Ana Sayfa Blog Sayfa 5364

Yeşiller’in geleceğine dair bir fikir jimnastiği

Avrupada’ki seçim sistemlerini ve siyasi partilere dair kuralları inceledikçe bazı ortak durumlar tespit ediyorum.

Avrupa ülkelerinde bir merkez sol ve bir de merkez sağ partinin iktidara oynuyor. Bu partilere 1. lig partileri diyelim.

Düzenli olarak meclise giren fakat tek başına iktidar olamayan kitle partileri de var. Bu partilere ise 2. lig partileri diyelim.

Doğal olarak Avrupa’da da 3. lig partileri olarak sınıflandırabileceğimiz partiler de var. Fakat bu 3. lig partilerinin Türkiye’deki küçük partilerden farkları da oluyor. Seçim sistemlerinin farklılığı, eyalet seviyesindeki seçimler, tüm partilerin devlet yardımlarından yararlanabilmesi vs. sayesinde bu 3. lig partilerinin değişik seviyelerde ve görevlerde seçilmiş pek çok üyesi olabiliyor.

Avrupa’da Yeşil partiler pek çok ülkede 2. lig, kayda değer sayıda ülkede ise 3. lig partileri durumundalar. Türkiye’de ise biz 4. lig partisi durumundayız :-(

Bu noktada iddalı bir spekülasyonda bulunacağım: Türkiye’de Yeşiller Kürt sorunu sonrası devrin partisi olacaktır.

Başka bir değişle; Yeşiller’in merkeze aldığı politik konular ve söylemleri ancak Kürt sorunu çözülmeye başlandıktan sonra hakettiği yeri bulacaktır.

Bunları söyleyerek yan çizmeye ya da bugünkü sorumluluklardan kaçmak için bahaneler üretmeye çalışmıyorum. Fakat yıllar içerisinde tekrar tekrar karşılaştığım durumlar bu iddayı dile getirmemi zorunlu kılıyor.

Her ne kadar Yeşiller olarak Kürt sorunu hakkında duyarlı ve aktif olmaya çalışsak da Kürt mücadelesi için tercih edilecek bir adres olmayacağımız açıktır ve doğaldır.

Türkiye demokratikleşme konusunda bir eşiği aştığı ve Kürt sorununun çözümüne de yaklaşıldığı zaman Yeşiller nerede olacaktır?

O günkü Türkiye’de ekolojik sorunların, Türkiye’nin asli unsuru olma iddası taşımayan her türlü küçük grubun haklarının, kent politikalarının, bireysel özgürlüklerin vb. Yeşil Politikanın temelini oluşturan konuların ağırlığı toplumsal algıda göreceli olarak artmış olacaktır. Temel soru Yeşiller’in bu algı değişimine hazır olup olmayacağıdır. Yani önem kazanacak mevzularda dersimize çalışıp çalışmadığımız.

Benim radarıma takılan “Kürt sorunu sonrası Türkiye”de önem kazanacak bazı mevzuları (ekolojinin tüm konularına ek olarak) şöyle sıralayabilirim: engelli politikaları, inanç özgürlüğü ve LGBTT politikaları. Ancak salt bu alanlara yoğunlaşmanın gerekli desteği sağlayacağından kuşkuluyum.

Soru 1: Geleceğin Yeşiller partisinin yükselişini sağlayacak politik konular sizce neler olacaktır?

Bu konularda politika üretmek ve aktivizm yapmak bizlere lig atlatmaya yetmeyecektir. Kimse seçimlerde tutarlı ve detaylı politik planlar ve yol haritaları sunarak oy kazanmıyor ülkemizde. İddalı olmak gerekiyor. Kitlelerde güvenilecek, lafı dinlenecek insanlar izlenimi uyandırmak gerekiyor. Bizler ucuz polemikler, vatan millet edebiyatları parçalayamayacağımıza, içi boş atıp tutmalar yapmayacağımıza ve de ortaya bir lider atıp onun peşinden yürümeyeceğimize göre dersimizi o kadar iyi çalışmamız gerekiyor ki altını doldurabildiğimiz söylemlerle ve ekip halinde halk desteği elde edelim.

Bir gün Türkiye’de siyaset yapmanın yasal koşulları iyileşip, Yeşil politikanın önemi halk tarafından da idrak edildiğinde Yeşiller’in bir 3.lig partisi olması bugünkü durumdan daha ileride bir duruma işaret etse de pek matah bir gelişme sayılamaz. Hedef Türkiye’de milyonlar mertebesinde oy alan ve politikalarıyla gündem belirleyen kitlesel bir parti olmaktır. Bunun için örgütlenmeye nerelerde ağırlık vermemiz gerektiğini düşünmemiz gerekli.

Soru 2: Gelcekte 4 milyon oy alan bir Yeşiller partisi bu oyları coğrafi ve sosyal olarak nerelerden alabilir?

Not: Bu yazdıklarımdan kesinlikle “Kürt sorununa dair politika üretmeyelim” gibi bir anlam çıkmamalıdır. Zira ortaya attığım iddanın başlangıç noktası Kürt sorununun çözümüdür. Yeşiller mümkün mertebe Kürt sorununun çözümü için çalışmalıdır. Sadece bu çalışmaları yaparken kayda değer politik bir geri dönüşü olacağını ummamalıyız.

Sera etkisi yapan gazlar ‘rekor seviyeye’ tırmandı

Birleşmiş Milletler Dünya Meteoroloji Örgütü, atmosferde sera etkisi yapan gazların yoğunluğunun rekor seviyeye çıktığını açıkladı.

Örgütün Cenevre’deki merkezinden yapılan açıklamada, 2009 yılında sera etkisi yapan gazların oranının sanayi devriminden bu yana görülmemiş düzeylere tırmandığı duyuruldu.

Atmosfere salınan sanayi gazlarına ilişkin son veriler 2009 yılını kapsıyor.

Kimi bilim insanları, bu gidişatı engellemek için muhtemelen dünyanın fosil yakıtlarını kullanmaktan tamamen vazgeçmesi gerekeceğini söylüyor.

Birleşmiş Milletler Dünya Meteoroloji Örgütü, 2009 yılında atmosferdeki karbon gazlarının sanayi devriminin başlangıcına kıyasla yüzde 38 arttığını belirtti.

Atmosferdeki metan gazının da yükseldiğini kaydeden araştırmacılar bunun sebebini kutup bölgesinde artan hava sıcaklığına bağlıyor.

Kutuplarda donmuş toprak ısındıkça, yüzyıllardır toprağın altında hapsolmuş metan gazı atmosfere karışmaya başlıyor.

Sera etkisi yapan gazların ulaştığı rekor seviye, geçen yıl Kopenhag’ta düzenlenen uluslararası iklim zirvesinde hükümet liderlerinin zorlu pazarlıklarla üzerinde anlaştığı ”küresel ısınmayı 2 santigrat derece ile sınırlandırma” hedefinin ne kadar gerçekçi olduğu konusunda soru işaretleri uyandırdı.

Cenevre’den yapılan bu açıklamaya ilaveten, birbirinden ayrı üç bağımsız iklim enstitüsü şimdiye kadarki veriler ışığında 2010 yılının kayıtlara geçmiş en sıcak yıl olacağını tahmin ettiklerini bildirdiler. (BBC)

İzlenimler: KCK duruşmasında Kürtçe kazandı

Diyarbakırdayız. 13 Kasım Perşembe, saat 08.30…KCK Davasının kritik duruşmasını izlemek üzere  Adliyenin yolunu tutuyoruz. Kapıda ziyaretçi listesinden isim yoklaması, x ray’den geçiş, üst aramadan sonra, Mahkemenin loş, soğuk koridorlarına giriyoruz. Henüz erken, ondan önce başlamaz diyor, bilenler. Kentte yürüyüş var, miting var.  Dışarıyı, tutukluların getirilişini görmek istiyorum. Dışarıya çıkıyorum.  Güneşli bir gün.

Adliye binasını çepeçevre kuşatan bariyerlerin yanında yürüyor, bekliyorum.  Önden polis  konvoyu geliyor, adlarını bilmediğim hantal araçlar.  Ardından, tutukluları taşıyan, koyu haki renkli cezaevi araçları sökün ediyor. 100’e yakın tutukluyu Mahkemeye taşıyorlar. Yanımdan geçip gidiyorlar.  Frigofrik kamyonlarını andıran kasaların tepesine yakın, kafes kapağı gibi küçük pencerelere bakıyorum.  Hiçbir şey görünmüyor. Bu yeni araçlar, insanlar dışarıya göremesin, diye tasarlanmış belli ki.  Eskiden böyle değillerdi. Tutukluların yüzleri görünürdü kafeslerin ardında. Hatta mahkemeye, duruşmaya götürülmek  kenti, yolları, insanları görebilmek için bir sevinç vesilesi bile olurdu…

Yeniden Adliyenin girişine yöneliyorum, bu defa kapıda kalabalık birikmiş. Tutuklu yakınları; kadınlar, erkekler… Beyaz sarığıyla bir imam çekiyor dikkatimi. Yeniden aranıyor, giriyoruz teker teker. Mahkeme koridoruna bariyerle çevrili özel bir bölüm kurulmuş. Özel davayı izlemeye gelenler buradan özel salona alınacaklar.

Tutuklu yakını onlarca kadının arasına karışıyorum. Genç, yaşlı, başı açık kapalı, tülbentli eşarplı kadınlar heyecanlı, kaygılı aralarında konuşuyorlar.Tahliye çıkar mı acaba, önümüz bayram, kim bilir? Heveslenme, kendini hazırlama, sonra hayal kırıklığı oluyor, kötü oluyor insan. Pek umutlu değiliz, ama inşallah olur… Belki de bırakırlar, sürpriz olur, çifte bayram olur o zaman!

Ne kadar bekledik ayak üstü, bilmiyorum. Saat yok, telefon yok. Nihayet giriş başlıyor. Önce tutuklu yakınları, anneler, eşler, oğullar, kızlar, kardeşler. Listeden isim isim kontrol edilerek alınıyorlar salona.  İki yeğen, bir nişanlı genç kadın giremiyorlar. Yeğen olmaz.  Nişanlı, kimsesi yok benden başka, görüşe de ben gidiyorum, diyor, Hele dur, diyorlar, yer kalırsa, bakarız. Kız, yineliyor, kimsesi yok, kimsesi yok…

Sıra bize, konuklara geliyor. Salon kapısında yeniden çanta, üst baş araması. Devasa büyüklükteki salona giriyorum. Adliyenin iç avlusuna, bu özel dava için yaptırılmış. Eski parayla trilyon harcanmış, diyorlar. Arkada, konuklara ayrılmış sıralara geçip oturuyorum. Salon tamamen dolu. Karşıda Mahkeme Heyetinin oturacağı kürsü, sağında sinema perdesi gibi, dev bir ekran. Tutuklular çoktan oturtulmuşlar. Etraflarını, çok sayıda polis tek sıra kuşatmış. Polislerin arasından tutukluların sırtlarını görebiliyoruz ancak. Salonun iki yanı avukatlara ayrılmış, çok sayıdalar. Önlerinde mikrofonlar var.

Mahkeme başlıyor. Yoklama yapılıyor önce. Sanıklar Kürtçe, buradayım, diye yanıt veriyorlar. Yargıç,  Kürtçe savunma için bir üst mahkemeye avukatların yaptığı itiraza verilen cevabı okuyor önce. Reddedilmiş! Sıra savunmalarda. Genç bir adam yerinden kalkıp mikrofona gidiyor. Savunmasını Kürtçe yapacağını bildiriyor, Kürtçe olarak. Yargıç müdahale ediyor, savcılık ifadenizi Türkçe yaptınız, Türkçe bildiğinizi biliyoruz. Siz, bizim bilmediğimiz bir dilde, Kürtçe dediğiniz bir dilde konuşuyorsunuz, savunmanızı Türkçe yapın, diyor ve sanığa yerine oturmasını söylüyor.

Avukatlar söz almaya başlıyorlar. Sayın Hakim, siz burada sanıkların savunma hakkını engelliyorsunuz. Bir de böyle mikrofona çağırıp  ana dilinde savunma yapmasını engelleyerek müvekkilimizin onurunu kırıyorsunuz. Bu ülkede 20 milyon insanın konuştuğu bir dili nasıl yok sayarsınız, diyorlar. Lozan’dan söz ediyorlar. Yargıç, gayet sakin, Türkçe savunma yapmak isteyen varsa buyursun gelsin, savunmasını yapsın, diyor.  Hatta alicenaplık gösterip, sanıklar isterlerse bulundukları yerden de savunma yapabilirler, diyor. Sanıklardan ses yok. 96  Kürt siyasetçi yekvücut, anadilde savunma yapmakta kararlılar.

Yaşlı bir avukat, yaşına, kıdemine vurgu yaparak, Kürtlerin mertliğinden, yiğitliğinden dem vuruyor; gelin vazgeçin, bayramda evde çoluk çocuk sizi bekliyor, gelin inad etmeyin, Türkçe yapın şu savunmayı, diye iknaya çalışıyor. İsterseniz hemen beni azledin vekillikten diyor, babacan tavırıyla. O da biliyor, bunun bir inat olmadığını, insan olmanın en temel hakkını, anadil hakkını savunduklarını… Aykırı da kaçsa, farklı bir ses çıksın, bir jest olsun istiyor. Ama yanılıyor, yaşlı kuşak geçmişte bu temel hakkı, hakkıyla savunmuş olsaydı, belki bugün bu genç insanlar siyasi rehine olarak, bu düzmece davada,  bu salonu doldurmazdı.

Avukatlar bu davanın siyasi bir dava olduğunu, 2007’den başlayarak suç yaratmak için her türlü usulsüz dinlemeyle, telefon kayıtlarıyla suç yaratılmaya çalışıldığını; iddianamede isnat edilen suçlamaların tamamen düzmece olduğunu; değil delil, emare (belirti, ip ucu) bile bulunmadığını tekrar tekrar dile getiriyorlar. İlerde bu salonu düğün salonu yapacağız, diye espri yapıyor biri. Biri Yargıç’a sesleniyor, Sayın Yargıç, yüzümüze bakmıyorsunuz, göz göze gelemiyoruz, bizi dinliyor musunuz, diye sitem ediyor. Yargıç, o sakin edasıyla, merak etmeyin önümde ekran var, sizi görüyorum, diye yanıtlıyor. Peş peşe söz alan avukatlar sanıkların toplu olarak tahliyesini telep ediyorlar.

Bu dev ekranı, bu ses düzenini, bunca teknolojik donanımın hikmetini anlar gibi oluyorum. Mahkeme Heyetiyle, sanıklar, savunma,  göz göze gelmesinler, etkilenmesinler diye mi? Böyle kurgulanmış davalar, sanal suçlar için, sanal ortam daha mı uygun oluyor acaba? Hatta bir avukat, bu salonda sahneye konan duruşmayı tiyatro oyununa benzetiyor açıkça.  Ben de kendimi bir ara, bir Amerikan filmini izler gibi hissediyorum. Neyse ki belirli periyodlarla onlarca polisin, düzgün adımlarla tutukluların etrafında, adeta bir koreografi uyarınca yer değiştirmeleri illüzyonu bozuyor. Türkiye’de, Diyarbakır’da olduğumuzu, 19 aydır rehin tutulan Kürt siyasetçilerin, düzmece bir davayla yargılandıklarını algılıyorum yeniden.

Mahkeme Başkanı, sanıkların Türkçe savunmalarını almakta direnirken, Sezgin Tanrıkulu, Sayın Hakim, sizin göreviniz sanıkların savunmalarını kayıt altına almaktır. Elinizin altında her türlü teknik donanım var, Kürtçe savunmaları kaydedin, yeterli CD yoksa biz alırız. Sonrası size kalmış, ister değerlendirir, isterseniz değerlendirmezsiniz, diye tavsiyede bulunuyor.

Hakim, karar için mahkemeyi 14.00’e kadar tatil ediyor. Bense kararımı vermiş durumdayım: Bu oturumda Kürtçe kazandı, Kürtlerin ana dil hakkı kazandı.

Duruşma yeniden başladığında ailelerde, biz konuklarda heyecan dorukta. Bir sürpriz tahliye çıkar mı acaba? Hayır, bir kaç sanık için yapılan tahliye talepleri bile reddiliyor. Hani şöyle göstermelik, tansiyon düşürecek birkaç tahliye bile yok.

Öğleden sonraki oturum, sanık avukatlarının tarihe geçmeye layık,  politik ve hukuksal savunmalarına sahne oluyor. Gerçekten yetkin, çok sayıda avukat, bu duruşmayı, ülkemizde baş aşağı duran hukuk, adalet, suç ve ceza kavramlarını yeniden sorgulamanın bir platformu haline getiriyorlar. Soluk almadan dinliyoruz. Üsluplar, söylem son derece rafine, saygılı, ama mizahla, ironi duygusuyla bezenmiş. Sezgin Tanrıkulu, bir söz alışında, “Bu mahkeme özel, bu dava siyasi, bu mahkeme salonu kaçak,” nitelemesini yaparak günün özlü sözünü söylüyor.

13 Kasım 2010, Perşembe günü, Diyarbakır’daydım;  bir KCK  duruşması izledim. İstanbul’a dönerken, ben artık, 12 Kasım’daki ben değildim. Adliyenin yanıbaşındaki alanda, binlerce insanın sabırla tüm gün, duruşma bitinceye kadar süren mitingine tanık oldum. Diyarbakır’ın bir Kürt şehri olduğunu gördüm. Diyarbakırlılar’ın her yerinde Kürtçe konuşulduğunu duydum.

Bir yandan da, 150 yıldır yaşananları, 30 yıllık yıkımı düşünüyor, kendime, sen Diyarbakır’da hiç bir şey görmedin, diyorum. 60’ların ünlü Fransız filmi, “Hiroşima mon Amour” filminin Japon kahramanı, Fransız ziyaretçisine, atom bombasından sonraki Hiroşima’yı gezdirdikten sonra, “Sen Hiroşima’da hiçbir şey görmedin,” diyordu.

“Kadına yönelik şiddetle mücadele hükümetin uluslararası sorumluluğudur.”

0
International Day for the Elimination of Violence against Women
25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması için Mücadele Günü bugün

Kadınlara Hukuki Destek Merkezi (KAHDEM) yayınladığı basın açıklamasıyla kkadına yönelik şiddete karşı hükümeti mücadeleye çağırdı. KHDEM’İn açıklamasında “koruma kararlarının verilmesi yetmez, kolluk, kararın uygulaması için denetim ve  izleme sorumluluğunu yerine getirmelidir.” dendi.

Açıklama şöyle:

“Ulusal ve uluslararası yasal güvenceye bağlanmış hak ve özgürlüklerden kadınların yararlanmasını engelleyen en önemli etken, kadına çeşitli biçimlerde yönelmiş şiddettir. Bu şekliyle şiddet; en büyük ayrımcılıktır.

Şiddet sadece temel hakların ihlali olmayıp kadınların fiziksel ve ruhsal sağlıklarını olumsuz etkilemekte, kadın ve erkek arasındaki fiili eşitsizliği derinleştirmekte, her alandaki yaşama katılma haklarını ve becerisini ihlal etmektedir. Diğer yandan kadına yönelik şiddet, ayrımcılığı ve eşitsizliği sürekli hale getirmekte olup kadının hayatının denetlenmesinde başvurulan evrensel bir baskı aracıdır.

Aile içi şiddetin mahrem olarak değerlendirilmesi, aile kurumunun insan hakları karşısında aşırı değerli görülmesi, kadına yönelik şiddette körlüğe yol açmıştır, toplumsal örgütlenişteki mevcut adaletsizlikler de bunu olağanlaştırmıştır.

Uluslararası Kadın Hareketinin yorulmaz mücadelesiyle bu zulüm sistemi görünürlük kazanmış ve yavaş da olsa kadına karşı ayrımcılık ve şiddet konularındaki bilinçlenme, ilk kez 1993’te Viyana’da toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansında uluslararası hukuka yansıyabilmiştir.

Böylece 20. yüzyılın sonunda kadına karşı şiddet konusu nihayet hükümetlerin gündem maddesi olarak bir zemin kazanmış, buna karşılık kadınların evrensel hukuku sayılan Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) 1979 yılında şiddet konusuna yer vermediğinden, ancak 1980’li yıllardaki gelişmeler karşısında CEDAW Komitesi 19 no.lu genel tavsiye kararı (1992) ile kadına karşı şiddeti ayrımcılıkla ilişkilendirerek devletleri şiddeti önleme konusunda sorumlu kılmıştır.

Türkiye’de bu gelişmeler sonrasında 1998’de 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun ile ilk kez, doğrudan kadına yönelik şiddet konusunda düzenleme yapılmış ve yaklaşık dokuz yıllık bir uygulama sonrasında eleştiriler de dikkate alınarak 5636 sayılı yasa ile 4320 sayılı yasada bazı değişiklikler yapılmış, bu değişiklikler 26.04.2007’de kabul edilip 04.05.2007 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 01.03.2008 tarihinde de yasanın uygulanması hakkında yönetmelik yayımlanmıştır.

Dünyadaki değişime neredeyse eş zamanlı kabul edilen 4320 sayılı yasa, kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve şiddet uygulayanın cezalandırılmasında, engellenmesinde oldukça olumlu bir role sahiptir. Fakat kadına yönelik şiddetin önlenmesi için sadece yasa ve yönetmelik çıkarmak yeterli değildir.

2008 ve 2009 yılındaki basın açıklamalarında bildirdiğimiz sorunlar devam etmekte olup; Halen koruma talepli dosyalar acele olarak ele alınmamakta, koruma verilmesi için darp raporu aranmakta, duruşma günü tayin edilmekte, CEDAW ve AİHS düzenlemeleri ve AİHM Opuz/Türkiye kararının gereklerine aykırı olarak medeni durumlarına göre kadınlar arasında ayrım yapılarak evlilik birliği içinde olmayan kadınların koruma talepleri reddedilebilmekte ve dahası koruma kararı verecek tek makam olan Aile Mahkemeleri sadece mesai saatlerinde çalışmakta, gece ve hafta sonu şiddetten yargı aracılığı ile korunmak mümkün olmamaktadır.

KAHDEM olarak bu yılki açıklamamızda önceki açıklamalarda belirttiğimiz sorunların halen devam ettğini belirterek 4320 sayılı yasa gereği koruma kararların verilmesinden sonraki aşamada; uygulanma ve izlenmesine ilişkin yayınlanan yönetmeliğin kolluğa yüklediği sorumluluğa dikkat çekmek istiyoruz.

Bilindiği gibi 4320 sayılı yasanın 2 maddesi gereği “Cumhuriyet Başsavcılığı kararın uygulanmasını genel kolluk kuvvetleri marifeti ile izler” demektedir.
Yine yönetmeliğe göre kolluğun izleme görevi koruma kararının verildiği tarihte başlar.

Karar süresince tedbirlerin yerine getirilip getirilmediği kollukça kontrol edilir.

Kolluk kontrol ve izleme görevini yerine getirmek için:

a-Bulunduğu konutun haftada bir kez ziyaret etmelidir.

b-Birinci derece yakınları ile iletişim kurmalıdır.

c-Komşularının bilgisine başvurulmalıdır.

d-Oturduğu yerin muhtarından bilgi almalıdır.

e-Bulunduğu konutun çevresinde araştırma yapmakla yükümlüdür.

Kolluk ihlal halinde şikayet koşulu olmaksızın savcılığa bildirimde bulunmalıdır.

Kararın uygulanmasının sağlanması için,kararın uzun zaman alabilecek posta yolu ile karakola bildirilmesi yerine, kararın bir örneğinin mağdura verilmesi ve bu kararın karakola verilmesi yeterli sayılmalıdır.

Koruma kararının şiddet uygulayana tebliği (yazılı bildirimi) yoluna gidilerek, karar ile tebliğ arasında kalan sürede mağdurun yeni saldırılara açık ve korumasız bırakılması kanunun amacına aykırıdır. Şiddetten etkin korunmanın önünde ciddi bir engeldir.

Yasanın ve yönetmeliğin gereğini yerine getirmek için gerekli önlemler alınmalı ve gerekli/uygun mekanizmalar ivedilikle kurulmalıdır.

Sonuç:

Kadına yönelik şiddetle mücadele hükümetin uluslararası sorumluluğudur.

Yasa ve yönetmelik çıkarmak sadece başlangıçtır. Kadına yönelik şiddetle mücadele kadının insan haklarının gerçekleşmesini sağlayan uygulama ile pekiştirilmelidir.

Kadınlara Hukuki Destek Merkezi – KAHDEM”

İnanmama özgürlüğü için bir kampanya: Ateist, pabucu yarım…

Tüm politikacıların inanç özgürlüğünü diline doladığı bir dönemde ateistler, “Gerçek inanç özgürlüğü istiyoruz” talebiyle başlattıkları kampanya ile seslerini yükseltiyor. Repolitik Hareket (www.repolitik.org) tarafından başlatılan kampanya, şu anda dünyada yaklaşık 4200 adet din olduğunu vurguluyor ve insanların diledikleri inancı özgürce tercih edebilmeleri için tüm dini kurumların ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyor.

Kampanya dahilinde oluşturulan afişlerden bazıları şöyle:

“Din görevlileri devletten maaş almasın.”

“Kurban ve Ramazan bayramlarında tatil yapılacaksa; Noel, Yamim noraim, Şaloş Regalim, Paskalya, Rıdvan, Beltan, Lammas ve Divali de resmi tatil olsun.”

“Gerçekten, inancını özgür iradenle mi seçtin?”

Kampanya şimdilik Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi kampüslerinde aktif olarak yürütülürken Repolitik Hareket; tüm ateistlere, inanmayanlara ve inancından şüphe duyanlara saklandıkları yerden çıkmaları çağrısı yapıyor.

Repolitik Hareket neyin nesidir? [internet sitesinden]

Özgürlüğün -yani insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesinin- önündeki engelin temelinin doğaya, diğer insanlara ve kendine yabancılaşma olduğunu savunuyoruz. Bu yabancılaşmayı yaratan ve sürdüren; özel mülkiyet, ekonomik büyüme, milliyet, din ve cinsiyetçiliğin ortadan kaldırılmasını amaçlıyoruz. Bazı ameliyatlar hastalığın kendisinden daha zorlu görünür; ama hızla vücudu istila eden bir tümör, engellenmezse ölümcül olabilir.
Etrafımızdaki insanların hızla apolitikleştiğinden dem vurup kederlenmek bir şeydir. Biz, özgürlüğü ciddiye alan herkesi, gerçekleri hayal etmek yerine hayallerini gerçekleştirmeye, repolitize olmaya davet ediyoruz.

(Yeşil Gazete)

Günyeli ve Matur Kader Denizi’nde

CerModern, Mehmet Günyeli ve Bejan Matur’un Kader Denizi projesine ev sahipliği yapıyor. Kader Denizi projesi, Mehmet Günyeli’nin soyut fotoğrafları ve Bejan Matur’un bir tragedya gibi kurguladığı şiirlerinden oluşuyor. Sergide kaçak göçmenleri taşıyan tekneleri soyut bir anlatım diliyle belgeleyen fotoğraflara, Matur’un şiirleri eşlik ediyor. Günümüz dünyasının en ağır dramlarından olan mültecilik konusuna fotoğraf ve şiir birlikteliğiyle eleştirel bir bakış sunan sergi 6 Aralık 2010 ve 19 Ocak 2011 tarihleri arasında CerModern’de görülebilecek.

İki yıllık bir çalışmanın sonucu olan Kader Denizi projesinde Günyeli ve Matur’u biraraya getiren en önemli etken renkler olmuş. “Bu projede çok kültürlülüğü ve dramı renklerde aradım. Mültecilik dramını minimal yansıtmak istedim. Terkedilmiş tersanelerdeki teknelerin dokusunu ve sıyrılmış boyalarını çekmek bana çok anlamlı geliyor.” Bejan Matur fotoğrafları gördüğünde ne hissettiğini şöyle anlatıyor; “Fotoğraflardaki ahşap ve çatlamış boya dokularını insanların yaralarına benzettim. Mavi tonlarda denizi, kırmızıda ise ölümü aradım. Çünkü onların toprakları mavi. Sanki o dokuların üzerinde insan yüzleri vardı.” Türkiye’nin Modern sanat geleneğinde önemli yeri olan yazı ve resim birlikteliği, Günyeli ve Matur’un işbirliğinde yinelenirken, aynı zamanda “insan ticareti” denilen bu suça ortak eleştirel bir bakış sunuyor. (Yeşil Gazete)

İngiltere’de öğrenciler ayaklandı!..

İngiltere’de binlerce öğrenci hükümetin eğitim reformunu protesto etmek için meydanları doldurdu. Zaman zaman tansiyonun yükseldiği gösterilerde hedef hükümetin başındaki muhafazakarlardı.

İngiltere’nin başkenti Londra’da, hükümetin üniversite harçlarını artırma tasarısını protesto etmek için toplanan kalabalığın kontrollü şekilde dağılmaya başladığı bildiriliyor.

Londra’nın merkezinde Trafalgar meydanında bugün öğleden sonra başlayan protestoya, binlerce kişi katıldı.

Bakanlıkların ve Başbakanlığın bulunduğu Whitehall’a yürüyen kalabalığın içinden bir grup, bir polis aracına saldırarak camlarını kırdı. Ayrıca, polisin oluşturduğu barikatı geçmek isteyenler oldu.

Olaylarda, 2’si polis memuru, toplam 13 kişi hafif yaralandı ve 15 kişi gözaltına alındı.

İngiliz basını, Londra’nın merkezindeki kalabalığın kontrollü şekilde dağıldığını bildiriyor. Ancak Whitehall’da bir grup, otobüs durağını ateşe verdi.

Bir protestocu da Hazine Binasının camını kırmaya çalıştı.

Bugünkü protestonun hedefinin, koalisyon hükümetinin küçük ortağı Liberal Demokrat Parti’nin Londra’daki genel merkezi olduğu kaydedilmişti. Ancak polisin barikatıyla, kalabalık genel merkeze kadar ulaşamadı.

Üniversite öğrencileri, başkent Londra’nın yanı sıra, Cambridge, Bristol, Leeds, Manchester ve Birmingham gibi şehirlerde de protestolar yaptı. Bu şehirlerdeki protestolar ise olaysız geçti.

Protestoların hedefinde olan hükümet, Londra’daki protestonun olaylı geçmesinden rahatsız olduğunu bildirdi. Başbakanlık sözcüsü, insanların barışcıl ve yasal protesto yapma haklarının olduğunu ancak, şiddet ve tehdide yer olmadığını bildirdi.

İngiliz basını, öğrenci protestolarının gelecek günlerde de sürebileceğini belirtiyor.

İngiliz hükümeti öğrencilerin tepkisini çeken paketi ki hafta önce açıklamıştı. Paketin açıklanmasının ardından yaklaşık 50 bin öğrenci İngiltere’de gösteri yaptı. Öğrenciler, iktidarın büyük ortağı Muhafazakar Parti’nin binasına yürüdüler.

Gösterilerin ardından 60 kişi tutuklanmış, onlarca kişi de yaralanmıştı. (Cnn)

Baydemir üzerine düşünmek

Osman Baydemir bir açıklama yaptı, Abdullah Öcalan ona avukatları aracılığıyla yanıt verdi. Tabii ki, bu iki kişinin kimliği ve ellerindeki güç karşılaştırılınca iş karşılıklı konuşmadan da çıktı. Çünkü bir tanesi silahlı kişilerin liderleri olarak gördüğü bir kişi. Doğum günlerinde doğduğu köyün dağlarına insanların bedenleriyle adını yazabildiği kadar “kutsal” görülen bir kişi. Yani demek istediğim, o kişinin eleştirisi ile herhangi bir kişinin eleştirisi karşı tarafta yaratacağı tehlike açısından bir değil. Diğer kişi ise, bir belediye başkanı. BDP’li. BDP’nin tabanı ile PKK’nin tabanının da ortak ögeleri olduğu iki tarafça da kabul ediliyor. Kısaca Baydemir’e oy verenlerin bir kısmının Öcalan’ı da lider olarak kabul ettiği ve hatta bugün Baydemir’e, dün Feridun Çelik’e belki yarın da başkalarına Öcalan’ın aday göstermesi ve işaret etmesi sayesinde oy vermiş insanlar.

Kısaca olayı hatırlamak gerekirse:

Avukat görüşmesinde “Silahlar miadını doldurdu” sözleri nedeniyle Osman Baydemir’i ağır sözlerle eleştiren Abdullah Öcalan’ın, eleştirilerinin gerçekte basına yansıyandan çok daha sert olduğu, Öcalan’ın Baydemir’e yönelik “Söyleyin ona gitsin AKP’ye üye olsun ya da özeleştirisini versin. Silah olmasaydı 2 ay bile o koltukta oturamazdı” dediği iddia edildi.

Önceki hafta Öcalan ile avukatlarının görüşmelerinin ayrıntılarının Fırat Haber Ajansı’nda (ANF) yayımlandığı, Öcalan bu görüşmede Baydemir’i, “Silah miadını doldurmuştur. Demokratik özgürlük mücadelesinden PKK vazgeçse de ben vazgeçmem” yolundaki açıklamalarını ağır bir dille eleştirdiği belirtilerek, haberde, Öcalan’ın Baydemir hakkındaki şu sözlerine yer verildiği hatırlatıldı:

“Bazen öyle şeyler oluyor ki, çok şaşırıyorum, öfkeleniyorum. Bazıları çıkıp sorumsuzca, ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’ diyor. Açık söylüyorum, Kandil bile bu konuda tek başına yetkili değil. Herkes kendi işine bakmalı, sorumlu olduğu konularla ilgilenmeli, kafa yormalı, söz söylemelidir. ABD’si Avrupa’sı bile artık bu konuda beni tek etkili-yetkili kişi olarak görürken bunların yaptıkları açıklamalara bakın!”

“Osman’ın önünde üç seçenek var; Bir, ya derhal istifa eder gider Diyarbakır’da o AKP’ye yakın STK’larda çalışır. İki, kapsamlı, samimi bir özeleştiri verir, görevinde kalır. Üç, gider evinde oturur, işine gücüne bakar. Bunları gidip kendisine anlatacaksınız, gidip bizzat konuşacaksınız. Anlatmazsanız aksi taktirde sizi sorumlu tutarım. Bunlar bu tür açıklamalar yaparak tasfiye planının değirmenine su taşıyorlar. Basın da bilinçli olarak bunları ön plana çıkarıyor.”

“Ben Diyarbakır’daki gençlerimi bilirim, O’nun ağzını yırtarlar. Şarlatanlığın, soytarılığın gereği yok. Ya kapsamlı özeleştiri versin, ya istifa etsin”

Şimdi Osman Baydemir ne demiş? Silahlı mücadelenin devri geçti demiş. Net olarak durum bu. Bunu söyledikten sonra da ne ile karşılaşmış? Yoğun bir tepkiyle. Kim tarafından? Silahlı mücadele verenlerin lider olarak gördüğü bir kişi tarafından. Bu bir eleştiri değil, bu bir fikir ayrılığı değil. Bu tam olarak yıllardır söylemeye çalıştığımız durumun, konumun net olarak ortaya çıkmasıdır aslında. Barış isteyen tarafların, elinde silah olan iki tarafı da eleştirmesi gerektiği, silahları tümden karşısına alması gerektiğini söylemeye çalıştık. Tepki gördük. Samimiyet açısından bunun böyle olması gerekiyordu ama hep olmadı. İşte, en üst düzeyden bir legal politik temsilci çıktı ve silahlı mücadelenin zamanı geçti artık dedi. Ve bir anlamda afaroz edildi. Şarlatanlıkla, soytarılıkla itham edildi. Diyarbakırlı gençlerin yapabilecekleriyle tehdit edildi. Başına bir şey gelir mi Baydemir’in bilinmez.

Peki ne yapmalıyız? Baydemir’in bu çıkışına sahip çıkmalıyız. 2 ay o koltukta oturamıyor mu Baydemir? Silahları eleştirdiği için bir daha oturabilecek mi ki? Silahlar sayesinde bir koltukta oturmak ve barış sözcükleri birarada olabilir mi? Her söz geldiğinde barıştan söz eden ve bu siyasi hareketin dışında olan kişiler olarak ne yapacağız bundan sonra? Hangi çıkışı destekleyeceğiz? Hangi çıkışı desteklemekle söylediğimiz sözler uyuşacak, hangisiyle çakışacak? Yeşiller Partisi’nin de 10 temel ilkesinden biri olan Şiddetsizlik kavramının içini bundan sonra savaşan iki tarafın da kurşununun öldürdüğünü görerek dolduracak mıyız? Çünkü yıllardır çoğu kimse bunu tam olarak gerçekleştiremedi. Bu yüzden de barış kelimesi, “analar ağlamasın” klişesi en çok kirlenenler oldu.

Barışa, Baydemir’in “şarlatanlıkları” kadar uzağız!

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Cadının Bohçası açılıyor

Kars’tan İstanbul’a, eşcinsellikten transeksüelliğe, seks İşçiliğinden midye satıcılığına ve sonra da oyunculuğa… Esmeray’ın kendi hayatından oluşturduğu ‘Cadının Bohçası’ bu sefer Mekan Artı’da açılıyor.

‘Cadının Bohçası Yola Çıktı’… Transseksüel feminist Esmeray’ın kendi hayat hikâyesinden hareketle yazıp oynadığı tek kişilik bir “stand-up.” Kars’ta geçirdiği ilk gençlik yıllarında cinsel kimliğinin farkına varan Esmeray, daha rahat yaşayabilmek için on sekizine girmeden İstanbul’a göç etti. Burada çeşitli işlerde çalışmasının ardından önce eşcinsel, sonra da transseksüel olarak seks işçiliği yaptı. Kadın hareketi ve feminizmle tanıştıktan sonra seks işçiliğini bıraktı. Esmeray, halen bir yandan gündüzleri Amargi’de profesyonel olarak çalışırken, diğer yandan da akşamları 19:00 – 24:00 arası İstiklal Caddesi’nde midye satıyor.

Cadının Bohçası Yola Çıktı ayrımcılıkların kesişiminde, hem transseksüel hem de Kürt olarak şiddete, milliyetçiliğe ve ataerkil değerlere karşı direnen bir feministin hikâyesi. Eşcinsellikten transseksüelliğe geçişinde feminizmin farkına vararak, seks işçiliğini bırakan ve kadın hareketinin içinde yer alan Esmeray’ın oyunu, gerek Kars gerekse İstanbul’daki toplumsal cinsiyet, etnisite ve sınıf ilişkilerini feminist bir perspektiften mizahi bir dille sunmakta.

Taraf yazarından Pınar Selek’e “mahkumiyet”

Pınar Selek

Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur, dün twitter’daki mesajlarıyla Mısır Çarşısı patlaması hakkındaki beraat kararı Yargıtay Ceza Kurulu tarafından bozulan sosyolog, yazar Pınar Selek’i savunanları ve tanıklık kampanyası yürütenleri eleştirdi. Twittter’daki köşesinde “Bu konunun tabu olduğunun farkındayım, ama 7 insanın ölümü söz konusu. Mahalle baskısına gelip ikna olmadığım bir konuda hüküm veremem. Yerinizde olsam 7 kişinin öldüğü bir olayla ilgili bu kadar çelişkili rapor ifade durum varken bu kadar rahat ‘politik’ hüküm vermezdim” diyen Yıldıray Oğur, gelen tepkiler üzerine “Pınar Selek’i uzaktan tanırım. ‘Sürüne sürüne erkek olmak’ müthiştir, umarım masumdur, ama ‘yargı 10 yıldır neden onla uğraşıyor’ anlamıyorum.” dedi.

“Laf olsun diye yazdığınız şaibeli şeyler adaletsizliği artırıyor.”

Yıldıray Oğur

Taraf yazarı Oğur’un twitter mesajlarına tepki veren Hala Tanığız Platformu Yurtdışı Sözcüsü avukat Yasemin Öz ise şunları yazdı: “Bu konuda şaibe varmış gibi şeyler yazarak hüküm veriyorsunuz. Nesnel olmaya çalışma iddianız hüküm vermemek demek olmuyor. Davanın detaylarını bilmediğiniz, kulaktan dolma yalan yanlış basın haberlerinden yola çıkıp bir şeyler yazdığınız belli. Bir gazeteci bilmediği konularda şaibe yaratacak şeyler yazmaması gerektiğini bilecek donanıma sahip olmalıdır. Laf olsun diye yazdığınız şaibeli şeyler adaletsizliği artırıyor. Hüküm verecek kadar bilmiyorsanız, bilgilenince yazın lütfen.”

Avukat Yasemin Öz, Oğur’un Pınar Selek aleyhine kanıtlar olduğu iddiasına ise şöyle cevap verdi: “Ben avukatım ve dava dosyasını iyi biliyorum. Ceza hukukunda kesin kanıt yoksa ceza da olmaz, Pınar’ın aleyhine kesin kanıt yok. Aksine lehine pek çok kesin kanıt var. Ben fikir yürütmüyorum, dava dosyasındaki delillere göre konuşuyorum. Arkadaşım olduğu için inanmıyorum masumiyetine, aleyhine hukuken geçerli tek bir delil olmadığı için biliyorum masum olduğunu.”

Yasemin Öz

Yasemin Öz, Pınar Selek’in bize yutturulmaya çalışanları değil hakikati aradığı ve hakikat bazılarını rahatsız ettiği ve açığa çıksın istemedikleri için mahkum edilmek istendiğini söyledi. Oğur’un iddia ettiği gibi Selek beraat etsin diye bir mahalle baskısı olmadığını, tam tersine müebbet yesin diye baskı yapan koca bir sistem olduğunu yazan avukat Öz, Oğur’un iddialarına karşı “Derdiniz gerçekten bilgilenmek ise size dava dosyası ile ilgili bilgileri vermeye hazırız” dedi.

Yıldıray Oğur’a tepki gösteren isimlerden biri olan Feyza Akınerdem ise “Bu yazdıklarınızla yerel mahkemenin masumluğuna hükmettiği bir insanı açıkça bu olaydan sorumlu tutuyorsunuz farkında mısınız? Taraf’ın kurulduğu ilk günden beri bize anlattığı devlet neydi peki? Pınar Selek söz konusu olunca mı devlet birden şeffaflaştı?” diye sordu.

Savaş karşıtı ve feminist yazar, sosyolog Pınar Selek 9 Temmuz 1998’de Mısır Çarşısı’nda meydana gelen ve 7 kişinin ölümüne neden olan patlamadan sorumlu tutulmuş, sorgusu sırasında ağır işkenceler görmüş ve 2,5 yıl tutuklu kaldıktan sonra hiçbir delil bulunamaması nedeniyle beraat etmişti. Yargıtay bu yıl mahkemenin beraat kararını bozmuş ve Pınar Selek’in tekrar yargılanması gerektiğine karar vermişti.

“Hala tanığız”

Aralarında Noam Chomsky, Judith Butler, Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’un da olduğu binlerce kişi 12 yıldır süren bir yargılama süreciyle karşı karşıya bırakılan ve delil olmadığı için beraat ettiği davadan tekrar yargılanmak istenen Pınar Selek’le dayanışmak için “Pınar Selek’e tanığız” kampanyası yürütüyor. İmza kampanyası metninde şöyle deniyor:

“Türkiye’nin başlıca anti-militarist feministlerinden, barış aktivisti, sosyolog, araştırmacı ve yazar Pınar Selek, iki kez beraat ettiği davadan yeniden yargılanacak. Hayatını ezilen ve dışlanan insanlara adayan Pınar Selek, şimdi de Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ istemiyle karşı karşıya kaldı.

Mahkemenin daha önce verdiği beraat kararlarına rağmen 11 yıl boyunca “bombacı” olarak yaftalandı. Ne ki, tüm bu zaman içerisinde çalışmalarını sürdürmekten ve ürettiklerini toplumla paylaşmaktan vazgeçmedi.

Pınar Selek kendisini Mısır Çarşısı patlaması sonrası fail olarak sanık sandalyesine oturtan komploya maruz kalmadan hemen önce, binlerce cana, acıya ve ülkesinin on yıllarına mal olmuş savaşın etkileri ve sonuçları üzerine yaptığı araştırmayı bitirmek üzereydi. İki buçuk yılını hapiste ve 11 yılını mahkeme salonlarında geçirdi. Söz konusu davadan iki kez beraat etmesine rağmen, “Mısır Çarşısı Bombacısı” olarak damgalanmak ve terörize edilmekle mücadele etmek zorunda kaldı. Tüm bu saldırılara karşı bildiği tek yöntemle, sevgisinden ve hayat deneyiminden damıttığı bilinçle direndi.

Pınar Selek yaşamını, savaş karşıtı duruşa ve şiddetin bütün türlerine karşı koşulsuz mücadeleye vakfetmiştir. Toplumsal cinsiyet, militarizm, şiddet, ekoloji, medya, sokak çocukları ve toplumun “alt kültür” olarak nitelediği gruplarla ilgili sayısız konferans, seminer ve atölye çalışması içinde yer almıştır. Çeşitli gazete, dergi ve bültenlerde, bu konularda yazılmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

Pınar Selek’in gerçekte kim olduğunu bilen bizler, bir kez daha onunla olan dayanışmamızı ilan ediyoruz. Pınar Selek’in sürdürdüğü mücadelenin hayal edilebilir ve mümkün olabileceği bir ülke, bir dünya için, Pınar Selek için adalet talep ediyoruz.”

İmza metninin tamamına, destek verenlerin listesine ve mahkeme süreciyle ilgili ayrıntılara http://www.pinarselek.com/ adresinden erişilebilir.

(Yeşil Gazete)