Ana Sayfa Blog Sayfa 5282

Biraz da tarih: Mısır’da devrim, BBC’de huzursuzluk

İngiltere’nin Mısır’ı sömürgeleştirmesi ibretlik bir hikayedir. Nasıl başladığı da yarı mizah şaheseri.

Bilindiği gibi Mısır 19. yüzyıl boyunca harita üzerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun bir eyaletidir, ama fiiliyatta ayrı bir hanedan tarafından yönetilir. Kavalalı Türk asıllı bir Osmanlı ayan ailesinden olan Mehmed Ali, Mısır’ı Napolyon’un ordularından kurtarmak için gelen Osmanlı-İngiliz ortak gücünün küçük rütbeli bir subayıyken, Mısır’ın bugünkü deyimle “kanaat önderleriyle”, yani ulemayla geliştirdiği iyi ilişkiler sayesinde 1805 yılında kendini Mısır valisi olarak bulmuştur. Ardından Mısır’da sanayileşmeyi ve modern devlet sistemini (biraz da payitahtındaki eş zamanlı II. Mahmut dönemine benzer şekilde) başlatarak modern Mısır’ın temellerini atar.

Mehmed Ali’nin 1849’da ölümünün ardından “valilik” babadan oğula geçmeye başlar ve oğulları  Mehmed Ali’nin ölümünden 20 yıl sonra, yani Süveyş kanalının açılmasının ardından başlayarak, Farsça’da hükümdar anlamına gelen “hidiv” ünvanını kullanmaya başlarlar. Aradan on yıl geçmeden ise Mısır Avrupa ülkelerinden aldığı borçlar nedeniyle iflas noktasına gelecektir.

İşte bu ekonomik kriz döneminin ardından, Hidiv Tevfik zamanında, ülkede ilk kez Batılı anlamda muhalefet grupları oluşmaya başlar. Muhalefetin liderlerinden biri olan Albay Ahmed Urabî’nin öncülüğünde 1881’de başlayan ayaklanma nedeniyle Hidiv Tevfik muhalefetin sesine kulak veriyormuş gibi yaparak  önce göstermelik bir meclis kuracak (yani II. Abdülhamid’in benzer hamlesinden sadece 5 yıl sonra!), hemen ardından da muhalefeti bastırmak için hazırlıklara girişecektir.

İşte tam bu sırada “Düvel-i Muazzama” Mısır’da hidivin iktidarının sürmesi gerektiğine dair bir nota verir, hemen ardından da İngiliz ve Fransız donanmaları İskenderiye açıklarına demirler. Bu askeri tehdit nedeniyle huzursuzlanan kentte kısa süre sonra şiddet olayları patlak verir. Çok sayıda insan öldürülür, İskenderiye yağmalanır ve ateşe verilir. Albay Urabî, İskenderiye’ye gidip ayaklanmayı bastırdığı sırada gizlice müttefik donanmasıyla irtibat kuran Hidiv, tahtını devrimcilerden kurtarması için gemilerin kenti ve limanı bombalamasını önerir.

Davet üzerine işgal

Fransızlar bu teklifi geri çevirirler, ama Süveyş kanalının hisselerini yavaş yavaş ele geçirmekte olan “üzerinde güneş batmayan imparatorluğun” donanma komutanı Sir Beauchamp Seymour, Mısırlıların kentin doğusunda, limanın öteki yakasında tahkimat yaptıkları gibi bir bahane uydurup kenti bombalamaya başlar. Fikrini hayata geçirmeyi başaran Hidiv Tevfik ise kriz üzerine toplanan Bakanlar Kurulu toplantısında ordunun “son nefer sağ kalana kadar İngilizlere direnmesi gerektiğini” söylemektedir. Bu sırada Hidiv ve isyancı Urabî birbirlerini hain ilan ederler. Hidiv bir İngiliz savaş gemisine sığınırken, Urabî orduyu İngiliz istilasına direnmek üzere harekete geçirir.

Bundan sonra olanlar tam bir “kurtarıcıdan kurtulma” hikayesidir. İngilizler Mısır’ı kurtarmak için (kimden?) ülkeyi işgal ederler. Süveyş kanalının hemen aşağısında bulunan İsmailiye yakınlarında bulunan Tel el-Kebir’de Mısır ordusunu yenilgiye uğratırlar. Urabî sürgüne gönderilir, Hidiv ise İngilizlerin ülkesini işgal etmesini sağlayarak tahtını kurtarmış olur. Hidiv Tevfik, İngilizlere teşekkür edip, ülkeden ayrılmalarını rica edecek, ancak İngiliz işgali 1954’e kadar sürecektir.

İşgalin ardından Mehmed Ali’nin kurduğu hanedanın mirasçıları tahtlarını korusalar da, ülke fiilen İngiltere’nin gönderdiği valiler tarafından yönetilmeye başlayacaktır. Ancak Tevfik’in oğlu Abbas Hilmi 1892’de tahta geçtiği zaman İngiliz valilerin ilki ve en güçlüsü olan Lord Cromer’e karşı muhalefeti desteklemeye başlar. Bunun ardından 18 yaşında bir öğrenci olan Mustafa Kâmil’in liderliğindeki genç bir kitle tarafından Mısır’ı İngiliz işgalinden kurtarmayı amaçlayan güçlü bir hareket başlatılır.

Burada Marsot’tan biraz alıntı yapalım[1]:

“O zamana kadar İngiliz hükümeti Mısır’dan çıkacağına dair yüzü aşkın söz vermiş, ama her geçen gün biraz daha sağlam yerleşmişti. Cromer dünyaya bir Mısır ulusu olmadığını kanıtlamaya gayret ediyordu; zira Mısır’ın dokuz milyon yerlinin yanında, ülkenin servetinin büyük bölümüne sahip olan bir milyondan az yabancı nüfusuna sahip olmasına karşın, kendi anlayışına göre, Mısırlılar aslında sayılmıyordu. Öte yandan Kâmil de Mısırlıların anayasal yönetimi talep eden bir millet olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Cromer bu milliyetçi davaya içindekileri döken önemsiz bir delikanlı tarafından uydurulduğu kanısıyla pek az önem verdi. Hem zaten seçkinler arasında İngiliz varlığıyla işbirliği yapmaya ve Örtülü Himaye’yi sürdürmeye istekli bir dizi Mısırlı da bulmuştu.”

Tahrir meydanına selam!

Ama Cromer’in küçümsemesi göstericileri durduramaz. İngiliz işgaline karşı hareketler ülkenin siyasal yaşamında seslerini iyice yükseltmeye başlarlar. Ülkede sık sık grevler ve gösteriler düzenlenmeye başlanır. Marsot şu yorumu yapıyor: “Grevler ve kitlesel gösteriler o gün bu gündür Mısır ulusal yaşamının değişmez bir özelliği haline gelmiştir”.

İngilizler 1922’de göstermelik olarak Mısır’ın bağımsızlığını kabul etseler de, Mısır’da cumhuriyetin ilanı 1953’e kadar gerçekleşmedi, işgal ise 1954’e dek sürdü. Sonrası başka bir hikaye.

Peki ben bütün bunları neden hatırlatma ihtiyacı duydum?

Dün gece, Tahrir meydanını dolduran milyonlar, diktatör Hüsnü Mübarek’in görevden ayrıldığını söyleyeceğini umdukları konuşmayı beklerken, ben de haber kanallarını dolaşıyordum.

Mısır’da devrim başlayalı 17 gün olmuştu. Bütün haber kanalları son dakika yayınındaydı. BBC’de olayları kaygılı yüzlerle anlatan sunucu ve yorumcuların altından geçen altyazı ise “Egypt in Crisis” diyordu (Mısır krizde).

Mısır’ın milyonların katıldığı kitlesel gösterilerle sarsıldığı, genel grevin yayıldığı, devletin yüzlerce insanı öldürdüğü, tankların sokakları doldurduğu, yönetimin bütün meşruiyetini yitirdiği, diktatörün en yakın müttefiki ABD tarafından bile terk edildiği 17 gün boyunca BBC’nin Mısır olaylarıyla ilgili kullandığı başlık ise “Unrest in Egypt” idi (Mısır’da huzursuzluk).

Dün gece El Cezire Mübarek’in gideceği umuduyla “The Revolution” (Devrim) manşetini atmaya başlamıştı mesela… BBC içinse Mübarek gitme sinyali verince huzursuzluk krize dönüşmüştü demek ki.

Sonuçta hem zorba, hem de pişkin bir diktatör olduğu anlaşılan Mübarek, halkı yine anlamazlıktan geldi, çekip gitmek yerine göstericilere nasihat vermeyi tercih etti ve iktidarına son bir hevesle iyice yapıştı. Mısır halkı ise hâlâ ayakta, bugün milyonlar yine sokaklarda. Mısır yüz küsur yıl önce olduğu gibi gösterilerle sarsılıyor, devrim rüzgarı yayılıyor.

Sonuçta Mısır halkı kazanacak, bir diktatör daha devrilecek.

Ama benim bu garip merakım da devam edecek. “Biz Mısır’da bunları çok gördük, boş işler bunlar” havasıyla Mısır’da süren devrime huzursuzluk diyen BBC, acaba o zaman ne diyecek?

Mısır’ı önce “kurtarıp” sonra 73 sene işgal altında tutan ve tarihte başka bir ülkede görülmemiş bir biçimde sömürgeleştiren “Büyük İngiliz İmparatorluğu”nun, yayıncılığın medarı iftiharı televizyon kanalı BBC için, devrim neye deniyor ya da?


[1] Bu yazıdaki tarih bilgilerinin ve (biraz kısaltılarak yapılan) alıntıların kaynağı Kaliforniya Üniversitesi fahri profesörlerinden Mısırlı tarihçi Araf Lutfi Al-Sayyid Marsot’un çevirisi ilk kez geçen yıl Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından yayınlanan “Arapların Fethinden Bugüne Mısır Tarihi” başlıklı kitabıdır. (Çeviren: Gül Çağalı Güven). Aynı dönemle ilgili bir diğer önemli kaynak İletişim Yayınları’ndan çıkan Timothy Mitchell’in “Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi” dir.

Küresel bir devrimin başlangıcına mı şahit oluyoruz? -Andrew Gavin Marshall

Kuzey Afrika ve Küresel Politik Uyanış,
Birinci Bölüm

İnsanlık tarihinde ilk defa hemen hemen tüm insanlar politik olarak bilinçli, birbiriyle iletişimli ve hareket halinde… Ortaya çıkan bu küresel eylemcilik, kişisel onur, kültürel saygınlık ve ekonomik fırsat arayışı içinde, yüzyıllarca süregelen gerek sömürgeleştirme, gerekse emperialist yoldan baskı altında tutulmanın anılarıyla acı bir şekilde zedelenmiş bir dünyada bir dalgalanma yaratmaktadır… İnsan onuruna dünya çapındaki özlem, bu küresel politik uyanış olgusunun doğasındaki önde gelen meydan okumalardan birisidir. O uyanış sosyal olarak oldukça büyüktür ve politik olarak radikalleştirmektedir… Neredeyse tüm dünyada radyoya ve televizyona, giderek artan oranda da internete ulaşma olanağı, ortak algılamalar ve politik ya da dini demagojik tutkuların canlandırdığı ve kanalize ettiği bir imrentiler topluluğu yaratmaktadır. Bu tür enerjiler egemen sınırları aşmakta ve en üstte Amerika’nın hâlâ tünemiş durumunda olduğu mevcut küresel hiyerarşiye olduğu kadar mevcut devletlere de engeller ortaya çıkarmaktadır.

Üçüncü Dünya gençliği özellikle hareketli ve kızgındır. Somutlaştırdıkları demografik devrim aynı zamanda bir politik zaman-bombasıdır… Onların potansiyel devrimci öncüleri, muhtemelen gelişmekte olan ülkelerin entelektüel seviyesi şüpheli, ‘yüksek’ eğitim kurumlarında yoğunlaşan milyonlarca öğrenci arasından ortaya çıkacaktır. Yüksek eğitim seviyesi tarifine bağlı olarak, halen tüm dünyada 80 ile 130 milyon ‘üniversite’ öğrencisi vardır. Tipik olarak sosyal güveni olmayan ortanın altı sınıftan gelen ve sosyal kızgınlık hisleriyle alevlenmiş bu milyonlarca öğrenci, büyük cemaatler içinde yarı-seferber, internetle birbirine bağlı ve yıllarca önce Meksika Şehri’ni veya Tiananmen Meydanı’nı ortaya çıkaran nedenleri daha geniş bir ölçekte yeniden oynamaya hazır, pozisyonlarını almış ve bekleyen-devrimcilerdir. Fiziksel enerjileri ve duygusal hoşnutsuzlukları bir nedenle yada bir inanışla ya da bir kinle tetiklenmeye hazır beklemektedir.

Dünya’nın başta gelen, eski ve yeni güçleri de, bir gerçeklikle karşı karşıyalar: Askeri güçleri her zamankinden daha büyük düzeye ulaşmışken dünyanın politik olarak uyanmış kitleleri üzerinde kontrol kurmaları tarihsel olarak en düşük düzeydedir. Açık söylemek gerekirse: Önceleri bir milyon kişiyi kontrol etmek, bir milyon kişiyi fiziksel olarak öldürmekten daha kolaydı. Bugün, bir milyon kişiyi öldürmek, bir milyon kişiyi kontrol etmekten son derece daha kolaydır. [1]

Zbigniew Brzezinski
Eski Amerikan Milli Güvenlik Danışmanı
Üçlü Komisyon Kurucularından
Stratejik ve Uluslararası Araştırma Merkezi
Yönetim Kurulu Üyesi

Tunus’taki ayaklanma ülkenin 23 yıllık Başkan Ben Ali diktatörlüğünün yıkılmasına önderlik etti. Yeni “geçici” hükümet kuruldu fakat önceki zorba hükümetin kalıntılarından arınmış, tamamen yeni bir hükümet isteyen protestolar devam etti. Cezayir’de yükselen yiyecek fiyatlarına, yolsuzluğa ve devlet baskısına karşı öfkeli protestolar haftalarca devam etti. Ürdün’de protestolar Kral’ı, tanklarla şehirleri kuşatmak ve kontrol noktaları kurmak için orduyu çağırmaya zorladı. Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık diktatörlüğüne son verilmesini isteyen on binlerce protestocu Kahire’de sokaklara döküldü. Yemen’in başkentinde binlerce eylemci, muhalefet liderleri, öğrenciler, 1978’den beri süren Başkan Saleh’in yozlaşmış diktatörlüğüne karşı yürüyüş yaptılar. Saleh, Amerikan askeri yardımlarıyla kuzeydeki isyancı hareketi ve güneydeki büyümekte olan ve “Güney Hareketi” denilen büyük çapta ayrılıkçı hareketi ezmeye çalışmaktaydı. Bolivya’daki yükselen yiyecek fiyatlarına karşı yapılan protestolar, Evo Morales’in halkçı hükümetinin devlet yardımlarını kısma planlarını geri almasına neden oldu. Şili’de patlayan protestolarda göstericiler yükselen petrol fiyatlarına karşı itiraz ettiler. Arnavutluk’ta patlak veren hükümet karşıtı gösteriler, birkaç göstericinin ölümüyle sonuçlandı.

Sanki Dünya yeni bir devrimci çağa giriyor: “Küresel Politik Uyanış” çağı. Bu kitlesel “uyanış” değişik yörelerde, değişik ülkelerde değişik koşullar altında ortaya çıkarken aynı zamanda geniş çapta küresel şartlardan geniş çapta etkilenmiş durumda. Büyük Batılı güçler ve öncelikle Amerika tarafından son 65 yıldır, daha da geniş çapta, asırlarca baskı altında tutulmak, bir dönüm noktasına geldi. Dünya halkları huzursuz, küskün ve çileden çıkmış durumda. Değişim, öyle görünüyor ki, havada kaldı. Brzezinski’den yukarda yapılan alıntılarda belirtildiği gibi dünyadaki bu gelişme, küresel güç yapılanmasına ve dünya egemenliğine radikal ve potansiyel olarak tehlikeli bir tehdittir. Bu değişim, sadece protestoların yükseldiği ve değişiklik aradığı ülkelere değil, daha büyük çapta, bu ülkelerin baskıcı rejimlerine silah, destek ve kâr sağlayan egemen Batılı güçlere, milletlerarası kuruluşlara, çokuluslu şirketlere ve bankalara tehdittir. Yani, Amerika ve Batı, heybetli bir stratejik güçlükle karşı karşıyalar: Bu Küresel Politik Uyanışı durdurmak için ne yapmalı? Zbigniew Brzezinski, Amerikan Dış Politikasının yaratıcılarından ve bazılarına göre küreselleşme sisteminin entelektüel öncülerinden birisidir. Zbigniew Brzezinski, Küresel Politik Uyanış üzerine yaptığı uyarılarda onun egemen küresel hiyerarşiye tehdit olma doğasına doğrudan referans verir. Bu nedenle ‘Uyanış’ı insanlık için büyük bir umut olarak görmeliyiz. Tabii ki başarısızlıklar, problemler ve geri çekilmeler olacaktır fakat ‘Uyanış’ başlamıştır, devamlıdır ve çoğu kişinin düşünebileceği gibi öyle kolayca etkisizleştirilemez ve kontrol altına alınamaz.

Egemen güçlerden gelen bu refleks tepki, baskıcı rejimlere verilen silah ve desteğin olduğu kadar gizli operasyonlar ya da açık savaşlarla (Yemen’de yapıldığı gibi) istikrarsızlığı örgütleme potansiyelinin de artırılmasıdır. Buna alternatif, bu bölgelerde ve milletlerde, Batılı STK’ları (Non-Governmental Organizations –Devletten Bağımsız Sivil Toplum Kuruluşlarını), yardım kurumlarını ve sivil toplum örgütlerini içeren “demokratikleştirme” stratejisini üstlenmek, yerli sivil toplumla güçlü ilişkiler ve bağlantılar kurmaktır. Bu stratejinin amacı yerli sivil toplumun, Batıya benzer şekilde bir demokratik sistem kurma çabalarının yönlendirilmesini örgütleyerek, parasal ve diğer şekillerde yardım ederek uluslararası hiyerarşideki devamlılığı korumaktır. Aslında “demokratikleştirme” projesi bir demokratik devletin dışarıdan görünen yapılanmalarını (çok-partili seçimler, aktif sivil toplum, “bağımsız” basın vb.) yaratmak ve de Dünya Bankası’na, IMF’ye, çok uluslu şirketlere ve Batılı güçlere hizmet etme devamlılığını sağlamaktır.

Görünüşe göre bu iki strateji de Arap dünyasının üzerinde aynı anda uygulanmaktadır: devlet baskısını uygulamak ve desteklemek ve sivil toplum örgütleriyle bağlar kurmak. Oysa ki Batı için problem bölgenin büyük bir kısmında henüz sivil toplum örgütleriyle güçlü ve bağımlı bir ilişki kurmayı başaramamış olmaları, destekledikleri baskıcı rejimlerin hiç şaşırtmayan şekilde bu önlemlere karşı koymalarıdır. Bu anlamda, bu protestoları ve başkaldırmaları, Batı’nın kışkırtması olarak bir kenara atmamalıyız aksine doğal olarak ortaya çıktıkları ve Batı’nın bu gelişmekte olan hareketleri etkisizleştirme ve kontrol altına alma çabası olarak görmeliyiz.

Bu yazının Birinci Bölümü bu protesto hareketlerinin ve ayaklanmaların acilliği üzerinde odaklanmakta, bunları Küresel Politik Uyanış bağlamında ele almaktadır. İkinci bölüm, Batı’nın stratejisi “demokratik emperyalizm”i ‘Uyanış’ı etkisizleştirme ve “dost” hükümetler kurmak metodu olarak inceleyecektir.

Tunus Kıvılcımı
Temmuz 2009’da Tunus Amerikan Elçiliği’nden gönderilen bir rapora göre “birçok Tunuslu politik özgürlükleri olmadığından şikayetçi, Devlet Başkanı ve ailesinin yolsuzluklarından, yüksek işsizlik oranından ve yöresel eşitsizliklerden dolayı da kızgın. Aşırı uçlar daima tehdit etme durumunda” ve bununla “rejimin uzun süreli dengede olmasının riski giderek artmakta.”[2]

14 Ocak 2011, cuma günü, Amerika’nın desteklediği Tunus başkanı Ben Ali’nin 23 yıllık diktatörlüğü sona erdi. Bundan birkaç hafta önce, Tunus halkı yükselen yiyecek fiyatlarını protesto amacıyla muazzam ve giderek de artan memnuniyetsizliğin alevlendirmesi ve Tunusluların çoğunun gördüğü Başkan’ın ailesinin açık yolsuzluklarını kanıtlayan WikiLeaks dokümanlarının tetiklemesiyle ayaklandı. Öyle görünüyor ki olayı ateşleyen kıvılcım, 26 yaşındaki işsiz bir gencin protesto için Aralığın 17’sinde kendisini ateşe vermesiydi.

Aralık 17’de 26 yaşındaki gencin kendisini yakmasıyla kıvılcımlanan protestolar dalgasıyla, Tunus hükümeti tüm gücüyle protestoculara saldırdı. Tahminler değişmekte fakat kabaca 100 kişi çarpışmalarda öldürüldü. Tunus’un 10 milyon nüfusunun yarısı 25 yaşın altında olduğundan, bunlar tek diktatörün idaresi altındaki yaşamdan başka bir yaşam görmemişlerdir. 1956’da Fransız’lardan bağımsızlıklarını kazandıklarından beri Tunus sadece iki lider gördü: Habib Burguiba ve Ben Ali[3].Tunus halkı birçok büyük şeye karşı ayaklanıyor: Geniş çapta bilgi ve internet sansürü kullanan baskıcı diktatörlük, yükselen yiyecek fiyatları ve enflasyon, yolsuz idareciler ve aileleri, eğitimli gençliğin iş bulamaması ve genel anlamda sömürü, baskı ve insanlık onuruna saygısızlık.

Ben Ali’nin atılmasının arkasından, Başbakan Muhammet Gannuçi başkanlık görevini üstlendi ve “geçici hükümet” ilan etti. Bu Ben Ali’nin ve tüm hükümetin istifasını isteyen protestoları daha da canlandırdı. İşçi sendikaları protestolarda halkı harekete geçirmekte önemli rol oynarken avukatlar sendikası özellikle protestoların başlangıcında aktifti.[4]

Tunus’ta toplumsal medya ve internet, halkı harekete geçirmekte büyük rol oynadılar, fakat en sonunda Ben Ali’nin istifasına neden olan olay halkın doğrudan protestoları ve eylemleridir. Bu nedenle Tunus’a “Twitter Devrimi” demek samimi bir davranış değildir.

Twitter, WikiLeaks, Facebook, Youtube forumları ve blogları da protestolarda rol oynadılar. Bunlar “toplu olarak Arap bilgi çevresini dönüştürmek ve otoriter rejimlerin bilgi, resim, fikir akışını kontrol etme gücünü parçalama” yeteneğini yansıtırlar.[5][Yayımcının Notu: Amerika merkezli vakıf Freedom House, bazı Orta Doğu Kuzey Afrika FaceBook ve Twitter blogcularını teşvik etme ve eğitme işine karışmıştı. (Freedom House’a bakınız.) M.C.]

Şunu da aklımızdan çıkarmamalıyız ki, toplumsal medya sadece eylemcilik ve bilgiyi halk tabanı düzeyinde harekete geçirmenin önemli bir kaynağı haline gelmemiş, aynı zamanda hükümetlerin ve çeşitli güç yapılanmalarının bilgi akışını idare etme arayışında da etkili bir araç haline gelmiştir. Bu durum, toplumsal medyanın önemli bir açılım haline geldiği 2009 İran protestolarında belirgindi, ki bu yolla Batı ülkeleri, İran hükümetini sarsmak için, sözde ‘Yeşil Devrim’i destekleme stratejilerini geliştirdiler. Böylece toplumsal medya, siyah ya da beyaz olmayan, içinde ‘Uyanış’ sürecinin ya ilerletilebileceği ya da yönünün kontrol altında tutulabileceği yeni bir güç biçimi tanıttı.

Amerika, 2009’un yaz aylarında, toplumsal medyaya ulaşımı kestiği (ya da kesmeye teşebbüs ettiği) için İran’ı açıktan açığa kınarken (Batı medyasının genelde görmezden geldiği) Tunus protestolarının ilk birkaç haftasında Amerika ve Batı sansüre sessiz kaldı.[6] Seçkin Amerikan danışmanları olan Dış İlişkiler Konseyi için yazan Steven Cook, Ben Ali’nin istifasının öncesi, Tunus protestosunun ilk birkaç haftasında protestolara ilgi gösterilmemesinden şikayet etti. Birçok kişinin yaptığı gibi, Arap “diktatörler” sistemlerinin her zaman olduğu gibi iktidarlarını koruyacaklarını varsaymanın hata olduğunu anlattı. “Ben Ali’nin veya Mübarek’in ya da herhangi bir Ortadoğu diktatörünün son günleri olmayabilir fakat şu açıktır ki yörede bir şeyler olmaktadır” dedi. Oysa ki Ben Ali’nin sonuydu ve “açıktı ki yörede bir şeyler olmaktaydı.”[7]

Fransa Başkanı Sarkozy “Tunus halkının kızgınlığını ve Zeynel Abidin Ben Ali’yi yerinden eden protesto hareketinin önemini hafife aldığını” itiraf etti. Tunus’taki protestoların ilk haftalarında birkaç Fransız hükümet görevlisi açık açık diktatörlüğü savunurken Fransız Dış İşleri Bakanı, Ben Ali’nin düzenini koruması için Fransa polisinin “teknik bilgiler” verebileceklerini belirtti.[8]

Ben Ali’nin kovulmasından birkaç gün önce, Hillary Clinton bir röportajda, Amerika’nın “huzursuzluk ve dengesizlikten” ne kadar endişeli olduğunu açıklamış ve “taraf tutmuyoruz fakat umarız barışsever bir çözüm olur diyoruz. Ve umarım Tunus hükümeti bunu gerçekleştirebilir” demiş ve hüznünü belirten “Bu bölge ile ilgili en büyük endişem birçok genç insan kendi ülkelerinde ekonomik olanaksızlıklarla yaşamaktadır” demiştir.[9] Endişeleri tabii ki insancıl bir düşünceden ortaya çıkmaktan çok, özünde egemen bir değerlendirmeden gelmektedir: Kısacası dünyada eylemlerin, başkaldırıların ve devrimlerin patlak verdiği bir bölgeyi kontrol etmek giderek zorlaşmaktadır.

Kıvılcım alevlendi
Tunus, adalet, demokrasi, sorumluluk, ekonomik istikrar ve özgürlük aramakta Arap dünyasının halkına örnek oldu. Tunus protestoları tüm hızıyla sürerken, Cezayir’de, genelde yükselen uluslararası yiyecek fiyatlarının sonucu olarak fakat aynı zamanda da demokratik sorumluluk, yolsuzluk ve özgürlük gibi Tunuslu protestocuların sorunlarına tepki olarak kitlesel protestolar, ayaklanmalar olmaktaydı. Eski bir Cezayirli diplomat Ocak ayı başlarında El-Cezire’ye “Bu 50 yıldır, oldukça zengin bir ülkede, ev, iş ve doğru dürüst bir yaşam bekleyen ezilmiş halkların ayaklanması, muhtemelen bir devrim” diyordu.[10]

Ocak ortasında benzeri protestolar Ürdün’de patlak verdi ve binlerce kişi yükselen yiyecek fiyatlarını ve işsizliği protesto için, hükümet karşıtı sloganlar atarak sokaklara döküldü. Ürdün Kralı II. Abdullah sarayında, tanklarla kargaşanın artmasını önlemeye çalışmak için askeri ve istihbarat görevlilerini de içeren, özel görev güçleri kurarak belli başlı şehirleri tanklarla kuşatıp kontrol noktaları kurdu.[11]

Arap dünyasının en fakir ülkesi Yemen, 1978’den beri aynı diktatör tarafından idare edilen kendi halkına karşı Amerika’nın desteklediği bir savaş başlattı ve binlerce insan diktatör Ali Abdullah Saleh’in hükümetten istifasını isteyen protestolar düzenlediler. Başkent Sanaa’da binlerce öğrenci, eylemci ve muhalif gruplar “Defol, defol Ali. Dostun Ben Ali’ye katı!” diye sloganlar attılar.[12] Yemen son senelerde güneyde “Güney Hareketi” denilen ve 2007’den beri özgürlük savaşı veren büyük ayrımcı gruplarla olduğu kadar, 2004’te ortaya çıkan ve hükümete karşı savaşmakta olan kuzeydeki isyancı gruplardan dolayı büyük bir kargaşa yaşamakta. Financial Times’ta anlatıldığı gibi:

Yemen’i yakından takip edenlerin birçoğu, şu anda güneyde patlayan kızgınlığın ve ayrımcılığın, ülkenin düzenine olan tehlikesinin, basında daha çok yer verilen el Kaide mücadelesinden daha büyük olduğunu ve giderek kötüye gitmekte olan ülke ekonomisinin bu gerginliği artırdığını düşünürler.

İşsizlik, özellikle gençler arasında çok artmıştır. Aden’deki Hükümet istatistik büroları bile işsizliği 20-24 yaşları arasındaki erkekler arasında %40 olarak belirtmektedir.[13]

21 Ocak’ta Arnavutluk’ta sosyalist muhalefetin yönlendirdiği on binlerce kişinin sokaklara döküldüğü protestolar sırasında polisle protestocular arasında çıkan korkunç çatışmalar üç kişinin ölümüyle sonlandı. Arnavutluk’ta protestolar, geniş çapta karşı çıkılan 2009 seçimlerinden beri dağınıktı fakat Tunus’un etkisiyle yeni bir düzeye sıçradı.[14]

İsrail Başbakan Yardımcısı Silvan Shalom, “Arap dünyasının yeni ve çok kritik bir dönemiyle karşı karşıyayız” diyerek Arap dünyasının devrimci yaklaşımlarından duyduğu endişeyi dile getirdi. Tunus’un “başka ülkelerde de tekrarlanabilecek bir örnek yaratabileceğinden ve bunun muhtemelen bizim sistemin istikrarını sarsabileceğinden” korkuyor.[15] İsrail’in liderleri kendileri gibi Amerika’ya aracılık yapan Arap ülkeleri ile güvenlik anlaşması imzaladığından bu ülkelerdeki demokrasiden korkmaktadır. İsrail, Arap soyluları ve diktatörleriyle –sakin olmasa da- medeni bir ilişki sürdürmektedir. Arap devletler açıktan açığa İsrail’i eleştirirken, süper güç Amerika’ya karşı koymuş olmamak için, kapalı kapılar arkasında sessizce İsrail’in askeri gücünü ve savaşa susamışlığını kabul etmek zorundadırlar. Ancak Arap dünyasında kamuoyu son derece İsrail aleyhine, Amerikan aleyhine ve İran lehinedir.

Temmuz 2010’da Arap kamuoyu ile ilgili, Mısır, Suudi Arabistan, Fas, Ürdün, Lübnan ve Birleşik Arap Cumhuriyetleri’nde yapılan önemli bir uluslararası anket yayınlandı. Sonuçlar arasında dikkate değer birkaçı şöyleydi: Başkanlığının ilk zamanlarında Obama iyi karşılanırken 2009 ilkbaharında katılanların yüzde 51’i Amerikan politikası hakkında umutlu olduklarını ifade etmişti. 2010 yaz aylarında ancak yüzde 16 umutlu olduğunu ifade etti. 2009’da yüzde 29, nükleer-silahlı İran’ın bölge için olumlu olduğunu belirtti. 2010’da bu oran yüzde 57’ye fırlarken, halkların hükümetlerinden tamamen farklı bir bakış açısına sahip olduklarını ifade ettiler. [16]

Amerika, İsrail ve Arap dünyasının liderleri, İran’ın Ortadoğu’daki barış ve istikrara en büyük tehlike olduğunu iddia ederken, Arap halkı aynı fikirde değildi. İki ülkeden hangisinin bölgeye en büyük tehlike arz ettiği konusunda açık bir soruya yüzde 88 İsrail diye cevap verirken yüzde 77 Amerika, yüzde 10 İran diye cevap verdiler.

Arap ekonomik zirvesinde, toplantılara ilk defa katılmayan Tunus Başkanı Ben Ali’nin devrilmesinden kısa bir süre sonra, Tunus ayaklanması ağırlığını hissettirmekteydi. Arap birliği lideri Amr Musa, zirvedeki açılış konuşmasında “Tunus devrimi çok uzağımızda değil” dedi ve “Arap vatandaşlar eşi görülmemiş bir kızgınlık ve memnuniyetsizlik içindedirler” diyerek “yoksulluk, işsizlik ve genel ekonomik kriz Arap ruhunu bozdu” dedi. Bunun Arap liderlere getirdiği “tehlike”nin önemi küçümsenemez. Aşağı yukarı 353 milyon Arap’tan 190 milyonu 24 yaşın altında ve bunların neredeyse dörtte üçü işsiz. Çoğunlukla “bu gençlerin elde ettikleri eğitim bir işlerine yaramıyor çünkü eğitildikleri alanda iş yok”.[18]

İsrail’in entelektüel gazetesi Ha’aretz’de “İsrail belki de bir devrimin arifesinde” diyen bir yazı bile vardı. Yazar şöyle açıkladı:

İsrail sivil toplum örgütleri yıllar boyunca oldukça büyük güç topladılar; sadece solcu denilen örgütler değil, yoksulluk, işçi hakları, kadınlara ve çocuklara karşı şiddet gibi konularla uğraşanlar da bunların içindedir. Hepsi, başkalarının üstüne aldığı bu sorunlardan uzaklaştığına çok memnun olan devlet tarafından bırakılan boşlukları doldurmak için kurulmuştu. İhmal o kadar muazzamdır ki İsrail’in üçüncü sektörü –Sivil Toplum Örgütleri, yardım dernekleri ve gönüllü örgütleri– dünyanın en büyükleri arasındadır. Böyle olunca da, bunlar önemli bir ölçüde güce de sahiptir. [19]

Şu anda İsrail Knesset’i (Meclisi) ve hükümeti bu gücü geri almak istiyor, fakat yazar, “bu grupları güçlendiren nedenleri göz ardı etmekteler” diyor, şöyle ki:

Onların güç kaynağı olan boşluk, son 40 yıldır İsrail hükümetlerinin uyguladıkları kanunsuz politikalardır. Güç kaynakları, vatandaşlarına bakmak ve işgali bırakma görevlerinden kaçan hükümet ve hükümeti eleştirmek yerine destekleyen Knesset’tir.[20]

STK’lara karşı bir manevrayla İsrail Knesset’i İsrailli insan hakları örgütlerinin gelirlerini incelemek üzere bir soruşturma açtı. Ancak bir İsrailli profesörün Ha’aretz’de yazdığı gibi, bu gruplar gerçekte –ister istemez- “işgalin yerleşmesinde” rol oynuyorlar. Yazarın açıkladığı gibi:

Sol grupların amacı her ne kadar Filistinlilerin haklarını korumaksa da, onların eylemlerinin amaçlanmayan sonucu işgalin devamının sağlanmasıdır. Ordunun eylemlerinin kısıtlanması ve ılımlı hale getirilmesi ona daha bir insancıl ve kanuni maske vermektedir. Filistin halkının direnç potansiyelinin yumuşatılmasının yanında uluslararası örgütlerin baskısının azaltılması, uzun zaman zarfında ordunun bu kontrol modelini devam ettirmesine olanak sağlamaktadır.[21]

Böylece, eğer İsrail Meclisi Knesset güçlü STK’lardan başarıyla sıyrılırsa işgal altındaki topraklar üzerindeki basınç sübabını da ortadan kaldırmanın tohumlarını atmış olacaktır. Bu durumda İsrail’in içinden sol protestoların ya da işgal altındaki topraklarda yeni bir İntifada’nın olanağı da o zaman iyice artmış olacaktır. İsrail ve Batı, bölgede demokrasiye ne kadar karşı olduklarını göstermişlerdir. 2006’da Gazze demokratik seçim yaparak Amerika ve İsrail tarafından “yanlış” seçim olarak kabul edilen Hamas’ı seçtiğinde, İsrail Gazze üzerine acımasız bir ambargo koydu. Filistin Bölgesinde İnsan Hakları Araştırma Komisyonu’nun eski Birleşmiş Milletler Yüksek Komiseri Richard Falk, El-Cezire’ye yazdığı bir makalede bu ambargoyu anlatıyordu:

Kanuna karşı olarak ancak yaşamlarını zar zor sürdürebilecek kadar, hatta daha da az olarak, gıda, ilaç ve akaryakıt gelişi sınırlandırılmıştır. Bu ambargo halen, bugüne kadar da sürdürülmektedir ve bu yüzden Gazze halkını bu dünyanın en büyük açık cezaevinde, saldırgan bir işgal ve savaş tarihinin en gaddar şekillerinden birinin altında kurban olarak mahpus tutmaktadır.[22]

İşgal altındaki topraklardaki durum, yakınlarda, Filistin Yönetimi’nin görüşmelerdeki zayıf konumunu açıklayan yirmi yıllık İsrail-Filistin anlaşmalarının, “Filistin Dokümanları” adıyla yayınlanmasıyla daha bir gergin hale gelmiştir. Dokümanlar büyük çapta Filistin Yönetimi’nin, “Filistin mültecilerinin geri dönüşü konusunda, toprak tavizinde ve İsrail’i tanıma” konularında ödün vermeye hazır olduğunu ortaya koymuştur. Açıklanan gizli belgelerde, Filistin delegesinin, gizliden, Doğu Kudüs’ün neredeyse hepsini İsrail’e vermeyi kabul ettiği vardır. Daha da öte, Filistin Başkanı, (Hamas’a karşıt olarak Amerika ve İsrail’in beğenisini almış olan) Mahmut Abbas, 1000’den fazla Filistinlinin ölümüne neden olan 2008’in Aralık ve 2009’un Ocak ayındaki İsrail’in Gazze’ye saldırısı olan Kurşun Dökümü Operasyonundan bir gece önce yüksek rütbeli bir İsrail yetkilisi tarafından kişisel olarak bu operasyonla ilgili bilgilendirilmiştir: “İsrail ve Filistin yetkilileri, bildirildiğine göre, Hamas ve İslamcı Cihad eylemcilerinin Gazze’de hedeflenip suikastla öldürülmelerini konuşmuşlardır.” [23]

Hamas bundan sonra Filistin mültecilerini “geri dönme hakkı” konusunda verilen ödünleri protesto etmeye çağırmıştır. Bu ödünler içinde, bu haktan yararlanabilecek 5 milyon kişi yerine ancak 100,000 kişinin İsrail’e dönüşüne izin verilecektir.[24] Eskiden İsrail ve Mısır’da elçilik yapmış olan bir ABD diplomatı, hüzün içinde, “Bunun ilerleme üzerine daha fazla sorun yaratacağı kaygısı vardır” demiştir.[25] Ancak, “barış süreci”nin ilerlemesini engellemekle suçlansa da, dokümanların gösterdiği bu “barış sürecinin” kendisinin ciddi olmadığıdır. Filistin Yönetiminin gücü kendisine İsrail’in bahşettiği kadar gücün türevidir. Bu da, Filistin içindeki elit zümreyle görüşmek için sahneye konmuştur ki, zaten sömürge güçlerinin hep yaptıklarının aynen bir tekrarıdır. Böylece Filistin Dokümanları, Filistin “Yönetimi”nin nasıl gerçekte Filistin halkı için konuşmadığını ve onların çıkarı için çalışmadığını açıklamaktadır. Bu her ne kadar Hamas’la Filistin Yönetimi’nin arasını açacaksa da, bu iki örgütün arası zaten derinlemesine açıktı. Bu şüphesiz “barış süreci”ne sorun yaratacaktır ama bu da sürecin ‘barış’ süreci olduğu varsayımına dayanmaktadır.

Mısır devrimin eşiğinde mi?
Huzursuzluk, 1981’den beri başta olan, ABD’nin desteklediği ve silahlandırdığı diktatör Hüsnü Mübarek’in kişisel oyun alanı Mısır’a bile yayılmaya başlamıştır. Mısır, ABD’nin Kuzey Afrika’daki temel müttefiki olup, yüzyıllardır, ilk olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun, daha sonra İngiliz ve daha da sonra Amerika’nın en önemli emperyal mücevheratlarından biri olmuştur. İşsizlerin yüzde 90’ını teşkil eden ve nüfusun yüzde 60’ını oluşturan 30 yaşın altındaki 80 milyonluk nüfusuyla, Tunus’ta olanların burada da tekrarı için, Mısır olgun durumdadır.[26]

25 Ocak 2011’de Mısır “gazap günü”nü yaşadı. O gün, on binlerce gösterici sokaklara dökülerek yükselen fiyatları, yolsuzlukları ve 30 yıldır altında yaşadıkları diktatörlüğü protesto etti. Gösteriler Twitter ve Facebook gibi sosyal medya aracılığıyla örgütlendi. Tıpkı, diktatörlüğü yıkan gösterilerin ilk günlerinde Tunus hükümetinin yaptığı gibi burada da hükümet bu sosyal medyaya ulaşımı kapattı. Bir yorumcunun Guardian gazetesine söylediği gibi:

Mısır Tunus değildir. Çok daha büyüktür. 10 milyonla karşılaştırılırsa 80 milyon nüfusu vardır. Coğrafya olarak, siyasî olarak, stratejik olarak bambaşka bir kesimdedir Mısır. Arap dünyasının doğal lideri ve onların içindeki en büyük nüfusa sahiptir. Ama sokaktaki anlaşmazlıkların çoğu Tunus’la aynıdır. Tunus’la Kahire arasındaki tek fark büyüklüklerindedir. Bu yüzden, Mısır patlayacak olursa, patlama da çok büyük olacaktır. [27]

Mısır’da, “öğrenciler, işsiz gençler, kol emekçileri, entelektüeller, futbol taraftarları ve kadınlar, Twitter ve Facebook gibi sosyal medyayla bağlanarak 6 ya da daha fazla şehirde hızla hareket eden, çabucak yer değiştiren bir dizi gösteri düzenleyebildiler.” Polis şiddetle karşı koydu ve üç gösterici öldürüldü. Başkan Mübarek’in tüm 30 yıllık idaresi sırasında değilse bile sokağa dökülen on binlerce göstericiyle on yıllardır Mısır’da görülen en büyük gösteri oldu bunlar. Mısır bir devrimin eşiğinde mi? Bunu söylemek için çok erken gibi geliyor. Anımsamak gerekir ki, Mısır (İsrail’den sonra) dünyada en fazla ABD askerî yardımını alan ikinci ülke ve bu yüzden, askerî ve devlet aygıtı Tunus’unkinden daha gelişmiş ve güvenlikli. Ancak, açıkça bir şeylerin değiştiği belli oluyor. Gösterilerin olduğu gece Hillary Clinton’un dediği gibi, “Bizim görüşümüze göre Mısır hükümeti sağlam olup, Mısır halkının meşru isteklerine ve çıkarlarına yanıt vermenin yollarını aramaktadır.”[28] Başka bir şekilde söylenecek olursa, “Demokrasi ve özgürlük yerine zorbalık ve diktatörlüğü desteklemeye devam edeceğiz.” Eski tas eski hamam.

Bazı tahminlere göre, Kahire, İskenderiye, Süveyş ve öteki Mısır şehirlerinde 50 binden fazla kişi gösterilere katılmıştır.[29] Göstericiler olağan şiddete maruz kalmışlardır: dayak, göz yaşartıcı bombalar ve basınçlı su. Mısır’dan görüntüler ve videolar çıkmaya başlayınca, “televizyonda göstericilerin polisi yan sokaklara kovaladığı görülmüştür. Bir gösterici bir itfaiye arabasına tırmanmış ve onu kullanarak uzaklaştırmıştır.”[30] Gösterilerin olduğu gece geç vakitlerde dedikodular ve doğrulanamayan kaynaklardan önce Mübarek’in ardılı olacağı sanılan oğlunun ve daha sonra da Mısır başkanının eşi Suzan Mübarek’in Mısır’dan kaçıp Londra’ya gittiği haberleri yayılıyordu.[31]

Bir Küresel Devrime doğru mu gidiyoruz?
Küresel ekonomik krizin ilk safhasında, 2008’in Aralık ayında, IMF, hükümetleri “sokakta şiddetli huzursuzluklar” olabileceği hakkında uyardı. IMF başkanının uyarısı, “malî sistemde küçük seçkin bir kesimin çıkarı yerine herkesin çıkarını gözeten bir yeniden yapılanma olmadıkça dünya çapında ülkelerde şiddet içeren protestolar olabilir” şeklindeydi. [32]

2009’un Ocak ayında, o sırada Obama’nın Ulusal İstihbarat Direktörü olan Dennis Blair, Senato İstihbarat Komitesi’ne ABD’nin ulusal güvenliğine en büyük tehdidin terörizm olmayıp küresel bir ekonomik kriz olduğunu söylüyordu:

Eğer yüzyıllar olmasa bile on yılların en büyüğü olarak gözüktüğü için küresel ekonomik krizle başlamak istiyorum. Ekonomik krizler eğer bir ya da iki yıl uzarlarsa rejimleri tehdit eden istikrarsızlık risklerini artırırlar… Ve istikrarsızlık gelişmekte olan pek çok ülkedeki kırılgan kanun ve nizamı gevşetebilir, bu ise tehlikeli bir biçimde uluslararası topluma sıçrayabilir.[33]

2007’de gelecek 30 yıl içindeki küresel eğilimleri değerlendiren bir İngiliz Savunma Bakanlığı raporu yayınlandı. Rapor, “Küresel Eşitsizliği” değerlendirirken gelecek 30 yıl içinde:

Zengin ve yoksullar arasındaki uçurum muhtemelen artacak ve mutlak yoksulluk küresel bir sorun olarak kalacaktır… Bu yüzden, varlık ve avantajdaki eşitsizlik ve bunlara bağlı olan şikâyet ve kızgınlık, sayıları giderek artan, hatta babalarından ve dedelerinden maddî olarak daha zengin olması muhtemel insanlar arasında bile giderek daha belirgin olacaktır. Mutlak yoksulluk ve göreceli dezavantajlı olanlar, beklentileri yerine gelmeyenler arasında haksızlık olduğu görüşünü körükleyecek, hem toplum içinde hem de toplumlar arasında kargaşa, suç, terörizm ve ayaklanma şeklinde sonuçlanacak biçimde kendini gösterecek gerginliği ve kararsızlığı arttıracaklardır. Bunlar aynı zamanda, salt muhtemelen dinî, anarşist ya da nihilist hareketlerle ilişkili kapitalizm karşıtı fikirlerin yeniden çıkmasına neden olmakla kalmayacak, aynı zamanda popülizmin ve Marksizm’in dirilişine neden olacaktır.[34]

Daha sonra, rapor hoşnutsuz orta sınıflardan gelecek bir devrim tehlikesine karşı yerleşik iktidarları uyarmaktadır:

Orta sınıflar, Marks’ın proletaryada gördüğü rolü üstlenerek devrimci bir sınıfa dönüşebilir. Emek pazarlarının küreselleşmesi, ulusal refah koşullarının ve istihdamın azalması bazı devletler için halkın bağlılığını kaybetmek anlamına gelecektir.

Alınan borçların ağırlığı ve emekli maaşlarını karşılama yükü kendini göstermeye başladığında, giderek büyüyen kentli alt-sınıflar toplumsal düzene ve istikrara giderek büyüyen olası bir tehdit oluşturur ve az sayıda ama çok bariz süper zengin kişilerle kendileri arasındaki giderek derinleşen uçurum, yeteneğe bağlı yer edinmeye inançsızlığı körükleyebilir.

Bu ikiz zorlukla karşılaşan dünyanın orta sınıfları, bilgiye, kaynaklara ve beceriye ulaşımlarını kullanarak ulus ötesi süreçleri kendi sınıf çıkarları doğrultusunda kullanmak amacıyla birleşebilir. [35]

Artık küresel krizin ikinci yılını doldurma noktasını geçmiş bulunuyoruz. Bu krizin sonuçlarına ve bunlara karşı koordineli tepkinin sonuçlarının yarattığı küresel toplumsal geri-tepkileri hissetmeye başlıyoruz. Küresel ekonomik kriz en fazla ‘Üçüncü Dünya’ya çarptığı için toplumsal ve politik sonuçlar başta orada hissedilecektir. Şu anda yiyecek fiyatlarında rekor seviyede görülen artışlar bağlamında aynı, ekonomik krizin çıkmasından hemen önce 2007-2008’de olduğu gibi, dünyada gıda ayaklanmaları yayılacaktır. Ancak bu kez durum ekonomik olarak çok daha kötü, toplumsal olarak daha umutsuz ve siyasî olarak daha baskıcıdır.

Büyüyen hoşnutsuzluk gelişmekte olan ülkelerden bizim Batı’daki evlerimizin rahat ortamına kadar gelecektir. Ekonominin ‘iyileşmekte’ değil de tam aksine çöküntü içinde olduğu haşin gerçeği yerleşmeye başladığında ve Batı’daki hükümetlerimiz demokratik görünümlerden vazgeçip hakları ve özgürlükleri birer birer parçalamaya başladığında, gözetlemeyi ve ‘kontrol’leri artırdıklarında ve (dünya çapında yaşanan küresel uyanışları ezmek için) dünya çapında savaş çığlıkları atan dış siyasetlerini giderek zorladıklarında, Batı’daki bizler de, ‘Hepimiz Tunusluyuz’ sözünün gerçek olduğunu anlayacağız.

1967’de meşhur “Vietnam’ın Ötesi” nutkunda Martin Luther King şunları söylüyordu:

İnanıyorum ki, eğer dünya devriminin doğru tarafında yer alacaksak, bir ulus olarak biz köklü bir değerler devriminden geçmek zorundayız. Hızla, bir “şeylere-yönelmiş” toplumdan bir “insanlara-yönelmiş” topluma geçişe başlamalıyız. Ne zaman ki makinalar, bilgisayarlar, kâr güdüsü ve mülk hakları insanlardan daha önemli sayılır; o zaman, ırkçılık, para düşkünlüğü ve militarizmin dev üçlüsünü zapt etmek mümkün değildir.[36]

Bu “Kuzey Afrika ve Küresel Uyanış” yazısının 1. bölümü idi. Bu bölümde özellikle Kuzey Afrika’da ve Arap dünyasındaki protesto hareketlerinin daha geniş ‘Küresel Uyanış’ bağlamında oluşumuna odaklanıldı. Bu yazının 2. bölümünde Batı’nın bu bölgedeki ‘Uyanış’a reaksiyonuna ve özellikle bir taraftan baskıcı rejimleri desteklerken diğer taraftan da “demokratik emperyalizm” büyük projesi içindeki “demokratikleşme” ikili stratejisine odaklanılacaktır.

Andrew Gavin Marshall, Center for Research on Globalization’da (Küreselleşme Üzerine Araştırma Merkezi) bir araştırma üyesidir. Michel Chossudovsky ile ortaklaşa “The Global Economic Crisis: XXI yüzyılın Büyük Çöküşü” kitabının editörüdür. Kitap globalresearch.ca adresinden temin edilebilir. Halen “Küresel Hükümet” üzerine bir kitap üzerinde çalışmaktadır.

Dipnotlar
[1] Zbigniew Brzezinski, The Global Political Awakening. The New York Times: December 16, 2008: http://www.nytimes.com/2008/12/16/opinion/16iht-YEbrzezinski.1.18730411.html; “Major Foreign Policy Challenges for the Next US President,” International Affairs, 85: 1, (2009); The Dilemma of the Last Sovereign. The American Interest Magazine, Autumn 2005: http://www.the-american-interest.com/article.cfm?piece=56; The Choice: Global Domination or Global Leadership. Speech at the Carnegie Council: March 25, 2004: http://www.cceia.org/resources/transcripts/4424.html; America’s Geopolitical Dilemmas. Speech at the Canadian International Council and Montreal Council on Foreign Relations: April 23, 2010: http://www.onlinecic.org/resourcece/multimedia/americasgeopoliticaldilemmas
[2] Embassy Tunis, TROUBLED TUNISIA: WHAT SHOULD WE DO?, WikiLeaks Cables, 17 July 2009: http://www.wikileaks.ch/cable/2009/07/09TUNIS492.html
[3] Mona Eltahawy, Tunisia’s Jasmine Revolution, The Washington Post, 15 January 2011: http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2011/01/14/AR2011011405084.html
[4] Eileen Byrne, Protesters make the case for peaceful change, The Financial Times, 15 January 2011: http://www.ft.com/cms/s/0/82293e38-20ae-11e0-a877-00144feab49a.html#axzz1C08RDtxu
[5] Marc Lynch, Tunisia and the New Arab Media Space, Foreign Policy, 15 January 2011: http://lynch.foreignpolicy.com/posts/2011/01/15/tunisia_and_the_new_arab_media_space
[6] Jillian York, Activist crackdown: Tunisia vs Iran, Al-Jazeera, 9 January 2011: http://english.aljazeera.net/indepth/opinion/2011/01/20111981222719974.html
[7] Steven Cook, The Last Days of Ben Ali? The Council on Foreign Relations, 6 January 2011: http://blogs.cfr.org/cook/2011/01/06/the-last-days-of-ben-ali/
[8] Angelique Chrisafis, Sarkozy admits France made mistakes over Tunisia, The Guardian, 24 January 2011: http://www.guardian.co.uk/world/2011/jan/24/nicolas-sarkozy-tunisia-protests
[9] Hillary Rodham Clinton, Interview With Taher Barake of Al Arabiya, U.S. Department of State, 11 January 2011: http://www.state.gov/secretary/rm/2011/01/154295.htm
[10] Algeria set for crisis talks, Al-Jazeera, 8 January 2011: http://aljazeera.co.uk/news/africa/2011/01/2011187476735721.html
[11] Alexandra Sandels, JORDAN: Thousands of demonstrators protest food prices, denounce government, Los Angeles Times Blog, 15 January 2011: http://latimesblogs.latimes.com/babylonbeyond/2011/01/jordan-protests-food-prices-muslim-brotherhood-tunisia-strike-thousands-government.html
[12] AP, Thousands demand ouster of Yemen’s president, Associated Press, 22 January 2011: http://www.google.com/hostednews/ap/article/ALeqM5g3b2emEy39Bn52Z_haypKxNPGMSw?docId=d324160638a74e84b874baeada16bb4c
[13] Abigail Fielding-Smith, North-south divide strains Yemen union, The Financial Times, 12 January 2011: http://www.ft.com/cms/s/0/c7c59322-1e80-11e0-87d2-00144feab49a.html#axzz1C08RDtxu
[14] EurActiv, ‘Jasmine’ revolt wave reaches Albania, 24 January 2011: http://www.euractiv.com/en/enlargement/jasmine-revolt-wave-reaches-albania-news-501529
[15] Clemens Höges, Bernhard Zand and Helene Zuber, Arab Rulers Fear Spread of Democracy Fever, Der Spiegel, 25 January 2011: http://www.spiegel.de/international/world/0,1518,741545,00.html
[16] Shibley Telhami, Results of Arab Opinion Survey Conducted June 29-July 20, 2010, 5 August 2010: http://www.brookings.edu/reports/2010/0805_arab_opinion_poll_telhami.aspx
[17] Shibley Telhami, A shift in Arab views of Iran, Los Angeles Times, 14 August 2010: http://articles.latimes.com/2010/aug/14/opinion/la-oe-telhami-arab-opinions-20100814
[18] Clemens Höges, Bernhard Zand and Helene Zuber, Arab Rulers Fear Spread of Democracy Fever, Der Spiegel, 25 January 2011: http://www.spiegel.de/international/world/0,1518,741545,00.html
[19] Merav Michaeli, Israel may be on the eve of revolution, Ha’aretz, 17 January 2011: http://www.haaretz.com/print-edition/opinion/israel-may-be-on-the-eve-of-revolution-1.337445
[20] Ibid.
[21] Yagil Levy, Israeli NGOs are entrenching the occupation, Ha’aretz, 11 January 2011: http://www.haaretz.com/print-edition/opinion/israeli-ngos-are-entrenching-the-occupation-1.336331?localLinksEnabled=false
[22] Richard Falk, Ben Ali Tunisia was model US client, Al-Jazeera, 25 January 2011: http://english.aljazeera.net/indepth/opinion/2011/01/201112314530411972.html
[23] Jack Khoury and Haaretz Service, Two decades of secret Israeli-Palestinian accords leaked to media worldwide, Ha’arets, 23 January 2011: http://www.haaretz.com/news/diplomacy-defense/two-decades-of-secret-israeli-palestinian-accords-leaked-to-media-worldwide-1.338768
[24] Haaretz Service and The Associated Press, Hamas urges Palestinian refugees to protest over concessions on right of return, Ha’aretz, 25 January 2011: http://www.haaretz.com/news/diplomacy-defense/hamas-urges-palestinian-refugees-to-protest-over-concessions-on-right-of-return-1.339120
[25] Alan Greenblatt, Palestinian Papers May Be Blow To Peace Process, NPR, 24 January 2011: http://www.npr.org/2011/01/24/133181412/palestinian-papers-may-cause-blow-to-peace-process?ps=cprs
[26] Johannes Stern, Egyptian regime fears mass protests, World Socialist Web Site, 15 January 2011: http://www.wsws.org/articles/2011/jan2011/egyp-j15.shtml
[27] Simon Tisdall, Egypt protests are breaking new ground, The Guardian, 25 January 2011: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2011/jan/25/egypt-protests
[28] Ibid.
[29] MATT BRADLEY, Rioters Jolt Egyptian Regime, The Wall Street Journal, 26 January 2011: http://online.wsj.com/article/SB10001424052748704698004576104112320465414.html
[30] Catrina Stewart, Violence on the streets of Cairo as unrest grows, The Independent, 26 January 2011: http://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/violence-on-the-streets-of-cairo-as-unrest-grows-2194484.html
[31] IBT, Suzanne Mubarak of Egypt has fled to Heathrow airport in London: unconfirmed reports, International Business Times, 25 January 2011: http://www.ibtimes.com/articles/104960/20110125/suzanne-mubarak-of-egypt-has-fled-to-heathrow-airport-in-london-unconfirmed-reports.htm
[32] Angela Balakrishnan, IMF chief issues stark warning on economic crisis. The Guardian: December 18, 2008: http://www.guardian.co.uk/business/2008/dec/16/imf-financial-crisis
[33] Stephen C. Webster, US intel chief: Economic crisis a greater threat than terrorism. Raw Story: February 13, 2009: http://rawstory.com/news/2008/US_intel_chief_Economic_crisis_greater_0213.html
[34] DCDC, The DCDC Global Strategic Trends Programme, 2007-2036, 3rd ed. The Ministry of Defence, January 2007: page 3
[35] Ibid, page 81.
[36] Rev. Martin Luther King, Beyond Vietnam: A Time to Break Silence. Speech delivered by Dr. Martin Luther King, Jr., on April 4, 1967, at a meeting of Clergy and Laity Concerned at Riverside Church in New York City: http://www.hartford-hwp.com/archives/45a/058.html

[Global Research’teki İngilizce orijinalinden Nadir Demirer ve Mehmet Bayram tarafından çevrilmiştir]

Yeşil sahaların en zengini yine Real Madrid

İspanya’nın Real Madrid futbol kulübü dünyanın en zengin kulüpleri sıralamasında, altıncı yıl üst üste zirvede yer aldı.

Deloitte danışmanlık şirketi tarafından hazırlanan “Futbol Zenginlik Tablosunda” ilk yirmi sırada yer alan kulüplerin toplam geliri 3,8 milyar euroyu geçti.

2009-2010 sezonu rakamları üzerinden hazırlanan listede Real Madrid’in ezeli rakibi Barselona ikinci sırada, Manchester United ise üçüncü sırada yer aldı.

Bir önceki yıla göre en büyük çıkışı gösteren kulüp, yirminci sıradan on birinciliğe yükselen Manchester City olurken, Arsenal, Chelsea ve Liverpool beş, altı ve sekizinci sıralarda yer aldılar.

5 Avrupa ülkesi

Dünyanın en zengin yirmi futbol kulübü Avrupa’nın beş büyük futbol ülkesinden.

Listeyi 7 İngiliz, 4 Alman, 4 İtalyan, 3 İspanyol, 2 Fransız kulüp oluşturuyor.

Geçen yıl ilk on sırada yer alan takımlar, bu sene de ilk 10’da yer bulurken, ilk altı takımın sıralaması değişmedi.

“Futbol Zenginlik Tablosu”nu hazırlayan uzmanlar, Real Madrid’in, 1996-97 ile 2003-2004 yılları arasındaki sekiz yıl süren liderliğine benzer bir hakimiyet kurabileceğine dikkat çektiler.

Mali denge önemli

Raporda yer alan bir diğer tespit ise, ekonomik krizin, futbolun zenginlerine de etki edeceği.

Ancak bu büyük kulüplerin, geniş ve sadık taraftar tabanları, yayın haklarından elde edecekleri gelir ve sağlayacakları kurumsal kaynaklarla, krizi atlatacakları belirtilmiş.

Raporda kulüplerin taraftar desteği ve sahadaki başarılarıyla, marka değerlerini güçlendirdikleri ifade ediliyor.

Raporun analiz kısmında dikkat çekilen bir diğer nokta ise, UEFA’nın 2013-2014 sezonunda uygulamaya koyacağı mali kurallar.

Yeni düzenlemede, UEFA, futbol kulüplerinden gelirleri kadar para harcamalarını istiyor.

Raporda, bu uygulamaya Real Madrid gibi gelirleri yüksek klüplerin avantajlı gireceği belirtilmiş. (BBC)

Dünyanın en zengin 10 kulübü

  • 1. Real Madrid: 438.6m euro
  • 2. Barselona: 398.1m euro
  • 3. Man Utd: 349.8m euro
  • 4. Bayern Munich: 323m euro
  • 5. Arsenal: 274.1m euro
  • 6. Chelsea: 255.9m euro
  • 7. AC Milan: 235.8.m euro
  • 8. Liverpool: 225.3m euro
  • 9. Inter Milan 224.8m euro
  • 10. Juventus: 205m euro
  • BDP; 1 değil 375 kayıp ve faili meçhul var

    BDP’li Birdal ‘Bizim dönemimizde kayıp yok diyen AKP’nin döneminde 375 kayıp ve faili meçhul var’ dedi.

    BDP Diyarbakır Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Akın Birdal, Başbakan Erdoğan’ın Cumartesi Anneleri’yle görüşmesinde kendi dönemlerinde kayıp olmadığına yönelik sözlerine tepki göstererek, “Sadece Tolga Ceylan değil, 375 kayıp ve faili meçhul var bölgede. Orası Türkiye değil mi” diye konuştu.

    Birdal, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nda kayıp Tolga Ceylan ve gözaltındaki kayıpların akıbetini araştırmak üzere alt komisyon kurulmasını samimi bulmadıklarını söyledi. MHP’li Bal’ın alt komisyondan isminin çıkarılmasını istemesinin ardından doğan üye boşluğu nedeniyle kendisinin alt komisyonda yer alıp almayacağına ilişkin bir soruya Birdal, “Çağrı olmadı, komisyon başkanı çağrı yaparsa değerlendiririz” karşılığını verdi. Birdal, kurulan alt komisyonun kayıp ailelerinin umutlarını kabartıp yeniden söndüreceğini belirterek “Çünkü bu konu sadece Tolga Ceylan’la sınırlı bir sorun değil. Gözaltındaki bütün kayıplarla ilgili bir komisyon oluşturulması gerekir. Ancak AKP’nin tutumunu biliyoruz bizim yaptığımız başvuruları bugüne kadar reddettiler” dedi. Birdal AKP’nin kendi dönemlerinde kayıp ve faili meçhul olmadığına ilişkin söylemine de tepki göstererek “Bu doğru değil. Diyarbakır İnsan Hakları Derneği’nin bilgilerine göre bölgede 375 kayıp ve faili meçhul var. Bunların hepsi AKP döneminde. Orası Türkiye değil mi de bizim dönemimizde kayıp yok diyorlar. Bence Meclis’te hakikatleri araştırma komisyonu kurulmalı. Komisyon kurup hem gerçeklerle yüzleşelim hem de bundan sonra bu suçların işlenmeyeceğine dair güven oluşturalım” diye konuştu.(ANKA)

    El Cezire Cine-5’i aldı

    TMSF, Cine-5 ihalesinde 40,5 milyon dolar teklif sunan El Cezire TV’ye onay verdi.

    Cine 5 TV Ticari ve İktisadi Bütünlüğü, 31 Ocak’ta 40 milyon dolar muhammen bedelle satışa çıkarılmıştı. İhalede El Cezire Türk Yayıncılık Hizmetleri A.Ş, 21 milyon dolarlık teklifte bulunmuştu. 4 Şubat’taki pazarlık ihalesinde ise El Cezire Türk, teklifini 40 milyon 500 bin dolara yükseltmişti. Teklif, Fon Kurulu’nun onayına sunulmuştu.

    Alınan bilgiye göre, bugün toplanan Fon Kurulu, El Cezire Türk’ün 40 milyon 500 bin dolarlık teklifini onayladı. Fon Kurulu’nun ardından ihale sonucu, Rekabet Kurulu ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun (RTÜK) onayına sunulacak.

    Mübarek Mısır halkının sabrını sınıyor

    0

    Bu geceki konuşmasıyla görevinden istifa etmesi beklenen Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek yine gitmedi. Tahrir meydanını dolduran milyonlarca Mısırlı başkanlık sarayına doğru yürüyüşe geçiyor.

    Bu gece 22:30’da Mısır devlet televizyonunda konuşan Mübarek yetkilerinin bir kısmını yardımcısı Ömer Süleyman’a devrettiğini, Eylül ayında yapılacak olan başkanlık seçimlerinde de aday olmayacağını söyledi. Göstercilere “ben de genç oldum” diye nasihat veren Mübarek görevi bırakmayacağı, kontrolu elinde bulunduracağı mesajını verdi.

    17 gündür süren ve bugün yoğunlaşan grev ve gösterilerin ardından ordu sözcüleri ve Obama dahil çok sayıda insan Mübarek’in bu gece görevi bırakabileceğini ima eden konuşmalar yapmışlar, bütün televizyon kanalları geceki konuşmanın veda konuşması olacağını öngörmüşlerdi. Hatta Mübarek’in çoktan yurtdışına çıktığı haberleri dolaşıyordu.

    Oysa Mübarek Mısır’ı terk etmediği gibi yetkilerinin bir kısmını kendi atadığı eski istihbarat şefi Ömer Süleyman’a devretmekle yetindi.

    Kahire’de gösterilerin merkezi olan Tahrir meydanını dolduran milyonlarca Mısırlı konuşmadan Mübarek’in gitmediği anlaşılınca büyük bir öfkeye kapıldı ve ayakkabılarını gösterip “Biz gitmiyoruz, sen gideceksin” diye slogan atmaya başladılar. Bu gece gösterilerin artarak devam etmesi bekleniyor.

    Mübarek’in bu gece yaptığı konuşmadan satır başları şöyle:

    Şimdi, daha iyi bir hayat, daha iyi bir geleceğe kendini adamış; büyük beklentileri olan bir kuşak var.

    — Şehitlerin kanı boşuna akmış olmayacak ve kesinklikle sorunlara yol açan insanları cezalandırmak için sert olacağım.

    — Ölmüş olan kişilerin ailelerine, kurbanların ailelerine ne kadar büyük bir acı çektiğimi ifade etmek istiyorum.

    — Seslerinize, taleplerinize karşılık vereceğim ve vaatlerimi yerine getirmek konusunda ciddiyim.

    — Sizin talepleriniz adil ve meşrudur. Bu gibi durumlar bütün devletler ve siyasi sistemlerde karşımıza çıkabilir ama önemli olan bunları düzeltmek ve suç işleyenleri adalet karşısına çıkarmaktır.

    — Çağrılarınıza yanıt vermek zorundayım ama hiçbir şekilde dış güçlerden gelecek ve gelmekte olan müdahalelere; gerekçeleri ne olursa olsun kulak vermeyeceğim.

    — Kız ve erkek kardeşlerim; daha önce de söylediğim gibi bir sonraki seçimlerde aday olmayacağım. Bugüne kadar anavatanımıza yaptıklarım yeterli görüyürum ve bunlardan memnunum.

    — Mısır halkını ve Mısır için endişe duyan herkese taahhüt ediyorum ki, görüş birliği içinde süreci atlatacağız. Silahlı güçler de bu sürece katkıda bulunacak.

    — Diyalog süreci başladı ve bu belirli bir uyuma ulaşmamıza yol açtı. Bu süreçte rotayı doğru yöne çevirerek yola devam etmeliyiz. Diyaloglar, bir komite oluşmasına yol açtı. Anayasa değşikliğini yapacak başka bir komite de oluşturduk. Bu komite de, benim bugüne kadar kendime yüklemiş olduğum ve söz verdiğim konularda analiz yapacak. Sözlerimi yerine getirip getirmediğime bakılacak. Ve bu komitede yargıdan önemli isimler olacak.

    — Ayrıca, bazı şehitler büyük acılara neden oldu. Elbette özellikle bu alanda soruşturmaların yürütülmesi ve sonuca ulaşılması için de komite görevlendirdik.

    — Olağanüstü hal yasasının yeniden gözden geçirilmesi ve kaldırılması da önceliklerimiz arasında.

    — Mısır zorlu bir zamandan geçiyor ve hiçbir şekilde ekonomimize zarar verebilecek gelişmelere izin veremeyiz. Değişim isteyenlere de mağdur hale geleceklerdir.

    — Bütün Mısırlılar aynı gemide ve hepimiz yakın zamanda başlamış olduğumuz diyaloğa tek bir ekip olarak devam etmeliyiz. Ki böylece krizden kurtulalım ve ekonomimize güven gelsin. Halkımız da normal hayata dönsün ve güven içinde yaşayabilsin.

    — Mısır bu zor günleri atlatacak . Önceliğimiz menfaatlerimiz korumakta yatmalı. Cumhurbaşkanı yardımcım ile görüştüm ve yetkilerimin büyük kısmını kendisine devrettim. Ve inanıyorum ki Mısır bu günleri de geride bırakacak, yeniden ayakları üzerine kalkalacaktır.

    — Ben ve oğlum bu ülkede öleceğiz…”

    (Yeşil Gazete)

    Al Jazeera ve NTVMSNBC’den derlenmiştir.

    Mübarek bu gece gidebilir

    0

    Bugün bütün ülkeye yayılan grevlerin ve artan protesto gösterilerinin ardından Mısır’da 30 yıldır yönetimde olan Hüsnü Mübarek diktatörlüğünün bu gece son bulabileceği bildiriliyor.

    Göstericiler parlamento çevresindeki gösterileri yoğunlaştırırken ordu komutanlarından Hasan el Roveni, Kahire’deki Tahrir Meydanı’ndaki protestoculara yaptığı konuşmada, “istediğiniz her şey yerine getirilecek” dedi. Ordunun konuya ilişkin yakında bir bildiri yayımlayacağı kaydedildi. Mübarek’in de kısa bir süre içerisinde halka hitap edeceği kaydedildi.

    Mübarek’in görevini bırakabileceği haberlerini, iktidar partisi yetkilileri de teyit etti.

    Öte yandan Guardian gazetesinde yayınlanan bir habere göre Hüsnü Mübarek’in dün ülkeyi terk ettiği ve gitmeden önce bir bant kaydettiği, bu gece bu bandın yayınlanacağı ileri sürülüyor.

    (Yeşil Gazete)

    Seçimlere müdahale, Yeşiller üyesi çalışana darp

    0

    Antalya’da Yeşiller Partisi PM üyesi Alican Güner, çalıştığı işyerinde saldırıya uğradı.

    Akdeniz Manşet gazetesinin haberine göre olay geçen Cumartesi günü Belek’te bulunan Beachpark tesislerinde meydana geldi. İddiaya göre AKP’li Serik belediye başkanı Yusuf Mecek, Serik Ziraat Odası seçimlerinden önce bazı delegeleri belediye tesislerinde 10 gün süresince ücretsiz olarak konaklattı. Belek Belediye Beach İşletme Müdürü Sinan Kök delegelerin seçim sabahına kadar misafir edilmesi ve dışarıyla irtibat kurmaması için personele emir verdi. Bu emre uymayan tesisin yiyecek içecek müdürü Alican Güner ise kendisinin delegelerle ilgilenmediğini öne süren Sinan Kök tarafından darp edildi ve ölümle tehdit edilerek işine son verildi.

    5 Şubat 2011 günü sabah 6:30 sularında Belek Beachpark İşletme Müdürlüğü’nde meydana gelen olayda yaşananları, Alican Güner’in avukatı İsmail Duygulu şöyle anlattı:

    “Belek Belediye Beachpark İşletme Müdürü Sinan Kök, başkan Yusuf Mecek’in talimatıyla hareket etmiştir. Mecek’in talimatıyla 5 Şubat günü yapılacak olan Serik Ziraat Odası seçimlerinde oy kullanacak delegeleri 10 gündür Belek Belediyesi Beachpark tesislerinde seçim öncesi markaja almak adına ücretsiz olarak belediye olanaklarıyla sabahlara kadar eğlendirmek, konaklatmak ve ağırlamak suretiyle seçim sabahına kadar hazır tutmak istemiştir. Aşırı alkollü işletmeye gelen Sinan Kök güvenlik müdürü, zabıtalar ve çalışanların önünde, müvekkilim Alican Güner’i sabahleyin “Neden gece uyudun. Neden delegeleri zaptetmedin. Neden sabaha kadar onları eğlendirmedin” diyerek Belek Belediye Başkanı Yusuf Mecek’ten aldığı emir ve talimatla, Mecek’in kendisine hediye ettiği tabancasını çekip kabzasıyla vurmak suretiyle dövmüştür. Müvekkilim Alican Güner, Antalya’nın Serik ilçesi Belek Belediyesi ve İşkur ortaklığında gerçekleştirilen istihdam ofisinin bar ve servis elemanı yetiştirme kursunda 2 ayrı dalda öğretmen ve Belek Belediye Beachpark İşletme Müdürlüğü’nde Yiyecek-İçecek Müdürlüğü görevini yürütmektedir. Dayak sırasında Sinan Kök, Alican Güner’in sol gözaltına ve sol şakağına tabancanın kabzasıyla bir kaç kez vurmuş ve yumruklayarak dayak atmıştır. Müvekkilimin eşyalarını da vermeyerek kendisini işletmeden kovmuştur.”

    Seçimlere müdahale mi?

    Serik Ziraat Odası Başkanı Rıza İleri, seçim günü öğlen saatlerinde konuyla ilgili tüm iddialar ve dayak olayı kendisine anlatıldıktan sonra “Dedikleriniz doğrudur. Darp edilen adamı duyduğuma göre işten kovmuşlar. Bugün seçimde oy kullanacak delegeler gece orada konaklattırılmıştır. Bunun hukuki yolunu nasıl yaptılar bilemiyorum. Suç olduğunu düşünüyorum. Biz tabi o işletmeye giremiyoruz ama dediklerine göre seçimden bir gece önce 35-40 kişi belediye tesislerinde konaklattırıldı. Serik Ziraat Odası’nın 81 delegesi var. 2007’den bu yana başkanım ve tekrar aday oldum. Sayın Yusuf Mecek seçimlere müdahildir, bunu herkes biliyor” açıklamasında bulundu.

    Olay savcılığa yansırken, Serik Ziraat Odası seçimlerini mevcut başkan Rıza İleri’yle yarışan Mustafa Yavuz kazandı. Seçim sonucunda AKP’li belediye başkanının desteklediği Mustafa Yavuz 41 üyenin desteğini alarak Serik Ziraat Odası’nın yeni başkanı seçildi.

    (Yeşil Gazete)

    Akdeniz Manşet gazetesi ve Kanal VIP haberlerinden derlenmiştir.

    Kahramanmaraş’ta dört günde ikinci göçük

    0

    Afşin-Elbistan B Termik Santrali için kömür üretimi yapılan sahada bir iş makinesinin çalıştığı sırada göçük yaşandı. Göçük haberinin duyulması üzerine çok sayıda ambulans ve kurtarma ekibi olay yerine sevkedildi. Göçüğün meydana geldiği sahada çalışan kimi işçiler göçük altında kalanlar olduğunu iddia ederken, olayı öğrenerek kömür üretim sahasına gelen çok sayıda işçi yakını jandarma ekipleri tarafından bölgeye alınmadı.

    Kahramanmaraş Valisi Şükrü Kocatepe, “Bana ulaşan ilk bilgiler göçük altında kimsenin bulanmadığı yönünde. Arkadaşlarımız alandalar ve çalışıyorlar, gelişmeleri kamuoyuyla paylaşacağız” dedi. Arama-kurtarma ekiplerinin bölgedeki çalışmaları sürüyor. 6 Şubat tarihindeki göçükte bazı işçi ve iş makineleri toprak altında kalmıştı. Olayda 1 işçi hayatını kaybetmiş, 10 işçi de yaralanmıştı. (AA)

    Almanya’da Türkler vizeden muaf

    Münih İdari Mahkemesi “Türkler özellikle turistik seyahat amacıyla, vizesiz Almanya’ya giriş yapabilir, oturum almadan 3 ay Almanya’da kalabilir” kararını verdi.

    Münih Sanas Avukatlık Bürosu’ndan avukat Temel Nal’ın yürüttüğü ve avukat Serdal Altuntaş’ın da katıldığı davada ilk kez bir İdari Mahkeme turistik gezi amacıyla Almanya’ya gelen Türklerin vizeden muaf olduğunu onaylamış oldu. Münih İdari Mahkemesinin bu kararı, bir ilk olması nedeniyle emsal karar niteliğinde. Mahkemenin kararı şöyle:

    “Bir Türk vatandaşı hizmet alma amacıyla özellikle de turistik seyahat amacıyla oturma iznine gerek duymadan ve özellikle de vize almadan Almanya’ya giriş yapabilir ve üç ay kalabilir.”

    EMSAL NİTELİĞİNDE
    Mahkeme, karar emsal niteliği taşıdığı için karara itiraz hakkı tanıdı. Mahkeme, akraba ziyaretlerini bu kararın dışında tuttu. Başyargıç Klein başkanlığındaki mahkeme heyeti, tespit kararına temel olarak Türkiye ile AB arasındaki 1973’te geçerli olan katma protokolün 41. maddesi, 1. şıkkını gösterdi. Mahkeme ayrıca Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) 25.2.1964’te çıkardığı ve EWG 64/221/EWG numaralı yönergeye atıfta bulundu. Sanas avukatlık bürosundan avukat Temel Nal, “Bu tarihi bir karar. Emsal karardır. Türkler Almanya’da örneğin tedavi görme, konser, maç gibi faaliyetlere katılmak için vize almak zorunda olmadığı gibi, turistik seyahatlerde de vizeden muaftırlar. Artık uçak şirketleri yolcularını “vize yok” diye uçağa almamazlık yapamaz. Aksi takdirde hukuka aykırı davranırlar. Bu da uçak şirketlerine karşı tazminat davalarına yol açar.”

    AB HUKUKU BÖYLE
    Başyargıç Klein, 1973’te düzenlenen Avrupa hukukuna göre de hizmet serbestisinin hem aktif hem de pasif hizmeti içerdiğini belirtti. Klein bu davada Avrupa Adalet Divanı’ndan bir öngörüş bile almaya ihtiyaç olmadığını ve hukuki durumun çok açık olduğunu vurguladı.

    4 VATANDAŞ TRANSİT GEÇEMEYİNCE DAVA AÇTI
    Münih İdari Mahkemesinin kararına gerekçe olan davayı Türkiye’de yaşayan Candan Erdoğan açtı. Dört Türk vatandaşı 29 Eylül 2009 tarihinde Amerika’dan Münih bağlantılı uçakla İstanbul’a uçmak istedi. Ancak uçakları Amerika’dan gecikmeli kalktığı için Münih’ten İstanbul’a kalkan Lufthansa havayolları uçağına yetişemediler. Dört Türk vatandaşı ertesi günkü uçakla İstanbul’a uçmak için havaalanında otelde gecelemek istedi. Polis dört Türk vatandaşına vizeleri olmadığı gerekçesiyle havaalanından dışarı çıkış izin vermedi ve Türk vatandaşları geceyi Münih havaalanı transit bölümünde geçirmek zorunda kaldı. Dört Türk vatandaşını temsilen Candan Erdoğan Almanya’yı dava etti. (Ntv)