Ana Sayfa Blog Sayfa 5363

Milliyet ve Vatan’dan Gazetecilik Ayıbı

Bu yazı, 26 Kasım 2010 tarihinde Milliyet ve Vatan gazetelerinde aynı başlıkla, yani “Konser Salonu Önünde Çevreci Ayıbı” adıyla yayımlanan haberlere ithafen yazılmıştır. Yazı; habere konu olan olaylar ile ilgili değil, haber ve anaakım medyanın içinde bulunduğu umut ve güven kırıcı durum ile ilgili yorumlar içermektedir.

Aynı başlığa sahip bu iki haber, “çevrecileri” damgalamaktadır. Bu başlık ile haber, aslında doğru, yerinde ya da yeterli bilgi de vermemektedir. Çünkü gerek Türkiye’de, gerek ise dünyada “çevreci” tanımı altına girebilecek tektip, homojen bir çoğunluk yoktur. Aynı “Ermeniler, Kürtler, İslamcılar, Müslümanlar, Yahudiler, eşcinseller, travestiler, vb.” gibi, bu grup da kendi içinde büyük çeşitlilik gösterir. Aslında bu haber ve başlığı, nefret söylemi çerçevesi içinde bile tartışmaya açılabilir. Çünkü gazeteler, olay ile ilgili protestolarda bulunan kişiler ve gruplar üzerinden tüm çevrecileri genellemektedir. Haberin semantiği; tek bir olaydan yola çıkarak çoğul ve heterojen çevreci kimliği ile ilgili genelleme, birörnekleştirme, önyargılar, küçültme, abartma ve çarpıtmalar üretmektedir ve/ya zaten bu kimlik ile bağlantılı mevcut kültürel kodlardan beslenmektedir. Bununla birlikte bu haberler, kültürel temsiliyet alanında çevre hareketinin içinde görülen çok sayıdaki farklı ve birbirine muhalif bileşenler ile ilgili olarak dezenformasyona ve önyargı oluşumuna kaynak da olmaktadır.

“Konser Salonu Önünde Çevreci Ayıbı” gibi bir başlık, kanımca, okuyucuya “haber” veren bir yazıdan öte, ahlaki yorum içerikli bir metine ait olmalıdır. Örneğin “Konser Salonu Önünde Çevreci Protestosu” denseydi, başlık yine çevrecileri genelleyecek ve o gruplar ya da kişiler ile ilgili bazı kodları genelleştirerek damgalayacaktı. Yine de olay ile ilgili direkt bilgi verecekti. Hem de “ayıp” gibi bir ahlaki kavram içermekten öte, habere kaynaklık eden olguyu daha apaçık biçimde duyuracaktı: Bir protestodur bu, ayıp olup olmadığı ise öznel yoruma kalmıştır. Ayrıca, neyin “ayıp” olup neyin olmadığının resminin “haber çerçevesi” içinde çizilmesi son derece riskli bir tutumdur.

Diğer bir sakıncalı taraf da şudur: Yürütme, Borusan, protestocular ve tarafsızlar dahil en az 4 aktörün rol oynadığı bir olguda gazeteler sadece “çevrecileri” başlığa taşımışlardır. Bu kendi başına taraflı olmaya son derece açık bir motivasyondur ve haber niteliğine çevreciler ile ilgili olarak olumlu ya da olumsuz (fark etmez) bir aşırı yorum yükleyeceği öngörülebilir.

Gelelim haber başlığında yer alan şu kan dondurucu “ayıp” sözcüğüne. Kan dondurucu, çünkü çevreciler ya da iktidar dışında tanımlanan diğer gruplar ile ilgili olarak “ayıp, şeref, haysiyet, utanmaz” gibi kavramlar ile heyecan ve ilgi çekicilik katılmış haberlerin, söz konusu grupların ve bireylerinin başına ne belalar, ihlaller açtığını biliyoruz. Genelde bu tarz ahlaki, ajitatif başlıklarla aşırı sağcı ya da solcu, ya da burada gördüğümüz üzere çoğunluk iktidarına ait yayın organlarının propaganda amaçlı sözde haberlerinde karşılaşıyoruz. Etnik ve dini azınlıklar, politik düşmanlar, LGBTT’ler ya da “ahlaksızlar, ötekiler, bizden olmayanlar” gibi herhangi bir kimlik için bu “sentimental” kavramlar kullanılabiliyor. Ancak “ayıp” gibi bir sözcük, hem anaakım gazetelerde, hem de haber başlığında kendisine yer bulabiliyorsa, bu durum Türkiye medyasının durumu için son derece karamsar olmamıza neden oluyor. Bir gazetenin yazarları tabii ki ifade özgürlüğü çerçevesinde bu kavramları kullanabilirler. Olaylar ile ilgili kendi öznel düşüncelerini paylaşabilirler. Aynen başka birilerinin de; Borusan’ın ekolojiye, yerel topluma ayıp ettiğini; ya da konser dinleyicilerinin de demokratik tepkilerini ortaya koyan protestoculara ve çevre-doğa mücadelesine ayıp ettiğini belirtebilecekleri gibi. Ancak “ayıp” kim tarafından nasıl kullanılırsa kullansın bir haber başlığına kolaylıkla oturabilecek bir sözcük değil. Belki kesinleşmiş suçlar, özellikle de insanlığa ya da ekolojiye karşı işlenen suçlar bu kapsam dışında kalabilir, ama o noktalarda bile çok dikkat etmek gerekir. Çünkü “ayıp” hiç de temiz, masum bir sözcük değil. Özellikle “ayıplayan” haberlerin yol açtıkları anımsandığında.

Tüm bunlar bizlere “4. kuvvet medya” fetişizminin ya da inancının hayli gecikmiş olan hazin sonunu da özetliyor. Medya sadece yapısal anlamda iktidar ve çoğunluk dilini yeniden üretmiyor; kendisi de iktidarın, çoğunluğun eli pek güçlü oyuncularından biri haline geliyor. “Dördüncü kuvvet”. Bu ifade, artık anaakım medyanın da eninde sonunda bir iktidar odağı olduğu anlamına gelmek dışında bir şey söylemiyor. Yasama, yürütme, yargı ne kadar temiz, demokratik, eşitlikçi ve adil ise, dördüncü kuvvet durumundaki medya da ancak o kadar olabilir. Ayrıca, hem sembolik alanda hem de reel alanda iktidar ortaklarının birbirleri ile belirli bir çekim alanı içinde bulunduklarını; küresel kapitalizm güdümündeki merkezi ve yerel yönetimler ile iş ve güç birliği içinde gayet statükocu ve iktidara hizmet eder, hatta onun organik bir parçası olma durumunda olduklarını söyleyebiliriz. Yaygın medya bugün bizzat bu kapitalist iktidarın, yani kapitalin atardamarı sektörlerden biri durumundadır. Diğer kapitalist sektörler ile de mali ya da politik çok ciddi bağları, ortaklıkları vardır. Bu bağlamda her tür muhalif yurttaş tepkisine “ayıp” olarak bakabilmeleri de son derece beklenilir bir durumdur. Çünkü iktidar olmak, iktidarda olmak her şeyden önce ahlaki bir durumdur.

“Dördüncü kuvvet olarak medya”ya duyulan karşılıksız inanç; birbirinin aynısı olan, hatta “Borusan’ın resmi basın açıklaması” gibi görünen bu sözde haberler ve başlıklarıyla bir kere daha ölmüştür. Belki çok da iyi olmuştur, ki insan toplulukları artık kendi başına bir kapitalist iktidar ortağı olan anaakım medyadan –en azından tarafsızlık bağlamında- pek fazla medet umamayacaklarını bir kere daha anımsasınlar. Bir de; “medya, iktidar, kapitalizm, devlet” derken tüm bu kavramların olgusal karşılıkları olan biz insanları görmezden gelmeyelim. Devleti, medyayı, Güç’ü, sanki insanlardan, tek tek bireylerden ve onların çıkarlarından bağımsızlarmışçasına şeyleştirmeyelim. Bu gazetelerin muhabirleri, editörleri, yazı işleri sorumluları, sahipleri ve son tahlilde okuyucuları bu yazıda anlatmaya çalıştığım düşünceleri, aradığımız ilkeleri ve yaklaşımı eminim ki mesleki ya da insani anlamlarda çoğumuzdan iyi biliyorlar. Ancak, şu hep kızdığımız ve topu hemen ayağına atıverdiğimiz “sistem, kapital ve iktidar” canavarları da, tek tek bu gerçek kişilerden ve onların anlık kararlarından oluşuyor. Bu gerçek ile de, tek tek hepimizin yüzleşmesi gerekiyor.

Murat KÖYLÜ

TTB: Suyun ticarileştirilmesine hayır!

Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Plaftormu, “Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı”nı protesto etmek amacıyla, bugün (26.11.2010) TBMM önünde bir basın açıklaması yaptı. Açıklamaya, TTB adına Merkez Konseyi Başkanı Dr. Eriş Bilaloğlu ve İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Ali Çerkezoğlu katıldı. Basın açıklamasını, Platforma adına TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Eriş Bilaloğlu yaptı.

BASIN AÇIKLAMASI

“Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı”

Su Havzalarına, Ormanlara, Meralara, Kıyı Ekosistemine,

Biyolojik Tür ve Çeşitliliğe Saldırıdır

AKP uzun süredir hazırlığını yaptığı “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı”nı HES projeleriyle cehenneme çevirdiği İkizdere Vadisi’nin doğal sit alanı ilan edilmesinin ardından Meclis’e sunmuştur.

Bu yasa ile iktidar tüm tabiat sit kararlarını, milli parklar, tabiat parkları, doğal alanların korunmasına ilişkin kararları iptal ettirmeyi, doğal alanlarla ilgili karar alma yetkisini Çevre ve Orman Bakanlığı’na devretmeyi planlamaktadır.

İdare (Çevre ve Orman Bakanlığı) yasayı AB uyum yasaları gereği hazırladıklarını savunmaktadır. Örnek aldıkları AB su çerçeve direktifi maliyet etkinliğinde suyun kullanımını salık verir ve su havzalarının bütünleşik yönetilmesini, planlanmasını, etkin kullanımını hedefler.

Bakanlığın bu doğrultuda yaptığı uygulamalarda; su kullanım hakkı sözleşmeleri ile 49 yıllığına su havzalarını sahiplenen şirket; suyu maden çıkarmada, sanayide, tarımda, içme suyu temininde, enerji elde edilmesi ve diğer amaçlar için ya da havzalar arası taşımada kullanabilir.

Tasarlanan yasa ile su havzaları “bütünleşik” olarak yönetilecektir. Kısaca su ve su havzalarının AB direktifleri ve buna uyumlu kamu-özel işbirliğinde metalaştırılmasının önü yasayla açılmaktadır.

“Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı” neye yol açacak?

* Böylece Milli Park olan Munzur Vadisi’nde, Arılı, Çağlayan, İkizdere ve Gürleyik gibi 1. Derece sit alanı ilan edilen vadilerde şirketlerin faaliyetleri yasallaşacaktır.

* Su kullanım hakkı sözleşmeleri ile Hidroelektrik Santral (HES) yapımı için 49 yıllığına şirketlere devredilen 2 bin civarında dere parçası ve havzasının ticarileştirilmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmış olacaktır.

* Ormanların ve meraların şirketlerin kullanımına sokulmasının, maden arama ve çıkarma faaliyetlerinin şirketlere engel tanımaksızın yapılmasının yolu yasal olarak açılacaktır.

* Yasa ile sadece doğal alanlar değil, Anadolu’da yetişen tüm biyolojik tür ve çeşitler de ticarileştirilecektir.

* İstanbul’da Beykoz, Sarıyer, Ömerli ve Şile’yi koruyan “İstanbul Kuzey Kesimi – Karadeniz Kuşağı Doğal Sit Alanı” kararı iptal edilerek, 3. Boğaz Köprüsü projesinin önündeki bir yasal engel daha kalkacaktır.

* Doğal alanların kaderini, koruma statüleri belirleyecek kurul Çevre ve Orman Bakanlığı’nın kontrolüne girmektedir. Doğal alanları sermaye saldırganlığına açmak, doğayı metalaştırmak ve yok etmek için elinden geleni yapan Çevre ve Orman Bakanlığı yasa ile tam yetkilendirilmiş olacaktır.

* Yasayla; koruma statüleri ortadan kaldırılacak olan vadiler de dahil tüm doğal alanlar koruma durumları belirleninceye kadar şirketlerin talanına açılacaktır. Taslaktan anlaşıldığı üzere bu süre en az 3-8 yıl arasında değişmektedir.

* Yasayla korunması gereken alan olarak Bakanlıkça uygun görülen yerlerde de “ülke düzeyinde, üstün kamu yararı ve stratejik kullanım” bahaneleriyle kullanım izinleri çıkarılacak ve bu izinlerle doğal alanlar üçüncü şahıslara devredilebilecektir.

* Koruma altına alınan alanlarına ilişkin planların yapılması özel kuruluşlara, koruma görevi de özel güvenlik birimlerine verilecektir. Şirketler yasadan aldığı yetkiyi kullanarak “silahlı” adamlarıyla deresi, ormanı, tarlası, merası için mücadele edenlerin karşısına dikilebilecektir.

Bizler:

Doğayı; dereleri, meraları, ormanları, yer altı sularını, madenleri, biyolojik tür ve çeşitliliği şirketlerin sermaye birikimine sokan,

Bugüne değin alınmış sit kararlarını ve tabiat parklarının, milli parkların koruma kararlarını kaldıran,

Doğal alanlar ile ilgili kararları Hükümetin politikaları doğrultusunda alan çevre ve orman bakanlığı’nın kurullarına ve bakanın doğrudan onayına bırakan,

“Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı”na karşıyız.

Suyun ticarileştirilmesine, doğanın metalaştırılmasına ve sermaye talanına açılmasına karşı mücadelemiz sürecektir.

Bu yasanın Meclis’ten geçmemesi için de mücadele edeceğimizi duyuruyoruz ve yasanın arkasında duran herkesi uyarıyoruz:

Halkın direnişini yasalarınızla engelleyemeyeceksiniz.

Anadolu nükleere, termik santrallere, siyanürlü altına, çimento fabrikalarına, Nehir tipi ve Baraj tipi hidroelektrik santrallere yürüttüğü yaşam savaşını kazanacaktır.

Zafer direnen halkın olacaktır.

“Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı’na HAYIR!

Sularımızın, doğamızın satılmasına, yağmalanmasına izin vermeyeceğiz!

SUYUN TİCARİLEŞTİRİLMESİNE HAYIR PLATFORMU

Beyrut’ta Erdoğan ve Türkiye karşıtı protesto

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Lübnan’ı ziyareti sırasında, Türkiye’yi protesto eden Ermeni kökenli Lübnanlılar ve güvenlik güçleri arasında Beyrut’ta çatışma çıktı.

İki günlük Lübnan ziyaretine dün başlayan Erdoğan, bugün güneydeki liman kenti Saida’da bir hastanenin açılışını yaparken, başkent Beyrut’un Şehitler Meydanı’nda toplanan yüzlerce Ermeni protesto eylemi düzenledi.

Göstericiler, Başbakan Erdoğan’ın asılı duran büyük boy posterini yırttı.

Olay mahalindeki güvenlik kuvvetlerinin müdahalesine, protestocu kalabalık taş atarak karşılık verdi.

Çıkan gerginliğe rağmen, ciddi bir yaralanma meydana gelmedi.

Lübnan nüfusunun yüzde 4’ünü oluşturan yaklaşık 150 bin Ermeni kökenliden çoğunluğu Beyrut ve çevresinde yaşıyor.

Dün Lübnan’a varan Erdoğan Beyrut’ta Türk bayrakları ve Erdoğan posterleri ile süslenmiş caddelerle karşılanmıştı.

2 günlük resmi ziyaretinin ilk gününde Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman ve Meclis Başkanı Nebih Berri ile görüşen Erdoğan, Türkiye’nin herhangi bir mezhep ya da etnik köken gözetmeden, Lübnan’daki taraflar arasında barışı sağlamak için çaba harcadığını söylüyor. (BBC)

Naipaul var, Naipaul yok.

Kusturica’dan sonra “hoşgörü teması” üzerinden ikinci sanatçıya çirkinleştik ve nobelli yazar Naipaul güvenlik nedeniyle gelmekten vazgeçti.

Bu kez olay, daha vahim bir kutuplaşma olmasına karşın, üstünü örtmek de daha kolay. Ne de olsa Hindistanlı bir yazardan bahsediyoruz. Hindistan denen koca gezegenin Türkiye coğrafyasındaki tüm iletişim biçimleri içinde ağırlığı nedir ki? Mumbai’le 2,5 saatlik zaman farkına karşın, Hindistan, Çin’den daha uzak değil midir? Gündemden düşünce bir daha da karşılaşılmayacaktır. Kusturica ise tekrar tekrar karşımıza çıkacak gibi duruyor.

Gündüz Vassaf, bu yazar olayını “Küresel sermayeye açık olan Türkiye küresel kültüre kapalı.” biçiminde tanımlamış. 80 yıldır verilen uluslaşma-ümmetleşme bilinci (biz ve diğerleri) içinde, daha yeni yeni demir perdesini kırıp dünyaya açılan Türkiye’den bahsediyoruz.

Üstelik tam açılacakken AkP sayesinde “hazır açılıyoruz, Ortadoğu-Arap ülkelerine de açılalım” diyiverdik. Söylemlere bakacak olursak küresel sermayenin peşinden gidersek, çok para kazanacağız. Hem batılılaşmaya çalışıyoruz öyle değil mi? Batı bu işte. Batı da Ortadoğu’ya açılmak istiyor. Herkes açılmak istiyor yani. Ortadoğu’ya. Pastaya bak!

Batılılaşma üzerinden Avrupa’ya, milliyetçi söylemlerle Orta Asya’ya açıldık, şimdi ümmetçilik üzerinden İslam ülkelerine açılmak üzere; bir söylemler, bir söylemler…

Yahu bunların hepsini toplasan dünyanın 3’te 1’i etmiyor. Peki ya diğerleri? Onlara da “siz bizden değilsiniz ama yaradılanı da yaradandan ötürü severik” mi diyeceksiniz? Yoksa zaten onlarla hiç işiniz olmaz mı?

Nobelli yazar ayıp etmişmiş.

Biz önce bir kendimize bakalım. Tv kanallarımıza bakalım. Dinci kanalların belgesel ve dini içerikli film ve dizi çöplüğünden, sırf biz duygusunu aşılamak için, ötekine lanetler edilen, en ağır hakaretlerin uçuşması bize yabancı mıdır?

“Dini düşman”ı hayal edin. İslam; hadi Hristiyanlık ve Yahudiliğe “bozulmuşlar ama bizdendir” dedi. Peki ya hikayenin diğer tarafında kalanlar? Nasıl olacak yani?

Hem nefret dolu ve hem de nefret eylemine teşvik eden, nefret eylemini ödüllendiren ve en kutsal mertebeye yerleştiren paradigma; hem yazılı, hem görsel literatürde, hala ve gırla devam etmiyor mu?

Çok tanrıcıl düşünceyle nasıl demokratik temas sağlanabilir ki? Kendi gelenekleri ve düşünce biçiminin İslam’ın en büyük düşmanı olduğunu, İslam haykırıyor. Onlardan dünyayı temizleyeceğini…

O islam, o, değilmiş. O, radikal islammış.

“Peki neden radikal Hinduizm dünyayı ölümlerle kasıp kavurmuyor?” demezler mi adama?

Naipaul müslümanlardan nefret ettiğini söylemiş. Hindistanlı nobelli bir edebiyatçının gerekçeleri bence az değildir.

Haa bide!

Türkiye dünyaya açılıyormuş. Bu kafayla olmaz yavrucum.

Öncelikle karşındakine saygıyı öğreneceksin.

Ama adam gibi öğreneceksin.

Yoksa açıldığında Çılgın Türk olarak anılmak isterken, Osmanlı zamanında olduğu gibi adın Hırboya çıkabilir.

Hindistan’dan sevgiler…

Namaste.

Yeşiller’den füze kalkanını terk edin çağrısı

Yeşiller Partisi eş sözcüleri Ümit Şahin ve Yüksel Selek bugün yaptıkları basın açıklamasıyla Türkiye’yi NATO’nun yeni füze savunma sistemini daha fazla vakit kaybetmeden terk etmeye çağırdı.

Basın açıklaması şöyle:

“Hükümet geçen hafta sonu yapılan Lizbon zirvesinde Türkiye’nin NATO’ya olan bağlılığını bir kez daha kanıtladı. Türkiye’yi “belirsiz” ülkelerin tehdit alanı içine sokacak füze savunma sistemine dahil olma hevesi eski dünyanın kalıntısı olan bir savaş örgütüne koşulsuz bağlılığı kanıtlama çabası dışında bir anlama gelmiyor.

Hükümet, Türkiye’yi daha güvensiz, savaş tehdidine daha açık bir ülke haline getirecek, muhtemelen bir de ekonomik yük altına sokacak bu yeni silahlanma projesine dahil olmaktan daha fazla vakit kaybetmeden vazgeçmelidir.

Evet, füze kalkanı veya savunma sistemi denen, tam olarak neye benzediğini kimsenin anlamadığı bu yeni proje bir silahlanma projesidir. Bunun bir savunma projesi olarak sunulması ve kamuoyunun bu projenin barışa ve güvenliğe hizmet edeceğine inandırılmak  istenmesi bir yanıltmacadır.

NATO’nun bu yeni stratejisi varlık nedeni ortadan kalkmış bir savaş makinesini canlı tutma çabasıdır. Silah sanayine yeni kaynaklar aktarma çabasıdır. Savaşsız bir dünya ihtimalini engellemek için bin türlü tehdit algısı yaratmaya devam edeceklerinin, daha fazla silahlanmadan vazgeçmeyeceklerinin göstergesidir.

Gerçek barış politikasının tek bir ilkesi vardır: Tek taraflı da olsa silahları azaltmak. Daha fazla silahlanarak barışa ulaşılmaz.

Türkiye NATO’nun bu yeni stratejisine itiraz etmeliydi. Bu teslimiyet hiçbir açılımı sonuca ulaştıramayan hükümetin cesur dış politika söyleminin de sadece laftan ibaret olduğunu kanıtlamıştır.

Bir savaş örgütü olan NATO dağıtılmalıdır.

Koşulsuz barıştan yana, antimilitarist ve şiddet karşıtı bir siyasi parti olarak,  savaş karşıtı hareketin mücadelesini destekliyoruz.

Yüksel Selek – Ümit Şahin

Yeşiller Partisi Eş Sözcüleri”

Yabancı düşmanlığı İsviçre’de de sorun

0

İsviçre’de pazar günü suç işleyen göçmenlerin sınırdışı edilip edilmemesi konusunda referandum yapılacak. Oylama öncesi ülkedeki aşırı sağcı partiler sandıktan “evet” çıkması için seçmenleri etkilemeye çalışıyor.

İsviçre nüfusunun yüzde 23’ünü yabancılar oluşturuyor. Suç işleyen yabancıların sınırdışı edilmesini kolaylaştıran yasal düzenlemeye gidilmesi için imza toplayan ve bu konuda referanduma gidilmesini sağlayan aşırı sağcı İsviçre Toplum Partisi (SVP) propaganda çalışmalarını hızlandırdı.

Parti, referandumdan “evet” sonucu çıkması için özellikle Almanca konuşulan kantonlarda yoğun propaganda yapıyor. İsviçre Toplum Partisi’nden Patrick Freudiger, uygunsuz davranışlarda bulunanların ülkede kalmaması gerektiğini savunarak “Bizde iki çeşit yabancı var: Çalışmak isteyen ve yasalarımıza saygı gösterenler. Bunları memnuniyetle karşılıyoruz. Öte yandan çalışmak istemeyen ve suç işleyen yabancılar mevcut” diyor.

İsviçre’de suç işleyen yabancıların sınırdışı edilmesiyle ilgili düzenlenecek referandumla ilgili yapılan kamuoyu yoklamaları yüzde 64 oranında “evet” sonucu alınacağına işaret ediyor. Aynı zamanda sosyal destek fonlarını suistimal eden yabancıların da sınır dışı edilmesini isteyen parti, gazetelere radikal mesajların yer aldığı büyük ilanlar vererek “evet” oyunu artırmaya çalışıyor.

Yabancılar endişeli

Ülkedeki yabancılar ise kaygılı. Partinin bazı etnik grupları suçlu gibi gösteren afişleri nedeniyle kendilerini hedef alınmış hissediyorlar. Yol ve meydanlara asılan afişlerde, örneğin tecavüz suçu işleyen bir yabancının yasa çıkmazsa, İsviçreli olacağı vurgusuna yer veriliyor. Tüm hayatını İsviçre’de geçiren 31 yaşındaki Moreno Casasola, yabancılar için kendilerini savunacak bir yol kalmadığını düşünüyor:

Casasola, “İsviçre’de yüzde yüz İsviçreli olmayan herkesin suç işlemeye meyilli olduğunu söyleyemezsiniz. Ama bu tarz afişler bu anlama geliyor. Tüm yabancıların suçlu olmaya meyilli olduğu yönünde genel bir mesaj veriyorlar ve bu beni de etkiliyor. Sorun şu ki yabancılar oy kullanamayacağı için kendilerini de savunamayacaklar. Yani şunu demek istiyorum. Parmağınızla onları işaret ediyorsunuz ancak onlar yanıt veremiyor. Sorun da bu işte” diyor.

Hükümetten karşı öneri

Anketlerde “evet” diyenlerin sayısının artmasından endişe eden hükümet ise bir karşı öneri hazırladı. Hükümetin önerisinde, bazı suçlarda sınır dışı edilme, alınan cezanın oranına bağlanıyor. Ayrıca sınır dışı edilmeyen suçlu göçmene de uyum imkânı sunuluyor. Hükümetin hazırladığı yasa tasarısına göre, suçlu bulunan yabancı, suçun türü ve aldığı cezasının süresi ile ilgili olarak belirlenen koşullar altında sınır dışı edilebilecek.

Buna göre, ülke güvenliğini tehditten ceza alan yabancı süre şartına bakılmaksızın sınır dışı edilecek. Cinayet, tecavüz gibi ağır suçlarda bir yılı aşkın hapis cezası alanlar ile sahtekârlık suçlarında 18 ay hapis cezası alanlar, sınır dışı edilecekler. Ayrıca 10 yıl içinde 720 gün hürriyeti bağlayıcı ceza almış olanlar da sınır dışı edilecek.

Ancak Sosyal Demokrat Parti (SP) hükümette yer almasına karşın bu öneriyi desteklemediğini, hem karşı öneriye hem de sınır dışı inisiyatifine “hayır” oyu vereceklerini açıkladı. Politik çevrelerce yanlış taktik olarak değerlendirilen ve sol çevrelerce eleştirilen bu tutumun “evet” oyunu artıracağı düşünülüyor. (DW)

Nilüfer Uğur Dalay: “Füze kalkanı nükleer hedef”

Arkada bıraktığımız haftada Türkiye’nin gündemine füze kalkanı damgasını vurdu. Lizbon’da bir yandan NATO Zirvesi’nde kapalı kapılar ardında bu sistem masaya yatırıldı, bir yandan da alternatif zirvede düzenlenen konferanslarla “NATO’ya karşı barış için ne yapmalı?” sorusuna cevap arandı. Türkiye’ye yansıyan daha çok kapalı kapılar ardında konuşulanlar ve Türkiye’nin pozisyonuydu ama Yeşil Gazete olarak biz “kalkana da savaşa da hayır” diyenlere ışık tutmak istedik. Uzun yıllardır savaş karşıtı hareketin içinde olan bir isme, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu’ndan Nilüfer Uğur Dalay’a sorularımızı yönelttik.

NATO, “silah, korku, tehdit, baskı ve saldırı demek” diyen Dalay barışın romantik bir ütopya olmadığına vurgu yapıyor.

Füze savunma sistemi  konusunda nasıl adlandırılacağı ile başlayan bir tartışma, bir anlamda kafa karışıklığı var? Nedir bu sistem? Kalkan mıdır?

NATO, 1999 Washington Zirve’sinden sonra “Terörizme karşı savaş” tehdit algısını yeni bir konsept olarak belirledi. 2006 Riga Zirvesi’nde ise “enerji hatlarının güvenliği” kavramı ve bölge dışında etkinlik gösterme kararını ortaya koydu. Lizbon Zirvesi’ni, işte bunların meşrulaştığı yeni güvenlik ve stratejik konsept ile savunma sisteminin bir parçası olarak görmek gerekir. Bu sistem ve zirve ayrıca NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin bir mihenk taşı olarak da görülebilir.  Savaş terminolojisinde her savunma sisteminin aynı zamanda bir saldırı sistemi de olduğunu düşünecek olursak “Füze Savunma Sistemi” olarak anılanı aynı zamanda “Nükleer Hedef Olma Sistemi” olarak da okuyabiliriz.

Türkiye’nin Lizbon’da izlediği politikayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye, üye olmaya çabaladığı süreçte (1950 Yılında İncirlik Üssü’nün ABD tarafından kurulmasına izin verilmesi ve Kore Savaşı’na katılması) ve olduğu 1952 yılından bu yana hiç bir zaman NATO’ya karşı bir ülke olmamıştır. Dolayısı ile son süreçte de “sadık bir NATO müttefiki” ve yeni dünya tasarımında yer almak isteyen bir ülke gibi davranmıştır.

Füze savunma  sistemin Türkiye’ye yerleştirilmesi ne anlama gelir? Etkileri ne olur? Türkiye’nin savunması güçlenir mi yoksa hedef haline mi getirir?

Askeri kural şudur: Düşmana en yakın yerde konuşlanan ve silahlanan, düşmana en yakın hedef olur. Türkiye bu kararla bir hedef ülke durumuna girer ve hem ulusal füze sistemi için, hem de NATO sistemine entegrasyon için bütçe ayırmak zorunda kalır. Yalnızca entegrasyon maliyetinin NATO için, 10 yılda 200 milyon  Euro olduğunu düşünürsek, Türkiye’nin payına, henüz netleşmese bile, ne denli büyük bir yük düşeceğini tahmin edebiliriz.

NATO kuruluşundan bu yana Amerikan çıkarlarını savunmakla eleştiriliyor. Başbakan Erdoğan’ın “komuta NATO’da olmalı” sözleri bu bağlamda ne anlama geliyor?

NATO kurulduğu günden bu yana, yalnızca Sosyalist Blok’a karşı  Batı merkezli ittifak olmamış, dünya ekonomisinin egemenlik utkusunun ve ilişkilerinin, Avrupa’yı ABD’ye  bağlayarak koruyan, buna hizmet eden askeri ve siyasi bir platform olmuştur. Bu ana felsefe çerçevesinde şekillenmiş kendi kuralları ve organizasyon şeması vardır.  NATO’da düğmeye basma işi, üye ülkelerin tamamı tarafından onaylanan kurallar çerçevesinde Brüksel’deki Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Karargahı (SHAPE) yetkisindedir. Bunu elbetteki Başbakan Erdoğan çok iyi bilmekte ama “ulusal kamuoyu iyi bilmediği için” seçim öncesi “bir bilgilendireyim” diye düşünmüş olmalı.


“ Milyon dolarlık bütçeler kimin için?”


Savunma sistemi  yerleştirme konusu İran’ın adının “tehdit” olarak geçip geçmemesine indirgendi, bu çerçevede tartışıldı. Türkiye’nin savını benimsetmesi anlamında bir kazanım elde ettiğini söylemek mümkün mü?

O halde tehdit kim? Bu milyon Euro’luk bütçeler kimin için? “Komşularla sıfır sorun”, “İran ile sıfır sorun” politikaları uygulandığı söylenirken, yeni Kırmızı Kitap’a göre komşulara yönelik tehdit algıları değişmişken, komşuları tehdit olarak algılamıyorsanız, o zaman füze savunma sisteminin gereği olan radarlarla kalkanların ülkenizin topraklarına konuşlanmasına niye izin veriyorsunuz? Niçin böyle bir anlaşma metnine taraf oluyorsunuz?  NATO Washington Ortaklık Anlaşması’nın 5. Maddesi “güvenliğin bölünmezliğini” ve NATO müttefikliğinin gereklerini açıklamıyor mu?  Türkiye’de uzunca bir süredir, iç politikaya ve dış politikaya yönelik söylemler, sözün söylendiği yer, zaman ve zemine göre değişir oldu.

Irak Savaşı’nın yaşandığı bu coğrafyada İran konusunun gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?  İran gerçekten tehdit mi?

Sermaye birikimi, teknoloji bilgisi, bunların askeri gelişmeler için kullanılması ve buna uygun siyasi iktidarların oluşması nasıl savaşa kaynaklık eden tehdit ve risklerse İran da bu kadar, tehdittir. Ama dünyadaki bu nitelikteki diğer ülkelerden daha fazla tehdit değildir. Burada önemli olan, sorunların silahlarla değil, diyalogla aşılması yönteminin benimsenmesidir. Sorunlarınızı askeri yöntemlerle çözme felsefesi tüm ülkeleri, tüm dünyayı büyük bir tehdit yumağı haline getirdi. Bugün dünyada 165 noktada silahlı çatışmalar sürmekte ve bugüne kadar gördüğümüz kadarıyla, çözülmüş herhangi bir sorun da yok.


“Yeni yüzyılın NATO’su biçimlendiriliyor”


Füze savunma sisteminin NATO’nun yeni stratejik konseptinin ana unsurlarından olduğu söyleniyor. Bu ne demek? Nedir yeni konsept?

Yukarıda da ana hatlarını söylediğim gibi, yeni konsept, yeni yüzyılın NATO’sunu biçimledirmekte. Bunun altında da elbette yeni yüzyılın tasarlanması var ki, hiç bir yeni tasarım büyük altüst oluşlar olmaksızın gerçekleşmez. Çin’in önlenemez yükselişi karşısında dünya ekonomisinin merkezi artık Batı’dan doğuya kayıyor ve çok kutuplu bir dünyaya doğru yol alınıyor. Yeni NATO konsepti, Batı merkezli ittifakın, içine Rusya’yı da alarak genişletilmiş bir Amerika-Avrupa-Avrasya ekseni oluşturulmasıdır.

Savaş karşıtları yeni konsepte karşı ne yapıyor? Ne yapmalı? Nasıl bir eylem planı?

Savaş karşıtları bu uzun soluklu eylem gündeminde elbette “savaşa karşı barış” kültürünü kurma mücadelelerinden vazgeçmemişlerdir. Barış kültürü sorunların olmadığı “romantik bir ütopya” değildir. Sorunların diyalogla çözümlenmesinin gereğine inanan bir kültürdür.

Tam da dünyanın NATO’yu, güvenliği, füzeleri konuştuğu günlerde Kuzey Kore Güney Kore’yi vurdu. Kuzey Kore “tehdit” algılanan ülkelerden biri. Bu saldırıyı, zamanlamasını ve etkilerini değerlendirir misiniz?

Batı ittifakının askeri ve siyasi olarak doğuya kaydırılma nedenlerinden biri de elbette ki tehdit ve risk unsuru olan merkezlerdir. Her nükleer silah sahibi ülke gibi Kuzey Kore de bir tehdit ve tehlike noktasıdır. Dünya, nükleer silahlardan arındırılmadığı sürece bu tehditler ve riskler devam edecektir.


“NATO’yu izlemeye devam ediyoruz”


Lizbon’da bir de alternatif zirve yapıldı. O nasıl geçti?

NATO’nun yeni konseptine karşı savaş karşıtlarının neler yapabileceğinin tartışıldığı forum, seminer ve atölyeler ile geçti. Canlı ve kararlı bir katılım vardı ve Portekiz Komunist Partisi’nin de katılımıyla 10.000’den fazla kişinin katıldığı bir karşı yürüyüş ile sonlandı. NATO’yu izlemeye devam ediyoruz!

Savaş karşıtları olarak NATO’ya neden karşısınız? NATO’nun lağvedilmesi neden daha barışçıl bir dünya demek?

Çünkü NATO, silah demektir. Korku, tehdit, baskı ve saldırı demektir. NATO yeni konseptle yaratılan yeni “hayali tehditler” demektir. NATO, sürekli savaş korkusu altında yaşamak demektir. “Bende silah var” demek karşısındakine de ya “bana boyun eğ”, ya da “bana karşıysan silahlan, kendini savun” demektir. Her iki durum da insan onurunu zedeleyen yaklaşım biçimidir. Oysa barış kültürü “gel, konuşalım ve beraberce sorunlarımızı çözelim” demektir. Diğer bir deyişle “eşitler arasındaki bir ilişkiyi” tarif eder.

NATO’nun söylemi güvenlik, karşıtlarınınki ise barış. Nasıl ulaşılır daha barışçı bir dünyaya?

Önce barışa inanarak. İnsana inanarak, güvenerek. Başkalarının incinebileceğini düşünerek, büyüyerek. İnsanın, toplumların kendini gerçekleştirme haklarının olduğuna inanarak.

Röportaj: Işıl Sarıyüce (Yeşil Gazete)

Edirne’nin kurtuluş töreninde avcılık rezaleti

Edirne’nin düşman işgalinden kurtuluşunun 88’inci yıl dönümü törenlerinde omuzlarına tüfek asarak katılan avcılar, avladıkları yaban hayvanları ellerinde taşıyarak protokolün önünden geçti.

Edirne’nin düşman işgalinden kurtuluşunun 88’inci yıl dönümü törenleri sabah saat 09.00’da Atatürk Anıtı önünde başladı.

Geçit törenine omuzlarına tüfek asarak katılan avcılar, avladıkları yaban hayvanları ellerinde taşıyarak protokolün önünden geçti. Edirne Avcılar Kulübü üyeleri de avladıkları tavşan, ördek gibi hayvanları araçlarının yanlarına kırmızı kurdeleler ile bağlayarak geçti.

Avcılardan 2’si, ellerindeki kırmızı kurdele ile bağlanmış tavşanları Vali Gökhan Sözer’e hediye etmek istedi. Protokol tribüne kadar giden avcıların hediyelerini kabul etmeyen Vali Sözer, “Gerek yok, teşekkür ederim” dedi. Bunun üzerine avcılar dönerek geçişlerini tamamladı.

Asıl bu kafanın o koltukta ne işi var?

YURTKUR Kanunu nedeniyle Meclis’te yapılan görüşmeleri izleyen Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürü Albayrak kuliste gazetecilerle sohbet etti. Görev yaptığı 7.5 yıl içinde yurtlardaki değişimi anlatan Albayrak yeni projelerden bahsetti. Ancak Albayrak’ın en ilginç açıklaması yurtların giriş-çıkış saatleriyle ilgili bir soru üzerine oldu. Albayrak özellikle büyük şehirlerde tartışma konusu olan kadın öğrenciler için giriş saatinin 21.00 olmasına yönelik eleştirilerin hatırlatılması üzerine şunları söyledi:”O saatte neresi açık. Çarşı Pazar kapalı. Bara da gitmesin. İçki sigara zararlı zaten. Yurtlarda kalan öğrencilerimizin yüzde 96-97’si dersleriyle ilgileniyor. Tiyatroya sinemaya gitmelerine veya bir kursa katılmalarına engel yok. Gittiklerinde bunu gösteren belgeleri ibraz ettikleri taktirde hiçbir sorun yaşanmıyor. Hem 17 yaşında kız çocuğunun o saatte dışarıda kalması doğru mu? Ben o saatte kız çocuğunun başı boş sokakta dolaşmasını doğru bulmuyorum. Tiyatroya sinemaya gitsin, bar başka bir şeydir. Hem erken saatte yurda girince ders çalışmaya başlıyorlar. Biz de bu giriş saati uygulaması ile onları ders çalışmaya yönlendirmiş oluyoruz.”

Devlet yurtlarına ailelerin büyük güven duyduğunu, yurt ortamlarında da bu güven ve samimiyet duygusunun öğrencileri memnun ettiğini anlatan Albayrak bu ilgiye kanıt olarak da şunu gösterdi:

“Eskiden yurtlarımız okullar açıldığı zaman dolar Ocak gibi boşalırdı. Ancak şimdi yapılan iyileştirmelerin de etkisiyle Mayıs’a kadar dolu.

Devlet yurtlarında 143 bin kadın öğrenci kalıyor.

(internethaber ve Yeşil Gazete)

Kadına Yönelik Şiddet Artıyor mu?

Kadim bir şiddet, kadına yönelik şiddet!.. Marksist öğretiye göre, erkek egemen sistemin özel mülkiyetle ve miras kurumunun doğuşuyla başladığı varsayılır. Buna göre, tarihsel olarak özel mülkiyetin doğuşuyla erkek egemenliği çift yumurta ikizleri gibidir, kadına yönelik şiddet de bu gayrimeşru ikilin bir türevidir. İnsan türünün iki cinsi arasındaki hiyerarşi ve bundan kaynaklanan şiddetin doğuşu ve erkek egemenliğinin kurumlaşması her ne kadar böyle açıklanıyorsa da, özel mülkiyetin ortadan kalktığı sosyalist toplumda da erkek egemenliği ve kadına yönelik şiddet var olmaya devam etmiştir.

Üst yapı kurumlarının kolay değişmeyeceği saptaması sosyalist teorinin genel geçer doğrularından biri olarak benim gibi sosyalist gelenekten kadınlar için bir avuntuydu. Sosyalist devrimden sonra ev işleri kollektifleşecek, ortak mutfaklar, çamaşırhaneler, çocukların, hastaların ve yaşlıların bakımı kamusallaşacak ve kadın eve bağımlı olmaktan çıkacaktı. Böylece kadın özgürleşecek, üretime, sanata, sosyal yaşama eşit haklarla katılacaktı. Nitekim, sosyalist ülkelerde bu kamusal hizmet birimleri çoğalıyor, kadın işi erkek işi ayrımı kalkıyordu. Hatta uzaya ilk kadın astronot Svetlana’yı gönderen de Sovyetler Birliği olmuştu.

O halde biz sosyalist kadınların, kadın örgütlerinin birincil görevi, devrimci mücadeleyi yükseltmek, daha fazla kadını devrimci hale getirmekti. Nasıl olsa, kadınların kurtuluşu, toplumsal kurtuluşa bağlıydı.  Türkiye’deki sosyalistler arasında da  durum farklı değildi; devrimci kadınlar devrimci kocalardan, babalardan, erkeklerden ikinci sınıf insan muamelesi görmeye, şiddet görmeye devam ediyordu. Eski tas Eski hamam misali…

Şiddet ile egemenlik ilişkileri arasındaki bağ öylesine açıktı ki, bunu görüyorduk tabii. Partiyle devletin özdeş olduğu, devletin tahkim edildiği, hiyerarşinin en küçük birimlerinde bile varlığını koruduğu, Parti otoritesinin her yerde hissedildiği, “sosyalist demokrasi”nin bir hayalden ibaret olduğu bir dünyada kadınlar nasıl eşit olacaklardı? Erkeklerse, egemenlik haklarından vazgeçecek gibi görünmüyorlardı.

Düşünce özgürlüğünün geliştiği Batıda, 19. Yüzyıl sonlarına doğru İngiltere’de, Amerika’da kadınlar eşitlik için başkaldırmışlar,  feminist mücadele başlamış ve bazı haklar elde etmişlerdi. 20. Yüzyılda,  70’lerde , 68 hareketi içinden doğan ikinci feminist dalga geldi. Feministlerin mücadeleleri, modernizmin getirdiği kimi özgürlükler, refah düzeyinin yükselişi kadınlara bazı yasal haklar, bazı formel eşitlikler sağlamıştı; kadınlar görece özgürleşmişlerdi, ama hala erkeklerden şiddet görmeye devam ediyorlardı.

Uluslararası kadın hareketinin yılmaz mücadelesi sonucunda kadınlara karşı ayrımcılık, yüzyılın son çeyreğinde nihayet, uluslararası topluluğun gündemine girebildi. Soğuk savaşın sona ermesi insan haklarının genişlemesi sürecine ivme kazandırdı. Kadın hakları da nihayet insan hakları bağlamında evrensel bir ağırlık kazandı. BM, 1975 Yılını “Dünya Kadın Yılı” ilan etti. Bütün dünya artık kadınlara yönelik ayrımcılığa daha duyarlı hale geliyordu, ama kadınlar hala erkeklerden şiddet görmeye devam diyorlardı.

Böylece, 20.Yüzyılın sonuna yaklaşıldı. Nihayet, kadına karşı ayrımcılık ve şiddet, ilk kez 1993’te Viyana’da toplanan “Dünya İnsan Hakları Konferansı”nda hukuka yansıyabildi. Böylece kadına karşı şiddet hükümetlerin gündemine, devletlerin yasalarına yansıyarak bir güvenlik sorununa bağlanmış oldu.

Türkiye de, uluslararası anlaşmalara imza koyarak kadınları yasa yoluyla şiddetten korumayı kabul etti. “Ailenin Korunmasına Dair kanun” çerçevesinde bir düzenleme yapıldı. 2007’de  kabul edilen kanunun  uygulama yönetmeliği,  01.03.208 tarihinde,  Resmi Gazetede yayımlandı. Ancak, bu düzenleme kadını koruma adına değil, aileyi koruma adına yapılmış gibi oldu. Gerçekten de, aile birliği içinde yer almayan kadınların koruma talepleri geri çevrilmektedir.  Uygulamada başka bir yığın aksaklık var;  korumanın doğru dürüst işleyip işlemediği yeterince denetlenmiyor.

Kanun çıktı da ne oldu? Elbette böyle bir yasanın varlığı aile içi şiddete karşı bir miktar caydırıcı oluyordur. Ama öte yandan, her gün ortalama 3 kadın cinayeti işleniyor. Sevgililer, kocalar, babalar, ağabeyler  sevgililerini, karılarını, kızlarını, kızkardeşlerini öldüresiye seviyorlar!

Uygar Batıda da, geleneksel doğuda da kadına yönelik şiddet sanki giderek artıyor.

Böyle bir artışın çeşitli nedenleri olabilir. Bunları analiz etmek bu yazıyı da, beni aşar. Kişisel düşünceme göre, (geleneksel töre cinayetleri, geleneksel kültürden gelen şiddeti hariç) kadınlar özgürleştikçe, erkeğe bağımlı olmaktan kurtuldukça,  erkek egemenliği sarsılıyor; otorite kaybına uğrayan özgürleşememiş erkek, eskiye oranla şiddete daha fazla yöneliyor. Kentleşme, göçlerin artışı, ulaşım, iletişim imkanlarının artışı, medyanın, örgün eğitimin yaygınlaşması, eğitim düzeyinin yükselmesi, kadınla erkeği ayırıyor. Kadın, özgürlüğün bedelini ya şiddete uğrayarak ya da yalnızlıkla ödüyor.

Dünya büyük bir değişimin sarsıntılarını yaşıyor; inançlar, değerler erozyona uğruyor.  Ağır bir toplumsal travma yaşanıyor, ülkemizde ve dünyada. Şiddetin egemen olduğu bir çağda, şiddetin hücrelerimize, dilimize kadar işlediğini söylemek abartı olmaz.

Üniversitelerin Kadın Araştırmaları bölümleri, akademisyenler, kadın örgütleri, kamuoyu araştırma kuruluşları şiddetin psiko-sosyolojik analiziyle ilgili daha çok çalışma, araştırma yapmalılar. Bilimin yol göstermesi gerekiyor. Kadın cinayetlerine, kadına yönelik şiddete polisiye önlemlerle çare bulunamaz.