincilikle, takdirle geçen, ODTÜ’yü birincilikle kazanan, belli ki zeki mi zeki bir genç, hep bilim adamı olacağını söyleyen, ailesinin harçlık diye gönderdiği paraları kitaplara yatıran bir taze fidan..

Ne çok yanlışlıklar yapıyoruz, bu gün “Devlet Onur Ödülü” verdiklerimizi ertesi gün vergi kaçakçısı, devletin kasasını soyup soğana çeviren kişi ilan ediyoruz.. Bu gün kahraman dediklerimizi, önünde tapındıklarımızı çok yakın zamanda yüce divanlarda yargılıyoruz.

Ve işin en kötüsü de artık tüm bu olguları kanıksar hale geliyoruz.

…..    …..”

Başka da altı mayıs günü yazılarım var ama, köşem müsaade etmedi onları aktarmama. Dikkatinizi çekti mi bilmem, değişen hiçbir şey olmamış bu üç yıl içinde. Değişen belki sadece kişilerin ve olayların isimleri.

Ece Bilgin

04/05/2010

Parti Kapama’nın Yolu Halen Açık!

Hepimizin bildiği gibi; Anayasa ile ilgili AKP’nin önerdiği değişiklikler sadece tek bir fire ile meclisten geçti.  Şimdi top Abdullah Gül’de.  Tabi bu arada CHP Anayasa Mahkemesi’ne dayanıp statüko devam etsin diye yalvarmazsa.

Kongreye Doğru – 2: Üyelik ve Aktivizm

Yeşiller Partisi’nin en önemli eksiklerinden biri yeni üye ve aktivist kazanma konusunda çok yavaş olması. Toplumun belli bir kesimine yaslanma iddiası olmayan ve yaygın bir taban hedefleyen bir parti için çok sınırlı bir şekilde örgütlenebiliyoruz. Bunun nedenlerini araştırmadan bu eksikliği aşmamız mümkün değil. Yaklaşan kongrenin bu konuda da çözüm üretmesi gerekiyor.

Üye kazanma ve örgütlenme konusunda yapısal, politik ve işleyişe dair eksiklerimiz olabilir. Partinin yeterince tanınmaması, toplumda yeşil politikayla ilgilenen kişilerin önemli bir kısmının bile Türkiye’de bir Yeşiller Partisi’nin var olduğundan haberdar olmaması temel sorunlar. Bu da yeterli bir tanıtım stratejisi izlememekle ilgili olduğu kadar, maddi imkanların ve kadronun yetersiz olmasıyla da ilgili. Açıkça söylemek gerekirse diğer şeylerin yanısıra en basit şekliyle parasızlık ve kadro eksikliği de yeterince tanınmamamıza ve politika sahnesinde etkin olamamamıza neden oluyor. Bu da üye kazanmamızı ve örgütlenmemizi sınırlıyor. Sonuç bir kısır döngü. Bu kısır döngüyü kırmak için yeni yollar bulmak gerektiği kadar sabırlı ve istikrarlı bir şekilde yola devam etmek de gerekiyor. Çünkü tek sorun bu somut yetersizlikler olmasa gerek.

Peki yapısal ve politik eksiklerimiz neler olabilir?

Ahmet İnsel geçenlerde yaptığı bir değerlendirmede yeşil politikanın temelinin hiyerarşiye karşı çıkmak olduğunun altını çizmiş, Türkiye’de ise hiyerarşik toplum yapısının bir gerçek olduğunu söylemişti. Türkiye toplumunun yeşil partilerin şansını azaltan özelliklerinden biriydi bu. Bence Türkiye’nin toplumsal ve kültürel özellikleri arasında toplumun yeşil politikaya kolay yakınlaşamamasına neden olan başka şeyler de var. Liderlik ve önderlik kültlerinin çok yerleşik olması, bireyselliği önemseyen liberal geleneklerin zayıflığı, maddi büyüme ve kalkınma ideolojisinin tartışılmaz ağırlığı bunlar arasında sayılabilir. Ama yine de yeşillerin toplumun derinleşen sorunlarına dair gerçekleri kararlı bir şekilde söylemeye devam etmeleri eleştirel düşünceye sahip insanların aradan sıyrılmasına giderek daha fazla neden olacaktır.

Büyümeyi engelleyen etmenler arasında belki parti politikalarının fazla radikal görünmesi de sayılabilir. Ama bu tamamen başka bir tartışma konusudur. Parti somut politika alanlarında mevcut görüşleri değil de başkalarını benimsese, ya da öncelik alanlarını değiştirse yapısal ve işleyişe dair meseleler aşılmadan kitlelerin yeşil politikaya koşacağının bir garantisi yoktur. Nitekim Türkiye’de sol ve muhalif partilerin hiçbiri görüşleri ne kadar daha geniş kitlelere hitap eder gözükse de, hatta ne kadar popülist de olsalar müthiş bir büyüme potansiyeli taşıyamıyor. Yine de elbette bu konu tartışılabilir ve partinin temel politik mücadele alanlarından biri olabilir. Radikal olmak olmamak, ilkesel olmak – pragmatik olmak, popülist olup olmamak vb. tartışılabilir..

Bu tür bir politik ve yapısal sorgulama önemli olsa da, bunlar da meseleyi tek başına çözmeyecektir. Bütün bunların yanısıra Türkiye’yi siyasi bakımdan iyice kısırlaştıran 30 yıllık ağır bir depolitizasyonun ardından siyasi partinin ve parti üyesi olmanın ne olduğunu, aktivizmi ve hatta politikanın ne anlam taşıdığını tekrar tekrar tartışmak zorundayız. Üyeler olarak kendimizi de eleştirebilmeliyiz. Ayrıca insanların neden üye olmak ve örgütlenmek konusunda bu kadar çekingen davrandığını sorgulayabilmeliyiz. Bazen çok basit yüzleşmeler çok şeyi değiştirebilir.

Büyük kongre öncesi düşünme denemesi olarak yazdığım bu kısa yazıların ikincisinde politikaya dair daha derin tartışmalara girmeden (ama bu politik sorunların belirleyiciliğini teslim ederek) bazı somut gözlemlere değinmek istiyorum:

– İnternet çağında yaşıyoruz. Özellikle internetle iç içe yaşayan genç kuşakta parti üyesi olmakla email grubu üyesi olmak birbirine karıştırılıyor mu diye bazen şüpheleniyorum. Parti üyesi olmak belli bir politik programın altına imza atmak, aidat ödeme taahhüdünde bulunmak ve partinin politikalarını belirleme hakkını elde etmek demektir. Bu hakkı kullanmak için de toplantılara ve politik çalışmalara katılmak, görüş belirtmek ve bazı yetkiler elde etmek için parti içi görevlere seçilmek gerekir.

Parti üyelerinin üye yapıldığı email listelerindeki yazışmaları izlemek ve mail atabilmek parti üyeliğinin bir parçası değil, sadece bir iletişim yoludur. Ne yazık ki internet çağının kuralları parti üyeliğini bile sanallaştırıyor. Tabii bunda internetin kolaycılığına teslim olan parti yönetimlerinin de hatası var. Bence yeni dönemde email gruplarının işlevi daraltılmalı, politika üretiminde yüz yüze iletişime yani toplantılara ve eylemlere ağırlık verilmeli, acil olmayan duyurular için mektup (hani o eski, pullu şekli) ve telefon yaygın bir şekilde kullanılmalıdır.

– Parti üyeliği için yaptığım tanımı bir kez daha tekrarlayayım: “Parti üyesi olmak belli bir politik programın altına imza atmak, aidat ödeme taahhüdünde bulunmak ve partinin politikalarını belirleme hakkını elde etmek demektir.” Bu tanımda partide aktif olarak çalışmanın bulunmaması özellikle önemli. Parti üyelerinin aktif çalışması, partiyle iletişimi hiç kesmemesi, toplantılara katılıp sorumluluk alması elbette önemlidir. Üyelerden beklenen ve istenen budur. Ama bu bir zorunluluk değildir. Yani sadece yeşil olduğunuz veya yeşil politikaları önemsediğiniz için bir aidiyet göstergesi olarak, ya da partiyi desteklediğinizi göstermek için bile Yeşiller Partisi’ne üye olabilir, eğer daha fazlasını istemiyorsanız hayatınızı sade/sessiz bir üye olarak sürdürebilirsiniz. Bu durumda sizden aidatınızı ödemeniz ve üyesi olduğunuz yerel örgütün normalde iki yılda bir olan kongresine katılarak delege seçiminde oy kullanmanız beklenir. Tabii şu anda bütün üyeleri büyük kongre delegesi olan küçük bir partimiz olduğu için bu aşamada büyük kongreye katılmanız da istenir ve hepsi de budur. Ötesi size kalmıştır.

Üyelerin parti yönetiminde yer alma hakkı kadar sessiz kalma hakkı da vardır. Partinin görevi ise üyeyi bilgilendirmek, şeffaf olmak ve çalışmalara katılmasını sağlayacak kanalları açık tutmaktır. Üye yönetimden memnun olmadığı zaman eleştirmeli, daha düzgün bir yönetim talep etmeli, gerektiğinde oy (ve geri çağırma) hakkını kullanmalıdır. Partinin politikalarını beğenmiyor veya yetersiz buluyorsa da eleştirebilmelidir. Partiden ayrılmak ise “bu partinin ilkelerini ve politikalarını artık benimsemiyorum” anlamına gelir. Bu nedenle üyelerin aktif çalışma kanallarını açık tutmak, ama sessiz kalmayı tercih eden üyenin bu hakkına saygı duymak gerekiyor. Yönetimlerin en sessiz üyeyi bile olan bitenden haberdar etmek ve katılmaya çağırmak gibi bir görevi olduğunu unutmaması gerekiyor. Ne yazık ki bu sıklıkla unutulabiliyor.

– Yeşiller Partisi aktivizme dayanan bir parti. Olumlu anlamıyla da, olumsuz anlamıyla da “politikacıların” partisi değil. Yani olumsuz anlamıyla kendi çıkarını ve yakın çevresini kollayan, aşırı pragmatik, yolsuzluk ve yozlaşmanın hakim olduğu siyaset anlayışını temsil eden politikacıların da, olumlu anlamıyla demokratik seçimlerle milletvekili, belediye başkanı vb. seçilmiş ve düşünceleri doğrultusunda kamu yönetiminde söz sahibi politikacıların da partisi değiliz. Yeşil düşünceyi yaygınlaştırmaya çalışan, sisteme muhalif ve bu anlamda hayatın tüm alanlarını politikleştiren bir aktivizmin partisi Yeşiller. Yeşil politika dünyanın her yerinde de böyle başlamış, meclise ve hükümetlere girdikçe içindeki politikacılar (neyse ki çoğunlukla olumlu anlamda) çoğalmıştır. Yine de hala çoğu yerde aktivist ağırlığını kaybetmemiş bir siyasi hareketiz.

Bunun için de gerçekleri söylemekten ve ilkelerimize sahip çıkmaktan vazgeçmeyeceğiz, derdimizi herkese, her yerde anlatmaya çalışacağız ve yeşillerin üyesi veya destekçisi olan aktivistlerle büyüyeceğiz. Ama aktivist olmayı tercih etmeyen sessiz üyelere de kapımızı sonuna kadar açacağız. Yeşiller Partisi’ni büyütmenin de, siyasetin kapalı kanallarına rağmen Türkiye’nin siyasi hayatında aktif kılmanın da daha kestirme bir yolu olduğunu sanmıyorum.

Bir Yuvarlakçay Direnişçisinden Şiirler

da-hes-isyany

Ozgürlük Melekleri

Su olmayınca hayat olmaz

Gökteki yıldızlar sayılmaz

Menfaat için meleklere kıyılmaz

Susuz tencerede Çorba kaynamaz

******

Karanlığın içindeki Şeytanlar

Çayımıza tuzak kuranlar

Zenginlik hevesine kapılanlar

Özgürlük meleğine kul olurlar

******

Eğilipte su içen Çocuklarımıza

Fakirlikten ağlayan analarımıza

Şakır şakır öten kuşlarımıza

Koruyucudur Özgürlük melekleri

******

Hayatımızın Yongasıdır Topgözü suyumuz

Mahsuldur Bizim varımız Yoğumuz

Topgözüdür tek su kaynağımız

Ağaçlara bağlanmış dalgalanıyor bayrağımız

******

Topgözünü heves edip gelenler

Cennetin kalbinden çıkan suyu içenler

Uzaktan duyupta buraya gelemeyenler

Rüyasında bile gösterir özgürlük melekleri

******

Baskı yapanları birlikye kınıyoruz

Devletimizden bir Adalet bekliyoruz

Yediden yetmişe bir yaşam savaşı veriyoruz

Yaşasın yuvarlakçayın özgürlük melekleri

Uyan Köylü Uyan

Topgözü yuvarlak çayda neler oluyor

Doğayı sevenler bizi yanlız bırakmıyor

Köylümüz gce gündüz bu suyla uyanıyor

Üç asırlı çınar ağaçları mezarda yatıyor

******

kışı geçirdik getirdik yazları

Yüreğimizi serinletti danıştayın kararları

uyan köylüm uyan çaldırmayalım tomrukları

Hevesi kursağında kaldı akfenin kazları

******

Çok uzaklardan geldim yorgunum

Topgözü yuvarlakçayına aşık oldum

Oynamak isteyenler pisti doldurun

Haydi göster kendini güzel tombulum

******

Yollara düştük sabahın alaca karanlığında

Hiç yılmadık topgözü yollarında

Gelmeyenleri bekliyoruz Muğla semalarında

Şiirler yazıp gönderdim topgözü diyarından

******

Akfenliye geçit verme beyobasının yolları

Devletten destek alıyormuş anasının gülleri

O kadar cahilmi sandınız beyobası Pınar köylüleri

Zapta geçirip şiirimizi  yazdım zenginlik delileri

Selami Gök

Beyobası köylüsü