Ana Sayfa Blog Sayfa 5281

Yüksel Selek: “Yeni Anayasa ekolojik bir anayasa olmalı”

TV8’in internet haber sitesi Farklı Haber 8, Nasıl Bir Anayasa başlığıyla yaptığı yazı dizisi kapsamında Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Yüksel Selek’le konuştu.

Selek, neden yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu, Yeşilller Partisi’nin yeni anayasa için olmazsa olmazlarını değerlendirdi.

Söyleşi şöyle:

Yeni Anayasaya neden ihtiyaç var? Geçmiş anayasalar üzerine mi olmalı yoksa sıfırdan bir anayasa mı olmalı?

Yeni Anayasa elbette 12 Eylül Anayasası yok sayılarak hazırlanmalı. Çünkü, mevcut Anayasa totaliter bir yaklaşımla, devleti vatandaşlara karşı korumayı esas alan bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet, temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan, anti demokratik, tek etnik kimliğe, tek dile dayalı homojen bir ulus inşa etmeyi hedefleyen 19. Yüzyıl ulus – devlet ideolojisiyle sınırlıdır. Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddelerle bu ideolojiyi tahkim eder. Yeni anayasa, bir toplumsal mutabakatın ifadesi olmalı.

Sizce yeni Anayasa’da öncelik ne olmalı?

Yeni Anayasa, toplumun tüm kesimlerinin katıldığı, kendini özgürce ifade edebildiği bir tartışma sürecinin sonunda yapılmalı. İçerikten önce kimler tarafından, nasıl bir yöntemle yapıldığı önem taşımaktadır. Anayasanın ruhu bu süreçte oluşur.

Katılımcı bir süreçte oluşan fikirlerin, temel bir yasa metni olarak tartışılıp kabul edileceği Meclisin temsil niteliği yüksek olmalı. Mevcut yüzde 10 barajla, mevcut siyasi partiler ve seçim yasalarıyla yapılacak 2011 Seçimleri sonucunda oluşacak yeni Meclis bu temsil kabiliyetine sahip olamaz. Bu nedenle, seçimlerden önce bir Anayasa değişikliği ile seçim barajı düşürülmeli ve partilerin seçime katılmalarının önündeki engeller kaldırılmalı. Anayasayı yapacak meclis çoğulcu değil, çoğulcu bir yapı kazanmalı.

Yeşiller Partisi olarak olmazsa olmaz dediğiniz konular neler?

Yeşiller Partisi olarak misyonumuz, temel hak ve özgürlükler bağlamında tüm bireysel hakların, topluluk haklarının, sosyal hakların ve dinsel, dilsel, cinsel farklılıkların tanınması ve anayasal güvenceye alınmasının yanı sıra “doğanın bir hak öznesi olarak tanınması ve haklarının güvenceye alınması”nı Anayasaya geçirmek.

Yine bununla bağlı olarak, Yeni Anayasanın ademi merkeziyetçi bir yönetim anlayışıyla hazırlanması yaşamsal önem taşıyor. Halkın ve yerel toplulukların, yaşam alanlarını korumak için, yerel, bölgesel ve diğer karar mekanizmalarına katılımının nasıl güvenceye alınacağı idari sistemle yakından ilgilidir. Yeni Anayasa ekolojik bir anayasa olmalı. (Farklıhaber8)

Erdoğan, gerçeklerin yeniden hatırlanması ve çıkar ilişkileri – Murat Kanatlı

Erdoğan’ın sözleri adeta patladı…

Ama herkes Erdoğan’ın daha çok besleme sözlerine takıldı. “şehitlerimiz var, gazilerimiz var, stratejik çıkarımız var” cümlesi biraz da hak ettiği ilgiyi(!) almadı…

“jeopolitik gerçekler” askerin dış politikadaki silahı

Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki politikasından bahseden Pınar Bilgin bir gerçeğe vurgu yapıyor; “doksanlı yılların ortalarından beri ise Türkiye’nin politikası nerdeyse yalnızca “jeopolitik gerçeklere” dayanarak haklı gösterilmiştir.[i]

Pınar Bilgin bu makalesinde ordunu jeopolitik kavramını kullanarak dış politikayı nasıl domine ettiği anlatılmakta. Yalnız dış politika değil;

Yine ordu tarafından tasarlanıp liselerde öğretilen zorunlu “Milli Güvenlik” dersi de imtiyazlı bir bakış olarak jeopolitik nosyonun yayılma sürecine katkı yapmıştır. (…) Kitapta jeopolitik, “coğrafi gereklilik ve eğilimlere uygun olarak hükümet politikalarının tanımlanıp uygulanması” olarak tanımlanmıştır.[ii]

Türkiye’de ordu, müdahalelerini kaçınılmaz kılan ve gündelik politikaya dahil olmasının “normal” görülmesini sağlayan militarizm kültürünün basit bir mirasçısı değildir. Jeopolitiğin bir “bilim” olarak tanıtılması ve ordunun da bu bakış açısının hâkimi olduğu iddiası yoluyla ordu bizatihi politik süreçlerin biçimlendirilmesindeki merkezi rolünü aktif olarak kurmuştur.[iii]

Bu makalede ayrıca Erdoğan’ın Kıbrıs konusundaki son açıklamasının nedeni de var; (siviller) “tercih ettikleri dış politikayı dile getirirken jeopolitik diline başvurmayı öğrenmiş görüntüsü vermektedirler.”[iv]

Merkez devlet Harp Akademisi icadı

Jeopolitik stratejinin devamı olarak bugün farklı kelimelerle de olsa sık sık bahsedilen ‘Türkiye’nin merkez devlet’ olma tanımlamasına da bu makalede yer verilmekte.

““Merkez Devlet” metaforu, Türkiye’de ilk defa Harp Akademileri Komutanlığı tarafından yazılan bir metinde önerildi ve o zamandan bu yana, çeşitli aktörler tarafından sıkça kullanıldı” [v]

Kitabın 466. sayfasında ise Merkez Devlet potansiyelinin gerçek olması için dış politikada etkin olunması gerektiği düşüncesinin makale yazıldığında hala danışman olan Davutoğlu tarafından biçimlendirildiği belirtilmekte, kaynak olarak da Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabı gösterilmekte…

Yakın geçmişte bu metafor, AB’nin istediği reformların Türkiye’de benimsenmesini istemeyen sivil ve askeri aktörler tarafından AB uyum sürecini zora koşmak için de kullanıldı.[vi]

Jeopolitik önem, merkez devlet olma, askerle ilişkisi ve Kıbrıs sorunu

Tüm bu uzun alıntıları necin yaptık? Eski Büyükelçi Şükrü Elektağ’ın bir yazısı adı geçen makalede alıntılanıyor ve bu aslında konun önemine vurgu yapıyor;

Jeopolitik ve jeostratejik özellikleri nedeniyle dış politika ve dış güvenlik konuları Türkiye’nin dış politikasına ve dış güvenlik boyutuna şekil veren en ağırlıklı unsurdu. Bu durum, Dışişleri ile Genelkurmayın tam bir karşılıklı güven ve eşgüdüm içinde çalışmasını gerektirir. Ve bu böyle olmuştur.[vii]

“Türkiye’de asker ve sivil aktörlerin ordunun statüsünün merkezliğini mekân üzerinden yazması ile birlikte sivil-asker dinamiklerinin başka şekilde tasavvur etmek özellikle zorlaşmıştır”[viii]

Bu uzun jeopolitik önem ve asker ilişkisini yeniden yerli yerine koymak önemli. Çünkü makalenin 471 ve 472. sayfasındaki Kıbrıs sorunu bölümünde, “sorunun ilk başında Kıbrıslı kardeşlerle dayanışma ve insani sorumluluğa” vurgu yapılırken, (…)AB sürecinin başladığında ve reform baskılarının arttığı zamanlarda “jeopolitik gerçekler” hatırlandığında bahsedilmekte, güncelde da gene hatırlandığı ve yüzeye çıktığının izlerini Erdoğan’ın açıklamasında görmek mümkün…

Bu nedenle güncelde Erdoğan’ın yine “çıkar”larını hatırlaması reformlarla ilgili baskı altında olduğu ortaya koyan bir işaret sayılabilir.

Coğrafyanın politika üzerinde etkisi biraz önce alıntıladığımız gibi şu veya bu şekilde orduyu müdahil olmaya davet eder. Bu nedenle bir yandan çözüm istediğini beyan eden Erdoğan’ın Kıbrıs’ta çıkarlarım var diyerek coğrafya üzerinden siyaset üretmeye gitmesi, bir nevi orduyu taraf olmaya davet etmesidir. Ordunun Kıbrıs’ta nasıl bir çözüm istediği bilmeyen yoktur!

Davutoğlu, derin strateji ve Kıbrıs

Burada bu jeopolitik gerekçelerle belirlenen dış politika süreçlerinde Kıbrıslı Türklerin ne kadar bulunduğunu da bazı alıntılarla yeniden hatırlamakta yarar var. Şimdi TC Dışişleri Bakanı olan ama adı geçen kitabı yazdığında Erdoğan’ın dış politika danışmanı ve gölge dışişleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” kitabı bu yönüyle önemlidir. Kıbrıs’la ilgili bölümde, Kıbrıs’ı kast ederek Davutoğlu diyor ki “orada tek bir Müslüman Türk olmamış olsa bile Türkiye’nin bir Kıbrıs meselesi olmak zorundadır. Hiçbir ülke kendi hayat alanının kalbinde yer alan böyle bir adaya kayıtsız kalamaz. Nasıl üzerinde ciddi bir Türk nüfusu kalmamış olan Oniki Ada Türkiye açısından önemini korumaya devam ediyorsa (..) Türkiye de Kıbrıs ile insani unsur dışında stratejik olarak da ilgilenmek zorundadır.[ix]

Adı geçen bölümün başında Davutoğlu ayrıca Kıbrıs’ın önemine ve TC’nin ilgisine atıfta bulunurken yeni Osmanlıcı düşüncelerini de açığa çıkarmakta ve “Kıbrıs Türk toplumunun korunması sadece bu topluluk açısından değil, diğer Osmanlı bakiyesi toplulukların geleceği açısından da büyük önem taşımaktadır[x] diye yazmakta…

Erdoğan’ın dış politika akıl hocası olan Davutoğlu’nun 2001’de yazdıkları hatırladıktan sonra Erdoğan’ın açıklamaları kimse için sürpriz olmaması gerekirdi. Onların siyasetinde Kıbrıslı Türkler yok, Kıbrıs’taki Müslüman Türkler yaklaşımı var ve bunlar da Osmanlı bakiyesi olarak merkez biat etmeli!

Davutoğlu ve Kıbrıs sorunu

Erdoğan’ın çıkarım var dediği konuyu Gürkan Zengin’in kitabında açık şekilde görmek mümkün;

“Davutoğlu’nun vurguladığı üç faktör, yani turizm, ticaret ve enerji alanındaki bu gerçekler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasının ana unsurları olarak görülüyor. Antalya, Mersin ve Ceyhan’ın içinde yer aldığı Akdeniz kıyıları Kıbrıs adasına en fazla 80 km mesafededir. Türkiye, ekonomisinin hayat damarları durumundaki bu kadar yakın bir bölgede çatışma ve istikrarsızlık istemiyor”[xi]

Yani Mersin Uluslararası Limanı ve serbest bölgesi 21 rıhtımı ile ayni anda 30’a yakın gemiye yükleme-boşaltma hizmeti verebiliyor, Ceyhun ‘enerji üssü’ haline geliyor, 2008 yılında Türkiye’nin turist sayısı 25 milyon civarında ve turizm geliri de yaklaşık 22 milyar dolar ve bu gelirin büyük kısmı Antalya ve Akdeniz kıyılarından sağlanıyor[xii]

Davutoğlu’nun Kıbrıs sorunundaki yaklaşımlarına çeşitli yerlerde yer veriyor Gürkan Zengin;

Kıbrıs’ın sadece Türklerle Rumlar arasındaki bir “etnisite sorunu” olarak algılayan ve Kıbrıslı Türklerin varlığını sadece adadaki Türkleri mevcudiyetine bağlayan yaklaşım değişiyordu artık.[xiii]

Türkiye, sadece adadaki soydaşlarının güvenliğini ve refahını savunduğu için değil, bu hayati sahadaki çıkarlarından vazgeçmeyeceği için de Kıbrıs’ı bırakamaz.[xiv]

Sanırız bu alıntılarla Türkiye dış politikasında artık Kıbrıslı Türklerin çok da önemli bir yer tutmadığı, Türkiye için önemli olanın Kıbrıs’ın kendi coğrafyası olduğu ve bu coğrafya üzerinde Müslüman Türk bir nüfusun olması belli iddiaları sürdürmek için yeterli olduğu net olarak anlaşılmış olduğunu umuyoruz. Son nüfus transferleri ile de bu Müslüman Türk nüfusun ille da Kıbrıslı Türk olması gerekmediği, hatta ‘beslenmesi’ daha ucuz(!) ve idaresi daha kolay(!) demografik yapının daha tercih edilebilir olduğu pratik politikalardan anlaşılmaktadır. Bu arada Müslüman Türk tanımlamasını Davutoğlu’ndan ödünç aldık, burada Türk ile kast ettiği Türkiye yurttaşları olduğu bellidir. Bu nedenle adaya Kürt, Türk, Arap nüfusun taşınması, Müslüman Türk tanımı ile çelişmez. Türkleştirmek aslında resmi söylemin terimi ile durumu açıklamak içindir. Aslında Türkleştirmek ile kast edilen Türkiyelileştirmektir. Hatta taşınan farklı etnik kimliğe sahip bu yeni “Müslüman Türk” nüfusu adanın farklı bölgelerine karışık olarak yerleştirilmesi, aralarında çelişkilerin kullanılarak idarenin daha kolay sağlanması açısından önemlidir.

Tam bu noktada Gürkan Zengin’in kitabına geri dönelim, bugün sürdüğü iddia edilen müzakereleri de daha rahat anlayalım.

Kıbrıs’ta Barbaros hamleleriyle girilen açılım sürecinin en önemli sonucu siyasi alanda Türkiye ve Türk tarafı üzerindeki baskıların kalkması oldu.[xv]

Ahmet Davutoğlu, Annan Planı’nın referanduma sunulan hali için ‘çok iyi müzakere edilmiş bir metin’ nitelendirilmesi yapacaktı. Plan reddedilirse de hiçbir şey kaybetmeden yola devam edilebilecekti. ‘Deniz bitti, bunu kabul edelim’ denilen metin ile planın Bürgenstock’taki son hali arasında dağlar kadar fark vardı.[xvi]

Planının son halini överken “Türk tarafının elindeki yüzde 36 olan toprak oranı yüzde 29,2’ye düşecekti. Ancak Türk tarafı Ada’nın kıyı şeritlerinin yüzde 52’sine sahip olacaktı[xvii] cümlesi yukardaki Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası ile okunduğunda anlamlı oluyor.

Yazar, Davutoğlu’nun açıklamalarına ve yazılarına da dayanarak görüşme sürecini de anlatıyor ve 2003’te Lahey’de kaçırılan treni yakalama çabalama hamlelerini anlatıyordu.

New York görüşmelerine gidilirken Denktaş hala Cumhurbaşkanıydı ancak Kıbrıs’ta 14 Aralık’ta (2003) yapılan seçimleri CTP kazanmıştı. (…) Türk hükümeti, kendi görüşüne yakın bir partner bulmuştu.[xviii]

Biraz önce alıntılamıştık, Türkiye Annan Planının son halinden memnundu, yeni müzakereci yani yeni partnerleri iyi iş koparmıştı. Peki memnuniyet neydi?

Ankara’daki karar vericilerde ‘devletten öylesine paylar aldık ki artık Kıbrıs devletinin Rum devleti haline dönüşme sansı kalmamıştı” düşüncesi hâkim olmuştu. Bundan sonra plan referandumda kabul edilirse Türk tarafı hiçbir mevzi kaybetmeden Kıbrıs’ın dış politikadaki yerine oturtacağını düşünüyordu.[xix]

Yeni partner, yani Talat Türk hükümetini tatmin edecek bir metnin oluşmasını sağlamıştı, yukarda da alıntıladık, bu uzun süre Türkiye üzerinde çözüm bulunma baskısını ortadan kaldırdı…

Bugüne dair durum tespiti

Şimdi çözüm baskısı yeniden su yüzüne çıktı, AB’nin reform baskısı da artıyor… Haziran’da da Türkiye’de seçim var…

Türkiye’nin yeni hamlelere ihtiyacı var. Coğrafya üzerinden yürüttüğü dış politikada askeri dışlayarak yürüyemeyeceği açık, buna da çok niyeti olmadığını hareketleri ile ortaya koyuyor.

Yeni hamle yapmak için Eroğlu’nun iyi partner olup olmadığına güvenemediği de belli… Eroğlu daha çok Denktaş cephesinin ilişkileri üzerinde yani Türkiye’deki derin devlet-ordu aktörleri ile yakın ilişki halinde olan biri… Yani Denktaş’ın Lahey’i bırakıp kaçtığı gibi, Eroğlu da bir sonraki zirveyi bırakıp kaçabilir.

Ayni zamanda Kıbrıs’taki mali yük Türkiye için ağırlaşmakta, Türkiye’nin bu kadar pahalı bir ilişkiye taraftar olmadığı da açığa çıktı. Bu nedenle Kıbrıs’ın kuzeyinde yeni bir düzenlemeye gidilme sürecini yaşadığımız belli oluyor.

Gene yukarda defalarca alıntıladığımız gibi bunun içinde Kıbrıslı Türklerin rolü olsa da olur, olmasa da olur. Kıbrıslı Türkler artık süreçte ana aktör değiller. Ne nüfus olarak, ne siyasi erk olarak Kıbrıslı Türklerin sürece dâhil olması çok zor…

Bu arada zaten zayıf olan ekonomik sektörler de hızlı bir şekilde Türkiyelileştirilmesi de hızla devam ediyor yani Kıbrıs Türkler hızla bağımsızlılarını daha fazla yitiriyorlar, Türkiye’ye, Türk sermayesine daha fazla bağlı hale getiriliyorlar…

Erdoğan bir süredir Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasına uygun Kıbrıs’ın kuzeyinde yeniden şekillendirmek için somut hamleler atmaktadır. Nüfus ve ekonomik sektörlerin Türkiyelileştirilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. Türkiye, yakın bir zamanda kendine yeni bir partner arayacağı da belli olmaktadır.

Tam burada karar vermemiz gerek Kıbrıs Türkü mü olacağız yoksa Türkçe konuşan Kıbrıslı mı?

Karar vermemiz gereken sıkışan Türkiye’yi kurtaracak, onu Doğu Akdeniz politikasının kalıcı olarak hayata geçmesine biraz daha yaklaştıracak, AB müzakerelerinde ona zaman kazandıracak yeni partner mi olacağız, yoksa iradesine sahip çıkan, kendi yurdunun efendisi olan, kendi kendini yöneten Kıbrıslılar mı olacağız?

Karar vermemiz gerek Kıbrıslı Türksüz, Kıbrıs dış politikasını belirleyip ‘adada bana Müslüman Türk yeter’ diyen bir anlayışa karşı boyun mu eğeceğiz ve bundan sonrası için basit ve yalın ‘Müslüman Türklüğü’ kabul edip bize sunulan kuzey coğrafyasında yaşam sürdürmeye çalışacağız yoksa gerçekten bu memleket bizim, biz yöneteceğiz diyen bir anlaşışla, tüm Kıbrıs’ı anavatan kabul eden bir yerden siyasetimizi belirleyip mücadeleye asılacağız…

Bunlar aslında siyah beyaz tercihler olacak ve griler de siyahlarla beraber sayılacak, bunu da unutmayacağız.

Ve aslında karar anı geldi, zil çaldı, yarın geç olacak, şimdi cevap zamanı!

—-

Murat Kanatlı Yeni Kıbrıs Partisi Yürütme Kurulu üyesidir.

(Bu yazı ayni anda Kıbrıs’ta Yeniçağ gazetesinde yayınlanmıştır)


[i] Pınar Bilgin: “Türkiye Coğrafyasında Yalnız Güçlü Devletler Ayakta Kalabilir: Jeopolitik Gerçeklerin Türkiye’de Kullanımları – Pınar Bilgin – makale Türkiye’de Ordu.” Devlet ve Güvenlik Siyaseti (der. Evren Balta Paker – İsmet Akça.) İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010. ss. 471-472.

[ii] Ayni Makale: ss. 460-461

[iii] Ayni Makale: s. 461

[iv] Ayni Makale: s. 462

[v] Ayni Makale: s. 465

[vi] Ayni Makale: s. 466

[vii] Ayni Makale: s. 470, Milliyet: 14 Temmuz 1997, ABC.

[viii] Ayni Makale: s. 471

[ix] Ahmet Davutoğlu: Stratejik Derinlik. Küre Yayınları: 1. Baskı, 2001 ; 29. Baskı 2009. s.179.

[x] Ayni Eser. s.179.

[xi] Gürkan Zengin: Hoca: Türk Dış Politikası’nda “Davutoğlu Etkisi”. İnkılap: 2010. s. 374.

[xii] Ayni Eser: s.373-374

[xiii] Ayni Eser: s.374

[xiv] Ayni Eser: s.375

[xv] Ayni Eser: s.376

[xvi] Ayni Eser: s.365

[xvii] Ayni Eser: s.366

[xviii] Ayni Eser: s.361

[xix] Ayni Eser: s.365

Zeynep Arıkanlı: “Şimdi korkma sırası diğerlerinde”

Son üç haftadır dünya sanki durdu, gözler kulaklar Mısır’a çevrildi. Ha gitti ha gidecek derken 21. yüzyıl bir diktatörün daha devrilmesine şahit oldu. Bir yandan Tahrir Meydanı’ndan dakika dakika “tweet”ler yağdı, bir yandan muhabirler gözaltına alındı, internet kesildi, haberleşmeye sekte vurulmaya çalışıldı. Devrim, bu çağın yüksek teknoloji koşullarıyla gerçekleşti, sosyal medya en temel mecra oldu ama bir yandan da bu bilgi akışı içinde olan biteni soğukkanlılıkla yorumlama ihtiyacı başgösterdi. Bunun için sorularımızı bölgeyi uzun süredir takip eden bir akademisyene, Galatasaray Üniversitesi’nden Zeynep Arıkanlı’ya yönelttik. Mübarek’in “devrilmesinin” ardından, Arkanlı’ya göre, “şimdi korkma sırası diğerlerinde”.

“Mısır devrimine “isyan,” demek olanı azımsamaktır”

Mısır’da olanları nasıl okumak gerekiyor? Sizce bu bir devrim mi?

Evet. Başlarda bu şekilde adlandırmaya daha temkinli yaklaşıyordum; hareketleri yaftalamak, daha da doğrusu sıradanlaştırmak konusundaki aceleci tavır düşündürücüydü. Ayrıca, “akademik soğukluk” yahut “devlet adamı aklı” diyebileceğim bu soğukkanlılıkta, yüceltilen “analitik mesafe”deki ideolojik tavrı görmek gerekiyor. Bu tavır, hareketin devrimci niteliğini sıfırlamaya yönelik bir tavır bence. Tunus ve Cezayir’de başlayarak –farklı taleplerle de olsa- Mısır’a yayılan bu halk hareketi siyasi devrim niteliğinde. Çıkış noktasının ne olduğu, nasıl patlak verdiği kadar, hangi noktaya ulaştığını, neye dönüştüğünü de görmek gerekiyor. Burada, yaşam koşullarının iyileştirilmesini aşan, hayatın tüm alanlarına yayılan bir dönüşüm talebi var. Sapla samanı birbirine karıştırıyor görünmek pahasına, bu bana Rosa Parks’ı hatırlatıyor mesela.

Bunun dışında, Mısır’daki hareketi devrim(ci)leştiren unsurların başında, Mübarek’in şahsında somutlaşan iktidar/yönetim örgütlenme biçiminin, yapılanmasının kökten değişmesi talebi geliyor. Dolayısıyla, üretim araçlarının mülkiyetiyle ilgili olmaması, örgütlenme biçimi ve elbette içindeki İslam unsuru bu konuda bir kafa karışıklığı, hatta korku yaratıyor olsa da, yönetim/iktidar yapısının yekten değişmesi talebi, bu hareketi devrimcileştiriyor. Zira bu, her şeyden önce, ekonomik zenginliğin nasıl dağıtılacağını, nasıl kullanılacağını, toplumsal örgütlenmenin nerelerden inşa edileceğini yeniden tarif ediyor.

Sözünü ettiğim kafa karışıklığında ise, hareketlerin büyüklüğü, ciddiyeti, dönüştürücü etkisi artık inkâr edilemez noktaya geldiğinde, Batı’nın hareketleri yaftalamak konusundaki o temkinli,  “bekleyip görelim”ci dilin, yaklaşımın rolü olduğunu görmek lazım. Bu, “sömürgeci kibiri” diyebileceğim bir tavrın, aslen de muktedirin dili. Bu dili üreten muktedir tavrının içinde, ilk bakışta “diğerkâmcı”, Tunus, Cezayir ve Mısır halklarıyla dayanışma içinde gibi gözükenler de var, ki aslen de gerçekten dayanışma içinde görüyorlar kendilerini. Ama somut bir dayanışmaya dönüşmeyen, bir tahayyül ortaklaşmasına gidilmeyen, dahil olmayı buralarda kurmayan hayranlık da, “bir Tunus kadar olamadık” da, sözünü ettiğim dili kuşanmış olmakla ilgili.

Burada muktedirden kastım, sadece devletler değil; siyasetçisinden akademisyenine, gazetecisine, hadiselere paye biçme, kendinde harekete isim koyma hakkını görenler. Tunus, Cezayir ve Mısır devrimlerini “isyan,” “galeyan” vs. şekilde tanımlamak, aslında bunları azımsamak anlamına geliyor. Devletlerin, daha geniş ifadeyle de dünyanın gidişatına karar ve yön verenlerin tavrı, bu devrimi bildik paradigmalarla kuşatmak, İslam korkusuyla beslemek ve kategoriler içine tıkıştırmaktan yana… O yüzden, Tunus, Cezayir ve Mısır sokaklarından yükselen “bu bizim devrimimiz” ısrarını sahiplenmek; buradaki dönüştürücülüğün hakkını teslim etmekte inatçı davranmak gerekiyor.

Mısır’da ve Ortadoğu ülkelerinde Mübarek döneminin bitişi nasıl bir yere oturuyor? Lidersiz halk hareketiyle sürecin bu noktaya gelmesi ne anlama geliyor?

Mübarek, yani 30 yıllık diktatörlük döneminin bitişiyle “lidersiz” halk hareketinin birbiriyle doğrudan ilgili olduğunu düşünüyorum. Biraz önce dediğim gibi, Mübarek’in gitmesi talebi, aslen iktidar yapılanmasının baştan aşağı değişmesi talebidir. Gerek hareketlerin gelişim seyri, gerek talepler, gerekse varılan nokta, her şeyden önce, böylesi bir iktidar yapısının reddi anlamına geliyor. Dolayısıyla, hareketin sadece gelişim seyri bile, aslen neyin murat edildiğinin bir işareti. Bunun dışında, lidersizlik, muhalif hareketlerin örgütlenme biçimine dair de bir değişimin ifadesi. Mübarek’in gidişinin Ortadoğu halkları üzerindeki etkisi buradan değerlendirilebilir. Yönetimler açısındansa, son zamanlarda sıkça dile getirilen klişe ifadeyle, “şimdi korkma sırası onlarda.”

“Zengin şişko kedicikler için oy kulanmak”…

Ortadoğu’da bir dinamo etkisinden söz edeceksek eğer tablo nasıl değişecek? Orta vadede Ortadoğu Batılı anlamda bir demoktratik yönetimlere kavuşacak mı?

En başından beri anlatmaya çalıştığım gibi, burada da kullanılan dile dikkat etmek gerekiyor: Konu Ortadoğu olduğunda, “geçiş dönemi” nitelendirmesi yapmak neredeyse bir refleks. İşe, bu jargonun reddiyle başlamak lazım. Bunun dışında, Batılı anlamda demokratik yönetimlerden ne anlaşıldığının netleştirilmesi de gerekli. Demokrasiden anladığımız seçimlerse, buna Kenny Arkana tarzında itirazım var: “Seçimler özgürlük getirseydi şu ana kadar çoktan yasaklanmış olurdu.”

Sistemle sandık başında değil, sokakta hesaplaşılır. Bu noktada gazeteci Hossam el-Hamalwy’den alıntı yapmak isterim: “Ben yolumuzun doğrudan demokrasiye çıkmasını umuyorum; liberal demokrasiye değil. Doğrudan demokrasi halihazırda mahallelerde doğmakta olan, umarım kısa süre sonra da fabrikalarda doğacak olan komitelere üzerinden kolektif karar oluşturmaya dayanır. Liberal demokrasiyse beş yılda bir zengin şişko kedicikler için oy kullanmaktır.” Bu sürecin şişko kediciklerin demokrasisiyle sonuçlanmaması temel dert olmalı.

Yaşananlar farklı kesimlerde farklı tepkilere yol açtı. Bir kesim Müslüman Kardeşler’in güçlenmesinden endişe duyuyor. Bu güçlü ihtimali ve endişeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu değerlendirme için, öncelikle kimlerin endişe duyduğuna bakmak gerekiyor. Müslüman Kardeşler’e gelmeden evvel, genel olarak Mısır’a dair bir endişeden bahsetmek lazım. Mısır’ın Tunus ve Cezayir’den daha fazla ses getirmesi, “endişelendirmesi” ülkenin Ortadoğu’daki kilit rolünden kaynaklanıyor. 1979 (aslında miladı 1973’tür biliyorsunuz) öncesi Mısır olma ihtimali var, ki bence asıl endişe tam da burada. Böylesi bir döneme Mısır içinde ve dışında güçlerin hâkim olmakta aceleci davranması doğal elbette. Ayrıca, tüm halk isyanlarının türlü gruplar tarafından sahiplenilmeye çalışılması da bu sürecin bir parçası.

Bu süreçte Müslüman Kardeşler’in nasıl bir rol olabileceğine gelince: Biliyorsunuz, Müslüman Kardeşler kendilerini Mübarek’e karşı bir alternatif olmaya talip olmadılar. Müslüman Kardeşler Mısır’daki en köklü ve oturmuş örgütlerden bir tanesi ve bu haliyle bile yeterince güçlü. Bu gücü, sadece hareket üzerindeki etkisi üzerinden değil, bu harekete, sokağa nasıl katkıda bulunduğu üzerinde anlamak mümkün. Tanık olduğumuz süreçte, Müslüman Kardeşler yönetimi temkinli bir yaklaşım sergilerken, aşağıda hareketin devamlılığını sağlayacak lojistik desteği sağlıyor. Meydanlardaki insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaktan iletişim ağlarını kurmaya ve korumaya kadar varan ve “sokak dayanışması ve örgütlenmesi” denilebilecek bir mevcudiyeti var. Bu mevcudiyetin neye evrileceği ise bugünün en temel meselesi işte. Hangi aktörün bu sürece nasıl katkıda bulunacağı önemli.

Burada “içerden” birisinin, Neval El Saadavi’nin sözlerinden alıntıyla cevap vermek isterim: “Bizi Müslüman Kardeşler’le korkutuyorlar; yıllarca bize şunu demeye çalıştılar: ‘Sizi Humeyni ve Irak gibi fundamentalist rejimlerden kim koruyor? Mübarek koruyor.’ Biliyorsunuz, bu doğru değil. Bu devrim, bu devrimi başlatan ve korumayı sürdüren genç insanlar siyasi değiller, sıradan genç adamlar ve kadınlar. Sağcı ya da solcu ya da Müslüman değiller. Sokaklarda tek bir dini slogan atılmıyor. Bir tane bile. Adalet, eşitlik, özgürlük için bağırıyorlar; Mübarek ve rejiminin gitmesi gerektiğini haykırıyorlar. Sistemi değiştirmemiz, dürüst olanları iş başına getirmemiz gerekiyor. Mısır yolsuzluk ve şaibeli seçimlerle yaşıyor; kadınlar ve genç insanlar eziliyor; işsizlik var. İşte böylece devrim geldi; çok geç oldu. Bu devrim çok geç kaldı; ama yine de geldi…”

Tabii “sağcı ya da solcu değiller” vurgusu benim açımdan rahatsızlık verici; bu, devrimi omurgasızlaştıran bir vurgu.

“Zalimlere karşı birlikte yürümek”…

Yine bir başka kesimin endişesi de, süreç içerisinde ordunun daha aktif bir seyir alması ve “lidersiz” bu hareketi kontrolü altına alıp siyasi gücünü arttırması. Bu bir endişe kaynağı mı?

Bu sorunuz bana Jean Tardieu’yü hatırlattı: Tardieu, insan elinden çıkmış her şeyin –sanatın, bilimin, teknolojinin, vs.- insanın bilinmezlik karşısındaki endişesinin ürünü olduğunu söylemiştir vaktiyle. Bütün bu kalıplar, hâkim olamadığımız bir boşluğu/bilinmezliği çerçevelemek içindir. Bugün Mısır’a ve genel olarak Ortadoğu’ya dair duyulan endişeler bana bunu hatırlatıyor biraz. Böylesi bir hareketin otoriter bir yapılanmayla çerçevelenmesi yahut devrimci unsurların otoriterleşmesi beklenebilecek bir sonuç ve bu çerçeveyi çizeceklerin başında ordu geliyor. Bu noktada, elbette türlü endişeleri dikkate alarak, ama nasıl bir hayat istendiğinde ısrarcı ve inatçı davranmak ve dayanışma örgütlemek gerekiyor. Bir Kahireli’nin avaz avaz bağırdığı gibi: “Müslüman, Hıristiyan, dinsiz, zengin, fakir fark etmez! Bu zalimlere karşı hep birlikte yürümemiz gerekiyor! Biz buradayız ve onlar gidinceye kadar da yerimizden kıpırdamayacağız!”

Muhammed el Baradey nasıl bir siyasi figür? Arap coğrafyasında nasıl algılanır? Geçiş dönemi için doğru bir isim mi? Kehanette değil de, öngörüde bulunmak gerekirse gerçek bir lidere dönüşme potansiyeli var mı?

Baradey’in nasıl bir siyasi figür olduğundan çok, buradaki “geçiş dönemi” vurgusu önemli. Daha önce de dediğim gibi –sürecin adı bu olsa da- bu vurgu beni hep rahatsız ediyor. Hukuksuzluğun, şiddetin, sözlerin yerine getirilmeyişinin meşrulaştırılmasına, “geçiş dönemi” bahanesiyle hasıraltı edilmesine yarıyor gibime geliyor hep. Baradey’in “reform yanlısı” bir figür oluşu, reformculuğunun öne çıkarılışı devrimin gücünü hafifleteceği endişesi uyandırıyor bende. Obama’nın gelişiyle, yani şiddeti sonuna kadar körükleyen Bush politikaları sonrası tatlı-sert siyasete geçişle örtüşen bir figür Baradey.

Kendisi son konuşmalarından bir tanesinde, “sokak isterse kalıcı iktidara geçmeye de hazırız” dedi. Bu dil, sokakla mesafesini koymuş bir liderin dili. Bunun dışında, kariyeri, ama en çok da Uluslararası Atom Enerjisi Başkanı oluşu, bana biraz Kemal Derviş’in “kurtarıcı” taltifiyle getirilişini hatırlatıyor ve neo-liberal bir tebessüm görüyorum onun suretinde. O yüzden de yüzüm, gözüm, kulağım hâlâ meydanlarda; yani bu sürecin halihazırdaki öznelerinde.

Erdoğan’ın “aferinine” temkinli yaklaşım

Türkiye’de komplo teorileri çok sevilir: Yaşananlarda ABD’nin ve/veya Batı’nın rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu tür değerlendirmelerden, az önce dile getirdiğim sebeplerden ötürü pek haz etmiyorum. Bu rolü öne çıkardığınızda, halk hareketinin gücünü, kudretini azaltmış, önemsizleştirmiş ve bu dünyada büyük güçlerin icazet vermediği hiçbir hareketin sonuca varmayacağını söylemiş oluyorsunuz ister istemez. Gerek ABD, gerekse AB Ortadoğu’daki devrimlere temkinli yaklaşmayı tercih etti elbette. Hareketin inkâr edilemeyecek bir güce sahip olduğu/ulaştığı berraklaşınca da, tıpkı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi, “halka kulak verilmesi gerektiği” yönünde telkinler başladı. Bu telkinler, hareketin gücünün kanıtı olduğu gibi –başbakanın Cumartesi Anneleri’ni kabul etmesinin kendisinin iyi niyetinden çok, aslen bu eylemin bir başarısı olması gibi- bu gücü süratle kontrol altına alma arzusunun da bir yansıması.

ABD’nin 1918’de, Milletler Cemiyeti’nin de 1920’lerde Sovyetler Birliği’ne “size her türlü yardıma hazırız” demesi türünden telkin ve desteklerdir bunlar. Amaç, sisteme dahil etmek ve muhalif de olsalar, o sistemin sınırları içinde, bildik paradigmalara muhalif kalmalarını sağlamaktır. 1950’lerde İngiltere’nin beton atmosferine düşen göktaşı etkisi yaratan rock’n’roll’un, Simon Reynolds’ın deyişiyle “Elvis Presley’lerle bir enerji boşalması” sonucu içinin boşaltılması, gelişmemesi, normalleştirilmesi gibi… Büyük güçlerin, devletlerin aldıkları yahut almaya talip oldukları rolü buradan okuyorum. Dolayısıyla devrime değil, mesela bir  Merkel’in Mübarek’in gidişi dolayısıyla halkın sevincini kutlamasına, Obama’nın sevincine, Recep Tayyip Erdoğan’ın “aferin”ine, İsrail’in “Mısır’la iyi ilişkilerimizin sürmesini diliyoruz” beyanına temkinli yaklaşıyorum.

Röportaj: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Devrim! Halk kazandı

Mısır’da halk yetkilerinin bir kısmını devrettiğini açıklayan Devlet Başkanı Mübarek’in açıklamalarından tatmin olmadı. Sonunda beklenen oldu: Mübarek Devlet Başkanlığı’nı bıraktı.

Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in istifa ettiğini açıklayan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ömer Süleyman, TV’den yaptığı açıklamada, Mübarek’in, devleti yönetme konusunda, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’ni “görevlendirdiğini” söyledi.
Süleyman, “ülkemizin geçmekte olduğu, güçlüklerle dolu gelişmeler çerçevesinde Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, bu makamından istifa etmeye karar verdi” dedi.

PARLEMONTO FESH EDİLECEK Mısır Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nin, parlamentoyu, kabineyi feshedeceği ve ülkenin Yüksek Anayasa Mahkemesi Başkanı ile yönetileceği öne sürüldü

BARADEY: ÜLKE KURTULDU

Süleyman, Mübarek’in, “devletin idaresi konusunda Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’ni görevlendirdiğini” kaydetti.
Muhalif liderlerden Muhammed El Baradey ise yaptığı açıklamada, “Bu benim hayatımın en mutlu günü. Ülkemiz on yıllar süren baskıların ardından kurtuluşa erişti” dedi. Baradey bundan sonra iktidarın iyi koşullarda devrinin söz konusu olacağını ifade etti.

ÜLKE KUTLUYOR

Mübarek’in gitmesi için Mısır halkı, Kahire’nin yanısıra başka kentlerde de sokağa döküldü. İskenderiye kentinde yüzbinler cuma namazından sonra sokağa dökülürken, İsmailiye, Suveyş, Mahala ve Tanta’da da halk Mübarek’in istifası talebiyle meydanlarda toplandı. Kahire’deki Tahrir Meydanı’nda toplanan onbinler Mübarek’in istifa karararının açıklanmasıyla çılgına döndü.  Başkente Kahire’nin yanı sıra ikinci büyük kent İskenderiye’de de halk Mübarek’in gidişini havai fişeklerle kutladı, şehir merkezlerinde konvoylar oluşturan halk “Başardık” sloganları attı. 18 günlük gergin bekleyişin yerini sevince bırakmasının ardından Kahire’nin diğer yerlerinde de gösteri yapan protestocular da kutlamalara katılmak için Tahrir meydanına akın etti. Uluslararası medya kuruluşları Mübarek’in istifasını flaş haber olarak geçerken, Mısır’da istifasının ardından Mübarek’in ülkeyi terkedip terk etmeyeceği ve konumunun ne olacağı tartışılmaya başlandı. Mısır’ın devlet televizyonu Nil TV ve Egypt Radyo TV Union 1 (Ertu1) da, süreçle ilgili ordu ve sivil yetkililerden bazı önemli açıklamaların gelebileceğini duyurdu.

KAHİRE’DEN AYRILDI

Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ailesiyle birlikte başkent Kahire’yı terk etti. Hükümete yakın bir kaynak, sokağa dökülen halkın baskısıyla yetkilerini yardımcısı Ömer Süleyman’a devreden Mübarek’in Kahire’den ayrılarak bilinmeyen bir yere gittiğini açıkladı. Herhangi bir kaynak belirtmeden Mübarek’in Kahire’den ayrıldığını duyuran El Arabiye televizyonu da, Cumhurbaşkanının Kızıl Deniz’deki tatil beldesi Şarm Eşşeyh’e gittiğini iddia etti. Mübarek’in sık sık Şarm Eşşeyh’e gittiği ve burada konuklarını ağırladığı belirtiliyor.

BBC Kahire muhabiri Jon Leyne, istifanın herkes için sürpriz olduğunu, çok sayıda kişinin arabalarıyla sevinç turu attığını ve havaya ateş açtığını söylüyor.D

Yönetimin orduya devredilmesinin daha çok bir darbe görüntüsü verdiğini vurgulayan muhabir, anayasaya göre devlet başkanının istifası halinde yerine meclis başkanının gelmesi gerektiğine dikkat çekti.

(Ntv, BBC ve Radikal’den derlenmiştir.)

Yeşil Gazete

Mısır Mübarek’ten kurtuldu

Mısır halkının isyanı sonunda meyvesini vermeye başladı. İsyanların 18. gününde cumhurbaşkanı yardımcısı Ömer Süleyman Hüsnü Mübarek’in istifa ettiğini duyurdu. Mübarek yetkilerini Yüksek Ordu Konseyi’ne devretti.

Mısır halkında sevince neden olan bu istifa, ordunun verdiği karışık mesajlarla gölgelendi. Öğle saatlerinde devlet televizyonunda yapılan açıklamada ordunun 30 yıldır yürürlükte olan olağan üstü hal yasalarını “mevcut durum sona erer ermez” kaldıracağı belirtildi.

Ordu açıklamasında anayasa değişikliklerini ve adil bir seçimi garantiledi fakat bir yandan da gösterilerin sona ermesi çağrısında da bulundu.

Tahrir meydanındaki protestocuların ordunun bu açıklamasından hayal kırıklığı yaşadıkları ve eylemleri “son ve nihai bir aşamaya” taşımaya and içtikleri bildirildi.

(Al Jazeera)

EGEÇEP kurultayı 19-20 Şubat’ta toplanıyor

EGEÇEP kurultayı 19-20 Şubat tarihlerinde İzmir’de toplanıyor.

EGEÇEP (Ege Çevre ve Kültür Platformu), çevre gönüllüsü, doğal ve kültürel varlıkların korunması konusunda duyarlı sivil toplum kuruluşları ile bireysel katılımcılar tarafından 25 Aralık 2005 tarihinde kuruldu. Kuruluş temasına uygun alanlardaki çalışmalarını kuruluş tarihinden bu yana etkin olarak sürdüren Egeçep’in bu yıl düzenlediği kurultayın teması; “Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Siyaseti” olacak.

Egeçep yürütme kurulunun verdiği bilgiye göre, Egeçep Bileşenlerinin yanısıra, bilim insanları, hukukçular, köylüler ve Türkiye’nin başka bölgelerinin çevre örgütlerinin bir arada olacağı toplantılarda aynı zamanda ”Egeçep Yaşam Savunucusu Ödülleri” de sahiplerini bulacak.

Yapılacak Panel – Forumlarda bilimsel, hukuki ve toplumsal yanlarıyla Tabiatı veBiyoçeşitliliği Koruma Yasası ve siyaseti tartışılacak.

TBMM Çevre Komisyonu üyesi milletvekillerinin de çağrılı olduğu kurultayda, Tabiatın ve Biyoçeşitliliğin nasıl korunacağı/korunmayacağı sorulacak.

Yaşamı savunan tüm kişi ve kuruluşları, hareketleri, platformları, girişimleri kurultaya katılmaya davet eden Egeçep yürütme kurulu çağrılarını bu davetle tüm kamuoyu ile paylaştılar.

Toplantı Yer ve Tarihi:
EGEÇEP / Ege Çevre ve Kültür Platformu/
4. BİLEŞENLER KURULTAYI
Tarih: 19 – 20 Şubat 2011
Yer : TEPEKULE SERGİ ve KONGRE MERKEZİ – EGE SALONU
Saat: 10.00 – 18.00

Pınar Selek’e beraat kararına itiraz

Mısır Çarşısı patlamasının faili olarak yargılanan Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk hakkında verilen 3’üncü beraat kararına, Cumhuriyet Savcısı Nuri Ahmet Saraç itiraz etti.

İtiraz dilekçesini sunan Savcı Saraç, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararını da talep etti. Savcı Saraç’ın gerekçeli kararın kendisine ulaşmasının ardından, itiraz gerekçelerini de açıklayacağı öğrenildi.

Yargıtay 9. Dairesi, Selek hakkındaki beraat kararını bozarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanmasına karar vermişti. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 9 Şubat’ta görülen ilk duruşmada ‘beraat kararına’ ısrar etmişti. Savcı Saraç, mahkemenin kararını temyiz ettiğini bildiren dilekçesini dün akşam mahkemeye bildirdi. İtiraz dilekçesini sunan Savcı Saraç, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararını da talep etti. Savcı Saraç’ın gerekçeli kararın kendisine ulaşmasının ardından, itiraz gerekçelerini de açıklayacağı öğrenildi. Savcının kararı temyiz etmesi nedeniyle Selek ve Öztürk hakkındaki dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na önümüzdeki günlerde gönderilecek.

22 üyeden oluşan Yargıtay Ceza Genel Kurulu, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen direnme kararını inceleyecek. Genel Kurul, yerel mahkemenin verdiği ‘beraat kararını’ onaylarsa Selek ve Öztürk’ün beraat kararı kesinleşmiş olacak. Ancak Genel Kurul, yerel mahkemenin kararını bozarsa, Selek ve Öztürk yargılanmasına yeniden başlanacak. Yerel mahkemenin, Genel Kurul’un bu kararına ‘direnme hakkı’ bulunmuyor. Yerel mahkeme 4’üncü yargılama sürecinden sonra kararını açıklayacak. (t24)

Çevre hareketi KTÜ öğrencilerine polis şiddetini kınadı

Çevre Bakanı Eroğlu’nun üniversiteye gelişi sırasında HES karşıtı eylem yapan KTÜ’lü öğrencilere yapılan sert polis müdahalesi, Karadenizli örgütlerce kınandı. Fındıklı Dereleri Koruma Platformu’ndan Acar “Görüşlerini dile getirmek isteyenler şiddetle susturuluyor; bu bizleri asla yıldıramayacak” dedi.

Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde (KTÜ) düzenlenen bir sempozyuma katılmak üzere Çevre Bakanı Veysel Eroğlu‘nun geldiği sırada, hidroelektrik santrallerine (HES) karşı eylem yapan öğrencilere polis ve özel güvenlik birimlerinin sert müdahalesi Karadenizli örgütler ve HES karşıtı mücadele eden platformlardan tepki gördü.

Derelerin Kardeşliği Platformu yürütmesi adına yapılan yazılı açıklamada, dün (10 Şubat) yaşanan olaylarda polis ve ÖGB’lerin öğrencileri yerlerde sürüklemesi, sert darbelerle kafalarına ayaklarıyla basarak gözaltına almaları kınanırken, “yaşam alanlarımızda verdiğimiz mücadelede yanımızda olan gençlerimize karşı yapılan bu saldırılar bir an önce son bulmadılır; sorumlulardan hesap sorulmalıdır” denildi.

Karadeniz İsyandadır Platformu da “İktidarların tercihinin halklardan, yaşamdan, bilimden değil de, ekonomik çıkar gruplarından yana olduğunu biliyoruz” dediği yazılı açıklamasında şunlara değindi:

“Sempozyumda bakanın fütursuzca vadilerimizi nasıl sattığını dile getirme gafletinde bulunması tüm yaşam savunucularının sabrını zorlamıştır. Öğrenci Kolektifi üyesi öğrencilere yapılan müdahale, yaşadığımız coğrafyada yaşamımızı savunmanın ne kadar zor olduğunun göstergesidir. Biliyoruz ki yükselen muhalefet yüzünden birilerinin huzuru kaçtı; ama bizler doğru taraftayız.”

Acar: Bu saldırı, tüm yöre halkına yapılmıştır

Rize’ye bağlı Viçe ilçesinde HES’lere karşı mücadele eden Fındıklı Derelerini Koruma Platformu’ndan Hüseyin Acar da saldırıları kınayarak “Halk yok sayılıyor, görüşlerini dile getirmek isteyenler yine şiddetle susturuluyor. Bu saldırı tüm halkımıza yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz; ama bizleri asla yıldıramayacaktır” diye konuştu.

Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu’nun (STHP) meclisten geçirilen ve Cumhurbaşkanlığı’nca kabul edilen “Yenilenebilir Enerji Kanunu”na karşı dün İstanbul Galatasaray Meydanı’nda düzenlediği “Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir! Doğayı talan yasalarını uygulatmayacağız” başlıklı basın açıklamasında da Trabzon’daki saldırıya değinildi.

Platformun açıklaması öncesi konuşma yapan Özge Ozan, polisin öğrencilere saldırısını kınayarak, “Karadeniz’in sermaye için talan edilmesine göz yummayacağız” dedi.

Öğrenciler “zorunlu bağış”lara karşı da günlerdir eylemde

Üniversitede “zorunlu bağış” adı altında toplanan harçlara karşı da yaklaşık bir haftadır rektörlük binasında oturma eylemi yapan KTÜ’lü öğrenciler, bakan Eroğlu’nun üniversiteye gelişiyle birlikte HES projelerine karşı tepkilerini dile getirmek istemiş; talepleri reddedilen öğrencilere polis ve ÖGB’ler sert müdahale etmişti.

Bakan Eroğlu’nun katıldığı “Doğu Karadeniz Bölgesi Taşkınları Sempozyumu” başlıklı sempozyuma katılım da “güvenlik gerekçesiyle” kısıtlanmış, üniversitede düzenlenen etkinliğe üniversite öğrencilerin alınmaları engellenmişti. (Bia)

KTÜ öğrencilerine polis minibüsünde işkence!

Trabzon’da Çevre Bakanı’na karşı HES protestosu düzenleyen üniversite öğrencileri, basına yansıyan sert müdahale sonrası alındıkları polis minibüslerinde “daha da ağır” biçimde darp edildiklerini, dört öğrencinin ciddi biçimde yaralandığını söyledi.

Bir sempozyuma katılmak üzere Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne (KTÜ) gelen Çevre Bakanı Veysel Eroğlu‘na öğrencilerin yaptığı hidroelektrik santral (HES) karşıtı protestodaki müdahale sonrası öğrenciler, müdahale sırasında daha sert biçimde polis şiddetine maruz kaldıklarını söyledi; dört öğrencinin ağır biçimde darp edildiği öğrenildi.

Dün (10 Şubat) bakan Eroğlu üniversiteye geldiği sırada, 700’den fazlası Karadeniz vadilerinde olmak üzere yapımı planlanan 2 binden fazla HES’e karşı tepkilerini dile getirmek isteyen, fakat polis şiddetiyle karşılaşan KTÜ öğrencilerinden Volkan Bilgin bianet’e konuştu:

“HES’lere karşı, bakana tepkimizi gösterecektik; fakat basına da yansıyan görüntülerdeki gibi saldırıya uğradık. Fakat asıl müdahale, polis minibüslerinin içerisinde yaşandı. Dört arkadaşımız ağır biçimde darp edildi.”

“Kapıları açıldı, polisler girdi; tek tek dövüldük”

Katılımın serbest olduğu duyurulan “Doğu Karadeniz Bölgesi Taşkınları Sempozyumu”nun olduğu salona doğru yürüyüşe geçen, önleri güvenlik kuvvetlerince kesilen öğrencilere yapılan sert müdahale basına yansımış ve HES karşıtı ve Karadenizli örgütlerden tepki görmüştü.

Bilgin sabah saatlerinde gerçekleştirmek istedikleri eylem sırasında müdahale sonrası götürüldükleri polis minibüslerinde tek tek darp edildiklerini açıkladı:

“Bizi otobüslere aldılar ve içerisindeyken kapıları kapadılar. Ardından kapılar açıldı ve içeri polisler girdi. Asıl büyük saldırı burada, otobüs içerisinde oldu. Teke tek herkesi dövdüler. Dört arkadaşımız baya bir yaralandı.”

Yara “iki günde iyileşir”se hastaneden darp raporu yok!

Gözaltına alındıkları sabah saat 11’den akşam 6’ya kadar gözaltında tutulduklarını; ifade vermediklerini, yalnızca bekletildiklerini söyleyen Bilgin götürüldükleri hastanede kendilerine darp raporu verilmediğini de değinerek “Bizlere “iki gün içerisinde iyileşirsiniz” dediler; rapor verilecek bir durum olmadığını söylediler” diye konuştu.

“Karadeniz halkının yanında olacağız; öğrenciler de söz sahibi”

Karadeniz halkının her zaman yanında olacaklarını ekleyen Bilgin “Bu topraklardaki tüm sorunlara karşı üniversite öğrencilerinin de söz sahibi olduğunu düşünüyoruz” diyerek eylemlerini sürdüreceklerini belirtti. (Emir Çelik/Bia)

Mısır’da tansiyon yükseliyor

0
Bu sabah Tahrir meydanı

Mısır’da gösterilerin başlamasından sonraki üçüncü Cuma günü, sokaklar önceki gece diktatör Hüsnü Mübarek’in görevinin başında olduğunu açıklamasının ardından giderek ısınıyor. Göstericiler bugüne “Veda Cuması” adını verdiler.

18 gündür Mısır’ın her yerinde, ama en çok da Tahrir meydanında biriken göstericiler bugün öğle saatlerinde Başkanlık Sarayı’nın ve devlet televizyonunun çevresini kuşattılar. Halen sarayı koruyan ordu birlikleri ile göstericiler arasında gergin anlar yaşanıyor.

Bu arada Mübarek’in Kahire’yi terk ettiği ve Kızıldeniz kıyısındaki Şarm el Şeyh’e gittiği haberleri geliyor. Ancak gösteriler başladığından bu yana bu tür haberler sürekli yayıldığı için temkinli yaklaşmak gerekiyor.

Sadece Kahire’de değil, Mansura’da, Assuit’de, İskenderiye’de ve Süveyş’te de çok sayıda gösterici meydanlarda.

(Yeşil Gazete)

AlJazeera, AlArabiya ve The Guardian’dan derlenmiştir.