Ana Sayfa Blog Sayfa 5225

Baudrillard: “İmamın ordusu bir skandal değildir.”

“İmamın ordusu” bir skandal değildir. Kesinlikle değildir. Saf ve temiz bir görünüme sahip olmak isteyen her şey karşıtına dönüşmektedir. Tüm iktidarlar ve kurumlar kendi kendilerinden ancak kendilerini yadsıyabildikleri ölçüde söz edebilmektedirler. Kendi ölümünü sahneye koyan (oynayan) bir iktidar az da olsa bir yaşama ve yasal bir kurum olabilme hakkına sahip olabileceğini düşünmektedir.

Örneğin, Kennedy cinayeti gerçek anlamda bir politik boyuta sahipti. Oysa Nixon ve ya Erdoğan yalnızca hayali, simüle edilmiş suikastlere hedef olabilmektedir. Çünkü onlar birer iktidar kuklası olduklarını gizleyebilmek için bu türden yapay tehditlerin yaratacağı “aura”dan (cazibe çekicilik) yararlanmak istemektedirler. Eskiden krallar ölmek zorundaydılar (tanrılar da).  Zaten onları güçlü kılan da buydu.  Günümüz krallarıysa ölme numarasına yatmaktadırlar. Bunu yapmalarının nedeni iktidarın avantajlarını elden kaçırmama isteğidir. Çünkü iktidar onların elinden zaten çoktan kayıp gitmiştir. Bu nedenle Türkiye’ye nükleer santral kondurulurken (çünkü yapımı için hiç kimseye danışılmamış, karardan sonra da gelen tepkiler hiç umursanmamıştır), Erdoğan suikastine yönelik güvenlik çemberine radyasyon tehlikesi de eklenmiştir.

Kendi ölümü sayesinde yeniden yaşama dönebileceğini düşünmek…  İmamın ordusu “skandalı”yla kendisini baştan yaratmak isteyen iktidar budur. Çünkü piyasaya büyük bir gürültüyle düşecek olan ve artık düşmüş bu kitap, “altın bir nesil” yaratma vaad eden ve yüzde 25-30 luk kitleye sahip bir toplumsal güruhun, aynı isteğe sahip yüzde 25-30’luk başka bir güruha yönelik çağrıda bulunma oyununa dönüşmektedir.  40 Yıllık strateji, bir kitaba sıkışarak efsaneleşmektedir.

Kitap, karşıtı gibi gördüğü efendisini kutsarken, aynı zamanda dünyanın süper gücü konumundaki Büyük Türkiye’yi istemeyenlerin kitabına dönüşmektedir. Milliyetçi güruha İmam’ın büyük bir milliyetçi olduğunu hatırlatmaktadır. 10 Yıldır nasıl olur da muhalefet etmeyi becerememiş ya da muhalefet sahneleyememiş olduğuna şaşırdığımız aktörlerin (burada tv’de yer alan legal görünen tüm muhalefet grupları bir arada düşünülmelidir), yeni bir “yine”sini görüyoruz.

Küresel sermayeye iliklerine kadar bağlı olan bir iktidarın, kollektif sahnede oynanan temsilini tekrar izliyoruz. Sanki müsamerenin kreşendosuymuşcasına yaşanan politik hikayeden çıkan sonuç, bugüne kadar yapılmış tüm meşru (ve artık kimisi gayrımeşru) muhalif kanallardan alıntılarla ya da tersi yandaş olarak anılan güruh medyasından alıntılarla aynı politik kutubun içine sıkışmakta ve yine malumun ilanından başka bir şey olmamaktadır.

Bu “skandal”, Türkiye’de hiç bir suça karışmamış, tamamen demokratik kanallar aracılığıyla, kapitalizmin acımasızlığı ve üçkağıtçılığı kadar üçkağıtçı bir biçimde hareket etmiş olan ve son 30 yıllık süreçte, iktidara gelirken tüm temsili kuklalar tarafından eli eteği öpülmüş, saygıda asla kusur edilmemiş “İmam” hakkında yapılmış karalama çabalarının esasında temelden yoksun olduğunu bir kez daha ilan eden bir örneğe dönüşmektedir.

 

*****

 

Malum kitabı okumaya başlamamın üstünden fazla geçmeden Baudrillard’nın yaklaşımı aklımda belirdi. Yukarıdaki paragraflar çoğunlukla birebir, azınlıkla kendi eklemelerimle oluşuverdi. 1 Nisan şakasına benzeyen bu yazı, an itibarıyla kalem sallayan yazarların henüz yayımlanmamış ama yeni başlayan günle birlikte sayıları hızla artacak yazılardan, mesela 1 hafta sonra -yani gündemi oluşturan bu konudan gına geldiği zaman yayımlansaydı, hakkını daha layıkıyla vereceğinden eminim.

Ahmet Şık ve Nedim Şener 2007’den beri tutuklanan isimler arasında en tarafsız görünenler. Bu sebeple davanın yön değiştirdiğinden bahsedildiği de açık. Esasında kastettiğim veya rahmetli Baudrillard’nın bahsettiği, Şık’ın bu tartışmada, ergenekon kanadında yer aldığından çok, tarafsız çerçeveden ve araştırmacılığıyla bir araya getirmeye çalıştığı kitabının, birbirinin aynısı olan iki kutuplu fırıldak tarafından nasıl yaşatılacağı.

Kitap bize cemaatin uzun bir maratonla, altın nesili (artık) yetiştirdiğini ve özellikle emniyet içinde kadrolaştığını anlatıyor. Derin devlet ve kontrgerillaya karşıt bir demokrat olarak oluşturduğu ve amacı, derin devletin tasfiye edilmekten çok el değiştirdiğini vurgulamak iken, bu tavrı mevcut güruhlar tarafından nasıl anlaşılacak?

Bu kitap bir taraf için şeriatçıların iş başında olduğunu tekrar gündeme getirmek için bir bahaneyken, diğer taraf için hocaefendilerinin esasında ne kadar da büyük ekonomik, politik başarılara imza attığını -aynı anda anlatıyor. Bir taraf için cemaatin yol alırken ne gibi hile-hurdalar yapmış olabileceğini sezdirmeye çalışırken, karşıtında, bu alengirli yolları aşmanın başarı öyküsüne dönüşüyor.

Kendi yoksul veya asgari ücretli yaşamları içinde olmalarına karşın, Büyük ve ya emperyal Türkiye dendiğinde ağzının suyu akan o kadar geniş kitle varken (-ki Gülen’in amaçladığı altın nesil diye ben buna derim), dahası emperyal olabilmek için derin devlet şart iken, dahası şart olan derin devlet için toplumda öyle pek de karşıt düşünce yok iken, dahası muhakkak şart olan bu derin devletin ille de benim derin devletim olsun kavrayışı sürüyorken…. Ahmet Şık, Nedim Şener veya bizler gibi derin devlete karşı duran kimselerin düşüncesi nafile görünmektedir.

Yazımı bir müjdeyle tamamlayayım. Fethullah Gülen cemaati ülke yönetiminde söz sahibi olmak üzere çıktığı yola, her ne kadar Atatürk söylemi üzerinden radikalleşerek başlamışsa da, kat ettiği mesafede Mustafa Kemal’le barışmıştır. Hatta o kadar büyümüştür ki şuan asya ülkelerinde sahip olduğu ekonomik güçle yakında Lenin’le de barışması olasıdır. Fazla geçmeden Churchill’le de, Mao’yla da, Gandhi’yle de barışır. Çünkü küresel sermayenin ne dinle, ne de milletle ilgisi vardır. Sadece her zaman bir düşman şarttır. O sebeple ey sevgili milliyetçi arkadaşlar. Sizler Gülen cemaatiyle barışın ve düşman ortadan kalksın. Ne de olsa aynı amaçlara ve aynı ayrımcı dile sahipsiniz ve hepiniz için devletin bekası herşeyin üstünde. “Yücelik”te birlik yapın, rahat edin.

Biz de sonra kalkınma karşıtı, çokkültürcü, yerel düşünceden yana muhalefetimizle sesimizi duyurma fırsatı bulalım. Malum, sade gürültüsünüz.

(Yahu ne yazacaktım ne yazdım. Tırstım mı ne!)

muhabbetle

 

 

Büyük Anadolu Yürüyüşü başlarken… [1]

Anadolu’yu Vermeyeceğiz İnisiyatifi, uzun zamandır duyurduğu üzere bu ay Anadolu’nun yedi kolu üzerinden Ankara’ya doğru 40 gün 40 gece sürecek büyük bir yürüyüş başlatıyor. Anadolu’yu Vermeyeceğiz sloganıyla organize edilen yürüyüş, Doğa Karadeniz’de Senöz Vadisi’nden, Ege’de İzmir’den, Akdeniz’de Antalya’dan, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Hasankeyf’ten, Marmara’da Edirne’den,  Doğu Anadolu’da Erzurum’dan, Batı Karadeniz’de Kastamonu Loç Bölgesi’nden başlayacak. Yeşil Gazete olarak, inisiyatifin bileşenleri, itirazları ve talepleri üzerine kurguladığımız bu yazı, yürüyüşün başlamasına çok az bir zaman kala ortaya atılan bazı iddialarla yeni bir boyut kazandı. Başından beri takip ettiğimiz süreci son gelişmelerle birlikte okurlarımıza aktarmak istedik.

 

Türkiye Su Meclisi’nin kuruluşu

Büyük Anadolu Yürüyüşü’nün en önemli unsurlarından biri olan Türkiye Su Meclisi, kendisini “16-17 Ocak 2010 tarihinde Rize İkizdere’de bir araya gelerek, suyun kamu tarafından sahiplenilmesini sağlayacak su politikalarının hayata geçmesi için mücadele eden sivil yapılar ve bireyler” olarak tanımlıyor. Grup kendi internet sitesinde yayınladığı manifestoda; insanların, şirketlerin veya devletlerin doğanın kadim dengesini ve işleyişini bozacak herhangi bir tasarrufta bulunamayacağını, “sürdürülebilir kalkınma”, “koruma kullanma dengesi”,“üstün kamu yararı”, gibi kavramlar kullanılarak doğanın sömürülemeyeceğini söylüyor ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yıkıcı sonuçlar doğuran uygulamalara müdahale etmenin bir zorunluluk haline geldiğini duyuruyor.

 

Mücadele sürecinde neler yapıldı?

Türkiye Su Meclisi etrafında örgütlenen Anadolu’yu Vermeyeceğiz hareketi bugüne dek, bizzat düzenlediği veya parçası olduğu basın açıklamaları, paneller, raporlar ve iptal davalarının yanı sıra çoğumuzun internet üzerinden izleyip etkilendiği ‘Anadolu’nun İsyanı’ adlı kısa filmle HES’lere karşı etkin bir muhalefet yürüttü. Özellikle 24 Ocak 2011’de ‘Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’nı protesto etmek üzere Ankara TBMM’nin önünde 850 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen ve yüzlerce dernekle sivil toplum örgütünün de destek verdiği basın açıklaması büyük ses getirdi.

 

Yaşam hakkını korumak için yürüyecekler

İnisiyatif adına açıklama yapan sözcü Pervin Çoban Savran, “Var olan idari sistemin, taleplerimizi karşılayacağına dair artık inancımız kalmadığından; halk olarak bu gidişe dur demek ve kendi yaşam hakkımızı savunmak için ayağa kalkıyoruz; Nisan 2011 itibariyle vadilerden, köylerden, kasabalardan, şehirlerden yola çıkarak, Türkiye’nin dört bir yanından yol alacak kervanlar halinde Ankara’ya yürüyeceğiz. Taleplerimiz yerine getirilene kadar geri dönmeyeceğiz. Doğanın hassas dengesini korumanın, insan olarak vicdani sorumluluğumuz olduğunu düşünen herkesi bu hareketi desteklemeye çağırıyoruz.” sözleriyle eylem çağrısı yapmış ve öncelikli taleplerini şöyle sıralamıştı:

“Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’nın derhal geri çekilmesini, sayısı 4 bini bulan HES ve barajların durdurulması, dağları yok edecek olan 40 binin üzerindeki maden ruhsatının iptal edilmesi, nükleer enerji projelerinin durdurulması, 2B gibi ormanları yok edecek yasa tasarısının derhal geri çekilmesi.”

 

Son gelişmeler ve birlik çağrısı

Ancak birkaç gün önce Türkiye Su Meclisi’nin internet sayfasında: “Türkiye Su Meclisi, son zamanlarda artan bir ivme ile sistemli bir karalama kampanyasının odağı haline getirilmiştir. Meclis üyeleri, yapılan ithamları derin bir üzüntü ile izlemektedir…” cümleleriyle başlayarak, “Türkiye Su Meclisi, yaşadığımız toprakların acımasızca katledildiği ve kapitalist sistemin emrine sunulduğu bir dönemde, HES’lere karşı mücadele eden tüm tarafları itidal, saygı ve birlik beraberlik içinde hareket etmeye davet etmektedir.”cümleleriyle son bulan bir metin yayınlandı.

Karalama kampanyası olarak anılan süreç, suyun metalaştırılmasına karşı mücadele eden bir başka sivil inisiyatif olan Supolitik Çalışma Grubunu’nun Türkiye Su Meclisi ve Büyük Anadolu Yürüyüşü hakkında ortaya attığı bazı iddialara dayanıyor. Bu iddialarla ilgili olarak Supolitik çalışma grubundan Gaye Yılmaz’la görüştük.

 

Yarın: Supolitik Çalışma Grubundan Gaye Yılmaz’la röportaj

 

Haber: Gülden Akyol – Yeşil Gazete

Bankalar açlık biçiyorlar

Bankalar ve diğer finansal kurumlar, küresel emtia marketlerinde, gıda fiyatlarını spekulasyon aracı olarak kullanarak inanılmaz karlar elde etmeyi alışkanlık haline getiriyor ve milyonlarca insanı gıda krizi ile yüz yüze bırakıyorlar.

Avrupa Yeşilleri Konseyi Budapeşte’de: AB’nin aşırı sağ ile imtihanı

(Budapeşte – 01.04.2011) Avrupa Yeşiller Partisi’nin yıllık konsey toplantısı Budapeşte’de dün başladı. Öne çıkan başlıklar Joponya’da ki kaza ve Kuzey Afrika’daki gelişmeler olsa da toplantılar Avrupa’da aşırı sağın yükselişinin tartışılmasıyla açıldı. Nedeni ise Macaristan’da ki gelişmeler. üçte ikilik çoğunlukla seçimleri kazanan parti dine ve muhazafakar değerlere bolca atıflar içeren yeni bir anayasa hazırlamış. Haliyle kimseyi memnun edememiş. Üstüne özgür basını bakı altına alacak yeni basın yasası bardağı taşıran son damla olmuş. AB açısından önemi ise Macaristan’ın dönem başkanı olması. Bir yanda Tunus ve Mısır’daki totaliter yönetimlere özgürlükten bahseden AB’nin kendi içinde hem de dönem başkanlığını yürüten ülkede bu tür gelişmelerin olması hiç de hayra alamet değil. Macaristan’nın yanında İtalya, Fransa Danimarka ve Hollanda gibi merkez ülkelerde aşırı sağın yükselmesi Daniel Cohn-Bendit’in açılış konuşmasında da dediği gibi AB projesinin büyük yara alması demek.

Konsey toplantıları bugün Fukuşima nükleer kazasının tartışılmasıyla başlayacak, Yeşil Yeni Düzen’in sosyal boyutları üzerinde fikir alışverişiyle devam edecek. Yarın görüşmek üzere.

 

Ahmet Atıl Aşıcı

“İmamın Ordusu” özgürce internette!

Gazeteci Ahmet Şık’ın tutuklanmasının hemen ardından güvenlik güçlerinin yaptığı baskınlar sonucu Şık’ın yazmakta olduğu “İmamın Ordusu” adlı kitabın taslaklarına el konulmuş ve taslak kayıtlı olduğu bilgisayarlardan silinmişti. Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu’nun da Radikal gazetesindeki ofisi basılmış ve bilgisayarlar incelemeye alınmıştı. Hemen ardından kitabı bulundurmanın örgüt üyeliği suçuna delil teşkil edeceği açıklanarak ancak kurgu distopya kitaplarında rastlanabilecek bir süreç başlatılmıştı.

Güvenlik güçleri ve özel yetkili savcı Zekeriya Öz’ün basılmamış kitap taslağını toplatıp yoketme gayretleri internetin ve sanal paylaşımın bu denli geliştiği günümüzde doğal olarak mümkün değildi, üstüne üstlük ters tepti, . Kamuoyunda büyük tepki doğdu ve internette “Ahmet Şık’ın kitabı bende de var” kampanyaları düzenlendi. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi ise geçtiğimiz günlerde Şık’ın avukatlarının itirazını reddetmiş ve kitabın basılması ve [basılmış halinin] dağıtımını yasaklamıştı. (ilgili haber için tıklayınız)

Bütün bu olayların üzerinden birkaç hafta geçmeden söz konusu taslak internete düştü. Taslağın orijinal olduğu Aydın Engin tarafından doğrulandı. İsveçli Korsan Parti aktivistleri tarafından Türkiye saatiyle 15.00 sularında internete konarak indirme linkleri paylaşılan kitap ilk bağlantı adresinden 3 saat içinde 30.000′e yakın defa indirildi. “Dokunan_yanar.pdf” ismiyle paylaşılan kitap birkaç saat içinde ilk bağlantı adresi dışında yüzlerce linke konularak devletin ve güvenlik kurumlarının kitabın yayılmasını engellemesi imkansız hale getirildi.

Hukukçular kitabın indirilmesi ve okunmasında herhangi bir yasal risk olmadığının altını çiziyorlar. Kitabın internete yüklenmesi veya başka kullanıcılarla mail üzerinden paylaşılması ise kitabın mahkeme kararıyla “örgüt propagandası” olarak tescillenmesi durumunda risk doğurabilir. Yine de sayıları onbinleri bulan paylaşımcılar herhangi bir yasal yaptırımdan korkulması için gerçek bir sebep olmadığını bildiriyorlar. Kitabı okuyup bunu alenen ilan edenlerin sayısının artması “gerçek bir demokrasi ve ifade özgürlüğü yolunda önemli bir adım” olarak değerlendiriliyor.

Kitabı internetten indirmek isteyenler şu adresten indirebilirler.

Kitabı indirmeden internet üzerinden okumak isteyenler ise şu adresten ulaşabilirler.

Öte yandan internette “kitabı okuyanlar Ahmet Şık adına açılacak banka hesabına para göndersin” temalı bir kampanya başlamış durumda. Kampanyanın detayları henüz netleşmiş değil, ancak kısa süre içinde detayların duyurulması bekleniyor.

(Yeşil Gazete)

“İmamın Ordusu” internette.

Ahmet Şık’ın tutuklanmasının ardından hazırlamakta olduğu kitaba yönelik yayınlama yasağına rağmen, kitabın tamamı bugün Twitter üzerinden paylaşıma girdi. Aydın Engin, bianet’e, kitap taslağıyla ilgili “Bendeki kopyanın aynısı” dedi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gazeteci Ahmet Şık‘ı “Ergenekon” davasıyla ilişkilendirmesine gerekçe gösterilen, Gülen Cemaati’yle emniyet arasındaki ilişkilerin değerlendirildiği kitap taslağı artık İnternette.

Taslağın kim tarafından sızdırıldığı bilinmeyen 298 sayfalık dijital kopyası, Twitter’da bugün öğleden sonra paylaşılmaya başladı. scribd.com belge arşiv sitesinde http://www.scribd.com/doc/51984426/dokunan-yanar bağlantısından İnternete çıkan kitap taslağıyla ilgili olarak Gazeteci Aydın Engin, “Bendeki kopyanın aynısı” dedi.

Engin, geçtiğimiz günlerde Şık’ın taslağın bir kopyasını değerlendirip görüşlerini iletmesi için kendisine de ulaştırdığını açıklamıştı.

Şık’ın 3 Mart günü gözaltına alınması ve 6 Mart günü Ergenekon üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanmasının ardından İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, “İmamın Ordusu” başlığıyla yayınlanacağı düşünülen kitabın yayınlanmasını engellemek amacıyla bir dizi operasyon düzenlenmişti.

İthaki Yayınları ve Radikal gazetesinde bulunan kitabın kopyalarının bilgisayarlardan silinmesinin ardından İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, kitabın yayımlanmasının ve satışının yasak olduğuna dair mahkeme kararını tüm kitabevi ve kırtasiyelere göndermişti.

(Bianet)

Unutulmayacak 31 Mart!

Büyük bir coşku duyuyorum. Çok büyük bir coşku. Şu anda binlerce insan bir kitabı indiriyor, binlerce insan bir kitabı paylaşıyor. Beklenilen gerçekleşti ve bir kitabın yasaklanmasının önüne geçildi. Ne demişti, Aydın Engin, Yeşil Gazete’de gerçekleşen röportajının sonunda? “Kâğıda basılı olarak okura ulaşmasının önünde artık sağlam ve güçlü bir engel var. Ama hiç bir engel tanımayan mecralar da var. Bakarsınız bir hünerli demokrat çıkar ve…” İşte o üç nokta bugün gerçek oldu. İsveç’ten aktivistler kitabı, internete sızdırıverdi ve sivil itaatsizliğin coşkulu havası tüm ülkeyi sarıverdi. Ahmet Şık’ın eşi Yonca Şık’ın yazdığı cümle çok önemli: “Yaşasın Sivil İtaatsizlik!”

Artık herkes yasak diye bir “şeyin” olmadığını görmüştür. Yazan, düşünen insanlara zulüm edebilirsiniz, onları itibarsızlaştırmak için elinizdeki medya gücünü kullanabilirsiniz, üstüne gidebilir, başka yerlerden vurmaya çalışabilirsiniz ama fikirlerini engelleyemezsiniz. Kim şimdiye kadar engelleyebilmiş ki fikirleri, düşünceleri 21. yüzyılda birileri engelleyebilecek?

Şimdi soruşturma açılmış kitabın internetten yayılması hakkında. Nedir suç? Neye ulaşılacak bunun sonucunda? Ben size söyleyeyim: Hiçbir şey. Her bu kitabı indiren kişi de, o hiçi büyütecektir. Ne kadar fazla kişi bu kitaba sahipse, o kadar engellenemez olacaktır bu durum. Kitap okumak da mı suç olacak artık? Bunu da yapacakla mı gerçekten?

Bugün önemli bir tarih. Yazmak lazım, not almak lazım. Unutmamak ve anlatmak için. Aynı, NAZİ’ler liderlerini hasta diye hapsedince ona çiçekler yollayarak ve bunu bir eylem haline getirerek sistemi kilitleyen Danimarka halkı gibi anlatılacak 31 Mart! Yahudiler sarı yıldız taksın denildiğinde sokağa tamamen sarı yıldız takarak çıkanlar gibi anlatılacak 31 Mart!

Büyük bir coşku duyuyorum. Baskı ve tehditlere boyun eğmeyenlerle birlikte olduğum için.

http://www.urbarli.net

Ev Ekonominiz için kent bahçesi kurun!

Evinizde, bahçenizde, terasınızda gıdanızı yetiştirmenin doğa için ve sağlığınız için birçok önemli katkısı var.  Kısaca kent bahçeleri ile hem sağlığınızı hem de doğayı koruyabilirsiniz.

Ancak çoğu zaman, kent bahçelerinin iyi yönleri bilinmek ve kabul edilmek ile birlikte, topraktan uzak kalmanın ürettiği yapay gerçeklikle insanlar kent bahçesi sahibi olmayı bir hobi faaliyeti olarak algılayabiliyorlar. Oysaki kent bahçeleri bir hobiden ziyade sağlıklı ve temiz gıdaya doğaya zarar vermeden ekonomik olarak ulaşmanın en başarılı yöntemi.

Bu yüzden sürdürülebilir bir yöntem olan kent bahçelerinin ev ekonomisine katkılarını siz okurlarımız ile paylaşmak istedik. Öncelikle evimize gelen gıdaya ödediğimiz paraya bir göz atalım.

  • Gıda fiyatları son yıllarda giderek artıyor ve bu fiyatların düşmesi de ne yazık ki beklenmiyor. Daha önce Yeşil Gazete’de yaptığımız haberde de belirtildiği üzere 2010 yılında Hububat fiyatları %39 ve Şeker fiyatları %55 artış gösterdi. İklim değişikliği yüzünden giderek büyüyen su krizi ve kuraklık probleminin çözümü ufukta görünmediğine göre bu artış devam edecek.
  • Fiyatlarında ne zaman, ne büyüklükte dalgalanma ve artış olacağı tahmin edilemiyor, bu durum da evde bütçe yapmayı olanaksız hale getiriyor.
  • Gıdadan çok aracıya para veriyoruz. Gıda toptancıları ve kabzımal dediğimiz aracılar yüzünden sebze ve meyvenin Pazar/markette satış fiyatı tarla çıkış fiyatının 10 katını bulabiliyor.
  • Gıdadan çok petrol için para harcıyoruz. Konvansiyonel tarım sektörü tamamen petrole bağımlı durumda. Kimyasal gübrenin en temel ham maddesi petrol ve türevleri, aynı zamanda gıda ürünlerinin ekimi, toplanması ve pazara ulaştırılması için petrol tüketiyoruz. Şehirleşme ve sanayileşme yüzünden toprağın kirlendiğini ve tükettiğimiz gıdanın her gün biraz daha uzaktan geldiğini de göz önünde bulundurursak, kendimiz yerine petrol endüstrisini beslemeye devam edeceğimizi kabul edebiliriz.
  • Gıda yerine koruma ve depolamaya para ödüyoruz. Büyük ölçeklerde üretilen gıdaları hemen satmak mümkün olmadığı için, gıda depoları, soğuk hava depoları gıdayı korumak için devreye giriyor. Özellikle ithal meyve ve sebzelerin koruması için büyük enerji harcanıyor, yer ve depo kirası da çabası… Tüm bu işleri özel sektör hayrına yapmadığına göre bunların bizim cebimizden çıktığını bilesiniz.

Yukarıda yazılanları giderek genişletebilir, detaylandırabilir, yeni maddeler ekleyebilirsiniz.  Ama işin özü çok net. Evimize 1 kilo domates, patlıcan almak için verdiğimiz para gıda ve çiftçi dışında herkese gidiyor. Üstelik tükettiğimiz pestisitlerden ve diğer kimyasallardan bahsetmedik bile.

Evinizdeki, küçük bir bahçeniz, terasınız varsa, yukarıda yazılanların hepsinden kurtulabilir, ekonomik ve sağlıklı gıdalar yetiştirebilirsiniz.

  • Öncelikle kent bahçelerinde bir seferden sonra kendi tohumunuzu da yetiştirme olanağına sahip olacağınızdan dolayı gıda fiyatları ve dalgalanmaları umurunuzda olmaz.
  • Kent bahçelerinde aracı diye bir şey yok. Gıdayı yetiştiren de tüketen de sizsiniz. Kabzımal da neymiş.
  • Kent bahçelerinde organik olmayan hiçbir maddeye yer yok. Gübrenizi kendiniz, kompost gübre üreterek karşılarsınız. Evinizdeki evsel atıkları toprak altına gömmek bu gübreyi üretmek için yeterli bile.  Kendinize yetecek kadar ürettiğiniz için taşımak gibi bir derdi de yok kent gıdasının. Petrole ve Petrol türevlerine ihtiyaç duymadan gıda yetiştirir, tasarruf edersiniz.
  • Depolamaya da depolamanın mali yüküne de gerek yok. Kendi sebzenizi ihtiyaç duydukça dalından koparıp yersiniz.

Gördüğünüz gibi kent bahçeleri ev ekonomisine önemli katkılar yapar. Sağlıklı ve kaliteli gıdayı kendi emeğiniz ile üretir ve ücretsiz ulaşırsınız.  Kent bahçeleri ile sadece doğa ve çevre üzerindeki baskıyı değil aynı zamanda da cebinizdeki baskıyı da azaltırsınız.

Not: Yeryüzü Derneği,  İstanbul’da kent bahçesi kurmak isteyenleri destekliyor. Detaylara buradan oluşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Türkiyeli gazeteciler için etik ilkeler

0
İlkelerden bazıları: Farklı görüşlere yer vermek, tanıklık etmek, önyargısız haber yapmak, ayrımcılık yapmamak, sansasyonellikten kaçınmak

Medya Derneği ve International Center For Journalists (ICFJ) işbirliğiyle 25-27 Ocak 2011 tarihleri arasında TRT Harbiye Radyoevi’nde düzenlenmiş olan “Uluslararası Medya Etiği Atölye Çalışması”nda belirlenen gazetecilik etik ilkeleri son halini aldı.

Gazeteci Alper Görmüş, Indiana Üniversitesi gazetecilik profesörü Sherry Ricciardi ve USA Today gazetesi eski yöneticisi Frank Folwell’ın eğitmenliğini yaptığı atölye çalışmasına Türk basınının çeşitli kurumlarından ve şehirlerinden yaklaşık 25 gazeteci katılmıştı. Gazetecilerin 3 günlük atölye çalışması süresince belirledikleri etik ilkeler eğitmenler tarafından tekrar düzenlenip sadeleştirildi.

Pozitif bir dil kullanmaya özen gösterilen meslek ilkelerinde doğruluk, tarafsızlık, bağımsızlık, haber kaynakları ile ilişkiler, isimsiz kaynakların kullanımı, haber hırsızlığı, görsel malzeme kullanımı, özel hayat, ayrımcılık, nefret söylemi, aldatma ve çıkar çatışması konularında gazetecilere yol gösterici öneriler yapılıyor.

Ayrıca değişen gazetecilik koşulları göz önüne alınarak son dönemde giderek yaygınlaşan blog yazımı ve gazetecilerin sosyal medya kullanımı ile ilgili etik kurallar da vurgulanıyor.

Medya Derneği, gazeteciler tarafından belirlenmiş bu ilkelerin uygulanmasının Türkiye’deki gazetecilik standartlarının yükseltilmesinde önemli bir adım olduğuna inanıyor.

http://medyadernegi.org/turkiyeli-gazeteciler-icin-etik-ilkeler adresinden, metnin son haline erişilebiliyor.

(www.medyadernegi.org)

Seçmen listeleri için son saatler

Muhtarlıklarda askıya çıkan seçmen listeleri bugün saat 17.00’den askıdan iniyor. Bazı seçmenler son gün telaşıyla kendi isimlerini ararken, muhtarlığa gidemeyenler YSK’nın internet sitesinden kayıtlarına bakabilir.

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) 12 Haziran’da yapılacak milletvekili genel seçimi için 18 Mart’ta askıya çıkardığı listeler bugün askıdan indirilecek.

Muhtarlıklarda askıya çıkan seçmen listelerine bugün 17.00’ye kadar bakılabilecek. Son günlere kalan seçmenler ise telaşla listelerde adlarını bulmaya çalışıyor.

Muhtarlığa gidemeyen seçmenler YSK’nın internet siteszinden T.C. kimlik numaralarını girerek seçmen kütüğüne kayıtlı olup olmadıklarını kontrol edebilir.

Seçmen niteliğine sahip olduğu halde listede ismi bulunmayanlar, 12 Haziran 1993 tarihinde ve daha önce doğanlar, öğrenim bölgelerinde oy kullanmak isteyen öğrenciler, kimlik, adres bilgilerinde yanlışlık veya eksiklik bulunanlar ve askerlikten terhis olup da silah altında bulunmaları nedeniyle kaydı bulunmayanların, oy kullanabilmek için ilgili ilçe seçim kurulu başkanlıklarına başvurmaları gerekiyor.