Ana Sayfa Blog Sayfa 5226

Güreşte altın geldi!

0

Almanya’da devam eden Avrupa Güreş Şampiyonası’nda serbest stil 120 kiloda Fatih Çakıroğlu altın madalya kazandı.

Almanya’nın Dortmund şehrinde düzenlenen Avrupa Güreş Şampiyonası’nda serbest stilde 120 kiloda Fatih Çakıroğlu altın madalya kazandı.

Westfalen Spor Salonu’nda yapılan şampiyonada bugün mindere çıkan 3 Türk sporcusu elenirken altın için mindere çıkan takım kaptanı Fatih Çakıroğlu’nun finaldeki rakibi Belarus’dan Alexei Shemarov oldu. Devrelerdeki 1-1’lik eşitliğin ardından üçüncü devrede gerideyken durumu 3-3 yapan Fatih, mücadeledeki son sayıyı alan sporcu olduğu için altın madalya kazandı. Türkiye bu sonuçla serbest stilde şampiyonayı 1 altın madalya ile tamamlamış oldu.

84 kiloda İbrahim Bölükbaşı ikinci turda 2-0 yenildiği Gürcü Dato Marsagishvili, finale çıkınca, represaj maçı yapma şansı buldu. İlkinde Makedon Bogdanov’u, ikincisinde de İsviçre’den Riese’yi 2-0 yenen Bölükbaşı, bronz madalya mücadelesi yapmaya hak kazandı. Romen Gheorghita Stefan karşısında etkisiz kalan İbrahim, minderden tuşla yenik ayrılarak, kürsüye çıkamadı.55 kiloda mindere çıkan Dünya Gençler Şampiyonu Ahmet Peker, ilk kez katıldığı büyükler şampiyonasında bekleneni veremedi. Polonya’dan Adam Bienkowski’yi 2-0’la geçen Peker, Azeri Makhmud Magomedov’a 2-1 kaybetti.66 kiloda mücadele eden Yakup Gör, İsviçreli Steven Graf’ı 2-0 yendikten sonra, Gürcü Koba Kaskaladze ile karşılaştı. Gör, iyi mücadele etmesine rağmen, üçüncü devrede rakibine boyun eğip, 2-1 kaybetti ve elendi.Şampiyonada yarın ve cuma günü bayanlar karşılaşmaları yapılacak. Grekoromen stil müsakaları ise cumartesi günü başlayacak.

GURBETÇİLERDEN DESTEK GELMEDİ
Almanya’nın Dortmund kentinde yapılan Avrupa Şampiyonası’nda beklediğini bulamayan serbestçiler, arkalarında seyirci desteğini de göremedi. 3 milyon Türk’ün yaşadığı Almanya’da, Ay-Yıldızlıları desteklemeye hiç bir Türk vatandaşının gelmemesi dikkati çekti.

HER SPORCUYA ÖZEL MÜZİK
Almanlar, sporcularını motive etmek için müziğe başvurdu. Her Alman sporcu, müsabakası sırasında kendi istediği bir müziği çaldırdı. Ancak ev sahibi ülkeden hiçbir sporcu kürsüye çıkmayı başaramadı.

Badminton heyecanı başladı

0

Antalya’nın Alanya ilçesinde düzenlenen Türkiye Üniversiteler Badminton 1. Lig Müsabakaları başladı.

Türkiye Üniversite Sporları Federasyonu’nun 2011 faaliyet programında yer alan Badminton 1. Lig Müsabakaları, Alanya’nın Atatürk Spor Salonu’nda yapılıyor. 10 takımın mücadele edeceği karşılaşmalar sonunda birinci olan takım Badminton Süper Ligi’ne yükselirken, son 5 takım 2. lig grubuna düşecek. Müsabakalar 3 Nisan Cumartesi günü sona erecek.

Türkiye Üniversite Sporları Federasyonu Temsilcisi Zafer Şahin, gazetecilere yaptığı açıklamada, 1. lig müsabakalarının haricinde başarılı sporcuların katıldığı ferdi erkek ve ferdi bayan karşılaşmalarının da yapıldığını kaydetti.

Şahin, ”Türkiye Üniversiteler Badminton 1. Lig müsabakaları Alanya’da yapılıyor. Müsabakalara 10 üniversite takımı katıldı. Müsabakalar sonucunda birinci olan takım Süper Lig’e yükselecek. Son 5’e kalan takım ise 2. lig grubuna düşecek. Ayrıca badminton müsabakalarında tek bayan ve tek erkekten oluşan ferdi takımlar da karşılaşacak” dedi.

Gençlik ve Spor İlçe Müdürü Erdal Tamrak da badminton sporunun Alanya’daki okullarda yaygınlaştırıldığını ve ilçede bu spora olan ilginin arttığını belirtti. Tamrak, organizasyon kapsamında 80’i sporcu olmak üzere teknik heyet ve hakemlerden oluşan 250 kişinin ilçeye geldiğini bildirdi.

Felsefe Atölyesi’nde sürdürülebilirlik

2001 yılından bu yana Kadıköy’de felsefe çalışmalarına istikrarlı bir biçimde sürdüren Us Atölyesi 01 Nisan 2011 tarihinde ; Yeşiller Partisi Parti Meclis Üyesi Aytaç Timur’u konuk edecek.

Aytaç Timur  sürdürülebilirlik üzerine konuşacak. Aslında bu kavramın tarihi çok eski değil. Özellikle 1970’lerin başından bu yana kullanılıyor. Doğa-insan ilişkisinde, öyle bir noktaya doğru geldik ki, insanın yapıp ettikleri artık doğa açısından sürdürülebilir olmaktan çıkıyor.

Us Atölyesi her ay belirli bir başlığı ayın konusu yapıyor ve konusunda uzman kişileri konuşmacı olarak çağırıyor. Bazen aylık konu dışına çıkıp, bir haftayı özel bir konuya da ayırabiliyor. Şubat ayı sanat felsefesiyken, mart ayı Nietzsche ayıydı. Nisan’da Lacan konuşulacak ve mayıs ayında Fichte.

Barış Manço Kültür Merkezi’nde, her cuma saat 20-22 arası yapılan çalışmalara katılım serbest ve ücretsiz. Detaylı bilgi için www.usatolyesi.org adresini ziyaret edebilir ya da 532 722 85 90 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

 

Antartika yeşilleniyor

İklim değişikliği yavaş yavaş etkisini Dünya’nın en soğuk kıtasında da hissettirmeye başladı. İklim değişikliği yüzünden buzla kaplı Antartika’nın vadileri giderek yeşilleniyor.

İngiltere ve Avustralyalı bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre, bir çeşit uzun boylu saçaklı bir ot türü olan Antartika çimeni, iklim değişikliği yüzünden son 50 yılda yaygın olarak Antartika’da yetişmeye başladı.

Araştırmayı yapan Bangor Üniversitesi akademisyenlerinden Dr. Paul Hill, Antartika’daki buzların giderek daha hızlı eridiğini ve kıtanın giderek yeşillendiğini belirtti.

Antartika’yı hep kar ve buz kıtası olarak düşünüyoruz. Ancak, özellikle yaz aylarında, Antartika yarım adasında ve kıtanın donmuş merkezini çevreleyen adalarda, buzlar eriyor ve birçok bölge eğreltiler ve doğal yoldan yetişen iki yeşil ot ile katlanıyor. İklim değişikliği yüzünden, Antartika’da yazlar artık daha uzun ve sıcak, bu yüzden kıtanın iki doğal bitkisinden biri olan Antartika çimeni giderek daha uzun süre ve daha geniş alanlarda yetişiyor.

İlgili araştırma ünlü doğa ve biyoloji dergisi olan Nature’da yayınlanmıştır.

(Yeşil Gazete, Guardian)

 

AKP ayrımcılıkta ısrarlı: Cinsel “eğilim”, Yabancılar Kanunu tasarısından da çıkartıldı

Öncelikle; günümüzde pek çok LGBT kişi, LGBT örgütü ve biliminsanı, “cinsel tercih”, ya da “cinsel eğilim” kavramını değil, “cinsel yönelim”i kullanıyorlar. İngilizcesi ile “orientation“.

AKP bundan birkaç ay önce Ayrımcılık ile Mücadele ve Eşitlik Kurumu Yasası taslağından “cinsel kimlik”i çıkartmıştı. İktidar partisinin bu hamlesi öncelikle Türkiyeli lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) yurttaşları hedef alan; tipik ve beklenen bir muhafazakar baskı olarak yorumlandı: Ayrımcılık yapan bir ayrımcılık yasası.

AKP’nin LGBT insanlara ve aslında toplumsal barışa yönelik diğer bir saldırısı ise diğer ülkelerden gelen kişileri hedef alıyor. İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu Tasarısı Taslağı’nın ayrımcılık yasakları arasında taslağın ilk halinde “Cinsel Eğilim” ayrımcılığı yasağı mevcutken; bu konudaki ayrımcılık yasağının sonradan taslaktan çıkarılması üzerine Kaos GL Derneği bir basın açıklaması yayınladı:

İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu Tasarısı Taslağı’nın ayrımcılığı düzenleyen 4. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasakları arasında taslağın ilk halinde “Cinsel Eğilim” ayrımcılığı yasağı mevcutken, bu konudaki ayrımcılık yasağının sonradan taslaktan çıkarıldığı gözlenmiştir.

Türkiye’de Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans (LGBT) bireylerin insan hakları alanında çalışan Kaos GL Derneği olarak, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu Tasarısı Taslağı’na “Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenerek, tasarının “Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ayrımcılığını kapsar şekilde düzenlenmesini talep ediyoruz.

Taslağın “Ayrımcılık yasağı” başlıklı 3. Maddesi’nde “Yabancılara, cinsiyet, ırk, renk, etnik veya sosyal köken, kalıtımsal özellikler, dil, din, inanç, siyasi veya diğer düşünceler, medeni hal, ulusal azınlığa mensubiyet, servet, doğum, özürlü olma, yaş, cinsel eğilim veya benzeri unsurlara dayanılarak ayrımcılık yapılamaz.” hükmü yer alıyordu. İçişleri Bakanlığı’nın resmi sitesinde yer alan taslağın son halinde Ayrımcılık Yasağı başlıklı 4. Maddesi’nden “Cinsel Eğilim” ibaresi çıkarılmıştır.

Yabancıların Türkiye’ye girişleri, Türkiye’de kalışları ve Türkiye’den çıkışları ile Türkiye’den koruma talep eden yabancılara sağlanacak korumanın kapsamına ve uygulanmasına ilişkin usul ve esaslarını ve Türkiye’de bulunan sığınmacı ve mültecilerin tüm özlük haklarını düzenleyen taslaktan “Cinsel Eğilim” ibaresinin çıkarılması LGBT sığınmacı ve mültecilere karşı yapılan ayrımcılığın meşrulaştırılması anlamına gelmektedir.

1951 Cenevre Sözleşmesi’ne getirilen coğrafi sınır nedeniyle Türkiye sadece Avrupa ülkelerinden mülteci kabul etmektedir. Doğu ülkelerinden gelen sığınmacı ve mülteciler Türkiye’yi transit ülke olarak kullanmaktadır. Şartlı mülteci statüsü alıp, üçüncü ülkeye yerleştirilene kadar Türkiye’de ikamet etmelerine izin verilmektedir. Bu süre yıllar alabilmektedir. Doğu ülkelerinden gelen sığınmacı ve mülteciler Türkiye’de kaldıkları süre boyunca sosyal ve ekonomik haklardan yararlanmada ciddi şekilde sıkıntı çekmektedir.

Cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri nedeniyle uğradıkları işkence, kötü muamele ve hayati tehlikeden dolayı çoğunlukla İran üzerinden Türkiye’ye giriş yapan LGBT sığınmacı ve mülteciler, yerleştirildikleri uydu kentlerde hem mülteci oldukları hem de LGBT oldukları için iki kez ayrımcılığa, polisin ve yerli halkın homofobik tavırlarına, fizksel ve psikolojik tacize ve şiddete maruz kalmaktadır.

Avrupa Komisyonu, “Türkiye 2010 Yılı İlerleme Raporu”nda, temel haklarda LGBT’lere yönelik ayrımcı uygulamaları sıralamış ve “Türkiye’nin ayrımcılıkla ilgili yasal çerçevesi AB müktesebatıyla yeterince uyumlu değil. “Temel haklar alanında lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) bireylere yönelik ayrımcılık devam ediyor” diyerek ayrımcılığın altını çizmiştir.

Biz Kaos GL Derneği olarak Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu Tasarısı Taslağı’nın uluslar arası sözleşmelerle taahhüt edilen standartlara uygun hale getirilerek, taslağın “Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ayrımcılığını kapsayacak şekilde düzenlenmesini talep ediyoruz.

Kaos GL

(Yeşil Gazete)

 

Muğla’da ekoloji ve katılım çalışma ziyaretleri

Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) 21-23 Nisan 2011 tarihlerinde  Muğla’da “Ekoloji ve Katılım” teması ile çalışma ziyaretleri yapmayı planlıyor. Çalışma çerçevesinde, ekoloji ve katılım teması altında yerelden katılım, yerel yönetimlerle iş birligi ve savunuculuk kavramları bir araya getirilecek. Bu alanda bilgi birikimini arttırmak ve son dönemde Türkiye’de gerçekleşen gelişmelere dair paylaşımlarda bulunmak için eğitim ve ziyaretler gerçekleştirilecek.

Calışma ziyaretleri; farklı alanlarda faaliyet gösteren örgütlerin ekoloji ve katılım konusunda bilgi, deneyim ve farkındalıklarını arttırmayı amaçlıyor. Toplumsal cinsiyet, ekoloji, çocuk hakları, insan hakları, engelli hakları, gençlik, kültürel haklar alanlarında faaliyet gösteren hak temelli örgütlerde profesyonel veya gönüllü olarak calışan aktivistlere cağrıda bulunuyor.

Ziyaretlerde yer almak için tüm Türkiye’den başvuru yapılabilir. Değerlendirmede öncelik ekoloji alanı dışında calışan örgütlere verilecek.

STGM’nin bu etkinliği ile ilgili ayrıntılı bilgiye www.stgm.org.tr adresinden erişilebilir.

(Yeşil Gazete)

 




Nevala Qesaba ya da ölülere saygısızlık

İnsanlık tarihi pek çok acımasız ve vahşet içeren savaşa tanıklık etmiştir. Moğollar, Naziler vahşet ölçüsü ve kuralsız oluşları bakımından en çok dikkat çekici örnekler olarak ilk akla gelenlerdir. Bosna’da sistematik olarak gerçekleştirilen tecavüzlerin yarattığı psikoloji ve katledilen insanların toplu mezarları da yakın tarihimizin insanlık adına utanç duyulan örnekleri arasındadır.

İnsanın haklarına ve onuruna atfen “insan hakları”, “savaş suçu”, “insanlığa karşı işlenen suçlar” gibi kavramlar, son 60 yılda insanlığın ortak değerleri olarak gündeme girmiştir. Bosna’da olduğu gibi savaş suçu işleyen bazı ülkelerin yöneticileri uluslararası mahkemelerce yargılanmış ve ceza almışlardır. Egemen ülkelerin çıkarlarına dokunmayan Sudan gibi ülkelerdeki suçlular çifte standart örneği olarak cezalandırılmasalar da en azından dünya kamuoyunun vicdanlarında mahkûm olmuşlardır.

Ülkemizde de yaşanan 30 yıllık kirli savaşta bölge insanın feryat figan haykırdığı, fakat Türkiye ve dünya kamuoyunda yeterince karşılık bulmayan toplu mezarların gerisindeki hikâyeler, yukarıdaki örnekleri egale edecek gerçekliklere sahip. Çatışmalarda kullanılan kimyasal silahlar, sağ yakalanan gerillaların işkence edilerek infaz edilmesi, hayatını kaybeden insanların bedenlerinin parçalanması, yakılması ve çöplüklere atılması…

Hizbullahçıların katlettikleri insanların bedenlerini aileleriyle yaşadıkları evlerin altlarına gömmeleri ne kadar düşündürücü ise, Kürt coğrafyasının her karış toprağında toplu mezarlardan fışkıran bedenler toplumsal duyarsızlığa ve çürümüşlüğe gösterge olması bakımından o kadar düşündürücü.

 

Bütün bu olanlara dikkat çekmek için Diyarbakır’dan Siirt’e büyük bir coşku seli gibi aktıktan sonra, Nevala Qesaba’da gözaltında ya da çatışmalarda hayatını kaybetmiş ve toplu mezarlara gömülmüş çocuklarının resimlerini taşıyan aileler göze çarpıyor. O kadar çoklar ki. Her türlü baskı ve zulmü yasayanlar olarak, devletin hiç bir tutumunun onları şaşırtmadığı acık. Fakat ölü bedenlere reva görülenlere anlam vermek, onların hislerini anlamaya çalışmak olanaklı değil. Çünkü insanlık değerlerini bu ölçüde alçaltan vahşeti tartabilecek bir terazi henüz yok ve gelecekte de olmayacak.

 

Düşman olarak gördüğünüz karşı taraftakilerle savaşırsınız, ama her şeyin bittiği, düşmanlık ya da nefretin anlamını yitirdiği o ölüm anında, rakibinize duymanız gereken bir saygı olmalıdır. En azından manen, inançlarının gerektirdiği gibi ebediyete intikali onların en doğal hakkıdır. Dünyanın diğer toplumları gibi Kürt toplumunda da ölülere saygısızlık en büyük hakaret olarak algılanır.

Savaşlar kirli ve acımasız oldukları kadar insan onurunun, değerinin, hakkının centilmence teslim edildiği pek çok olaya da şahit olmuştur. Bundan 3500 yıl önce gerçekleştiği düşünülen Truva Savaşlarının konu edildiği Homeros’un İlyada’sında iki ezeli düşman olan Akhilleus’la Hektor arasında ki dövüş her kesçe bilinir. Tanrılar tarafından ölümsüz kılınan Akhilleus savası kazanır ve Hektor’un ölü bedenini karargâhını kurduğu çadırın önünde, orta yerde öylece tutar. Kral Priamos’un gece yarısı Akhilleus’a giderek Hektor’un yiğit bir savaşçı olarak onurlu bir cenaze merasimini hak ettiğini söylediğinde, Akhilleus pişman olur ve onun cansız bedenini kendi elleriyle yıkar, sarar ve babası kral Priamos’un götürmesi için arabaya koyar.

 

Siirt’te insanların ölü bedenlerinin çöplüklere atılmasının nedenlerini düşünürken devlet aklını sorguluyorum. Durduk yere kitleyi kışkırtan, milletvekili belediye başkanı hiç bir temsiliyeti takmayan, gücü zorbalığa dönüşmüş devlet aklı… Gerilla cesetlerini okullarda ibret olsun diye sergileyecek kadar insan psikolojisinden bihaber devlet aklı… Adı güvenlik olan ama güvenliğinizi riske edecek her turlu girişimden sakınmayan devlet aklı… İnsanlara dışkı yediren devlet aklı… Nasıl bu kadar kötü, çirkin ve beceriksiz olabiliyorsun? Ve bütün bu yapılanlar neden?

On binlerin arasında heyecan, hüzün, coşku, kaygı karmakarışık duygular içindeyken, Nevala Qesaba’da yatan ve bölgede efsaneye dönüşmüş Egit’in resmi takılıyor gözüme, bir de Batman’ın bir köyünde, konvoya yetişip de bir zafer işareti çakmak için yokuş yukarı canhıraş koşan 4-5 yaşlarındaki o çocuk. Sonrada Marlon Brando’nun Zapata filminin final sahnesi ve onun adından dahi dehşete düşen despotlar. Hepsi birden beynimde bir araya geliveriyor ve birden anlıyorum ki tek neden korku, hem de akılları bastan alacak ölçüde korku… Ölü bedenlerden bile…

 

Hüseyin Güngör

“Oyuncular sendikası” kuruldu

0

Sahne, Perde, Ekran ve Mikrofon Oyuncuları Sendikası (Oyuncular Sendikası) kuruldu.

İstanbul Valiliği önünde toplanan gruptan oyuncular Memet Ali Alabora, Şebnem Sönmez, Tuba Erdem ve Murat Zubi ile avukat Burhan Gün, sendikanın kuruluş bildirimini yapmak için emniyetten sorumlu İstanbul Vali Yardımcısı Ali Bakoğlu ile görüştü.

Basına kapalı olarak gerçekleştirilen görüşmede Bakoğlu’na sendikanın bildirimini sunan heyet, dışarıda bekleyen grup tarafından alkışlar eşliğinde karşılandı.

Burada bir açıklama yapan oyuncu Memet Ali Alabora, 6 aydan bu yana aktif olarak sendika çalışmalarını yürüttüklerini söyledi.

 

Ondan önce de bunun 1,5 yıllık bir hazırlığı var. Bugün de resmi olarak valiliğe bildirimizi yaptık” diyen Alabora, sendikaların bildirimle kurulduğunu ve bu bildirimle tüzel kişilik kazandığını ifade etti.

Alabora, sendika kurmak için herhangi bir yerden izin almaya gerek olmadığını vurgulayarak, sendikaların bildirim usulü ile kurulduğunu anımsattı.

Oyuncular Sendikasının kurucu üyelerinin çoğunluğu ile sendika bildirimini gerçekleştirdiklerini dile getiren Alabora, şöyle devam etti:

63 kurucu üyeli Oyuncular Sendikası’nı kurduk. Oyuncuların bir sendikal mücadeleye ihtiyacı olduğu zaten çok aşikar. Özellikle sinema ve televizyon sektöründeki son gelişmeler de tabii ki çok tartışılıyor ve konuşuluyor. Ancak bu çalışma, bu gelişmelerden çok daha önce başladı. Sendika yaklaşık 2 yıllık bir çalışmanın ürünü.”

Alabora, daha önceki dönemlerde sadece oyunculara ait bir sendikalaşma çalışması olmadığını belirterek, “Oyuncuların birçok alanda problemleri var. Ancak biz aynı zamanda opera, dans ve bale sanatçılarının da yer alacakları bir sendikayız” dedi.

AA, Yeşil Gazete

Muğla Üniversitesi’nde öğrenci de, demokrasi de meçhul

Ömer Çetin

Muğla Üniversitesi 2. sınıf öğrencisi Ömer Çetin  geçen yıl harç parasını ödeyebilmek için İstanbul’da çalıştığı inşaattan düşerek yaşamını yitirmişti.

Güz döneminden itibaren Ömer Çetin’in büstünün Meçhul Öğrenci Anıtı olarak Muğla Üniversitesi kampüsüne yapılması talebini içeren bir kampanya başlamıştı. Öğrenciler, Muğla Üniversitesi yönetiminin bu talebi geçiştirdiğini ve göstermelik bir toplantıyla reddettiğini düşünüyorlar. Ardından öğrenciler kendi çabalarıyla bu büstü dikeceklerini ifade etmişler ve bunun için çeşitli girişimlerde bulunmuşlardı.

Bugün, arkadaşları ve üniversitenin farklı bölümlerinde eğitim gören bir grup öğrenci, Ömer Çetin’in anısını yaşatmak ve parasız eğitim talebinin bir simgesi olması amacıyla Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri tarafından yapılan büstü Karya Meydanına yerleştirmek için Muğla Üniversitesi’nde ve dışarıda toplanmaya başladılar.

 

Jandarma Müdahalesi

30 Mart günü Muğla Üniversitesi’nde Meçhul Öğrenci Anıtını dikmek için toplanan yüzlerce öğrencinin önü jandarmalar tarafından kesildi. Daha önce hiç görülmemiş bir önlem alan Özel Güvenlik Birimleri ile Jandarma, büstün üniversiteye sokulmasını engelledi.

Muğla Üniversitesi Öğrencileri konuya dair; “Büstün dikilmesine üniversite yönetimi ve jandarma izin vermedi. Bu büstü dikinceye kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. Büstün adını ‘Meçhul Öğrenci Anıtı’ olarak belirledik ve bu büstü Ömer arkadaşımız gibi yaşamını yitiren meçhul öğrencilerin anısına dikmek istiyoruz” açıklamasını yaptılar.

 

(Yeşil Gazete)

Tutunamayan

Bu kadar politik gündemin içinde yazımı biraz kişisel bir konuda yazıyor olmam ilginç olacak ama son birkaç gündür düşündüğüm, kafa yorduğum bir şeyi paylaşmak istedim.

Öncelikle, uzun zamandır aklımın bir köşesinde flu bir biçimde var olan bir düşünce, üç dört gün önce bir arkadaşım ile buluşup konuşunca daha da belirgin oldu.

Birkaç gündür üzerine düşünüyorum, tutunamayan bir nesil var gibi. En azından kendim tutunamıyorum.  Mutlu olmayı isteyen ama bir türlü elindeki ile yetinemeyen bir grup insan tanıyorum, ben de onlardan biriyim.

Niye böyle oluyor bilmiyorum.  Ama her el attığımız işi mükemmel yapmaya, eksiksiz gediksiz yapmaya çalışıyor, yapamayınca da tüm moral ve motivasyonu kaybediyoruz. Özellikle görebildiğimizi düşündüğümüzü göremeyen insanlara laf anlatmak en yorucu iş oluyor.

Bu da mutsuzluk ile sonuçlanıyor. Tutunamıyoruz, tutunamadığımız için daha çok kopuyoruz, daha çok koptuğumuz için farkında olduğumuz gerçekliği ret ediyoruz.

Ülkenin, yaşadığımız şehrin, çalıştığımız işin gerçekliğini o kadar çok sorguluyoruz ve o kadar çok eleştiriyoruz ki -yapıcı veya yıkıcı fark etmez- bu gerçekliğe olan tüm bağlarımızı koparıyoruz.

Arayışta olma durumu diye adlandırıyorum ben bunu… Hep yeni bir şeyler, yeni bir iş, yeni bir aş, yeni bir hayat peşindeyiz.  Mutlu olmak için koşulları değiştirmek peşindeyiz. Koşulların değişmezliğine, sistemin çarkının döndüren gücün varlığına kafa tutuyoruz.

Ancak, bilmiyorum, yanlış mı hissediyorum ama bazen kafayı tutan biziz de sistemin bundan haberi var mı diye düşünmeden edemiyorum.

Sistemin bozukluğundan bir tek ben rahatsızmışım geriye kalan herkes mutluymuş gibi geliyor.

Zorlanıyorum bu yüzden, kendim için bir şey istiyorsam namerdim diyorum ama aslında mutluluğu aradığım için kendim için bir şey istiyorum. Sadece istediğim şey, yani mutluluğum herkesin iyi olma hali ile mümkün olacağından dolayı garip bir durum ortaya çıkıyor. Kendim için istediğim kadar toplum için de istemişim gibi geliyor.

İstediklerim benim dışında kimse için önemli değil gibi geliyor, sistem için pek de değerli önemli olmadığını biliyorum. Keza maddi değil.

Sonuç, havanda su mu dövüyorum noktasına geliyor ki, bu da acıtıyor be.

Aynı düşünen ve aynı hareket edenler olarak, kendi yarattığımız yapay ortamlara özlem duyar oluyoruz.  Ama dönüp bakınca görüyorum ki beni ben yapan o ortam aslında beni şımartmış. Bu şımartma da beni ciddi ciddi yaşadığım şu anki günlük hayata “tutunamayan” yapmış.